Kardan Adam
Hava soğuk mu soğuk, kar yağmış lâpa lâpa.
Her taraf bembeyaz, yapacak başka bir iş de görünmüyor civarda…
Çıplak ellerinizle tutabildiğiniz kadar bol karı kucaklayıp, ortalıkta bir yere oturtuyorsunuz. Sonra bir o kadar daha, bir o kadar daha…
Sonuçta kendinizden büyük bir amorf kar kütlesi teşkil ediyorsunuz.
Elleriniz o kadar soğumuş ki, artık pek hissetmiyorsunuz onları.
İçinizden bir itki yükseliyor ve takıntı hâlinde “ona şekil ver” diyor.
Önce koskoca bir göbek inşa ediyorsunuz, deliğini dahi ihmâl etmeksizin…
Ne yaparsanız öylece kalıyor çünkü hava çok çok çok soğuk.
Karnın üstündeki göğüs bölgesine şekil verirken fark ediyorsunuz ki, elleriniz artık size itaat edemiyorlar. Uflaya puflaya ısıtmaya çabalıyorsunuz ama nâfile!
Sonunda pes edip, içeriye giriyor ve ısıtıyorsunuz onları, sobaya fazla yaklaştırınca da bu sefer sızlıyorlar fena hâlde. Canınız acıyor, elleriniz ağrıyor ama olsun; artık kıpırdatabiliyorsunuz ellerinizi ve parmaklarınızı.
Çıplak elle olduğu kadar ince ayarla dışarıdaki kardan adam taslağına yeterince şekil veremeyeceğinizi düşününce biraz canınız sıkılmıyor da değil ama başka çâre de yok belli ki…
Giyiyorsunuz eldivenleri ve büyük bir iştiyakla kardan adam taslağınızın yanına geri dönüyorsunuz.
Bacaklarını yere oturmuş şekli vererek çabucak meydana getiriyorsunuz. Gittikçe ustalık kazanıyorsunuz bu arada ve ince hatları şekillendirmek için yerden topladığınız taşları, dalları filân kullanıyorsunuz. Ayak parmaklarını dahi gâyet güzel inşa ediyorsunuz. Nedense her ikisinin de başparmakları yukarıya kalkık!
Pipisini yapmak hiç zor olmuyor, sâdece ekstradan biraz daha kar alıp iyice sıkılaştırdıktan sonra iki bacağın ortasına yapıştırıyor, sonra da şekil veriyorsunuz. Hayalar için ufak iki top kar yetiyor, kahkahayı basarak bakıyorsunuz eserinize.
Şöyle bir geri çekilip hayranlıkla süzüyorsunuz kardan adamınızı tepeden tırnağa…
O ne yâhu!
Vücut en ince teferruatına kadar pek güzel de, kardan adamın kafası yok!
Unutmuşsunuz resmen…
Aceleyle yeniden kar topluyor ve gövdenin üzerine yerleştiriyorsunuz.
Kaşlar, gözler, kulaklar, hep ince işçilik gerektiriyor, sıkılıyorsunuz.
Göz çukuru yerine birer kömür parçası oturtuyorsunuz, burun niyetine de bir havuç konduruyorsunuz.
Saçlarla ise hiç uğraşasınız yok, zâten elleriniz eldivenlere rağmen çok üşümekte.
Eski, atmaya kıyamadığınız bir komik şapkayı da en tepeye oturtuyorsunuz.
Bakıp duruyorsunuz eserinize, kahkahalar atarak seyrediyorsunuz.
Hele o kömürden gözler ve havuçtan burun yok mu, kopuyorsunuz vallahi…
Artık vakit gece yarısı ve yorgunsunuz, uykunuz da iyice geldi.
Yatıp uyuyorsunuz mışıl mışıl.
***
Gözlerinizi müthiş bir sıkıntıyla açıyorsunuz.
Vakit öğle vakti, güneşin nûru her tarafı aydınlatmakta.
Hadi, ondan feyz almaya koşayım diyorsunuz ama çok zor hareket ediyor bedeniniz..
Sürünerek kapıyı açıyor ve eserinize bakıyorsunuz.
Dehşetengiz bir ân, bir felâket!
Hava ısınmış ve güneşin ışıkları tam da tepeden ışık saçıyor ama kardan adamınız da erimeye başlamış; en önce de kafası, parmakları, pipisi ve hayaları suya dönüşüyor.
Son hatırladığınız şey gök kubbede açılan bir pencere gördüğünüz ve oraya doğru eridiğiniz, bir yandan da toprağa kavuşmakta olduğunuz…
Perde kapanıyor artık.
Geriye sâdece hava, su, toprak, maden ve nûr kalıyor.
Bir de acı tebessüm…
Bitiyor,
Bitiyo…
Bitiy..
Biti.
Bit
Bi
B!
