Yerler (Arz), Gökler (Sema) Ve Uzaylı Aldatmacası – 8 –

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

“Kar

Uzaylılar da insanlar gibi bir tanrıya inanmakta, kendilerinin de aynı tanrının kulu olduklarını belirtmekte ancak bir farkla, o tanrının ne olduğunu açıkça söyleyerek insanlardan o tanrıya inanmalarını istemektedirler. Onlar, “Tanrı her şeydir. Tanrı içimizdedir. Biz onun bir parçasıyız. Fakat, yine de o, bizden sonsuzca bir fazladır” diyerek, artık olan o parçayla birlikte parçaların toplamından oluşmuş bir bütünselliğe tanrı dediklerini görmekte, yanı sırada herkesin, parçası olduğu o tanrıyı içinde taşıyarak onun tanrısal güçlerine potansiyel olarak sahip olduğunu, ancak bunu kinetik hale uzaylıların geçirebildiğini, insanların ise (Sai Baba ya da büyük spritüel önderler gibi çok çok az sayıda insanlar hariç) bunu başaramadığını, eğer kendilerindeki tanrısal güçleri kullanmak istiyorlarsa tek yolun uzaylılara inanmak ve kendilerini onlara tamamen teslim etmek gerektiğini ve bunun sonucunda topluca Altın Çağın yaşanacağını (şimdilerde ise tarih de verilerek bunun 22 Aralık 2012 olacağını) belirtmektedirler, gelecekte Deccal’in de dillendireceği gibi. Görüldüğü üzere burada takdim etmeye çalıştıkları tanrı bile, subjektif olarak kendi düşüncelerinin şekillenmiş biçimi olup ispatı niteliğinde de zaten bizlerin dünyadan bildiği, dünyada var olan panteist anlayışıyla benzerlik kurarak kendi hayallerini bizlere dayattırmaya çalışmakta ve bu yönlü olarak hükmetmeye çalışmaktadırlar.

Bununla birlikte, tanımladıkları bu tanrının aslında günümüz diliyle “enerjisel bütünlük” şeklinde düşünülmesi gerektiğini söylemektedirler. Yani tanrı, “bir enerji, enerjinin sahip olduğu bir bilinçtir”. Uzaylı suretine bürünmüş Cinlerin neden tanrıyı enerji yaptıklarını Kuran ve hadisler ışığında bizler, kendilerinin bir enerji yapısına sahip olmaları yanında, bu enerji yapısının getirdiği ego ve birtakım üstün özelliklerinden ötürü olduğunu öğreniyoruz (1). Dolayısıyla kendilerini uzaylı kimliğinde saklayarak evrenin kendilerinden ibaret olduğunu, meleklerin ve tanrının da temeli kendileri olan, kendilerinden oluşmuş, kendilerinin toplamı bir varlık olduğunu, haliyle tanrının da bu enerjisel anlamda bir Cin olduğunu söylemeye getirmektedirler ki, artık kendi tebliğlerinde bunu gizleme gereği duymaksızın rahatlıkla, açıkça dillendirebilmektedirler.

Böylece güya uzaylılar, bizden ve her şeyden daha üst planda olduklarından, mesela, kendilerini enerji boyutlarına kolaylıkla dönüştürebilmelerinden, tanrı olarak gördükleri daha latif enerjiye çok yakın olmalarından ve hatta bu yapının yine kendileri olmalarından ötürü onu bizden çok daha iyi bilip tanımakta ve üstelik onu yaşamaktaymışlar. Bu nedenle onlar açısından biz aciz insanlar, onların aracılığı olmadan o tanrıya ulaşamazmışız. Bir taraftan biyolojik yapıda olduklarını söyleyip diğer taraftan da insanların beceremedikleri enerji planına da dönüşebildikleri ve o enerji formunda da kalabildiklerini dillendirerek de, asıl yapıları olan “Nar” boyutunu ön plana çıkartmaya çalışarak “Nar boyutunda” olmanın, beden boyutunda olmaktan daha önemli olduğunun altını çizip tüm varlık skalalarındaki enerjisel varlıkların bu enerjiden yaratıldığını, dolayısıyla onlarında birer Cin olduklarını belirtmekte, haliyle kendileri dışında varlıkta boşluk bırakmamakta, enerjinin maddeye hâkim olduğu da göz önüne alındığında insanların, öyle ya da böyle kesin olarak kendilerine hep bağlı ve muhtaç olduklarını anlatmaya çalışmaktadırlar. Böylece Hz. Resulullah’ın “Alemlere RAhmed olarak geldiğini”  daha baştan açıkça reddetmektedirler. Oysa, Allah, “Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim” diyerek halifeliğin, “Nari boyutta” olan varlıklara değil, bizatihi Yeryüzünde (Arz’da) bulunan insana, daha doğrusu insanlar içindeki İnsanlara verildiğini söylerken buna karşılık İblis de “onu topraktan beni ise, toprağa nüfuz edip onu her şekilde etkileyebilen görünmeyen ateşten yani, radyasyondan yarattın” diyerek insanın zahirine bakıp maddi ve manevi anlamda yani, hem fiziki yetenekler hem de sahip olduğu özellikler yönüyle kendisini üstün görerek insanda mevcut olan çok daha büyük bu hilafet özelliğini reddetmiştir, kendisindeki hilafetin olmamasının ispatı olarak.

Onların anlatımlarından, farklılıkları çok iyi görmek gerekir. İfadeye dikkat edecek olursak, “tüm evren ve sonsuzluk Onun bir parçasıdır. Ama yine O sonsuzca daha fazladır” denerek bu fazlalıkla, tanrıyı parçalardan ayrı kılmaktadırlar. Yani tanrıyı tanrı yapan bu fazlalıkmış. Çünkü tanrı o parçaların sadece toplamı olduğundan, bizatihi kulları arasında yer aldığında bu fazlalık onu bu kayıtlılıktan kurtarmaktadır. Biraz daha detaylandırırsak, maddeye ait, maddenin enerji planı ve bu enerjideki şuur açısından varlıklara bakışın sonucu olarak tanrı, tüm parçalarda aynıyla, bütün olan kendisinin mevcut oluşuyla birlikte, tüm bu parçaların arasına sızmış ve onları kapsayan bütünsel enerjinin bilincidir. Yani tanrı, parça olarak algılanan boyutları en tepe noktası olarak kabul edip daha üst planda var olabilecek şeyleri görmeksizin (kabul etmeksizin), kendisindeki bu zirve bakışın mekansallığında, parçaların bitip bu parçaları kapsayan, kendisini kendi yapan başka bir şeyin bulunduğu şeklinde ya da kendi bütünselliğinde sınırlar oluşturan varlık olarak, kendini tanımlamaktadır. Görüldüğü gibi olay yine mekansallığa dayandırılmakta, mekansal bir bakış açısıyla sistem değerlendirilmektedir. “Tanrıya ulaşma”, “Onunla bir olma” derken de, tüm parçalarla birlikte o artık olan parçayı da müşahede etmek kast edilmektedir.

İslam Sufizminin belirttiği “Vahdeti Vücut” anlayışı ise, ne varlıkların ya da bunların özü olan mana terkipleri toplamından, ne de bu mana terkiplerin bir ve sonsuz fazlası olan daha büyük mana terkibi veya terkipleşmemiş parçadan bahseder. Çünkü Allah, alt boyutlardaki tüm varlığa ait mana terkiplerinin toplamı ve fazlası değil ki, kendisinden bir sonsuz eksik parça çıkartıldığında varlıklar meydana gelmiş olsun. Allah’ın sonsuz ve sınırsız oluşu, onun bir sınırla ayrılan yanının ve buna bağlı olarak da bir merkezinin, haliyle parçalarının olmamasını, böyle bir şeyin düşünülmesini, daha baştan silip atmaktadır (2). Bu görüşler, terkipsellik içinde hapsolmuş ama yine de mana terkipselliğin bir boyutunda bu durumunu fark etmiş birimlerin bir algı yanılmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla tüm boyutları bu terkipselliğe, bu terkibindeki manalara göre değerlendirme yapmaktadırlar.

Yeri gelmişken tasavvufi tabirle “Mülhime Nefs” bilincine, bu bilincin çeşitli düzeylerine gelmiş bir birimin (ki, cinler şuursal olarak bu bilinç düzeyindedirler) almış olduğu İlhamların yüzde altmıştan fazlası, birimin kendi veri tabanının yetersizliği ve cinlerin etkisi nedeniyle tamamıyla yanılgılardan, yanlış algılamalardan ibarettir. İnsanlar, Allah ve Sistemi hakkındaki bilgileri, onlarda gördükleri yüzde yirmilik, otuzluk doğruluğa göre değerlendirme yaptıklarından tamamıyla o birimlerin her şeyi anlayıp idrak ettikleri gibi bir yanılgıya düşmektedirler. Yine bu bilinç düzeyinde olup da İman Nuruna dönük olan birimleri ise bunlardan farklı olarak değerlendirmek gerekir. Bir birim terkibiyetten tamamıyla sıyrılmadıkça, velayete adım atmadıkça Allah ve Sistemi hakkında tam anlamıyla doğru tespitlerde bulunması mümkün değildir. Ancak onlar da Allah’ın örtüsü altında olduklarından bize düşen, Zahiri ve Batini İlmimizi elden geldiğince güçlendirmektir. Tekrardan konumuza dönersek, her zaman dediğimiz gibi olayı, belli boyutları (boyutsallığı) barındıran mekansallık içinde değil, mekansallık kavramı dışında, mekansallık kavramı olmaksızın tamamıyla boyutsal anlamda ele almak durumundayız. Çünkü terkipsellik boyutunun da üst boyutunda, terkibe gelmemiş salt haldeki manalar, Allah’ın özellik ve vasıfları bulunur. Yani Allah’ı en azıyla, terkibe gelmemiş manaların salt halde olduğu boyut olan Esma Boyutu (doğal olarak alttaki tüm boyutları kapsar) itibariyle düşünmemiz gerekir ki, buda bir “nokta” dan ibarettir. Amaç ise, “noktayı da” oluşturan Zati İlimdir (bkz. Din –Bilim Soru ve Cevapları - 10 ).

İşte “Vahdeti Vücut”, “ Varlığın Tekliği” görüşünü dile getirirken, tüm varlığın ya da bu tüm varlığın temeli olan “mana terkiplerinin” veya “salt manaların” toplamı anlamındaki Bütünsellik ve bu Bütünselliğin seyrinden değil,  tüm bu mana terkiplerinin, tek bir mananın farklı yönü, yüzü olan salt manaların, alt boyutta meydana getirdiği “mana terkiplerinin Bütünselliğinden” ve bunun seyrinden bahseder. Öyle ki bu mana terkiplerinin de kendilerine has bir varlığı yoktur. Dolayısıyla Tek’in oluşturduğu parçalardan da bahsedilemez. “Vahdeti Vücudu” tanımlarken kullanılan “Tek Bir Vücut Vardır, O da Allah’ın Vücududur” dan kasıt da budur, “Mutlak Varlık” anlamında. Bunun bir üst boyut anlayışı da vardır ki, ona da “Vahdeti Şuhud” denir ve Zat’a nispetle Vücudun yani, “nokta’nın”, gölge yada hayal olduğu belirtilir. Sufizm, bunun da bir üstünde “Sırf Zatla” alakalı olan “Şuhudu Zat’ın” varlığından da bize haber vermektedir. Bu nedenle Vahdeti Vücut ile “Panteizm” arasında hiçbir benzerlik yoktur. Başka bir söylemle, her bir parçada bütünün olması nedeniyle bir birimin (parçanın) tanrıdan bir eksik olan parçaların bütününe, artık olan o kısımla birlikte ulaşması sonucu, bu toplamın sahip olduğu şuurla varlığı değerlendirmesiyle, bu parça- bütün ilişkisinden tamamen farklı olarak Allah’ın, holografik bir biçimde Bütünde ve o Bütünün her bir noktasındaki zerrede, birimde, o Bütünle birlikte mevcut olması sebebiyle bir birimin, sonsuz olan ve bu yüzden artım ve eksilme kabul etmeyen tüm varlığı, özündeki Salt Manalar, haliyle o tek mana indinde hiçbir zaman var olmadığını müşahede etmesi arasında asla bir benzerlik yoktur, olamaz da (bkz. Din-Bilim -9, Boyutlar Ve Maddeleşmeler -6, Dönüşebilmek ). Birincisinde tanrı, bir parçası da olabilen bütünün ta kendisi iken, ikincisinde Allah, bütünle kayıtlanmayan ve boyutsal anlamda onu kapsayan, onu var eden bir varlıktır. Ve bu bütünün, Panteizmin belirttiğinin tam aksine kendisine ait bir varlığı da söz konusu değildir. Kaldı ki, Bütünlük kavramı bile, kapsam (derinlik, boyut) açısından panteizmin belirttiğinden tamamıyla farklıdır.

Bu sebeple uzaylılar yaratıcı gücün, dışta, ötelerde değil insanın içinde olduğunu söyleseler de, onu enerji boyutuna sıkıştırmaları ve o parçasal enerjilerle birlikte, o parçaların varlığına dayalı bir biçimde bütünü görmeleri sonucu, sonuçta yine tanrısal bir anlayışa inanmaktadırlar, içteki tanrıya. İşte belli bir boyutta kayıtladıkları bu içte olan tanrı anlayışı sebebiyledir ki, hariçte bizim aramıza gelecek olan insan gibi, (insana sıkışan) bir tanrıdan rahatlıkla bahsedebilmekte, insanları rahatlıkla kandırabilmekte, o tanrı yeryüzüne müşerref olduğunda onunla birlikte aldatmaya da devam edeceklerdir.

Yine bu konuda uzaylılar, Kur’an’ın birçok yerinde geçen “Alemlerin Rabbi Allah’tır” ifadesindeki “Alemler” kelimesinin dünya dışı uzaylı varlıklara işaret ettiğini belirtmektedirler. Oysa Kur’an’ın bahsettiği “Rabbin” anlamı, onların anladığı gibi mekansal ya da boyutsal bir yerde, mekanda, belli bir forma da dönüşebilen (biçimlenebilen) bir tanrı ve o tanrının, tıpkı diğer isimlerinde de (Esmasında) olduğu gibi varlıkta hiçbir etkisi olmayan (varlıkta açığa çıkmayan) bir isimi olmayıp Allah’ın kendi Esmasının (özelliklerinin) açığa çıktığı çokluk yani, Rububiyet boyutunda hükmünü yürütmesi nedeniyle aldığı isimdir. Böylece, nasıl ki bir birime ait olan özellikler o birimden ayrı bir şey değilse Allah’ın özelliklerinden meydana gelmiş olan evrenler, evren içere evrenler, Ondan ayrı değildir. Ama Allah, o alemleri meydana getiren isim bileşimiyle, isimlerle de kayıtlı değildir. Dolayısıyla Allah, canlı-cansız ayrımı olmaksızın (ki, Kur’an’a göre cansız diye bir şey yoktur) istisnasız tüm varlık, istese de istemese de onun her an hükmü altındadır, “Hiçbir canlı yoktur ki Rabbim alnında çekip götürmesin!” ayetinin söylediği gibi. Benzer bir ifadeyle Allah, çokluk boyutu itibariyle Rab ismini alır. Rab, birimin terkibidir. Birim kendi terkibindeki isimleri fark ettiği an Rabbini tanımış olur ve Allah’ı bu terkibindeki isimlere göre tanır. Her birimde hükmünü yürüten ise Hak’tır, …vs. Birim, Rabbi yani terkibi içinde ama öze dönük olan bilgileri kabul edip bunları maddi ve manevi (tefekkür ve ibadetler) alanda uygulamadıkça terkibinden asla sıyrılamaz. Başka deyişle, daha özden, Salt İsimlerden Vasıflarına işaret eden Sıfat (Rahmaniyet) boyutundan açılım olmadıkça tüme geçiş gerçekleşmez. Dolayısıyla Rab ismi diğer tüm boyutları kapsamaz ve açıklamaz. Rab ismi bir boyutun ismidir Mutlak anlamda Allah’ı, hele hele O’nun hiçliğini anlatan, o şeye işaret eden bir isim değildir (3).

Bu yüzden uzaylılar tebliğlerinde, Kur’an’daki kimi yerde Rab ya da kimi yerde Hak, Rahman, Ben, Hu, …vs. dendiğine dikkat etmeksizin büyük çoğunlukla da Rab kelimesini ve Allah İsimleri içinde yer almayan İlah (Tanrı, God) kelimelerini kullanarak Allah’ı bize tanıtmaya çalışmaktadırlar, yalan yanlış olarak. Bu da onlar açısından manidardır. Çünkü kendileri Rububiyet (çokluk) boyut içinde kayıtlı olmakta ve bu çokluk boyutunun gereği olarak ortaya çıkan İlah (Tanrı) kavramından kurtulamamakta, dolayısıyla Allah’ı bilip tanıyamamaktadırlar. Bu sebeple, Vahdet sırrına asla vakıf olamazlar. Bu yol onlara kapalıdır. Ehli ise hangi boyuttan konuşuyorsa o boyutu tanımlayan ya da o boyutta işlev ortaya koyan ilgili ismi kullanarak konuşur. Ezbere konuşmaz.   

Rahman ismini kullanmamaları onlar açısından manidardır dedik, çünkü Rahman ismi, “Rahmaniyet Boyutuna” işaret etmekte olup birimin kendisini bilmesiyle ilgili bir isimdir. Tıpkı, “Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı” sözüyle, “Rahman, Adem’i kendi sureti üzerine yarattı” sözü arasındaki fark gibi. Allah kelimesinin, özel değil, genel bir isim olup tüm boyutları içine alan (Uluhiyetini anlatan) bir isim olması sebebiyle birinci anlatımla tüm boyutların her bir birimde potansiyel olarak mevcudiyetinden bahsederken, ikinci ifadede de, insanın kendi Hakikatini bilebilme potansiyeliyle var oluşundan ve Hakikatin, belli birimlerce çeşitli düzeylerden ortaya konuşundan bahsetmektedir. Dikkat edilecek olursa gerek burada, gerekse de diğer ifadelerde, Cinler için böyle bir tanımlama kullanılmıyor. Yine Kur’an’ın  başka bir yerinde, “Rahmana secde edin denildiğinde- Rahman da ne dediler-” (Furkan:60) denilerek müşriklerin ya da inkar ehlinin “Rahmana secde etmeleri” yani o boyutu önce kabul edip sonra da hissedip yaşamaları tavsiye edilerek kendi Hakikatlerini bilir bir biçimde o hakikatin kuvveleriyle yaşamaları istenmektedir. Dolayısıyla bu ayet bir yönü (boyutuyla) Müslümanları da kapsamakta olup onların da “Rablerine secde etmelerinden” yani, terkibi yapılarından sıyrılıp “Rahmana secde etmeleriyle”, “Rabbül Alemine (Alemlerin Rabbine)” geçiş, dönüşüm yapmaları istenmektedir. Çünkü, “Alemlerin Rabbi olan Allah’tır”. Farklı deyişle “Rabbinin Ahlakından”, “Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmaya” geçiş. Aksi takdirde “Allah’a secde ediyoruz, Hz. Muhammed, Hu’nun Kulu ve Resuludür, …vb” sözleri ezbere söylemiş olup, hâlâ “Rabbimize Secde etmeye” devam etmekte olduğumuzu dillendirmiş oluruz. Cehennemden tamamıyla kurtulmak da, tabanda da olsa “Rabden”, “Rabbül Alemine” dönüşüm yapmakla gerçekleşmektedir.

Aynı şekilde “Rahmandan yüz çevirene biz şeytanı musallat ederiz” ayeti de, zahiri anlamı dışında batını (boyutsal) anlam olarak, Rahmaniyetin değerlendirilmemesinin, otomatik olarak bizi o boyuttan mahrum bırakacağını anlatmaktadır. Yani, kendinde olup da ortaya koymamanın getirdiği sonuç “şeytanın musallat olması” olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda bu ayet, Cinlerde, şeytani vasfın (ki, bu vasıf, birçok vasfı ve özelliği kapsamaktadır) ortaya çıkışını da bize anlatmaktadır(iman ehli ile cinlerin arasındaki ayrımı sanırım anlamışızdır). Özetle ayet, uzaylıların, Rahmandan bihaber olduklarını, haberdar olamadıkları içinde asıllarını, hakikatlerini asla bilemeyeceklerini bu yüzden Allah hakkındaki tüm tanımlamalarının, söylemlerinin çok çok eksik ve fahiş yanlışlar, hatalar içerdiğini daha işin başında bize bildirmektedir. Bu da uzaylıların hep dillendiredurdukları, bizlere yol göstermesi için dinleri ve kutsal kitapları göndermediklerini (zaten vahiyde mekansal gönderme, verme diye bir şeyde olamaz) bunun yerine Kuran da “Rahmandan yüz çevireni biz şeytanı musallat ederiz” şekliyle belirtildiği üzere kendilerini uzaylı olarak tanıtanların, aslında şeytani vasıfların ortaya çıktığı Cinler olduklarını bize açıklamaktadır.

Kısacası, Gökyüzündeki bir sistemden üstün güçlerle bir tanrı da gelse, mutlak gerçekleri öğrenmesi ve o gerçekler doğrusunda yaşaması için onun da ehline kulak vermesi zorunludur.  

 

Kenan Keskin

(Kaynakça: İnsan Ve Sırları I / Ruh, İnsan, Cin / Akıl Ve İman / İnsan Ve Din / Kendini Tanı / Allah / Tek’in Seyri – Ahmed Hulûsi / Rahman Suresi, Bir Bilene Sordum II – Ahmed Fevzi Yüksel)         

(1) 55- 15, 15- 27, 6- 128, 7- 11, 18- 50, 38- 74, 7- 12/13, 7- 14, 38- 82/83, 4- 118/120 / Din- Bilim Soru Ve Cevapları – 11 /Enerji Alanları Ve Biz – 14.

(2) Bkz. Allah – Ahmed Hulûsi, İhlas Suresinin Açıklaması.

(3) www.allahvesistemi.org , Rabb  / (1) Enerji Alanları Ve Biz- 10, Dalgalar Ve Özellikleri- 5.

 

 
 
Kenan Keskin
İstanbul - 02.09.2009
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com