Değerli Okurlar!
Bundan böyle tarafıma yönlendirilen sorulara verilecek yanıtları
‘Bana Sorulanlar’ çatısı altında değerlendirip
yayımlamaya karar verdim. Yazacaklarımın ilki, kısa bir
süre önce Umre anekdotlarını içeren yazımda
açıklığa kavuşturmadığım (özellikle yanıtlamadığım)
Ayet-Hadis açıklamaları ve Arabî’nin sözleri ile ilgilidir. Bizim en önemli eksikliklerimizden biri de
esasen bu şekildeki sözleri yorumlamaktır. Bendeniz,
düşünebildiğim kadarı ile sizlere yardımcı olmaya,
görevimi yerine getirmeye çaba gösteriyorum.
Yazıp anlattıklarımın
belirli bir okur kitlesi tarafından iyi karşılanması
hem
beni sevindiriyor, hem de yorgunluğumu alabildiğince
azaltıyor. Mutlu olduğum tarafı da budur.
Sevgi ile kalın.
Allah’a emanet olun.
Soru:
Allah her güçlüğün arkasından bir kolaylık verir.
(Talak–7)
Bu dua niçin yapılır?
Cevap:
Sorunun yanıtı şöyle oluyor: Allah her güçlüğün yanı
sıra onunla baş edebilmesi için insana gizli şekilde bir
kolaylık verir. Esasen, hemen baş edilecek durumda olsa
bu ‘güçlük’ olmazdı. Allah’ın neyi niçin-neden
yaptığını fark edebilmek çok önemlidir. Sonuçta her
olumsuzluk rahmete ulaşır. Zira ‘Rahmetim her şeyi
kapladı’. (7/156) ayeti ile bu husus vurgulanmıştır.
Güçlükler karşısında yapılması gereken şeyleri ‘Dua
ve Zikir’ kitabında bulabilirsiniz.
Soru:
‘Sıtma, her müminin cehennemden hazzıdır.’ (Hadis)
Neden “cehennemden hazzıdır” denilmektedir?
Cevap:
Müminin bu dünyada başına gelen birçok musibet, onun
ahirette çok daha yoğun ve uzun süre yaşayacağı büyük
acıların, olayların karşılığı durumundadır. Cenabı Hak,
bu olumsuzlukları Mümini sevdiği için ona verir.
Mümin
de bunun bilinci ile üzerine gelen badirelere çilelere haz
duyarak katlanır. Allah Rasulü
(s.a.v) bunu cehennem ateşini sıtma hastalığına
benzetmiş (ateşli hastalık) ve bu itibarla ‘Sıtma,
her müminin cehennemden hazzıdır’ demiştir.
Soru:
‘Ey beni gören ve benim kendisini göremediğim! Ne kadar
O’nu görsem, o beni görmüyor.’ (M. Arabî)
Bu sözle Arabî, ne anlatmak istemiştir?
Cevap:
Bu cümlenin ilk ibaresi ‘Ey beni gören ve benim
kendisini göremediğim’ kısmı, Hz. Musa’nın Cenabı
Hakk’ı görme dileğiyle benzerlik taşımaktadır. Şöyle ki;
‘Lenterani Ya Musa’ hitabında Hz. Musa var
olduğu sürece O’nu görmenin imkânsız olduğu
vurgulanmaktadır. ’Ne kadar O’nu görsem, O beni
görmüyor’ şeklindeki ikinci bölümde Arabî, Mutlak
Varlığı tam bir müşahede halinde, artık birimlilik
halinin kalmayacağını beyan ederek ‘O beni görmüyor’
demeye getiriyor. Nasıl görsün? Kendisinin dışında
ikinci bir varlık yok ki.
Soru:
‘Allah’a davet, çağrılan ilk tuzaktır.’(M. Arabî)
Cevap:
Muhittin-i Arabî, bu sözü
Nuh suresinin 22.
ayetine dayandırarak yapmıştır. Soru,
sırra taalluk eder. Sırrı ifşa etmek küfürdür mantığı
ile açıklaması yapılamayacaktır.
Soru:
‘Allah’ı tesbih ederim ki icat ettiği eşyanın aynıdır.’
(M. Arabî)
Cevap:
Çünkü Allah’ın yoktan var ettiği eşya, kendisinden ayrı
olmamaktadır. Bu sözler, İbn-i Arabî’nin
Vahdet-i Vücûd teorisini
kabullendiğini/benimsediğini gösterir.
Ayrıca, Hz. Rasulullah’ın: “Allah var onunla
beraber başka hiçbir şey yok” şeklindeki hadisi de bu
konuya/boyuta işaret eder.
Soru:
‘Bizim vücudumuz Hakk’ın gıdasıdır, O da bizim
gıdamızdır.’ (M. Arabî)
Cevap:
Arabî, bu sözünü Ulûhiyet kemalatına
dayandırırken, ‘Kul’ ve ‘Hak’ arasındaki
ayrımı yapmak için gıda kavramını özellikle
kullanmıştır. Gıda bir varlığın yaşamını temin etmek
üzere vücuda yapılan girdidir. Sizin de hemen
saptayacağınız gibi kavram, mecazi olarak
kullanmaktadır. Zira, Allah gıda almaktan münezzehtir.
Kulun gıdası, varlığını ondan gelen tecelliler ile
sürdürmesi, Allah’ın gıdası ise yoktan var ettiği bu
âlemleri ‘seyretmesi’ şeklinde tezahür etmededir.
Aradaki farkı anlamanız, bu sorunu çözmek için yeterli
olur. Bizler yine de ‘zahir ehli olarak’
bu ve benzeri sözleri yorumlarken dikkâtli olmak
zorundayız.
Soru:
Rahman’ın arşı istiva etmesi, ne demektir?
Cevap:
Rahman, esma
ve sıfatların üretildiği -toplu olarak
bulunduğu- boyuttur. Arşı istiva etmesi de çokluk
boyutunu (efal âlemini) kapsadığına işarettir. Yani
Rahman, her noktaya sirayet etmiştir. Aslında Rahman ve
Rahim, iki ayrı varlık değildir.
Soru:
İman aklın eseri midir?
Cevap:
İman ve akıl apayrı şeylerdir. Kişide 120. günde alacağı
etkilere göre iman oluşur. İnsan akıllı olabilir, ancak
imanlı değildir ya da imanlıdır, ama akıllı değildir.
Bunun bir göstergesi olarak şunu söyleyebiliriz: Şayet
iman, aklın eseri olsaydı akıllı olan tüm insanların da
imanlı olması gerekmez miydi?
Soru:
Akıl, vehmi etkisi altına alır mı?
Cevap:
Akıl, vehmi etkisi altına alamaz. Vehim, her zaman akla
galebe çalar. Ama
aklı kül, vehmi ihata eder. İnsanın beşeri olandan
koparken aklı külle ihtiyacı olduğu kesindir. Pek çok
alışkanlığımız, beğenimiz onunla son bulur. Önemli olan,
bu niteliğin hayatımızın bütününde yer almasıdır.
Soru:
İlahi manadaki kitapla, beşeri manadaki kitap arasında
ne fark vardır? Hangisi üstündür?
Cevap: Nebi ve Rasullerin
okuduğu kitap
İlahi manada olanıdır.
Nebilik kemâlatının
Velayet kemâlatına üstünlüğü, nebinin önce ilahi
manadaki kitabı okuması şeklinde tanımlanabilir. Bu
şekilde okuma ‘nüzul’ yönlüdür.
Velayeti amme
kapsamındaki Veliler ise önce beşeri manadaki kitabı
(Kuran)
okuyup ardından ilahi kitabı okumaya başlar. Bu
‘uruç’ yönlü olur. Nübüvvet, velayetini batınında
barındırır. Bu açıdan bakıldığında nebilik velayetinin
genel manadaki velayetten üstün olduğu görülmektedir. Risalet insana çıplaklığını fark ettirerek
aslına ve hakikatine ulaştırırken, Nübüvvet, giyinmeyi
(şeriatı), ölüm ötesine hazırlık çalışmalarını getirir.
Fark etmek sıçramaktır. Ancak, giyinmenin de fark
edilmesi zaruridir.
Soru:
İlahi kitabı okuyana ne isim verilir?
Cevap:
İlahi kitabı okuyanlar
Veli
adını alırlar.
Soru:
Kâbe neden sol tarafa alınarak tavaf yapılıyor?
Cevap:
Kâbe’nin altında bulunan enerji akımının soldan sağa
dönüş yapması nedeniyle insanların yükümlülüklerini
yerine getirmesi, kısaca tavafın bu şekilde yapılması
söz konusudur. Şayet ters şekilde olsaydı beyinlerde bir
parazit oluşacak ve insanlar rahatsızlık duyacaktı.
Teknik açıdan izahı böyledir. Dönüşümdeki
bir diğer ayrıntı ise Kâbe'nin dört yüzü ile
alakalıdır. Şöyle ki: Kapısının olduğu boyut
efal,
altınoluğun olduğu yüz
esma
ve diğer yüzler
sıfat ve zat
boyutlarına işaret eder.
Dikkât ederseniz,
Makam-ı İbrahim
de bu boyutların bittiği noktadadır. Bu ayrıntı da
soldan dönüş için bir nedendir. İnsanların bu şekilde
tavaf etmesi en tabi olanıdır. Ancak, Hz. Muhammed’in
( s.a.v) en büyük arzusu şu anda mevcut bulunan
kapının arka tarafına –sıfat yüzüne denk geliyor- bir
kapı açarak -önceleri vardı- insanları enerjinin en
yoğun olduğu bölgesinden (merkez mükemmel olduğundan
onun içinden) geçmesini temin etmesi idi. Ancak,
sonradan bir nedenle bu düşüncesinden vazgeçmiştir.
Kısaca Kâbe’nin kendini ifade ediş biçimi budur, dersek
mantıklı olur.
Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.
|