Bana Sorulanlar -1-
Ahmet F. Yüksel
 

Değerli Okurlar!

Bundan böyle tarafıma yönlendirilen sorulara verilecek yanıtları ‘Bana Sorulanlar’ çatısı altında değerlendirip yayımlamaya karar verdim. Yazacaklarımın ilki, kısa bir  süre  önce Umre anekdotlarını içeren yazımda açıklığa kavuşturmadığım (özellikle yanıtlamadığım) Ayet-Hadis açıklamaları ve Arabî’nin sözleri ile ilgilidir. Bizim en önemli eksikliklerimizden biri de esasen bu şekildeki sözleri yorumlamaktır. Bendeniz, düşünebildiğim kadarı ile sizlere yardımcı olmaya, görevimi yerine getirmeye çaba gösteriyorum. Yazıp anlattıklarımın belirli bir okur kitlesi tarafından iyi karşılanması hem beni sevindiriyor, hem de yorgunluğumu alabildiğince azaltıyor. Mutlu olduğum tarafı da budur.

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.


Soru: Allah her güçlüğün arkasından bir kolaylık verir. (Talak–7)
Bu dua niçin yapılır?

Cevap: Sorunun yanıtı şöyle oluyor: Allah her güçlüğün yanı sıra onunla baş edebilmesi için insana gizli şekilde bir kolaylık verir. Esasen, hemen baş edilecek durumda olsa bu ‘güçlük’ olmazdı. Allah’ın neyi niçin-neden yaptığını fark edebilmek çok önemlidir. Sonuçta her olumsuzluk rahmete ulaşır. Zira ‘Rahmetim her şeyi kapladı’. (7/156) ayeti ile bu husus vurgulanmıştır. Güçlükler karşısında yapılması gereken şeyleri ‘Dua ve Zikir’ kitabında bulabilirsiniz.

Soru: ‘Sıtma, her müminin cehennemden hazzıdır.’ (Hadis)
Neden “cehennemden hazzıdır” denilmektedir?

Cevap: Müminin bu dünyada başına gelen birçok musibet, onun ahirette çok daha yoğun ve uzun süre yaşayacağı büyük acıların, olayların karşılığı durumundadır. Cenabı Hak, bu olumsuzlukları Mümini sevdiği için ona verir.

Mümin de bunun bilinci ile üzerine gelen badirelere çilelere haz duyarak katlanır. Allah Rasulü (s.a.v) bunu cehennem ateşini sıtma hastalığına benzetmiş (ateşli hastalık) ve bu itibarla ‘Sıtma, her müminin cehennemden hazzıdır’ demiştir. 

Soru: ‘Ey beni gören ve benim kendisini göremediğim! Ne kadar O’nu görsem, o beni görmüyor.’ (M. Arabî)
Bu sözle Arabî, ne anlatmak istemiştir?

Cevap: Bu cümlenin ilk ibaresi ‘Ey beni gören ve benim kendisini göremediğim’ kısmı, Hz. Musa’nın Cenabı Hakk’ı görme dileğiyle benzerlik taşımaktadır. Şöyle ki; ‘Lenterani Ya Musa’ hitabında Hz. Musa var olduğu sürece O’nu görmenin imkânsız olduğu vurgulanmaktadır. ’Ne kadar O’nu görsem, O beni görmüyor’ şeklindeki ikinci bölümde Arabî, Mutlak Varlığı tam bir müşahede halinde, artık birimlilik halinin kalmayacağını beyan ederek ‘O beni görmüyor’ demeye getiriyor. Nasıl görsün? Kendisinin dışında ikinci bir varlık yok ki.

Soru: ‘Allah’a davet, çağrılan ilk tuzaktır.’(M. Arabî)

Cevap: Muhittin-i Arabî, bu sözü Nuh suresinin 22. ayetine dayandırarak yapmıştır. Soru, sırra taalluk eder. Sırrı ifşa etmek küfürdür mantığı ile açıklaması yapılamayacaktır.

Soru: ‘Allah’ı tesbih ederim ki icat ettiği eşyanın aynıdır.’ (M. Arabî)

Cevap: Çünkü Allah’ın yoktan var ettiği eşya, kendisinden ayrı olmamaktadır. Bu sözler, İbn-i Arabî’nin Vahdet-i Vücûd teorisini kabullendiğini/benimsediğini gösterir. Ayrıca, Hz. Rasulullah’ın: “Allah var onunla beraber başka hiçbir şey yok” şeklindeki hadisi de bu konuya/boyuta işaret eder.

Soru: ‘Bizim vücudumuz Hakk’ın gıdasıdır, O da bizim gıdamızdır.’ (M. Arabî)

Cevap: Arabî, bu sözünü Ulûhiyet kemalatına dayandırırken, ‘Kul’ ve ‘Hak’ arasındaki ayrımı yapmak için gıda kavramını özellikle kullanmıştır. Gıda bir varlığın yaşamını temin etmek üzere vücuda yapılan girdidir. Sizin de hemen saptayacağınız gibi kavram, mecazi olarak kullanmaktadır. Zira, Allah gıda almaktan münezzehtir. Kulun gıdası, varlığını ondan gelen tecelliler ile sürdürmesi, Allah’ın gıdası ise yoktan var ettiği bu âlemleri ‘seyretmesi’ şeklinde tezahür etmededir. Aradaki farkı anlamanız, bu sorunu çözmek için yeterli olur. Bizler yine de ‘zahir ehli olarak’ bu ve benzeri sözleri yorumlarken dikkâtli olmak zorundayız.

Soru: Rahman’ın arşı istiva etmesi, ne demektir?

Cevap: Rahman, esma ve sıfatların üretildiği -toplu olarak bulunduğu- boyuttur. Arşı istiva etmesi de çokluk boyutunu (efal âlemini) kapsadığına işarettir. Yani Rahman, her noktaya sirayet etmiştir. Aslında Rahman ve Rahim, iki ayrı varlık değildir.

Soru: İman aklın eseri midir?

Cevap: İman ve akıl apayrı şeylerdir. Kişide 120. günde alacağı etkilere göre iman oluşur. İnsan akıllı olabilir, ancak imanlı değildir ya da imanlıdır, ama akıllı değildir. Bunun bir göstergesi olarak şunu söyleyebiliriz: Şayet iman, aklın eseri olsaydı akıllı olan tüm insanların da imanlı olması gerekmez miydi?

Soru: Akıl, vehmi etkisi altına alır mı?

Cevap: Akıl, vehmi etkisi altına alamaz. Vehim, her zaman akla galebe çalar. Ama aklı kül, vehmi ihata eder. İnsanın beşeri olandan koparken aklı külle ihtiyacı olduğu kesindir. Pek çok alışkanlığımız, beğenimiz onunla son bulur. Önemli olan, bu niteliğin hayatımızın bütününde yer almasıdır.

Soru: İlahi manadaki kitapla, beşeri manadaki kitap arasında ne fark vardır? Hangisi üstündür?

Cevap: Nebi ve Rasullerin okuduğu kitap İlahi manada olanıdır. Nebilik kemâlatının Velayet kemâlatına üstünlüğü, nebinin önce ilahi manadaki kitabı okuması şeklinde tanımlanabilir. Bu şekilde okuma ‘nüzul’ yönlüdür.

Velayeti amme kapsamındaki Veliler ise önce beşeri manadaki kitabı (Kuran) okuyup ardından ilahi kitabı okumaya başlar. Bu ‘uruç’ yönlü olur. Nübüvvet, velayetini batınında barındırır. Bu açıdan bakıldığında nebilik velayetinin genel manadaki velayetten üstün olduğu görülmektedir. Risalet insana çıplaklığını fark ettirerek aslına ve hakikatine ulaştırırken, Nübüvvet, giyinmeyi (şeriatı), ölüm ötesine hazırlık çalışmalarını getirir. Fark etmek sıçramaktır. Ancak, giyinmenin de fark edilmesi zaruridir.

Soru: İlahi kitabı okuyana ne isim verilir?

Cevap: İlahi kitabı okuyanlar Veli adını alırlar.

Soru: Kâbe neden sol tarafa alınarak tavaf yapılıyor?

Cevap: Kâbe’nin altında bulunan enerji akımının soldan sağa dönüş yapması nedeniyle insanların yükümlülüklerini yerine getirmesi, kısaca tavafın bu şekilde yapılması söz konusudur. Şayet ters şekilde olsaydı beyinlerde bir parazit oluşacak ve insanlar rahatsızlık duyacaktı. Teknik açıdan izahı böyledir. Dönüşümdeki bir diğer ayrıntı ise Kâbe'nin dört yüzü ile alakalıdır. Şöyle ki: Kapısının olduğu boyut efal, altınoluğun olduğu yüz esma ve diğer yüzler sıfat ve zat boyutlarına işaret eder. Dikkât ederseniz, Makam-ı İbrahim de bu boyutların bittiği noktadadır. Bu ayrıntı da soldan dönüş için bir nedendir. İnsanların bu şekilde tavaf etmesi en tabi olanıdır. Ancak, Hz. Muhammed’in ( s.a.v) en büyük arzusu şu anda mevcut bulunan kapının arka tarafına –sıfat yüzüne denk geliyor- bir kapı açarak -önceleri vardı- insanları enerjinin en yoğun olduğu bölgesinden (merkez mükemmel olduğundan onun içinden) geçmesini temin etmesi idi. Ancak, sonradan bir nedenle bu düşüncesinden vazgeçmiştir. Kısaca Kâbe’nin kendini ifade ediş biçimi budur, dersek mantıklı olur.

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.

 

 

 
 
İstanbul - 12.11.2006
sufizmveinsan@gmail.com
afyuksel@hotmail.com
sufafy@hotmail.com

http://sufizmveinsan.com