|
71-
RAKÎP
VE RÂKİP
Lügat manası itibariyle Arapçada Rakîb
kelimesi rekabet eden birbiriyle yarışan, Râkib
ise beraber hareket eden anlamına gelir. Kelime aynı
olmasına karşı a harfinin üstünde kullanılan şapka ( ^ )
algılanan manayı değiştirmekte ve farklı noktalara
getirmektedir.
Zahir
açıdan bakıldığında Fenerbahçe ile Galatasaray’ın
bugünkü durumları ( î ) çerçevesi üzerinde gözüküyor.
Haliyle aralarındaki derbiler de taraftarlar kafa göz
Allah ne verdiye birbirine giriyor. İyimser olmak da
yetmiyor. Anlayacağınız rayından çıkan bir lig kadar
topluma tehlikeli bir şey yoktur diyebiliriz. Aslında “ikisi de ezeli ve ebedi iki dost” kulüp.
Bu tanımlamalar nedense maç sırasında değil başka
zamanlarda kullanılıyor.
Biliyorsunuz GS ın mali durumu bu soralar son
derece bozuk. Kısaca kimsenin gözünden kaçmayan bir
durum var ortada.
Şimdi
sakin kafayla “Fenerbahçe olmasa Galatasaray,
Galatasaray olmasa Fenerbahçe olmazdı” diye
düşünüyorum Yani bir bakıma birinin varlığı diğerinin
varlığı ile kaim.
Bu
temel faktörü dikkate alarak ben başkan ‘Aziz
Yıldırım’ın’ yerinde olsam uzaktan ‘keh keh
gülmek ya da beter olsunlar’ demek yerine
büyük bir gizlilik içinde Galatasaray’a yardım
eder kötü günlerinde yanında (râkib) olduğumu
gösterirdim. Gerçek manada bir Fenerbahçeli önce
karşısındakini düşünmelidir. Kaldı ki beraber
yürüdüğü yoldaşını neden düşünmesin.
Sevgi ile kalın. Allaha emanet olun.
(03/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
72-
AGRESİF
OLMAK!
Toplum
içinde, özel yaşamlarındaki saldırganlığını, kızgınlığını
frenleyemeyenler, nerede olursa olsun en basit bir olayda dahi
agresif tutumlarını çekinmeden ortaya koyabiliyorlar.
Çevrenizin,
insanı ciddi olarak düşündüren ve rahatsız eden bu tür nezaketsiz
insanlarla dolu olduğunu görebilirsiniz. Sayıları da her geçen
gün artıyor. “Artık tamam gündemden düştü” dediğiniz bir olay, başka
şekil ve kalıba bürünüp bu yapılar sayesinde yeniden karşımıza
çıkıyor.
Herhalde,
ağızlarından çıkanları kulakları duymuyor, kendilerini
görmüyorlar.
Sevgili
dostlarım!
Aslında,
hakkımızda en olmadık şeyleri işitsek ve bu sözler bizi can
evimizden vursa da başkalarına atfettiğimiz bu duygu ve
düşüncelerin kendi
benliğimizi ve yaşadıklarımızı bulmada bize ne kadar yardımcı
olduğunu anlayıp onlara teşekkür etmemiz gerekiyor.
Gerçeğe
ulaşmak istiyorsak, sınırlarımızı zorlayan bu düşünce yapısının
menşeine inip her şeyden önce, o fiili yapanı değil, arkasında olan
manayı tespit ve deşifre etmeye özen gösterebilmeliyiz
Ve öğrenmeye
çaba gösterdiğimiz bu ilmin paralelinde, duygulara kapılmadan,
idrak ederek ve yaşayarak-laf olsun diye değil-
dudaklarımızdan şu cümleler çıkmalı:
“Allah’ım
sen onları affet! “
Çünkü,
insan olmanın ve seyretmenin farkı burada yatıyor.
(05/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
73-
DÜNYANIN HER YERİNDE
Dünyanın her yerinde insanlar, kendilerine özgü davranışlar
sergiler. Meselâ sizler gibi ben de yurt dışında, sokak
ortasında sevgilisi ile el ele tutuşup gezen, birbirine
sarılan hatta daha da ileri giden, güneşli havalarda parklarda
plaj kıyafeti ile dolaşan, buz gibi havada bir tişörtle sokağa
çıkanlarına tanık oldum. Geceleyin barları tıka basa dolu idi. Ama,
kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Hava alanında bilet işlemlerini
yapan veya pasaport kontrolü yapan bayanın bu görüntülere tezat
teşkil etmeyecek şekilde türbanlı oldukları da gözümden kaçmadı.
Ülkemizde de benzer ve aykırı durumlar var. Bunları TV
ekranlarından, gazetelerin magazin bölümlerinden görüyor ve
okuyoruz.
Aylık aşklar, kimin kiminle nerde ve nasıl buluştuğu, ne yaptığı,
kimin hakkında neler söylediği gibi... Hele yılbaşı gecesi su
gibi (sanki inadına yapılıyor) içki aktığına, sarhoşların
kendilerine ve insanlığa yakışmayacak kavgalarına şahit olduk.
Olabilir diyor ve üstünde durmuyorum. Dileyen dilediğini yapar,
neticede bunlar da kişinin kendine özgü davranışlarıdır deyip
karışmak, eleştirmek düşüncesi içinde değilim. Ne var ki,
yadırgadığım bir nokta var o da şu: Bizler batıyı örnek alırken
toplumsal yaşamımızda neden bazı insanları alabildiğine aşağılıyor,
onlara hak ettikleri değeri veremiyoruz.
Türbanlı kardeşlerimizi kast ediyorum!
Onlar niçin toplumun bir parçası olmanın dışında tutuluyor, hor ve
hakir görülüyor?
İşte bu noktaya takılıyor, inanın, içinden bir türlü
çıkamıyorum.
Şayet siz mantığınızla olayı çözmüşseniz bana da haber verin
lütfen.
Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.
(08/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
74-
EGO İLE
YAŞANMAZ
Toplumsal yaşamdaki kırılmaları hafızamızdan bir türlü
atmasını bilemiyoruz. Ben buna bir türlü zihinsel
kilitlenme diyorum. Zaman zaman ortaya çıkan
kargaşalar nerdeyse İslami kurallara olan
yatkınlığımızı bile engelliyor. Bu durum bizi okuma,
algılama sıkıntılarına sürüklüyor. En basit bir
hadisede olmadık krizler, yaşıyor ya da krizler
üretiyoruz.
Dolayısıyla hayatınızda ne övgüden ne de sövgüden
yana olun. Çünkü insanlar size baktıklarında sadece
kendi görmek istediklerini görecekler ve size
alışılagelmiş bir şekilde hücum etmekten asla geri
kalmayacakladır.
Bu arada yücelttiğiniz yerlere göklere
sığdıramadığımız insanların bir gün sizi mutlak
aşağılayacağını sakın unutmayın.
İşte bütün bu çıkmazlar kimi insanın yapısında bulunan
vesvese/evham türü duygulardan, kimide dıştan
gelen olaylara kaşı mukavemetsiz oluşundan
kaynaklanıyor.
Altın da bütünüyle ego ile sürdürülen bir yaşam tarzı
var. Yani kendini bir birim gibi görme hali.
Ego
usulca ve son derece zeki manevralarla, ‘ben’liğini
her koşulda ispat etmeye birinin önüne geçmek için akıl
almaz cambazlıklar yapmaya çalışır. En önemlisi kendini
Allah yolunda yürümeye azmetmiş insanlarda varlığını
devam ettirmek için büyük mücadeleler verir.
Oysa yapılması gereken şey, bu alanın dışına çıkıp
dışardan gözetmek, onun yaptığı/yapabileceği şeylere
dur diyerek, düşüşünü seyretmek olmalı. Bu nedenle
algılarımızın sübjektif olmasından kaçınmalıyız.
Sevgi ile kalın. Allaha emanet olun.
(14/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
75-
KUŞLARIN GÖSTERDİKLERİ!
Bütün
ülkede, ‘Kanatlılarla temas etmeyin’ uyarısına
karşın, insanın yüzüne tuhaf tuhaf bakarak:
‘Tavuklarımı vermiyoruuuummm, size ne bundan!
Hastalanırsa hastalansınlar, onlar benim!..’ diye
itiraz edip ancak ciddi şekilde üzerine gelindiğinin
farkına vardığında “Madem ki bir şey almaya ant
içtiniz, o halde karımı alıp götürün!” sözleri
dökülebildi ağzından.
Normal bir zekâ ve
algılama yeteneğine, abartılı olmayan bir mantığa sahip olanın
bunları dile getirmesi mümkün değil, ama gördüğünüz gibi
söylenebiliyor...
Demek ki o bir zamanlar
yere göğe sığdıramadığı eşini artık, tavuklarla bile
değişmeyi öngören bir fikre ulaşmış...
Sizce bu farklılığın
sebebi ne olabilir?
Bıkkınlık olsa gerek.
Belli ki bir şeylerin değişmesini istiyor.
Bu anormalliğin altında
ise sahiplik duygusu var.
Anlaşılacağı üzere, bir
sahiplenme yerini bir başkasına devrediyor. Denebilir ki,
insanoğlunun duygularında bütüncül bir kıstas yok. Kıstaslar da
zamanla değişiyor. Belirli değerlere göre şekilleniyor. Onlar
benimseniyor. Ve bunların üzerine gidilmedikçe yerinden oynamaya
da niyetleri yok gibi görünüyor.
Olanları eleştiri
amacıyla söylemiyorum. Belki de insanın doğasında bulunan korunma
güdüsünün oluşturduğu tepkiler bunlar. Ama çok basit bir olayda
bile yaşadığımız gerçekleri yüzümüze çarpıyor. Bizler
bilemediğimiz, farkına varamadığımız veya bildiğimiz halde, bu
duygularla birlikte yaşıyoruz. Adeta onların üstünü örtüp bir
şekilde kendimizi avutuyoruz.
Ne var ki kuşlar bize her şeyi söylüyor, anlatıyor.
(18/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
76- SEVGİLİ
DOSTUM!
Bak
sevgili kardeşim, kimyager, esnaf, mühendis, tüccar,
avukat, mühendis, tesisatçı arkadaşım! Hemen
belirteyim: Benim derdim; bir boyutun sözcüsü olmak,
ona, buna şuna üstünlük sağlamak, dert anlatmak değil.
Meseleyi temel noktalarıyla ele almak.
Gelelim konuya: Anladığım kadarıyla, şeriatın koyu
taassubundan kurtulup ‘kendi özünü’ bulma, bir
anlamda kendin olma sevdasına düşmüşsün. Bu vadi sana
çok cazip gelmeye başlamış. Hiçbir şey diyemem. Sadece
hayırlara vesile olsun derim. Ama seni uyarmak için
önce birkaç not düşmek vacip oldu, diye düşünüyorum.
Nasıl
ki Allah’ın Zat’ı için tek kelime edemiyor, bu boyutla
ilgili ne bir mana ne bir resim ne de önemli bir duyguya
yer veremiyorsan ve oraya atfen sadece ifade sadedinde
‘hiç’ diyebiliyorsan, yaşam boyutları diye tasnif
ettiğin vahdet-i vücut, veya vahdet-i Şuhut
aşamasında da, korkular, evham, duygular,
iç ve dış, iyi ve kötü, mekr, buğz, tard
etme gibi kavramlara ve insani problemlere asla
yer veremezsin. Senin beğenmediğin, tasvip etmediğin bir
olay, direkt olarak dilinden düşürmediğin ve tanımaya
can attığın Rabbül Alemiyn’le alâkalı.
Şayet
bu tanımlamalar yaşamında yer alıyorsa bil ki; sen, Zati
algılama için söylüyorum, zer-zavat boyutunda; vahdet
değerlendirmesi için dile getiriyorum, bizim bakkal
Vahdet boyutunda yaşıyorsundur.
Sana
aktarılanları böbürlenmeden ciddi ciddi anlamaya ve
zeminini inşa etmeye çalış. Zira, kulak arkası ettiğin
her şey seni Allah’tan perdeleyecektir.
Dikkat
et! Bu vadide çok kayan oldu. Ama hiçbiri nerede
kaydığının farkına varamadı.
(22/01/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
77- ASIL
NEYE MUHTACIZ?..
Ego
kırgınlığı,menfaat çatışmayı,toprak kaygısı savaşı getiriyor.Bir
yanda global teknoloji yarışındaki uluslar;diğer yanda cılız
eylemlerle direnen Greenpeaceciler!İnsan Hakları Derneklerinin
mücadelesine karşılık,gündem tayin etmekten hiç vazgeçmeyen derin
güçler…Yüzünde sinekler uçuşan Etyopya’lı aç çocuk bir yanda,yardım
adı altında İncil dağıtan misyonerler öte yanda…
Hani
bilim,teknoloji geliştikçe refah artacaktı?..Hani medeni
ihtiyaçlarımızı karşılarsak huzur bulacaktık? Huzur bir yana gün be
gün derinleşiyor ayrılıklar.Yaralar kanamaya devam ediyor.
Bilim-Teknoloji-Güç-Sanayide saadet arayanların dahi önlerinde
eğildiği bazı şahsiyetler hep dikkatimi çeker.Dini,siyasi,etnik
farklara karşın;Mevlana,Yunus gibi evrensel şahsiyetleri milyonlar
seviyor, sözlerinden, yaşamlarından ilham alıyor!..
Nedir
Onları evrensel kılan?..Zengin miydiler?..Hayır…İsimlerinin önünde
kocaman kariyer titrleri mi vardı? Hayır…Ya neydi,bu şahsiyetleri
tüm insanlara benimseten olgu?
Ayrılıkları bitiren,farkları bir eden harcın adı;Sevgi…Yunus’lar,Mevlana’lar
sevmişler!..Aşık olmuşlar!Şuleler saçmışlar insanlığa.72 milleti BİR
görmek;Aşkla mümkün!Sevmeyi, menfaatsiz benimsemeyi unuttuğumuzdan
beri ağız tadımız yok!Çok mu zor sevmek?!..Çok mu zor kalbe yük olan
nefreti,kırıklığı,kini atıvermek sevgi okyanusuna?!
Zor
olmasa gerek!.. Asıl muhtaç olduğumuz şey; Mevlevi dervişlerin
selamlaşmalarındaki o sihirli kelimede saklı: AŞK OLSUN!..
(25/01/2006)
(Mehmet Doğramacı)
78- BİLMEK;
BULMAK MIDIR?..
Değerli Dostum,
Tasavvufi Kavramları biliyorsunuz. Mutmainne’de neler yaşanır,
Mülhime girdabı nasıl aşılır, Tevhid-i Zat ne demektir, saatlerce
açıklayacak kadar vâkıfsınız. Esma-i Hüsna’nın çeşitli terkipler
halinde birimlerde açığa çıkışını da kavramışsınız. Ayet-Hadislerden
çıkardığınız Batıni yorumlar da enfes doğrusu. Yani siz işi
biliyorsunuz. Allah’ı Bilir hale gelmişsiniz. Ne mutlu!..
Hakikat sadece bilmek mi acaba?... Vahdet; kavram ezberlemek mi?..
Geçenlerde uygunsuz yerde sizi solladı diye yandaki arabaya
savurduğunuz galiz küfürleri nereye koyarız?... Azıcık benliğinize
dokundu ,damarınıza basıldı diye arkadaşınıza takındığınız tavrı ne
yaparız?.. Ya evde ufacık çocuğunuza, size emek veren eşinize
sürekli öfke püskürmeniz hangi kavramla izah edilir?!..
Yaşamayacaksanız, en ufak bir olayda bile Avam davranışı
gösterecekseniz, Havassın halini konuşmak niye?.. Hani özünüze
dönmüştünüz? Tasavvuf, başkalarına anlatmak için mi, yoksa kendinde
yaşamak için mi?... Durumunuz size de garip gelmiyor mu?...
Bir Hak Erene sormuşlar: Asr-ı Saadette Tasavvuf yoktu
diyorlar ne dersiniz? Şöyle buyurmuş: Doğru, Asr-ı Saadette
Tasavvuf yoktu. Ama Adı yoktu, fakat Yaşam sırf Tasavvuf idi. Şimdi
ise adı var, yaşamı yok!...
Bilmek, yaşamak demek değil. Allah’ı Bilmekle; Allah’ı
Bulmak arasındaki fark; zerre ile küre arasındaki kadar büyüktür
bilesin!..
Nasıl mı bulunur?..
Bulursam söz, ilk sana söyleyeceğim.
(29/01/2006)
(Mehmet Doğramacı)
79- OLUMLU
BAK Kİ, OLUŞTURASIN !..
“Bardağın dolu tarafını gör”, ”Hayata iyimser bak” türünden
tavsiyeleri bilirsiniz. Bunların hepsinden güzeli; ”Hayır
bildiklerinizde şer, Şer bildiklerinizde hayır olabilir” ilahi
hitabı.
”Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır” ayeti de muhteşem
sırlar saklıyor.
Güncel
gelişmeler hayli ateşli ve canlı. Cami ve Kadın konusu
gündemden düşecek gibi gözükmüyor. Medyaya taşındığı şekli ile
birileri niçin saf tutup namaz kıldı, peşinde kimler var, maksatları
neler, derin güçlerin oyunu mu lakırtıları üzerine fikir yürütmeyi
gereksiz addediyorum.
Bizim
için aslolan; bundan ne hayır çıkacağı!... Ataerkil aile yapısı ve
geleneksel alışkanlıklar sebebi ile “Erkeksi İslamiyet Anlayışı”
egemenliğinde geri plana itilen hanımlar açısından çok hayırlı
gelişmeler bekliyorum…
Olumlu bakınız ki; oluşturasınız!.. Nasıl bakarsanız öyle gelişirmiş
olaylar!..
Bu
tartışmalardan sonra camilere akın edecek, cemaat arasında yer
edinecek, dinini ehil ellerden ve öz kaynaklardan öğrenmek isteyecek
hanımlar topluluğunun gümbür gümbür gelişini görüyor da
yürekleniyor, seviniyor, ümitleniyorum…
Sahabe-i Kiramın Erkeklerini toplayıp FIKIH-HADİS dersleri veren
Hz.Aişe(r.a) gibi İlim Ehli hanımlar geliyor gözlerimin önüne… Cuma
Namazında ayağa kalkıp Hz.Ömer(r.a)e
“Adaletten ayrılma!” diye haykıran kadın misali, idarecilere Hakkı
hatırlatacak cesur yürekler canlanıyor hayalimde!.. Hz.Hatice(r.a)
gibi “Kübra” payesine layık; olgun-girişimci ve başarılı erkeklerin
yegane dayanağı-sığınağı çınar misali hanımlar düşlüyorum.
“Baş
açık namaz olur mu”,”Safta nerede duracaklar” gibi konuları ehline
bırakalım.
Akın
akın, grup grup, fevc fevc asil yürüyüşlerle Camilere Hanımlar
geliyor!... Allah’ın Halifesi olarak Kulluk şerefini onurla taşıyan
Saygıdeğer Hanımlar!
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin yardımcılarıdır”
ayetinin hakkını verecek Bilinçli Hanımefendiler!..
Biraz geç
kalsanız da iyi ki geldiniz!.. Hoş Geldiniz!.. Mübarek Olsun!...
(01/02/2006)
(Mehmet Doğramacı)
80- BEN
KİMİM?
Ünlü haham Zusya, ölüm döşeğinde yatarken,
öğrencilerinden biri sormuş: “Ölüm sizi korkutuyor
mu, efendim?”
“Hayır”
diye cevap vermiş haham, “Beni asıl korkutan, öte
dünyaya gittiğimde karşılaşacağım sorudur.”
Bilgeliği ve yardımseverliğiyle tanınan gani yürekli
üstadın böyle bir gailesi olabileceğini hiç düşünmeyen
öğrenciler çok şaşırmışlar.
Yaşlı bilge, içini çekerek sözlerine devam etmiş:
“Bana, ‘Hey Zusya, neden Musa gibi olamadın?’ diye
sormayacaklar. Diyecekler ki: ‘Zusya, neden kendin
olmadın?’”
Bu yorumun amacı, kitaplardan, gazetelerden ve TV’den
gerçekleri izleyerek anlamaya çalışan, sonrasında bütün
bunları unutup eski hayatına dalan insanları uyarmaya
matuftur.
Özellikle bu felsefi yayınları okurken, TV ya da
radyodan takip ederken, yukarıdaki hikâye akıllardan hiç
çıkarılmasın.
Şayet bir boş vermişlik içinde olan veya dolduruşa gelen
varsa, duyduğu bir haber üzerine düştüğü açmaz/kaos
ve şaşkınlıktan sonra, derhal kendini toplayıp şu
soruyu sormalıdır: "Ben neyim?" ,"aslım
nedir?"
Hemen ilave edeyim, tartışma içinde olmak, sistem
düzeniyle yaşamak hiç zararlı değildir. Hatta şunu da
eklemek gerek: Sisteme uyan, mutlaka bundan kendisine
şahsi bir menfaat sağlamayı da hedeflememiş olabilir.
Ama bunu, özündekinin kim olduğunu unutmadan yapabilirse
fevkalade önemli ve değerli olur. Aksi takdirde, bir
tanrının kulu olmaktan ileriye gidemez.
Netice itibariyle, hepimiz, inandıklarımıza,
başkalarının da inanmasını veya değerli bulduğumuz
davranışlarımızın arkasında olmasını isteriz. Ancak, bu
benzer saptamalarda aranılacak en önemli faktör, mutlaka
‘Ben kimim?’ sorusu olmalıdır.
İnsan kendine bu soruyu yönlendirdikçe içine düştüğü
badirelerden kolayca sıyrılabilir. Şayet unutmuşsa,
hatırlamasına vesile olabilir. İbn-i Arabi, Mevlana,
İmamı Gazali gibi zevatın başkaları tarafından çok
değerli ve özel olarak addedilmelerinin bir nedeni de
budur.
(05/02/2006)
(Ahmet F. Yüksel)

|