|
61-
HİÇ
Sağdan soldan duymuştu perdenin arkasında ne olduğunu.
Bu kez ise sorma gereğini duydu.
“ Senin hiç maddi değerin yok mu?
Arkadaki.
“Hayır, benim maddi değerim bir yana mana değerim
bile yok, çünkü hiçim” dedi.
Bu da ne demek oluyor diye düşündü soran,
üsteledi.
“Yani ne anlama geliyor bu hiç!”
“ Her şey koca bir hiçten ibaret değil mi?
İşte ben onu demek istiyorum.”
Geleceğe yatırım yapmak yaptıklarının sonuçlarına
katlanmamak istemeyen sorucuyu bir telaş almıştı. Kendi
kendine düşündü. Nasıl olabilir di bu? Yani bizim bugüne
kadar ve bugünden sonraya yaptığımız, bahsettiğimiz bol
bol şeyler hiç mi oluyor? Kafası yatmadı. Aklı böyle bir
şeyin mümkün olmadığını söylüyordu.
Allah evreni bizim için yaratırken bu muhteşem kâinat
bir hiç olabilirmiydi.
Ya üzerindeki sonsuz canlıların varlığı neydi. Sabırlı
olmak ve galeyana gelmemek zorundaydı. Göremediklerini
dahi bilim tespit etmişti. Yani bu denizler, çöller,
hayvanlar, mikroplar, komşu gezegenler hayal miydi?
Hayal bile olsa anlatılabilecekleri yanları vardı. Ama
asla hiç değildi.
Yaşadıklarına inanamıyordu ve fikirlerini savunmak için
umudu kalmamıştı.
Sonra birden tersini düşündü. Filmi geriye sarıyor, var
olan her şey sıra ile karmaşaya yer vermeden yok oluyor,
bu dizilim asla bir tıkanıklık göstermiyor geriye bir
HİÇ kalıyordu.
(21/10/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
62-
BENZERLİKLER / AYKIRILIKLAR
Meleklerin, cinlerden farklı, insanlara benzer bir
durumu var.
Anlatalım:
Mukarrebun zümresi diye adlandırılan bir melek yapı mevcut.
Kendilerini bilen ve Âdem’e secde emri almamış olan bu tür, ‘Alûn’
melek diye tanımlanmış.
Diğerleri ise mutlak kulluk halinde
olmalarına karşın, büyük bir bölümü, cinler gibi gerçeği/hakikâti
bilme özelliğinden yoksunlar.
Ancak,
bu sınıfa dâhil olanların bir olayı yanlış değerlendirmeleri,
kulluk halinde olmalarına engel değil. Cinlerde ise kendini bilme
özüne vakıf olma gibi bir nitelik yok.
Dikkât
ederseniz, Âdem’e secde etmeyen İblis için Kuran; “O Âdem’
e secde etmedi. Çünkü cinlerdendi” şeklinde bir tanımlama
getiriyor.
Bir
bakıma, cin ve melek arasındaki fark da bu şekilde netleşiyor.
Bizler bu açıdan bakınca cinlerin asla teklik/vahdet ve kader
ilmine açık olmadıklarını fark ediyoruz.
Anlaşılan,
Cinler; Melekler ve İnsanların gerisinde. Onları aşağı çekmek
için büyük bir çaba sarf ederken Melek ve İnsan, ipi göğüslüyor.
(30/10/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
63-
YAŞLILIK ÜZERİNE
Geçen yıllar insanların hayatından çok şey alıp götürüyor. Beyazlamış
saçlar, gözaltı torbalarının alabildiğine şişmesi, kırışıklıklar, kat
kat gıdılar bunun en bariz örnekleri. Bu anlamda Allah Resulü Hz
Muhammed (s.a.v.) ‘Bu yıl gördüğünüz insan geçen yıl gördüğünüz
insan değildir’ diyor. İnsan yaşlılığı bir abartı ‘takıntı’ haline
de getiriyor. Ruh sağlığı adeta bozuluyor.
Erkekler için neyse de; 40 yaş, kadınlar
için tehlike çanlarının başladığı yıllardır. 45 Yaşında
dahi fizik durumunu koruyan hanımlar vardır; ama bunlar
pek nadirdir. Erkeklerde bu rakamı 50 yaşa çekebilmek
mümkün. Kısaca Erkek Kadına göre daha geç yaşlanabiliyor
diyebiliriz. İstatistikler bunu gösteriyor.
Fortune'a
dergisinin 500 erkek yönetici ile yaptığı bir
araştırmaya göre katılımcıların yüzde 84’ ü kendilerine
zaman bırakacak işleri tercih ediyormuş. Demek ki iş
hayatında zamanın da apayrı bir yeri var.
Çalışma hayatı da yaşlanmayı hızlandıran bir faktör.
İngiltere’ de yapılan bir başka ankete göre ise iş
hayatı erkeklere nispetle kadınları çok daha fazla
yıpratıyormuş. 426 üst düzey yönetici arasında
yapılan araştırmada ortaya çıkan tablo şöyle:
Çalışan kadınlardaki yaşlılık belirtisi, çalışmayan
hanımlara göre çok daha fazla.
Ayrıca şunu söylemek
de mümkün. Çalışan kadınlar erkeksi bir duruma gelip
kadınlık özelliklerini zarif yapılarını
kaybediyorlarmış. Durum böyleyse, maddi durumu iyi
olup da çeşitli nedenlerle iş hayatına atılamayan
hanımların fazlaca üzülmesi için bir neden yok.
Bizden söylemesi.
(27/11/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
64-
SORUNLARA EĞİLEBİLMEK
Toplumsal yaşamda sorunların üzerine eğilme hususu
oldukça önemlidir. Çünkü bu sorunlarla yaşamak, boğuşmak
onları paylaşmak zorundayız. Bazı sorunların ise
huzursuzluk yaratarak gerilimleri tırmandırması da her
an beklenebilir. Sorunların neler olabileceğini, nerden
kaynaklandığını çözmek de bize düşer. Onları
tartışabilmek/değerlendirebilmek gerekir ki
çözülebilsin.
Bunları niçin söylüyorum. Bunlara şu nedenle
değiniyorum;
Şöyle
ki; Toplumun yaşamı ile ilgili sorunları içeren
gazete ve dergilerdeki yazıların okunması en alt
seviyede iken, gizem ve macera kokulu yazılara talep
şaşılacak gibi. Bu sizce de manidar değil mi?
Bizim
sitemizdeki görüntü de pek farklı değil. Örneğin Hz.
Mehdi, Deccal ve Hz.İsa ile ilgili bir makalenin
okunma seviyesinin oldukça yüksek olması söylediklerimi
teyit ediyor.
Örnekler çoğaltılabilir. Hiç unutmuyorum “Rüyada
ölüm” isimli yazıyı bir günde tam 885 kişi
okumuştu. İnanın bu rakam normal bir gazetenin internet
sayfalarında tanınmış köşe yazarlarını okuma
oranlarından bile fazla. Hâlbuki sitemize bir günde
giriş yapanlardaki en yüksek rekor o güne değin 768 kişi
idi.
Nedense yaşam ile ilgili bir yazı bu kadar alâka
çekemiyor. Bir çarpıcı örnek de astroloji konusu. Aylık
astrolojik dokümanter yazısına olan ilgi tüm makaleleri
geçiyor. Demek ki bireyin sorunları gizemlerin akabinde
geliyor.
Değerli Dostlarım!
Buradan çıkan sonuç şu: Şayet bizler sorunlarımız
üzerine eğilmeyi bilemiyorsak bu sorunlar bizim başımıza
daha çok dert olacak demektir.
Benin anladığım budur.
(04/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
65-
YETERLİ
DEĞİL
Fenerbahçe adına gerçekten üzüldük. Aslında, iyi
oynadığı bir müsabakada, kendisini UEFA kupasına
taşıyacak skoru yakalayamadı ve yenmeyecek gollerle
kaybetti.
Bu çabalar içinde, skor için önemli oyuncuların
(Alex, Anelka) yeterince kontrol edilebilmesi
Fenerbahçe’nin en büyük sıkıntısıydı. Bütün bunların
yanında Daum’un sahada iyi bir taktik
uyguladığını, gerçekten iyi motive edilmiş bir takım
çıkardığını söylemeliyiz.
Şayet değişik bir yorum yaparsak, yerli oyuncularla daha
fazlası olmuyor diyebiliriz. Aksi iddialara katılmamız
mümkün değil.
Buna göre “Türk oyuncularımızın performansı
Şampiyonlar Ligi için yeterli değildi” görüşü
gerçekten doğrudur. Mantıklı düşünelim’. Bir kere Türk
insanında sporculuk geni yok, ya da açığa
çıkmamış. Bana söyler misiniz? Hangi sporda başarılı
olabiliyoruz. Örneğin, futbol, basketbol, halter,
yüzme veya atletizm… Dünya çapında bir sporcumuz var
mı?
Güç olarak belki rakiple aynıyız; ama “akıl ve
kapasite ” farkı bu durumu ortaya koyuyor.
Unutulmamalı ki iyi oyun, kapasite ile ortaya çıkar.
Bunun farkını bütün Avrupa takımları ellerinde
bulundurdukları çok sayıda yabancı oyuncuyla gösteriyor.
Esasen, liglerimizin bu kadar kötü bir performans
içinde olma nedenleri, söylediklerimizi teyit ediyor.
Bu lig inanın, Avrupa liglerinde Seri A ile değil, B
ile eşit düzeyde.Durum böyle olunca yüksek performanslı
şampiyonlar liginde başarı beklemek hayal olur.
Değerli dostlarım! Biz, tabularından
düşüncelerinden kolay kolay kurtulabilecek bir ulus
değiliz. Belki, yıllar sonra bunun farkına
varabileceğiz. Neticede, kaybedilecek zamana yazık
olacak. Başta da söylediğim gibi, kadrosunda
yabancılarla dolu takımlarla mücadele etmek, onları
yenmek veya geçmek gerekiyorsa bizde de aynı şartlar
olmalı. Böylesi ancak “yeterli” olur.
“Yetersizlik” rafa kalkar...
(08/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
66-
O BİR
RUHSUZ DEĞİL
Anelka
henüz 26
yaşında. Gücü kuvveti yerinde görünüyor. Ne var ki,
birçok maçta topun kendisine atılmasını beklemekten
başka bir şey yapmıyor. Rakiplerini kovalamıyor.
Ondan illa
ki her maçta gol atsın ya da gol pası vermesi
beklenmiyor. Böyle bir talep haksızlık olur. Ama insan
‘biraz koşsun, boşa kaçsın, markajcısını zor durumda
bıraksın’
istiyor. Bunları yapmayınca haliyle olumsuz tepkileri
üzerine çekiyor. Onun izleyenler, kendisine “ruhsuz”
adını takmışlar, hiç sevinmiyor,
‘coşkusunu bile dile
getiremiyor’
diyorlar.
”Peki,
ama bu kadar
ruhsuz
bir futbolcunun,
Fenerbahçe’de
hem de her maçında
90
dakika
sahada kalması vicdanlara sığar mı?” diye düşünenler,
ondan sonra gelen ve ikinci ruhsuz adam olarak
vasıflanan
Alex’in
bile ondan daha fazla koştuğunu, faydalı olabilmek için
çabaladığını dile getiriyorlar.
Ve sorun şu müşterek noktada birleşiyor:
Anelka'nın
biraz olsun hareketlenmesi için ne yapılması gerek?
Bu futbolcunun dünyanın en iyi
takımlarında futbol oynadığını biliyoruz. Kendisini 5-6
yıl kadar önce İngiltere’de seyretme fırsatını bulmuş ve
hayran kalmıştım.
Hırçınlığı had safhadaydı.
Adeta bir panter gibi, rakip takımın üzerine saldırıyor,
hakemlerle uğraşıyordu.
Gerçekten
tam bir baş belası
idi. Ancak bütün bu söylediğim olumsuzluklar, onun
İslâm’ı seçmeden önceki halleri idi. Müslümanlığın
akabinde tamamen
değişti ve sorunsuz bir insan oldu.
Şimdi fark ettiğiniz gibi, son derece uyumlu bir
futbolcu gibi takımına katkıda bulunmaya çalışıyor.
Artık seçtiği dinin
temsilcisini takip ederek onun ahlâkı gibi bir ahlâka
sahip olmak istiyor.
Bu arada Efendimiz’in (s.a.v)
tavırlarını bir hatırlatalım. O şöyle yapardı: ‘daima
çok düşünürdü, devamlı tefekkür halindeydi. Üzüntülü
zamanı, sevinçli zamanından daha çoktu. Gülerken ancak
ön dişleri açılırdı.’
Değerli dostlarım!
Aslında Anelka bir ruhsuz
değil, gerekeni yapıyor.
Bilmem bir şeyler anlatabildim
mi?
(12/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
67-
YAKIYNDAN SONRA
Önce “yaşam nedir?” onu
biraz tarif edelim. Anladığım kadarıyla, hayatın üstesinden gelmek,
oflayıp puflamadan, başa gelebilecek olumsuzluklardan sıyrılabilmek,
güzellikleri seyredebilmek, kendi güzelliklerini seyredebilecek
mahaller yetiştirmek anlamına geliyor “Yaşamak”. Bunlar kolay şeyler
değil.
Yaşam için yol
yordam, ilim bilmek gerekiyor. Pek hata kabul etmiyor. Bu boyut
tasavvufta, ilmel yakıyn hali olarak adlandırılmış. Sonrası,
sana ait olanı benimseme devresi yani Aynel Yakıyn. Nihayet,
kendine ait olan vasıfları kullanabilme düzeyi. Hakkel yakıyn
diyorlar bu safhaya da. Artık bu bakış
açısını kendinde bulduğunda şahit olduğun şeye inanç noktasını
geçmiş oluyorsun.Bundan sonra gizli şirk, senin için bir günah
mesabesinde kalıyor.
Biraz
daha açalım: Hani sokak kapısını açar eve girersin, kapıyı
kapatırsın, dışarı ile bir alâkan kalmaz. İşte bunun gibi bir şey.
Sen hâlâ bu nokta itibariyle
geriye bakıp “ben iman ehliyim” diyorsan, inan bu ilimden/yaşamdan
hiçbir şey anlamamış, özünden kendine bir pay da çıkarmamışsın.
Yaptığın tek şey,
yaşamı kendine perde etmek, ilmi de yüklenmek olmuş. Gözlerin
şaşılaşmış, vahdet anlayışın bir yana, tevhit inancın bile kırılma
noktasına gelmiş.
İnsanın
okuduklarını daha iyi anlaması, hareketlenmesi için neye gerek var
bilemiyorum!
(17/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
68-
İFADE
ÖZGÜRLÜĞÜ
İnsanların
saçmalamadıkları, başkalarını taciz etmedikleri sürece,
özgürlüklerini rahatça açıklayabilmeleri hususundaki kanaatim hiç
şaşmaz. Anlayacağınız gibi
özgürlükten yanayım.
Bu
sözlerimin siyasi amaçlı olduğunu düşünmeyin lütfen. Toplumun her
kesimindeki bireylerin görüşleri için bunun geçerliliğini
düşünürüm.
Örneğin, bir dinsizin kendisini “ateist” olarak
tanımlaması kadar doğal ne olabilir? Ve
sonuçta ifade
özgürlüğü bir yerde, şekli özgürlüğe dönüşmek
zorundadır. Nitekim, bu kişinin ölümünü müteakip,
cenaze namazının kılınmasını istememesi de ifade
özgürlüğünün şekli özgürlüğe dönüşmesi anlamına gelir. Ayrıca inançsızın bu arzusu
kesinlikle yerine getirilmelidir. Bu aynı zamanda, ifade
özgürlüğüne saygı göstermek anlamına gelir. Dini reddettiğini
peşinen söyleyen birini “Allahu Ekber” nidalarıyla toprağa
gömmek kadar yanlış bir iş olamaz.
Ben, türban
konusunun da buna benzerlik taşıdığını düşünüyorum. İnancını yaşamak
isteyenler de bunu teyit etmek isteyebilir. Kısacası, dileyen
dilediği şekilde başını örter, dileyen de askılı elbiseyle dolaşır.
Bu da bir özgürlük şeklidir.
Ama nedense,
ilkinin uygulanması mümkün görülmüyor. Bunu biliyorsunuz.
Şu hususu da
hatırlatmadan geçemeyeceğim: Şekli ifadeyi benimsemeyen, asla kabul
etmeyen kimler biliyor musunuz? Belki size ilginç gelecek ama ‘ifade
özgürlüğünden’ yana tavır koyanlar! İşte bunlar. Evet, gerçekten
tezat oluşturan, komik bir durum var ortada. Kişisel görüşüm şu:
Anladığım kadarıyla, onlar neyi niçin yaptıklarının farkında bile
değiller. Bir kere, savundukları tezin doğru olduğuna inanmıyorlar.
Böyle olduğunu kabullenseler, düşüncelerin sistematik olarak, bir
şekilde kuvveden fiile çıkacağını bilecekler.
Yani
anlayacağınız, gerçekte ifade özgürlüğünden yana bile değiller.
(22/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
69-
ÖZÜNDEKİ FATİH!
Allah Rasulü
Hz. Muhammed (s.a.v): “ Her şey kader iledir! Hatta
acizlik ile zekâ ve beceriklilik bile!.. Yahut beceriklilik ve zekâ
ile acizlik bile...” demesine karşın, toplumsal yaşamda bunu hiç
dikkâte almayan, önemsemeyen kişiler var.
TV’
de yayımlanan bir dans yarışmasından kesitlerle konuya örnek vermek
istiyorum. Dansçı kardeşimiz elendikten sonra açık açık bakın ne
diyor: ‘Allah’ım beni niye yarattın ki!’. Yani o denli
mağdur, kapasitesinden o denli şikâyetçi olmuş ki jüri
karşısında ve milyonlarca insanın gözleri önünde utanmadan,
sıkılmadan bu sözleri dile getirebiliyor ve suçu kendinde değil
yaradanında, Allah’ ta buluyor.
Bir benzeri
ise şöyle: Son hareketlerdeki beceriksizliği yüzünden
yarışmadan elendiğini ve bunu bir türlü başaramadığını dile getiren
genç kızımız, şunları söylemeyi ihmal etmiyor: ‘Böyle
olmayacak, her seferinde bu hali yaşamak zorunda kalıyorum, o
nedenle hayatıma son vereceğim.’
İşte tipik
yanlışlıklar. Alın size koca gaflet cümleleri!..
Hey siz!
Size
sesleniyorum!
İnsan
hayatı ve iman hususları bu kadar ucuz olabilir mi, ne dersiniz?
İnanmak zor,
ama halimiz bu. Böylesine benmerkezci bir toplumu bu ahval ve
şerait içinde kimse ayağa kaldıramaz. “Yazık oluyor” demekten başka
çare yok.
Bitmedi…
Bir canlı
örnek de Milli futbolcu Fatih Tekke ile alâkalı. Hava
alanında silahını alırken kendisine yöneltilen ‘Hayrola Fatih bir
terslik mi var?’ sorusuna verdiği yanıt hayli ilginç: ‘Bize
kim terslik yapabilir, buna cesaret edebilir ki?’
Belki o
tanımıyor göremiyor olabilir; ama ben kulağına fısıldayayım:
Özündeki!
(27/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
70-
BİRAZ
SPOR!
Modası geçmiş
mahalle futbolunu andıran ligimizle Avrupa ligleri arasında
mukayese yapmak gerçekten çok komik olur. Aramızdaki fark,
ötemizde top koşturan futbolcuların ayaklarında fazla top tutmayıp
-gereğinde rakibini ekarte eden ve zor durumlara düşüren çalımlar
atıp- oyunu hızlandırmaları ve defans bloğu arasına gereksiz
top tevzii yapma yerine ( aslında bu tarz, bir bakıma
oyuncuların kendilerine olan güvensizliği ile ilgili) kontra
atağı seven bir oyun sistemini benimsemesidir.
Bu nedenle onların
fiyatları yüksek düzeyde bulunuyor. Ve yanlarına yaklaşmak mümkün
olmuyor.
Faydalı olacakları
titizlikle seçmek, Türkiye’ye getirmek ve istikrar ortamını
sağlamak için rekabet ortamını oluşturmak şart. Bu koşulları en
iyi şekilde uygulayan kulüp takdir edersiniz ki şimdilik
Fenerbahçe. Ancak, bu takımda oynayan topçuların standartları
bile şampiyonlar ligi için yeterli değil. Şimdi daha iyilerinin
alınması isteniyor.
Değerli
dostlarım!
Feci şekilde
yanılmamak için bariz farkları müşahede etmenin seyri de bir başka
oluyor.
Ne
dersiniz?
(31/12/2005)
(Ahmet F. Yüksel)

|