|
41-
ÖRTÜŞMEK!
«Siz hiç, içeriği yazı başlığına uymayan ya da başlığın,
içindeki konularla örtüşmediği bir makaleyi okudunuz mu?
“Hayır, bu mümkün değil; olursa bir anlam ifade
etmez” demeniz, beklenen yanıt olacaktır.
Gerçekten de öyledir.
Aksi söylenseydi, zaten bir şey ifade etmezdi. Okuyanı,
anlamsız, işin içinden çıkılmaz çeşitli suallerle baş
başa bırakırdı.
Aynı şekilde, kişinin de sağlıklı, bilinçli bir halde
yaşayabilmesi, inanılır ve güvenilir olabilmesi için
söylediği şeylerle yaptığı işlerin birbiriyle örtüşmesi,
çelişkili olmaması beklenir. Zira, içi boş laflar
etmenin hiçbir anlamı yoktur.
Toplumlar arası yaşam düzeyinin normal olması,
mutabakatın temin edilebilmesi için, fikirlerin
örtüşmesi / uyuşması oldukça önemli bir yer tutar.
Anlaşmazlıklar olduğu sürece, ileri doğru hamlelerin,
üretici fikirlerin ortaya çıkması beklenemez.
İdol/eğitimci olarak kabul edilen bir mahalden beklenen
hal de budur. Çünkü onların varoluşsal özellikleri ve
kapasiteleri, bir toplumun önünü açacak türdendir.
Şayet kişinin düşüncesi ile yaşamı arasında
tutarsızlıklar mevcutsa, bu durum kendisine olan inancı
sarsar. Ayrıca, takip edenlerine de zarar verir.
Telafisi mümkün olmayan vahim durumlar, bu tür inanç
yetersizliklerinden kaynaklanır. Böyle bir insanı taklit
etmek de çok tehlikeli olur.
Sistemle barışık olmayan hile, entrika, düşmanlık,
kıskançlık gibi haller, mekârimi ahlak ile bağdaşamaz.
Cennet ve cehennem endişesi veya kişinin bulunduğu
mertebeyi kaybetme korkusu, var oluş prensipleri dikkâte
alındığında örtüşmeyen haller olarak göze batar.
En endişe verici durumlar da bunlardır.»
(29/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
42-
Bİ İZNİ Hİ
NOKTA’dan
meydana gelen açı içindeki Rahmaniyet zuhuru ve bu zuhurun
üretkenliği ile meydana gelen Rahim’den arş isimli evrensel
doğurganlık -algıladığımız madde boyutunda değil- ile tüm esma
mertebesi hasıl olmakta; ve Kürsi, "Rububiyetin tahakkuk ve
tahakküm mertebesi" olarak açığa çıkmaktadır!
(Ahmed Hulûsinin 'Bİ
İZNİ Hİ' yazısından alıntıdır.)
Buna göre;
A) Rahmaniyet
zuhuru ve bu zuhurun üretkenliği ile meydana gelen Rahim’den arş
isimli evrensel doğurganlığın oluşması ne anlama gelmektedir.
B) A şıkkı
-algıladığımız madde boyutunda değil- ile tüm esma mertebesi hasıl
olmakta ise Arşın mahiyeti ne anlama gelir.
C) Kürsi,"Rububiyetin tahakkuk ve tahakküm mertebesi
olarak açığa çıkmaktadır" sözünün taşıdığı mana ne
olmaktadır.
Lütfen yorumlar mısınız?
(16/07/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
43-
1000000 OKUYUCU
Biz size:
“Hiçbir sayfa sufizmveinsan
sitesiyle eşit değildir. Bu sayfa; canlı, yürek gibi çarpan,
nabız atan bir yaşam okyanusudur. Onu içebilir, onunla beslenebilir,
onunla arınma yollarına ulaşabilirsiniz. Gerçek tatmini onda
bulabileceksiniz. Şayet ruhunuzda bir özgürlük hissetmek
istiyorsanız, ona sıkı sıkıya sarılın ve dünyadaki tüm sitelerden
çok daha fazla önem verin” demiyoruz.
Ama, hissetmek istediğiniz boyutlara tırmanma, Mutlak
yaratıcının adını anma, İlahi sırların kapısını az da olsa aralama
talebinde bulunuyor, bu doğrultudaki eski ve yeni bilgilere ulaşmayı
arzuluyorsanız, mutlaka okumanız gerekiyor diyebilirim.
Bizler bugünlerde
altıncı yılı doldurmanın heyecanı içindeyiz. Haftalar, aylar ve
yıllar derken, tam tamına geçen altı sene…
Ekip halinde
yapılan çalışmalar. İngilizce ve Almanca bölümlerinin ayrı editörler
tarafından denetlenişi. Kinayesiz, öfkesiz, bilgi içerikli yazıların
aktarılması. Makalelerin çoğunun medyada yayımlanışı. Bazı
yazarların, ihtisas yaptığı dalda eserlerinin bulunuşu gibi dikkât
çekici özellikler, yükselişimize yardımcı oldu. Bu performans,
okurlarımız tarafından samimiyet ve içten duygularla, övgü dolu
maillerle ödüllendirildi.
Ancak en
büyük ödül, taraflı tarafsız, tam 1.000.000 okuyucunun bu
siteyi ziyaret etmesi oldu.
Şimdi,
Mutlak Yaratıcı’ya minnettarlığımızı basit kelimelere ifade
edemeyecek durumdayız. Bu nedenle, sadece şükrediyoruz. Şükrediyoruz
ki, rahmete daha çok nail olalım.
Değerli
okuyucularımız!
Şayet dini
bilmek, dini konularda derinleşmek istiyorsanız, bulunduğunuz her
yerden bizi izlemeye ve gönül pencerenizi açık tutmaya devam edin.
Ve bizleri dualarınızdan esirgemeyin.
Allah
muininiz olsun.
(18/07/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
44-
KİŞİ HAC YAPMADAN ÖLÜRSE!
İslam dini üzerinde taklitçiliğe sarılan fertler, her
duyduklarına inanıp akıl almaz işler yapmaya bayılırlar.
Biz bu nedenle, çok önemli bir görev olarak kabul edilen
hac konusuna temas ederek en azından, şartlanma yollu
alınan bilgilerin yanlışlığını ortaya koymak durumunda
kaldık. Mesele, imanlı bir kişinin hacca gitmeme
durumunda başına neler geleceği ve buna bağlı vekil hac
işlevinde gerçekleşen açık ve net hususları
anlatabilmektir.
Konuyu bir hadisle açığa kavuşturalım. Bakın, hangi
durumlarda insanoğlu nelerle karşılaşacaktır?
“Kim bir ölü için hac yaparsa ölüye hac yazılır ve
hac yapan vekile de cehennemden berat yazılır.”
(Hz.Muhammed)
Öncelikle, bazı hususlara değinmekte yarar var: İmkânı
olup da hacca gitmeyenin cenaze namazı kılınmaz. Bu
birincisi.
Daha önce kendi adına hacca gitmeyen bir kişi,
başkasının adına vekâleten hacca gidemez. Bu da
ikincisi.
Bir başka önem arz eden ayrın tı da şu; Vekil olarak
hacca giden şahıs kesinlikle HACI olur. Çok kimsenin
atladığı bu koşulu bilmekte yarar var sanırım.
Hadiste bahsedildiği üzere, kendisi için hac yapılan
mevta, yaşamında hac görevini yapmamaktan doğan
mesuliyeti üzerinden atar. Yani vebali üzerinden
kalkar. Ama, normal şartlarda oluşan sıfırlamanın
gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Bu durum, işaret
edildiği üzere, “ölüye hac yazılır” şeklinde
vurgulanmıştır. Ölünün yerine hac yapmanın karşılığı ise
vekilin cehenneme gitmekten kendini koruması
anlamına geliyor.
Örneğin, Berat gecesinde kılınan Berat namazı, nasıl ki
insanı o sene kazadan beladan alıkoyuyor ve kişi bir yıl
boyunca beratını kazanıyorsa, ölü yerine hacca giden de
cehennemden benzer sistemle beratını alıyor. Belki
biliyorsunuz, hatırlatalım: Beraat gecesinde görevli
melekler, Levh-i Mahfuz’dan o kişi hakkında
hükümlerin değişmesini mümkün kılar. Ayanı-ı sabite,
Ana program; Levh-i Mahfuz da tali programdır.
Ana programda değişiklik olmaz. Tali programda yani
Levh-i mahfuzdaki hükümlerin ise değişmesi
mümkündür. Hüküm esasen, ‘değişebilir’ kaydıyla
yazılmıştır. Bu nedenle, duanın ve zikrin önemi
oldukça fazladır.
Allah’a emanet olun.
(21/07/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
44-
FAİZ HUSUSUNDA!
İstanbul müftülüğü fetva kurulunda görevli değilim,
biliyorsunuz. Ancak, yine de bazı şeyleri sormak için
asla tereddüt edilmiyor. Efendim, hemen konuya girelim.
İlginç karşıladığım soru şu:
Faiz haram mıdır?
Hani ne derler, insanoğlu istediğini yapmakta özgürdür;
ama bu tür bir işte dileyen, büyük günahları seçebilir,
dileyen küçük günahları… Herhalde, faiz de bu iki türün
birinden ve büyük günahlardan sayılır, derim.
Nedeni şu:
Bir kere dinen yasaklanmış. Eğrisi, doğrusu, kıvırmacı
tarafı yok. Sistemi sen düzenlemiyorsun arkadaş!
“Yasak!” denmişse ya uyacaksın ya da aşağı katta sana
uyduracaklar. Bundan zerre kadar şüphen olmasın. Kendine
mali konuda özel edinimler/transferler yapmak
istiyorsan, başka yolu dene. Kesinlikle bu tür kazancı
bir yana bırak, bu sevdadan vazgeç. Ekonomik şartların
değişkenliğinden, paranın düştüğünden falan bahsetme,
onlardan dem vurma. Sana yazık olur. Kendini
kandırırsın.
Sadede gelelim. Faizin haram olmasının nedeni, burada
kaybın tek taraflı olarak yaşanmasıdır.
Anaparanın üstündeki artı yani yüzde bellidir. Bunun
eksilmesi söz konusu olamaz. Böyle olunca bütün yük
karşı tarafa binmekte ‘denize düşen yılana sarılır’
misali o parayı alıp kullanan, genelde oldukça mağdur
duruma düşmektedir.
Bugün toplumsal yaşamımızda sayıları gitgide artan
intihar vaka’larının birçoğu, zor duruma düşmüş, faiz
batağına batmış bu kimselerle ilgilidir.
Riba (faiz), bazen ruhsal bir ağırlığın, bazen de anlık
olarak kendini kontrol etmedeki güçlüklerin belirtisi
olarak nitelendirilirse, bu önerme oldukça yerinde olur
kanaatindeyim.
Faiz ile para verenlerin iki yakasının asla bir araya
gelmeyeceklerini Efendimiz (s.a.v) belirtiyor.
Haberiniz olsun.
(25/07/2005)
(Ahmet F. Yüksel),
45- YA SABIR
Gönül isterdi ki yazdığım yazılar anlaşılsın. ( Zaten kendim de hiç
bir zaman anlaşılamadım)
Lakin, ne mümkün!
Biraz insaf ve beyninde biraz akıl taşıyan biri, benim ulu orta fetva
verdiğimi söyleyemez.
Efendim, geçtiğimiz günlerde günün yorumu köşesinde dile getirmeye
çalıştığım faizle ilgili hususlarda pek çok yerden tebrikler
alırken bir yerden farklı bir mesaj geldi.
Mesaj içeriğinde özetle faiz ile riba’nın
karıştırılmaması gerektiğine işaret edilip Avukat Asuman Bayrakçı’nın
Ahmed Hulusi’nin kitaplarından derleyerek hazırladığı
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar
sitesindeki Rıba
başlıklı maddeden
şu kısım örnek verildi:
“…Rıbâ,
dedi; sen ise bunun hangi uygulamanın
ismi olduğunu anlamadan, enflasyonun yüzde yüz olduğu ülkede, üç
kuruşu olan ihtiyarı, emekliyi,
“FAİZ”ci
diye değerlendirip
ateşle korkutup, ele muhtaç ettin!…
“Kâr payı”
ismiyle, önce “faiz” dediğine
bu kez helâl elbisesi giydirdin!.”
Devamlı okurlarım beni bilir ve tanır. Söz konusu yazarın görüşlerine
daima sıcak bir yaklaşımım olmuştur. Bunu fanatik bir inanç görüşü ile
alakalı olduğu için söylemiyorum.
Dolayısıyla, koyu/siyah renkli olan
kısımlara aynen katılıyorum. Onun üzerine başkaca felsefe yürütemem.
Esasen bendeniz, faiz ile ilgili yorumu, milyarları olup da bunu
enflasyon nedeniyle kaybetmeme tehlikesi içinde yaşayanlar ve faizle
para verenler için yazdım.
Bilmenizi isterim...
(Ahmet F. Yüksel)
46-
SEN
BİR BEDENSEN...
Değerli dostum;
Şayet sen kendini, Mutlak ŞUUR / Bilinç değil de aynada ya da
fotoğrafta gördüğün bir beden olarak kabul ediyorsan bunun sonucu
olarak, en iyiyi yemeyi, en iyiyi içmeyi, en iyi şekilde seks
yapmayı, dünya nimetlerinden en iyi şekilde faydalanmayı istemen
doğaldır.
Bunların dışında her şeyi kendi değer yargılarınla değerlendirir,
beğendiklerine ‘iyi’, beğenmediklerine ‘kötü’ der ve bu
etiketi yapıştırmakta bir an bile tereddüt göstermezsin. Elindekilerle
yetinmediğin için, mutluluğu daime gelecekte araman bir kaidedir.
Bütün bunları yaşarken ağzından düşürmediğin cümle ise şudur:
“İlahi güzelliğin mükemmeliyeti her noktada mevcuttur.”
Ne var ki, seninle ilgili olumsuz bir şey duyduğunda için burkulur;
ama “bu kadarı da biraz fazla!” deyip “bunu hak etmek için ne
yaptık ki?” gibilerinden şikâyetlerde bulunabilirsin.
Şayet inançlı biri isen, namazlarındaki aşırılık, oruç ve zikir
çalışmalarındaki yoğun tempo bütün hızıyla devam edecektir. Bu
aşamalar sonucunda kendine bir mertebe bulman imkân dâhilindedir.
Artık, etrafı küçük düşürücü sözler sarf etmenin sırası gelmiştir.
Kimseyi dinlemeyecek, kimseyle bir şeyi paylaşamayacaksın. Ailene,
kızına ya da akrabalarından birine yan gözle bakılacak olunursa -Allah
göstermesin- onları desteklemek adına sahip olduğun ilim görünmez hale
gelecek, ağzından düşürmediğin varlık/teklik ve itidal
nakaratları bir anda silinecek, adeta yok olup gidecektir.
Bunları, her şeyin hakkını verme idrakiyle yaptığına
mutmainsindir.
Değerli dostlarım!
Bu
sözlerimden bir kinaye ya da tenakuz oluşturduğum izlenimi
çıkarılmamalı, insan biraz kendini dinlemeli, “acaba ben ne yapıyorum?
Neyin peşindeyim?” diyebilmelidir!
Gelecek yorum da buluşmak üzere dostlukla...
(Ahmet F. Yüksel)
47-
VAHDETİ YAŞAMAK!
Tasavvuf
felsefesindeki en önemli unsur, bir davranışın veya eylemin genel
olarak nasıl algılandığıdır. Şayet olaya dar bir perspektif ile
yaklaşım sağlanıyorsa bilinmeli ki, bu gözlem son derece kısıtlı bir
görüşün eseri olmaktadır.
Yaşamın akışı
içinde zaman zaman da olsa bir çatışma ortamının oluşması,
tepkilerin insanları ister istemez karamsarlığa götürmesi olasıdır.
Ancak bu hal, vahdet görüşü ile uzaktan yakından alâkalı değildir.
Çünkü, yaşam
ehlinin, meşru sayılmayacak nedenleri dahi sureti Hak’tan görme
mecburiyeti vardır. Aksi iddia edilemez. Seyri sulûkta bu
aşamaya gelinmediği takdirde, taklidi bir yaşam söz konusudur.
Vahdet sevdalıları bu tür açmazların ne getirip ne götüreceğini çok
iyi hesaplamalı, adımlarını ona göre ve çok dikkâtli bir şekilde
atmalıdırlar. Çünkü, muhtemelen karşılaşacakları ters durumların
altından kalkamayabilirler.
Tekliği yaşamak
nasıl olur? İnsanın hemcinsini korumadan, başka sevgilerin tadına
varmadan Tek’i yaşaması mümkün müdür? İnsanları sevecek bir
olgunluğa ulaşamamışsak Allah sevgisinin ne anlamı kalır ki?
Bütün bu
algılayabildiklerimiz ya da algılayamadıklarımız, onun eseri değil
midir? Şu halde, bir insanın sevmediği, olumsuz bulduğu şeyler
hakkında yorumda bulunması, ileri geri konuşup onu küçümsemesi asla
doğru değildir. Bu arada, ‘hoşgörü’den söz ederken devamlı taviz
verme anlayışını kastetmiyorum. Elbette, yeri geldiğinde bu olgunun
da işler hale gelmesi sağlanmalıdır.
Vahdeti yaşamanın bir diğer işareti:
‘Bir şeyi bildiği halde, sanki hiç bilmiyormuş gibi davranmak’
tır
İşte, vahdet yaşamının belki de en basit kelimelerle izahı budur.
Temel eksenin bu olduğunu düşünenler haklıdır. Bu husus, ses
vermeyen, ama kendiliğinden ışık verenlerin varlığında hissedilir.
(Ahmet F. Yüksel)
48-
MARİFET NEREDE!
Çoğu insan
yaradılışı icabı, methiyeler düzülüp göklere çıkarılmayı büyük bir
heyecan ve mutlulukla kabul eder.
Ancak, tam
tersi durumları olgunlukla karşılayabilen, bir elin parmakları kadar
azdır.
İşin
kötüsü, bu türden kişiler kendilerini eleştirenlere karşı, akla
hayale gelmedik şeylere tevessül edebilir.
Örneğin:
Kabahati hep başkalarına yıkarlar. Pişmanlık gösterileri sahtedir.
İşledikleri suçları akla mantığa uygun hale getirmeyi iyi bilirler.
Yapacakları tek düzenli iş, başkalarını karalamak olacaktır. Çünkü,
dürtülerini kontrol edemezler. Aniden sertleşir, ‘küfür ahlâkı
ile’ etraflarına umulmadık zararlar verirler.
Geçmişten
ders almazlar. Sadece kendileri haklıdır. Başkalarının hakkını kati
surette gözetmezler. Şiddete yatkın kişilerdir. Şahsi çıkarları için
yapamayacakları şey yoktur.
Kendileri
ile kavgalı olan bu insanlardan topluma bir fayda gelmeyeceği gün
gibi ortadadır.
İnsanla
ilgili önemli sayılabilecek bir özellik, şüphesiz,
eleştiriyi,olumsuz yanlarını yüzüne karşı söyleyeni açık
yüreklilikle kabullenmektir. Ne var ki, bu özveriyi tesis etmek
kolay bir iş değildir.
Bu mizaca
sahip fertlerin toplumla barışık olmaları şarttır.
Asıl
marifet de burada yatmaktadır.
(Ahmet F. Yüksel)
49-
İSRAF/SAVURGANLIK
ÜZERİNE
“İsraf”
kelimesinin lügat anlamı: ‘Bir şeyi tutumsuzca harcama, onu bir
kısmı boşa gidecek, heba olacak biçimde kullanma’ demektir.
“İsraf” ve “savurganlık” eş anlamlı kelimelerdir. İlki, eski dilde
kullanılmaktadır.
Savurganlığın gündelik hayatımızda girmediği alan yok gibidir. Soyut
kavramlarda bile yerini alır. Örneğin, ‘zamanı israf etmek’
gibi.
Kuran,
insanların istifadesine sunulan maddi ve manevi nimetlerin
paylaşımında savurganlıktan kaçınılmasını emreder. Allah Resulü Hz.
Muhammed bir Hadis-i şeriflerinde: “Yiyip için, giyinin ve
tasadduk edin. Fakat, israf ve kibirden sakının” diyerek
savurganlığın önüne set çekilmesi için uyarıda bulunmuştur.
İsraf
kavramı üzerine sathi bir şekilde eğildiğimizde, ortada olan
sebepleri görebiliriz. Ancak, asıl önemli olan etmen, birçok ibadet
türünde olduğu gibi BEYİN dir.
Zamanı boşa
harcamak, havai işlerle uğraş vermek, vücuda haddinden fazla gıda
alımına sebep olmak, beyni atıl bir halde bırakmaktan ötürü israf
etmek anlamına gelmektedir.
Dikkâtinizi
çekti mi bilemiyorum! Hadisi şerifte israf, “kibir” kelimesi ile
birlikte anılmış. Bunun anlamı, iki duygunun birleşerek yeni bir
karakter canlandırma yapması demektir.
Hz.
Muhammed,
böyle hallerin insanı abartılı durumlara ittiğini düşünüyor olmalı
ki, bunları söylüyor.
Ayrıca, bu
türden bir fonksiyon da beşeri açıdan israf sayılmalıdır.
Bence, en
çarpıcı anlamı budur.
(17/08/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
50-
GERÇEKLERLE YÜZYÜZE
Bir gece Şems, Mevlana'yı ararken onu bir havuzun
kenarında, derin düşünceler içinde otururken bulmuş.
"Ne yapıyorsun?" diye sormuş. Mevlana: "Suyun üzerine
yansıyan yıldızları seyrediyorum," cevabını vermiş.
Şems bir an durmuş, sonra da gülerek şöyle demiş: "O zaman
niye başını kaldırıp, göğe bakmıyorsun?"
Değerli dostlarım!..
Bizler gerçeklerle yüz yüze geldiğimiz zaman, onu kabul edebilecek
kadar cesur, mantıklı onu hazmedebilecek, taşıyabilecek kadar
bilgili ve güçlü müyüz acaba?
Bilmek, bilgi sahibi olabilmek çok önemli. Bu kavramın ne anlama
geldiğini bildiğimizi düşünürüz. Hepimiz, tecrübelerimizle bir
şekilde onu anlar ya da hissederiz. Ama, hakiki anlamda
“bilmek” değil bu.
Çünkü bilme, beraberinde büyük bir sorumluluk da getiriyor.
Bildiğine, bizden bir parça taşıdığına inandığımız bireylerin
yaşamlarına bilerek ya da bilmeyerek dokunduğumuz anda, durum birden
değişiyor. O sevgi dolu insan ansızın çirkinleşiyor, hatta
eskisinden beter oluyor.
Gerçek olan şu ki; hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, Mutlak
yaratıcının hatasız çizdiği resimdeki paradoksların ne anlama
geldiğini, sistemi okuyan, yaşayan bilir, ona göre tavır alır, sükut
eder ve seyretmeye çalışır.
Boynu bükük
bir tevekkülle karşılanmayan her olay ise sadece bilgiçlik, benlik
taslamaya işarettir.
(20/08/2005)
(Ahmet F. Yüksel)

|