|
31-
TEK BİR DÜNYAMIZ VAR!
«Bildiğiniz
gibi Ekonomide büyüme hızımız tarihi bir rekor kırdı:
Yüzde 9.9!
Dünya birincisi değiliz, ama yine de çok büyük bir
hız bu.
Milli gelirimiz 300 milyar doları aştı. Büyük ekonomiler
sıralamasında dünyanın yirmi birincisiyiz. Satın alma
gücü eskiye nazaran çok daha iyi. On sekizinci
sıradayız!
Ama, bütün bu rakamlara, sevindirici haberlere karşın,
insanın aklını kurcalayan bir şeyler var:
Ekonominin bu denli büyümesi, mutluluk artışını
sağlayabildi, iyi ‘komşuluk’ ilişkilerini
gerçekleştirebildi mi?
İnsanlar şimdi daha mı az intihar ediyorlar? Yani ruh
sağlıklarında belirgin bir iyileşme mi görüldü?
Birbirlerine ne kadar kırılmış olsalar da 'Seni
seviyorum' diyebiliyorlar mı?
Toplum yaşamını felç eden kapkaç teröründen
kurtulabildik mi? Kapkaç olaylarına kadar giden ahlâki
bunalım ve çürümelerin temelinde bir şeylerin
yoksunluğunu idrak edebildik mi?. Zaaflarımızı fark
edebildik mi?
Spor müsabakalarına önce ‘kardeşlik/dostluk’
sloganıyla çıkıp aynı zamanda bunu yaşayabiliyor muyuz?
Yoksa birbirimizi gırtlaklamamız devam ediyor mu?
Maalesef, hiçbir soruya -ekonomideki büyümeye rağmen-
ılımlı bir biçimde yaklaşabilmek mümkün değil.
Bütün bu olumsuzlukların altında ister kabul edilsin
ister edilmesin – tek bir dünyamız var- anlayışı
yatmaktadır.
Bu yüzdendir ki, Din gerçeğini görmezlikten gelerek bir
şeyler yapmanın mümkün olamayacağı aleniyet
kazanmaktadır. Geçmişte böyle idi, gelecekte de böyle
olacaktır.
Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatmış bilge
kişilerin ve daha nice büyük zatların yaşamlarını bir
inceleyin. Onların insanlara bıraktığı yegâne seçenek,
teslimiyet ve tevekkül içinde yaşamın kabul
edilmesidir. Bu hiç çalışmamak, yan gelip yatmak
anlamına gelmez.
Mevlâna Celaleddin-i Rumi, İbn-i Arabi, Hacı Bektaş-ı
Veli, Yunus Emre
gibi daha nice büyükler, bu prensipleri
kendilerine düstur edinmişler ve insanlığa örnek
olmuşlardır.
Kuşkusuz, istatistikler, dinden uzak olan toplumların
refah seviyeleri ne kadar yüksek düzeyde olursa olsun
mutlu olamadıklarını gösteriyor..»
(05/05/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
32-
MEKARİMİ AHLAK BİZİ TERK ETMEK ÜZERE...
«Elime bir gazete aldığım, yahut akşam TV haberlerini
seyretmeye niyetlendiğimde bir tuhaf oluyorum, bakasım
gelmiyor. İnsanın tüylerini diken diken eden vahşice
olayları okuyacağım ya da seyredeceğim diye adeta ödüm
kopuyor. Anlayamadığım nokta şu: Neden İnsanlar,
birbirlerinin yaşamına kastedecek kadar öfke içindeler?
Siz ne dersiniz bilemiyorum, ama ben toplumun değer
yargılarını kaybedip tükettiğini düşünüyorum. Herhalde,
alt beyin faaliyetleri yoğunlaştıkça ‘şeytanları’
azıyor. Bunun başka türlü izahı yok çünkü. Psikanaliz de
zaten bilinçaltındaki çatışmaları, gerilimleri,
özlemleri ve arzuları deşifre etmeye bu varsayımla
yaklaşmıyor mu?
Sanki insanımızın iyilik/güzellik/yardıma muhtaç olana
el uzatma/hataya hoşgörü ile yaklaşma/önce kardeşini
düşünme/açın karşısında tok olmama/şahsiyetli olabilme/
vakar/onur gibi hasletleri erimiş; yerini
kin/nefret/dedikodu/intikam/töreler vs. gibi olumsuz
duygulara bırakmış.
En son, Diyarbakır’daki olayları televizyonda
izlediğimde bir hayli endişelendim, kendime gelemedim
diyebilirim.
Ne oluyor da insanlar maç sonrası tribünlerden
söktükleri koca koca taşları düşmanlarına değil, kendi
insanlarının kafasına böyle bir hırsla
fırlatabiliyorlar?
Kanaatim, toplum olarak bazı şeylerin sonucunu
olgunlukla kabullenmeyi öğrenemediğimiz sürece, bu
kargaşa/anarşinin sona ermeyeceğidir.
Dikkât edelim, belki farkında değiliz, bu öfkeli, bu
ilkel, kindar yapımızla Allah Resulü’nün öncesindeki,
hiç beğenmediğimiz, dudak büktüğümüz cahiliye
dönemlerine dönmek üzereyiz.Vakit geçmeden ya kendimizi
süratle toparlar, ince, hassas duygulara sahip oluruz ya
da mekârimi ahlak bizi terk eder.»
(16/05/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
33-
İSTİKLAL MARŞIMIZ
İstiklal Marşı neyi temsil eder? Bir ulus olmak için
harcadığınız çabayı, aştığınız büyük zorlukları temsil eder. İçinde
inanç vardır, kan vardır, gözyaşı vardır, umut vardır ve büyük bir
sevgi vardır. Bu duygular statlarımızda acaba ne kadar hissediliyor?
Bizi biz yapan değerlerimizi
çok ama çok iyi korumalıyız. Zaten yitiriyoruz her geçen gün
birçoğunu. Üstüne titremeliyiz. İstiklal Marşımız maç düdüğünden
önce, Ankaralı bilmem kimin şarkısından sonra okunan Korkma Sönmez
adlı bir şarkıya dönüşmek üzere ve bu gerçekten çok korkunç.
İhtiyacımız olduğunda neye sarılacağız peki?
Fener-Sebat maçı öncesi milli birlik ve bütünlük
duygularımızı karşılamanın ölümcül bir ihtiyaç olduğunu
düşünmüyorum. En azından anlatmaya çalıştığım şartlar altında. Veya
şimdilik veya artık...
Futbol müsabakalarının öncesinde okunan İstiklal
marşı için düşüncelerini özetle böyle yansıtmış
Mahsun
Forutan
21.5.2005 tarihli
Sabah
gazetesinin köşesinde..
Aynı konuya Hürriyet gazetesinde
Erman Toroğlu
da dokunmuş ve
İstiklal
marşının
okunmaması istemişti.
Biz sufizmveinsan sitesi olarak adeta kangren
olan bu yaraya yıllar önce;
“Ya
spor müsabakalarında birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olduğumuz
mesajını veren İstiklâl marşının akabinde, tarafların düşmanlık
derecesine varan tutarsız davranışlarını nasıl
değerlendiriyorsunuz?...”
sözleriyle değindik.
Açıkçası, insanların yaşamasını anlamlı kılan
değerlerin başında gelen
Ulusal
Marşımızın
böylesine zihniyet karşısında daha fazla küçülmesine gönlümüz razı
olmuyor.
Bilmenizi isteriz.
(23/05/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
34-
BİR BUÇUK DERVİŞ
«Hacı
Bayram Veli ve dervişleri, II. Murat tarafından
çıkartılan bir fermanla vergiden muaf tutulur. Ancak, bu
durum Ankara valisinin hiç hoşuna gitmez. Çünkü, bütün
çiftçiler fermanı duyar duymaz Hacı Bayram’a mürit
olmaya koşmuşlardır.
Hacı Bayram, valinin üzüldüğünü ve çaresiz kaldığını
öğrenir. Bütün dervişlerine haber salar, valiyi de
çağırır:
- Sevgili
kardeşlerim, değerli dervişler! Yüce Allah bana bütün dervişlerimi
kendisine kurban etmemi emretti. Kim benim dervişim ise arkamdan
gelsin.
Bunun
üzerine, Hacı Bayram’ın müritlerinden Akşemsettin ile
bir de kadın derviş onun ardından çadıra girerler. Vali meraklı
gözlerle olayı izlerken, önceden hazırlanan koyun içeride kurban
edildiği için çadırın altından oluk gibi kan akar.
Bunu gören binlerce mürit can havliyle koşup kaçar. Herkes dağılınca
Hacı Bayram çadırdan çıkar; yanında Akşemsettin ile bir de kadın
dervişten başka kimse yoktur. Valiye der ki:
- Vali
Bey, bu köse ile bu hanımdan başka dervişim yoktur. Gerisinden
gerekli vergiyi tahsil edebilirsin!
Şu kadarını
rahatlıkla söyleyebiliriz ki, çok derin görüş ayrılıklarının,
uygulama farklılıkların bulunduğu bir ortamda ve haddi hesabı
olmayan karşılıklı suçlamaların arasında burada anlatılana benzer
bir eyleme girmeye pek cesaret edemeyiz.
Ama,
doğrusunu söylemek gerekirse, olayların nedenini ve niçinini
araştırmadan, hiçbir komplekse kapılmadan, bir inanç ve düşünce
yapısını oluşturmak, kelimenin tam anlamıyla teslim olabilmek şart…
Teslimiyet de her şeyi akletme ve düşünme melekesinden uzaklaşmak,
parlak fikirlerden, ‘ben bilirimcilik’ten, ‘aşırı özgüven’
havasından kurtulmakla mümkün.
Bu kavrama
inatla yabancılaşmak, bizim için bir açıdan handikap oluyor. Her
şeyi şüphe/vesvese/ikilem üzerine kurmanın doğal
sonuçlarıdır bunlar.
Başarı ise bu
noktalardan kurtulmakla tesis edilir. Egemenliklerle ayakta kalan
kişisellikten kurtulmanın başkaca yolu da yoktur. Daha parlak
düşüncesi olan varsa onu bilemem.»
(26/05/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
35-
YAPABİLİRSİNİZ...
«Kişinin
iç burcu, düşünme kapasitesi ve istidadını gösterir. Dış
Burç ise bu potansiyelin kullanılması için yeterli
kabiliyetin olup olmadığının işaretidir. Bunlardan biri
güçlü, diğeri zayıf olabilir. Şayet kişinin istidat yanı
güçlü, ama kabiliyeti daha zayıfsa düşündüklerini,
hissettiklerini, doğruyu ortaya koymakta zorlanır.
Ancak, bu kişinin hiçbir şey yapamayacağı anlamına
gelmez. Haritasındaki diğer olumsuz sayılabilecek güçlü
etkiler ve zayıf yanları için yapacağı çalışmalar
güçlendirilebilir.
Değerli dostlarım!
Yukarıda astrolojik yönüyle ele
aldığımız içe kapanık oluşu kavramak ve nedenlerini ortadan
kaldırmak için, toplumsal, kültürel, özellikle tasavvufi meselelerde
arayış ve değişimlerin gerekliliği söz konusudur.
En silik görünümlü olanlar bile bunu
başarabilir. İçe kapanıklık, ilk etapta bireysel diyalog zaafından
kaynaklanıyor gibi görünmesine karşın, toplumsal boyutları olan bir
olgu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu düzeyde ruh sağlığı bozuk,
karamsarlık duyguları içindeki bireylere nasıl bir toplumsal yaşam
vaat edildiği de önem kazanıyor.
Çözüm yollarında onların
verebilecekleri azami şeyler dikkâte alınmalı, beklentiler
kendilerini açmaza götürmeyecek türden olmalıdır.
İçine kapalı olanın yapacağı yegâne
şey ise aşağılanma ve kaybetme duygusuna kapılmadan, ölçülü ve
ahenkli bir şekilde “Ben onu demedim /onu kastetmedim / bunu
aslında şuna söylemiştim / ya da bunu kastetmiştim” gibi
yuvarlak, basit lafları bırakıp, cümle âlemin kafasını da
ütülemeden, söylemek istediklerini yalın bir şekilde ortaya koymak
olmalıdır.
Bu yapılabildiği anda başarıya
ulaşıldı demektir.»
(30/05/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
36-
DÜŞÜNCE DÜNYAMIZ
Allah
Resulü Hz Muhammed (s.a.v.) “Bir an düşünmek, altmış yıllık nafile
ibadetten evladır. “
demiştir.
Bu mübarek kelâm, ibadetlerin asıl amacının, insanı düşünceye ve
dolayısıyla, var oluş hikmetlerini araştırmaya davet etmek olması
bakımından çok önemlidir.
Birikmiş hayat
tecrübelerimizle özgürce hareket ederken, aklımıza arada bir ölüm de
gelmiyor değil doğrusu.
Bu nedenle “ölünce ne olacak, nelerle karşılaşacağız?” gibi sorular
birbirini takip ediyor.
Öldükten sonra cennete ya da cehenneme gideceğimizi düşünsek bile,
bu ortama gelene kadar kabir âleminde cismani bedenimizin börtü
böceğe yem olacağını, sonra burnumuzun düşeceğini, göbeğimizde
biriken gazların şişip şişip patlayacağını biliyoruz.
Ne kadar
korkunç şeyler değil mi?
Benzerlik taşıyan başka bir durum ise, ölümünü müteakip cesetlerinin
yakılmasını, küllerinin denize serpilmesini isteyen romantizm
yanlısı, bilinçsiz bireylerle ilgili.
Sanıyorlar ki, yok olup gidecekler.
Cesedin iriliğine bağlı olarak bir ile üç saat arasında değişen
yakma işlemi sırasında, ruhun o olayı bütünüyle -cesedinin
yanması gibi- gördüğünü ve bu acıyı/ızdırabı yaşadığını bilselerdi,
böyle bir işlemin uygulanmasını arzu ederler miydi dersiniz?
Herhalde gömülmek, yakılmaktan daha mantıklı bir şeymiş,
diyerek bu isteklerinden vazgeçerlerdi.
Anlaşılan,
düşünce dünyamızda gezinirken bu gerçekleri de hesaba katmak
gerekiyor.
Ünlü Fransız şair ve düşünür Sully Prudhomme, anlatılanları
şöyle bir misalle örneklendirmiş:
“Sahilde yüksek bir kayanın üstüne çıkan iki adam, denizi
dinlemek için gözlerini kapadılar. Birisi, cennetten gelen huzur ve
neşe seslerini işitti, öteki ise cehennem halkının iniltilerini
duydu. Deniz aynı deniz, ses aynı ses, ama algılamalar farklı.
Deniz, onların ruhuna, hayatına ve düşüncesine göre konuşmuştur”
Evet, deniz bizi bu zaman aralığında böyle bir
seyre
davet etti. Siz aynı kanaatte olmayabilir, hayata
başka bir açıdan bakarak daha değişik şeylere
dalabilirsiniz!
(07/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
37-
YOK OLMANIN AĞIRLIĞI
Levinas,
“Var olmak lütuf değil, ağırlıktır.” der.
Ben bu sözü asıl ‘Yok
olmak bir lütuftur’ şeklinde düşünüyor ve öyle kabul ediyorum.
Çünkü var olmanın bir ağırlığı olabilir, ama yok olma bir lütuftur.
Takdir edersiniz ki lütfu olan şeyin de ağırlığı kat kat fazla
olacaktır.
‘Yok olmak’
basit bir istek/duygu gibi görünmesine karşın, bütün tasavvuf
ehlinin odaklandığı bir boyut.
Bu espri hafife
alınmamalı. Ne dediğini bilmek, ona doğru yönelmek şart. Bu uzun ve
meşakkâtli bir çalışma ister. Dikkât edilecek nokta ise ona aşamalı
olarak ulaşılması. Tüm bunların odağında yokluğu iyi tanımak ve
doğru yönetmek yatıyor. Aksi takdirde, başa gelebilecek bir olay ya
da imtihan talibi perişan eder.
Diğer yandan, akla
şu soru gelebilir:
Yaşamı varlık
düzeni üzerine kurulu, inanç dolu bir insanın bu uçuk kavramı kabul
etmesi mümkün müdür?
Elbette ki hayır!
Eğri oturalım
doğru konuşalım. Kendisine karşı geliştirilen olumsuz bir olayda
tavrını değiştirmeyen, sükûnetini muhafaza eden ve en önemlisi,
yokluğunu örtülü bir şekilde yaşayan kaç insan tanıyorsunuz?
Etrafınıza bir
bakın! Bu vasıfları taşıyan yani bir anlamda yokluğun ağırlığını
yaşayabilen birini görebiliyor musunuz?
Vereceğiniz yanıtı
duyar gibiyim.
Bu iş gerçekten o
kadar kolay değil.
Değerli
dostlarım!
Bilinenin aksine,
izafi varlığımız bizi yönetmez. İnsanın geçmiş yıllardan edindiği
tecrübe, bilgi bunun kanıtı. Bu, yokluğun işi ve akıldan
çıkarılmaması gereken bir konu. Anlayacağınız gibi duyguların
tamamı, zekânın kıvraklığı varlığa; aklın gücü ise yokluğa meyilli.
Herkesin tozpembe tablolar çizdiği,
ama yapacağı fazla bir şeyin olmadığı bu dünyada yokluğun ağırlığını
taşımak, herhalde yapılacak en iyi iş olsa diye düşünmekteyim.(13/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
38-
BİR İSTANBUL MASALI
Geçtiğimiz günlerde ilginç bir rüya gördüm: “Evimin
önünde duran bir bisikleti yoldan gelip geçenler itip
kakıyor, yere düşürüyor, başka tarafa götürüyor, sonra
orayı beğenmeyip tekrar istediği bir yana bırakıyordu.
Ben de camdan, olan biteni meraklı gözlerle takip
ediyordum. Bir ara dışarı çıkıp, şunları bir şey
yapmasınlar diye uyarayım, dedim. Ama uyanıp ikaz etmeye
çalışsam, ne bisiklet olacaktı ortada, ne o insanlar ne
de o dekor… Enteresan olan, bu düşüncemin rüya içinde
olmasıydı..”
Evet, sevgili okurlar! İzlenme rekorları kıran bir
fenomen, ‘Bir İstanbul Masalı’ da rüya gibi sona
erdi. Zaten, adı gibi masaldı. İki yıl süren ve Mehmet
Aslantuğ’ un götürdüğü bu diziyi izlemek için
seyircilerin nasıl can attığını biliyorum. Neyse ki
mutlu sona ulaşıldı. Dağılmak üzere olan Arhan
ailesi yeniden bütünleşti. Gerçi, final için üç ayrı
çekimin yapıldığı söyleniyorsa da bu, halkın dikkâtini
çekmek için yapılan bir oyundu.
Esasen, sonuç baştan
belliydi.
Bu arada, bir başka dizi, ‘Ekmek Teknesi’ de
içeriğine yakışır şekilde sonuçlandı. Arkadaşlarım
tarafından, özellikle ve dikkâtle izlenen 106 bölümlük
yapıtın odak noktası olan ‘Baba’nın’ ölüm şekli,
mana âlemine gönül verenler için ders alınacak
düzeydeydi.
Allah, yaşamında herkese böyle bir son nasip etsin. Bu
gibi eğitici/yaşama teşvik edici, manaya yakın
diziler, her zaman toplumun yararına olmuştur. Umarım,
aynı kalitedeki başka yapıtlar da TV ekranlarında boy
gösterir.
Son kelâm da bendenize yönelik. Neden bu konulara
takıldığımı soranlara yanıtım şöyle: Belki biliyorsunuz;
Kaplan ve Ejderha filmi ile ilgili eleştiri yazım
aynı adla, "Kadınlar ne ister?" What do women want?
filminin eleştirisi
ise 124.000 Mel Gibson başlığıyla medyada
yayımlandı.
Bunları yazmam için haklı bir gerekçe değil mi?
(17/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
39-
MÜLHİME SENDROMU
Tevhit, fiillerin varlığını, Allah’a bağlamaktır. Keza
varlığımız da onun varlığı ile kaimdir. Tevhidin
algılanışı Mülhime noktasındadır. Şayet bu anlayış
yoğunlaşır ve devamlılık kazanırsa bunun adı vahdet
yaşantısı olur. Mülhime noktasında insan, var oluşla
ilgili konuları, evrensel yasaları, yüksek potansiyelli
enerjileri hisseder, yaşar. Haliyle çehresi değişir,
derinleşir. Artık kaygılardan, gündelik yaşamın en küçük
ayrıntılarında duyulan korkulardan, bireysel evhamların
peşinden koşmaktan, kısaca beşeriyetten kopmanın zamanı
gelmiştir. Çünkü, nefsi Mülhime bütünleşmeye
açılan kapıdır. Bu noktada kişilik henüz
kalkmamıştır. Aslında birimlilik hali, örtülü de olsa
Radiyye’nin tavanına kadar devam eder, Mardiyye
basamağında son bulur. Çünkü Mardiyye’de vehim kemal
bulup sona ermiştir. Vehmin kemal bulması ne demektir?
Bu noktanın aydınlatılması sizin üzerinize düşer.
Dolayısıyla Mülhime, Mutmaine ve Radiye boyutu
aynı enlemde ele alınır. Ama bir farkla, şöyle ki;
Mutmainne’de artık düşme/pişmanlık/suçlanma gibi
korkular yaşanmaz, suçlama olmaz.
Bendeniz, konumuz olan nefsin bu mertebesini, ‘geminin
rıhtıma yanaşması’, Mutmainne’yi ise ‘rıhtıma yanaşıp sıkı sıkıya bağlanışı’ şeklinde
tavsif ediyorum. Zira, irili ufaklı dalgalar belki onun
sahilden açılmasına neden olurken, kalın halatlarla
kıyıya bağlı gemi, bu zorunluluktan kurtulacak, azgın
dalgalar ona hiçbir zarar veremeyecek, bulunduğu yerden
uzaklaştıramayacaktır.
Bu mertebede tanrılaşma söz konusudur. Ona atfen de ‘nice
başlar kesilir, hiç soran olmaz’ derler. İşte
bu noktada
biraz duralım ve Mülhime’yi klasik anlayışın
dışına taşarak daha değişik yaklaşımlarla analiz edelim.
Bu boyut, insanın
illâ ki bir şeye sahip
olmayı arzulaması, baş olmayı istemesi, dilediğini
yapması şeklinde düşünülmemeli.
Şayet böyle bir yanı varsa
o insanın yeri, manevi yönde gelişimini sağlayan Mülhime
basamağı değil, nefsi Emmare’dir.
Evet, bedenden kopma halinin başlangıcını yansıtan,
arınmanın sembolü haline gelen bu idrak düzeyini lütfen
hafife almayalım ve
gerçekten garip bir
Mülhime takıntısı yaratmayalım!
(22/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
40-
UNUNU ELEME, ELEĞİNİ ASMA
Kılcal
damarlarına kadar sigara zifiri ile dolu kimi insanların yaşı da
kemale erince, tahmin edileceği üzere, kendilerini doğaya, çiçek
sulamaya, kurumuş dalları kesmeye, ‘gül yetiştirmeye’ yakın
bulması gayet doğaldır.
Ununu
eleyip duvara asmayı marifet sayan kişilere özgü bir şeydir bu hal.
Sabah bir
boğaz vapuruna binip son durağa kadar kıyıları temaşa edecek bir
gezintiye çıkmak, sanki dünya turudur onlar için. Ne yazık ki, bu
gibi basit şeylerle övünüyorlar. Tabi, kendilerini aldatıyorlar.
İkinci
olarak ilave edeceğim şey, ‘varsa yoksa sağlık dertleri’ dir.
Bu hususu da gözden uzak tutmamak lazım.
Düşünüyorum
da, uyku ile uyanıklık, cinsel faaliyet ile düşünsel faaliyeti ayırt
edemeyenlerin gözlemleri bunlar. Küçümsemiyorum, ama kimilerinin
yaptığı gibi görmezlikten gelemiyorum. Böylesine yönlenmeler, beni
ciddi olarak düşündürüyor ve rahatsız ediyor.
Kanımca,
böyle olmak ve yaşamak değildir var oluş nedeni. Aksine, insanlarla
dayanışma içinde, birlikte var olma ideali düşünülmeli, bıkmadan,
usanmadan mücadele edilmelidir. Bu mücadelede insanoğluna kendini
dışlamak ve aşağılamak gibi düşünceler hiç yakışmaz.
Sizleri
bilemem, ama kendi adıma şu anda ve Allah ömür verdiği sürece
önümüzdeki yıllarda da bu çabanın merkezinde yer alacağımdan emin
olduğumu söyleyebilirim.
(26/06/2005)
(Ahmet F. Yüksel)

|