Günün Yorumu

31- TEK BİR DÜNYAMIZ VAR!

«Bildiğiniz gibi Ekonomide büyüme hızımız tarihi bir rekor kırdı:
Yüzde 9.9!
Dünya birincisi değiliz, ama yine de çok büyük bir hız bu. 
Milli gelirimiz 300 milyar doları aştı. Büyük ekonomiler sıralamasında dünyanın yirmi birincisiyiz. Satın alma gücü eskiye nazaran çok daha iyi. On sekizinci sıradayız!
Ama, bütün bu rakamlara, sevindirici haberlere karşın, insanın aklını kurcalayan bir şeyler var:
Ekonominin bu denli büyümesi, mutluluk artışını sağlayabildi, iyi ‘komşuluk’ ilişkilerini gerçekleştirebildi mi?
İnsanlar şimdi daha mı az intihar ediyorlar? Yani ruh sağlıklarında belirgin bir iyileşme mi görüldü? Birbirlerine ne kadar kırılmış olsalar da 'Seni seviyorum' diyebiliyorlar mı?
Toplum yaşamını felç eden kapkaç teröründen kurtulabildik mi? Kapkaç olaylarına kadar giden ahlâki bunalım ve çürümelerin temelinde bir şeylerin yoksunluğunu idrak edebildik mi?. Zaaflarımızı fark edebildik mi?
Spor müsabakalarına önce ‘kardeşlik/dostluk’ sloganıyla çıkıp aynı zamanda bunu yaşayabiliyor muyuz? Yoksa birbirimizi gırtlaklamamız devam ediyor mu?
Maalesef, hiçbir soruya -ekonomideki büyümeye rağmen- ılımlı bir biçimde yaklaşabilmek mümkün değil.
Bütün bu olumsuzlukların altında  ister kabul edilsin ister edilmesin – tek bir dünyamız var-  anlayışı yatmaktadır.
Bu yüzdendir ki, Din gerçeğini görmezlikten gelerek bir şeyler yapmanın mümkün olamayacağı aleniyet kazanmaktadır. Geçmişte böyle idi, gelecekte de böyle olacaktır.
Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatmış bilge kişilerin ve daha nice büyük zatların yaşamlarını bir inceleyin. Onların insanlara bıraktığı yegâne seçenek, teslimiyet ve tevekkül içinde yaşamın kabul edilmesidir. Bu hiç çalışmamak, yan gelip yatmak anlamına gelmez.
Mevlâna Celaleddin-i Rumi, İbn-i Arabi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi daha nice büyükler, bu prensipleri kendilerine düstur edinmişler ve insanlığa örnek olmuşlardır.
Kuşkusuz, istatistikler, dinden uzak olan toplumların refah seviyeleri ne kadar yüksek düzeyde olursa olsun mutlu olamadıklarını gösteriyor..
»

(05/05/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

32- MEKARİMİ AHLAK BİZİ TERK ETMEK ÜZERE...

«Elime bir gazete aldığım, yahut akşam TV haberlerini seyretmeye niyetlendiğimde bir tuhaf oluyorum, bakasım gelmiyor. İnsanın tüylerini diken diken eden vahşice olayları okuyacağım ya da seyredeceğim diye adeta ödüm kopuyor. Anlayamadığım nokta şu: Neden İnsanlar, birbirlerinin yaşamına kastedecek kadar öfke içindeler?

Siz ne dersiniz bilemiyorum, ama ben toplumun değer yargılarını kaybedip tükettiğini düşünüyorum. Herhalde, alt beyin faaliyetleri yoğunlaştıkça ‘şeytanları’ azıyor. Bunun başka türlü izahı yok çünkü. Psikanaliz de zaten bilinçaltındaki çatışmaları, gerilimleri, özlemleri ve arzuları deşifre etmeye bu varsayımla yaklaşmıyor mu?

Sanki insanımızın iyilik/güzellik/yardıma muhtaç olana el uzatma/hataya hoşgörü ile yaklaşma/önce kardeşini düşünme/açın karşısında tok olmama/şahsiyetli olabilme/ vakar/onur gibi hasletleri erimiş; yerini kin/nefret/dedikodu/intikam/töreler vs. gibi olumsuz duygulara bırakmış.
En son, Diyarbakır’daki olayları televizyonda izlediğimde bir hayli endişelendim, kendime gelemedim diyebilirim.
Ne oluyor da insanlar maç sonrası tribünlerden söktükleri koca koca taşları düşmanlarına değil, kendi insanlarının kafasına böyle bir hırsla fırlatabiliyorlar?

Kanaatim, toplum olarak bazı şeylerin sonucunu olgunlukla kabullenmeyi öğrenemediğimiz sürece, bu kargaşa/anarşinin sona ermeyeceğidir.

Dikkât edelim, belki farkında değiliz, bu öfkeli, bu ilkel, kindar yapımızla Allah Resulü’nün öncesindeki, hiç beğenmediğimiz, dudak büktüğümüz cahiliye dönemlerine dönmek üzereyiz.Vakit geçmeden ya kendimizi süratle toparlar, ince, hassas duygulara sahip oluruz ya da mekârimi ahlak bizi terk eder.»

(16/05/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

33- İSTİKLAL MARŞIMIZ

İstiklal Marşı neyi temsil eder? Bir ulus olmak için harcadığınız çabayı, aştığınız büyük zorlukları temsil eder. İçinde inanç vardır, kan vardır, gözyaşı vardır, umut vardır ve büyük bir sevgi vardır. Bu duygular statlarımızda acaba ne kadar hissediliyor?
Bizi biz yapan değerlerimizi çok ama çok iyi korumalıyız. Zaten yitiriyoruz her geçen gün birçoğunu. Üstüne titremeliyiz. İstiklal Marşımız maç düdüğünden önce, Ankaralı bilmem kimin şarkısından sonra okunan Korkma Sönmez adlı bir şarkıya dönüşmek üzere ve bu gerçekten çok korkunç. İhtiyacımız olduğunda neye sarılacağız peki?
Fener-Sebat maçı öncesi milli birlik ve bütünlük duygularımızı karşılamanın ölümcül bir ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. En azından anlatmaya çalıştığım şartlar altında. Veya şimdilik veya artık...

Futbol müsabakalarının öncesinde okunan İstiklal marşı için düşüncelerini özetle böyle yansıtmış Mahsun Forutan 21.5.2005 tarihli Sabah gazetesinin köşesinde..

Aynı konuya Hürriyet gazetesinde Erman Toroğlu da dokunmuş ve İstiklal marşının okunmaması istemişti.

Biz sufizmveinsan sitesi olarak adeta kangren olan bu yaraya yıllar önce;

Ya spor müsabakalarında birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olduğumuz mesajını veren İstiklâl marşının akabinde, tarafların düşmanlık derecesine varan tutarsız davranışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?...” sözleriyle değindik.

Açıkçası, insanların yaşamasını anlamlı kılan değerlerin başında gelen Ulusal Marşımızın böylesine zihniyet karşısında daha fazla küçülmesine gönlümüz razı olmuyor.

Bilmenizi isteriz.

(23/05/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

34- BİR BUÇUK DERVİŞ

«Hacı Bayram Veli ve dervişleri, II. Murat tarafından çıkartılan bir fermanla vergiden muaf tutulur. Ancak, bu durum Ankara valisinin hiç hoşuna gitmez. Çünkü, bütün çiftçiler fermanı duyar duymaz Hacı Bayram’a mürit olmaya koşmuşlardır.
Hacı Bayram, valinin üzüldüğünü ve çaresiz kaldığını öğrenir. Bütün dervişlerine haber salar, valiyi de çağırır:

- Sevgili kardeşlerim, değerli dervişler! Yüce Allah bana bütün dervişlerimi kendisine kurban etmemi emretti. Kim benim dervişim ise arkamdan gelsin.

Bunun üzerine, Hacı Bayram’ın müritlerinden Akşemsettin ile bir de kadın derviş onun ardından çadıra girerler. Vali meraklı gözlerle olayı izlerken, önceden hazırlanan koyun içeride kurban edildiği için çadırın altından oluk gibi kan akar.
Bunu gören binlerce mürit can havliyle koşup kaçar. Herkes dağılınca Hacı Bayram çadırdan çıkar; yanında Akşemsettin ile bir de kadın dervişten başka kimse yoktur. Valiye der ki:

- Vali Bey, bu köse ile bu hanımdan başka dervişim yoktur. Gerisinden gerekli vergiyi tahsil edebilirsin!

Şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, çok derin görüş ayrılıklarının, uygulama farklılıkların bulunduğu bir ortamda ve haddi hesabı olmayan karşılıklı suçlamaların arasında burada anlatılana benzer bir eyleme girmeye pek cesaret edemeyiz.

Ama, doğrusunu söylemek gerekirse, olayların nedenini ve niçinini araştırmadan, hiçbir komplekse kapılmadan,  bir inanç ve düşünce yapısını oluşturmak, kelimenin tam anlamıyla teslim olabilmek şart…
Teslimiyet de her şeyi akletme ve düşünme melekesinden uzaklaşmak, parlak fikirlerden, ‘ben bilirimcilik’ten, ‘aşırı özgüven’ havasından kurtulmakla mümkün.

Bu kavrama inatla yabancılaşmak, bizim için bir açıdan handikap oluyor. Her şeyi şüphe/vesvese/ikilem üzerine kurmanın doğal  sonuçlarıdır bunlar.

Başarı ise bu noktalardan kurtulmakla tesis edilir. Egemenliklerle ayakta kalan kişisellikten kurtulmanın başkaca yolu da yoktur. Daha parlak düşüncesi olan varsa onu bilemem.»

(26/05/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

35- YAPABİLİRSİNİZ...

«Kişinin iç burcu, düşünme kapasitesi ve istidadını gösterir. Dış Burç ise bu potansiyelin kullanılması için yeterli kabiliyetin olup olmadığının işaretidir. Bunlardan biri güçlü, diğeri zayıf olabilir. Şayet kişinin istidat yanı güçlü, ama kabiliyeti daha zayıfsa düşündüklerini, hissettiklerini, doğruyu ortaya koymakta zorlanır. Ancak, bu kişinin hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmez. Haritasındaki diğer olumsuz sayılabilecek güçlü etkiler ve zayıf yanları için yapacağı çalışmalar güçlendirilebilir.

Değerli dostlarım!
Yukarıda astrolojik yönüyle  ele aldığımız içe kapanık oluşu kavramak ve nedenlerini ortadan kaldırmak için, toplumsal, kültürel, özellikle tasavvufi meselelerde arayış ve değişimlerin gerekliliği söz konusudur.

En silik görünümlü olanlar bile bunu başarabilir. İçe kapanıklık, ilk etapta bireysel diyalog zaafından kaynaklanıyor gibi görünmesine karşın, toplumsal boyutları olan bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu düzeyde ruh sağlığı bozuk, karamsarlık duyguları içindeki bireylere nasıl bir toplumsal yaşam vaat edildiği de önem kazanıyor.

Çözüm yollarında onların verebilecekleri azami şeyler dikkâte alınmalı, beklentiler kendilerini açmaza götürmeyecek türden olmalıdır.

İçine kapalı olanın yapacağı yegâne şey ise aşağılanma ve kaybetme duygusuna kapılmadan, ölçülü ve ahenkli bir şekilde “Ben onu demedim /onu kastetmedim / bunu aslında şuna söylemiştim / ya da bunu kastetmiştim” gibi yuvarlak, basit lafları bırakıp, cümle âlemin kafasını da ütülemeden, söylemek istediklerini yalın bir şekilde ortaya koymak olmalıdır.

Bu yapılabildiği anda başarıya ulaşıldı demektir.»

(30/05/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

36- DÜŞÜNCE DÜNYAMIZ

Allah Resulü Hz Muhammed (s.a.v.) “Bir an düşünmek, altmış yıllık nafile ibadetten evladır. “ demiştir. Bu mübarek kelâm, ibadetlerin asıl amacının, insanı düşünceye ve dolayısıyla, var oluş hikmetlerini araştırmaya davet etmek olması bakımından çok önemlidir.

Birikmiş hayat tecrübelerimizle özgürce hareket ederken, aklımıza arada bir ölüm de gelmiyor değil doğrusu.
Bu nedenle “ölünce ne olacak, nelerle karşılaşacağız?” gibi sorular birbirini takip ediyor.
Öldükten sonra cennete ya da cehenneme gideceğimizi düşünsek bile, bu ortama gelene kadar kabir âleminde cismani bedenimizin börtü böceğe yem olacağını, sonra burnumuzun düşeceğini, göbeğimizde biriken gazların şişip şişip patlayacağını biliyoruz.

Ne kadar korkunç şeyler değil mi?
Benzerlik taşıyan başka bir durum ise, ölümünü müteakip cesetlerinin yakılmasını, küllerinin denize serpilmesini isteyen romantizm yanlısı, bilinçsiz bireylerle ilgili.
Sanıyorlar ki, yok olup gidecekler.
Cesedin iriliğine bağlı olarak bir ile üç saat arasında değişen yakma işlemi sırasında, ruhun o olayı bütünüyle -cesedinin yanması gibi- gördüğünü ve bu acıyı/ızdırabı yaşadığını bilselerdi, böyle bir işlemin uygulanmasını arzu ederler miydi dersiniz?
Herhalde gömülmek, yakılmaktan daha mantıklı bir şeymiş, diyerek bu isteklerinden vazgeçerlerdi.

Anlaşılan, düşünce dünyamızda gezinirken bu gerçekleri de hesaba katmak gerekiyor.
Ünlü Fransız şair ve düşünür Sully Prudhomme, anlatılanları şöyle bir misalle örneklendirmiş:
Sahilde yüksek bir kayanın üstüne çıkan iki adam, denizi dinlemek için gözlerini kapadılar. Birisi, cennetten gelen huzur ve neşe seslerini işitti, öteki ise cehennem halkının iniltilerini duydu. Deniz aynı deniz, ses aynı ses, ama algılamalar farklı. Deniz, onların ruhuna, hayatına ve düşüncesine göre konuşmuştur”

Evet,  deniz bizi bu zaman aralığında böyle bir seyre davet etti. Siz aynı kanaatte olmayabilir, hayata başka bir açıdan bakarak daha değişik şeylere dalabilirsiniz!

(07/06/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

37- YOK OLMANIN AĞIRLIĞI

Levinas,Var olmak lütuf değil, ağırlıktır.” der.

Ben bu sözü asıl ‘Yok olmak bir lütuftur’ şeklinde düşünüyor ve öyle kabul ediyorum. Çünkü var olmanın bir ağırlığı olabilir, ama yok olma bir lütuftur. Takdir edersiniz ki lütfu olan şeyin de ağırlığı kat kat fazla olacaktır.

Yok olmak’ basit bir istek/duygu gibi görünmesine karşın, bütün tasavvuf ehlinin odaklandığı bir boyut.

Bu espri hafife alınmamalı. Ne dediğini bilmek, ona doğru yönelmek şart. Bu uzun ve meşakkâtli bir çalışma ister. Dikkât edilecek nokta ise ona aşamalı olarak ulaşılması. Tüm bunların odağında yokluğu iyi tanımak ve doğru yönetmek yatıyor. Aksi takdirde, başa gelebilecek bir olay ya da imtihan talibi perişan eder.

Diğer yandan, akla şu soru gelebilir:

Yaşamı varlık düzeni üzerine kurulu, inanç dolu bir insanın bu uçuk kavramı kabul etmesi mümkün müdür?

Elbette ki hayır!

Eğri oturalım doğru konuşalım. Kendisine karşı geliştirilen olumsuz bir olayda tavrını değiştirmeyen, sükûnetini muhafaza eden ve en önemlisi, yokluğunu örtülü bir şekilde yaşayan kaç insan tanıyorsunuz?

Etrafınıza bir bakın! Bu vasıfları taşıyan yani bir anlamda yokluğun ağırlığını yaşayabilen birini görebiliyor musunuz?

Vereceğiniz yanıtı duyar gibiyim.

Bu iş gerçekten o kadar kolay değil.

Değerli dostlarım!

Bilinenin aksine, izafi varlığımız bizi yönetmez. İnsanın geçmiş yıllardan edindiği tecrübe, bilgi bunun kanıtı. Bu, yokluğun işi ve akıldan çıkarılmaması gereken bir konu. Anlayacağınız gibi duyguların tamamı, zekânın kıvraklığı varlığa; aklın gücü ise yokluğa meyilli.

Herkesin tozpembe tablolar çizdiği, ama yapacağı fazla bir şeyin olmadığı bu dünyada yokluğun ağırlığını taşımak, herhalde yapılacak en iyi iş olsa diye düşünmekteyim.(13/06/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

38- BİR İSTANBUL MASALI

Geçtiğimiz günlerde ilginç bir rüya gördüm: “Evimin önünde duran bir bisikleti yoldan gelip geçenler itip kakıyor, yere düşürüyor, başka tarafa götürüyor, sonra orayı beğenmeyip tekrar istediği bir yana bırakıyordu. Ben de camdan, olan biteni meraklı gözlerle takip ediyordum. Bir ara dışarı çıkıp, şunları bir şey yapmasınlar diye uyarayım, dedim. Ama uyanıp ikaz etmeye çalışsam, ne bisiklet olacaktı ortada, ne o insanlar ne de o dekor… Enteresan olan, bu düşüncemin rüya içinde olmasıydı..”

Evet, sevgili okurlar! İzlenme rekorları kıran bir fenomen, ‘Bir İstanbul Masalı’ da rüya gibi sona erdi. Zaten, adı gibi masaldı. İki yıl süren ve Mehmet Aslantuğ’ un götürdüğü bu diziyi izlemek için seyircilerin nasıl can attığını biliyorum. Neyse ki mutlu sona ulaşıldı. Dağılmak üzere olan Arhan ailesi yeniden bütünleşti. Gerçi, final için üç ayrı çekimin yapıldığı söyleniyorsa da bu, halkın dikkâtini çekmek için yapılan bir oyundu. Esasen, sonuç baştan belliydi.

Bu arada, bir başka dizi, ‘Ekmek Teknesi’ de içeriğine yakışır şekilde sonuçlandı. Arkadaşlarım tarafından, özellikle ve dikkâtle izlenen 106 bölümlük yapıtın odak noktası olan ‘Baba’nın’ ölüm şekli, mana âlemine gönül verenler için ders alınacak düzeydeydi.

Allah, yaşamında herkese böyle bir son nasip etsin. Bu gibi eğitici/yaşama teşvik edici, manaya yakın diziler, her zaman toplumun yararına olmuştur. Umarım, aynı kalitedeki başka yapıtlar da TV ekranlarında boy gösterir.

Son kelâm da bendenize yönelik. Neden bu konulara takıldığımı soranlara yanıtım şöyle: Belki biliyorsunuz; Kaplan ve Ejderha filmi ile ilgili eleştiri yazım aynı adla, "Kadınlar ne ister?" What do women want? filminin eleştirisi ise 124.000 Mel Gibson başlığıyla medyada yayımlandı.

Bunları yazmam için haklı bir gerekçe değil mi?

(17/06/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

 

39- MÜLHİME SENDROMU

Tevhit, fiillerin varlığını, Allah’a bağlamaktır. Keza varlığımız da onun varlığı ile kaimdir. Tevhidin algılanışı Mülhime noktasındadır. Şayet bu anlayış yoğunlaşır ve devamlılık kazanırsa bunun adı vahdet yaşantısı olur. Mülhime noktasında insan, var oluşla ilgili konuları, evrensel yasaları, yüksek potansiyelli enerjileri hisseder, yaşar. Haliyle çehresi değişir, derinleşir. Artık kaygılardan, gündelik yaşamın en küçük ayrıntılarında duyulan korkulardan, bireysel evhamların peşinden koşmaktan, kısaca beşeriyetten kopmanın zamanı gelmiştir. Çünkü, nefsi Mülhime bütünleşmeye açılan kapıdır. Bu noktada kişilik henüz kalkmamıştır. Aslında birimlilik hali, örtülü de olsa Radiyye’nin tavanına kadar devam eder, Mardiyye basamağında son bulur. Çünkü Mardiyye’de vehim kemal bulup sona ermiştir. Vehmin kemal bulması ne demektir? Bu noktanın aydınlatılması sizin üzerinize düşer.

Dolayısıyla Mülhime, Mutmaine ve Radiye boyutu aynı enlemde ele alınır. Ama bir farkla, şöyle ki; Mutmainne’de artık düşme/pişmanlık/suçlanma gibi korkular yaşanmaz, suçlama olmaz.

Bendeniz, konumuz olan nefsin bu mertebesini, ‘geminin rıhtıma yanaşması’, Mutmainne’yi ise ‘rıhtıma yanaşıp sıkı sıkıya bağlanışı’ şeklinde tavsif ediyorum. Zira, irili ufaklı dalgalar belki onun sahilden açılmasına neden olurken, kalın halatlarla kıyıya bağlı gemi, bu zorunluluktan kurtulacak, azgın dalgalar ona hiçbir zarar veremeyecek, bulunduğu yerden uzaklaştıramayacaktır.

Bu mertebede tanrılaşma söz konusudur. Ona atfen de ‘nice başlar kesilir, hiç soran olmaz’ derler. İşte bu noktada biraz duralım ve Mülhime’yi klasik anlayışın dışına taşarak daha değişik yaklaşımlarla analiz edelim.

Bu boyut, insanın illâ ki bir şeye sahip olmayı arzulaması, baş olmayı istemesi, dilediğini yapması şeklinde düşünülmemeli.

Şayet böyle bir yanı varsa o insanın yeri, manevi yönde gelişimini sağlayan Mülhime basamağı değil, nefsi Emmare’dir.

Evet, bedenden kopma halinin başlangıcını yansıtan, arınmanın sembolü haline gelen bu idrak düzeyini lütfen hafife almayalım ve gerçekten garip bir Mülhime takıntısı yaratmayalım!

(22/06/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

40- UNUNU ELEME, ELEĞİNİ ASMA

Kılcal damarlarına kadar sigara zifiri ile dolu kimi insanların yaşı da kemale erince, tahmin edileceği üzere, kendilerini doğaya, çiçek sulamaya, kurumuş dalları kesmeye, ‘gül yetiştirmeye’ yakın bulması gayet doğaldır.

Ununu eleyip duvara asmayı marifet sayan kişilere özgü bir şeydir bu hal.

Sabah bir boğaz vapuruna binip son durağa kadar kıyıları temaşa edecek bir gezintiye çıkmak, sanki dünya turudur onlar için. Ne yazık ki, bu gibi basit şeylerle övünüyorlar. Tabi, kendilerini aldatıyorlar.

İkinci olarak ilave edeceğim şey, ‘varsa yoksa sağlık dertleri’ dir. Bu hususu da gözden uzak tutmamak lazım.

Düşünüyorum da, uyku ile uyanıklık, cinsel faaliyet ile düşünsel faaliyeti ayırt edemeyenlerin gözlemleri bunlar. Küçümsemiyorum, ama kimilerinin yaptığı gibi görmezlikten gelemiyorum. Böylesine yönlenmeler, beni ciddi olarak düşündürüyor ve rahatsız ediyor.

Kanımca, böyle olmak ve yaşamak değildir var oluş nedeni. Aksine, insanlarla dayanışma içinde, birlikte var olma ideali düşünülmeli, bıkmadan, usanmadan mücadele edilmelidir. Bu mücadelede insanoğluna kendini dışlamak ve aşağılamak gibi düşünceler hiç yakışmaz.

Sizleri bilemem, ama kendi adıma şu anda ve Allah ömür verdiği sürece önümüzdeki yıllarda da bu çabanın merkezinde yer alacağımdan emin olduğumu söyleyebilirim.

(26/06/2005)

(Ahmet F. Yüksel)

 

 



Üst Ana sayfa e-mail