|
11- KÖYE DÖNMEK
Yaklaşık beş yıl kadar önceydi. Yaşlı bilge “Köyüme
dönüyorum” dediğinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi
davrananların yanı sıra, gözle gördüğünün ötesini arayan,
ancak kendi içine kapanmaktan başka hiçbir şeye muktedir
olamayan kişiler, biraz toparlanır gibi olduklarında
bana:
“Acaba sizin bildiğiniz, bizim bilmediğimiz bir şey mi
var?”
şeklinde bir soru yönelttiler.
Bu husustaki düşüncelerimi Köye Dönmek isimli yazıda
şöyle ifade ettim:
“…Tabii ki her fiil, bir düşüncenin mahsulüdür. Ama,
sonu hüsran olacak hayaller kurulmasın, yanlış umutlar
doğmasın diye bunu yazmak zorundayım. "Belki köye dönme
ile çokluktan, dedikodudan uzaklaşmak veya bir dönüşüm
murat edilmiştir. Halkın içinde Hakkani vasıflarla
yaşayanın köye/geriye dönme arzusu ancak bu şekilde izah
edilebilir.”
Değerli dostlarım!.. Gerçekten hiçbir dönemde, herhangi
bir tarihsel anda geri çekilmemişliğin tanımı buydu.
Ve zaman, söylenilenleri teyit etti
Şimdi yaşlı bilgenin son çıkışı dikkâtle izleniyor.
Umarım, din adına bir yenilik / bütünlük / birleşme
sevinci ve inanç duygusunu doğurur.
(03/01/2005)
(Ahmet F.Yüksel)
12- DÜN DÜNDE KALDI!…
“Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek
lazım” deyişi ile bize çok şey anlatmıştır Mevlâna
Hazretleri...
Niçin böyle bir şey söylemiş, söylemek zorunluluğunu
hissetmiştir, bu tartışılmak zorundadır.
Şimdi isterseniz, yazı başlığı ile ilgili ayrıntıları
tek tek inceleyelim.
Allah’a talip olanlar için temel konularda ortak bir
noktayı oluşturmanın güçlüğü söz konusudur ve bu husus
birkaç nedene dayanmaktadır.
Birincisi, bireysellikten kurtulmanın, özgürlüğün, temel
esasların nasıl bir değerlendirme içine alınması
gerektiğidir. Çünkü Mevlâna’ yı dünün şeriat yanlı en
olgun, doyurucu bilgileri, kuralları, pek tatmin etmemiş
ve adeta canından bezdirmiştir.
“Hayır yanılıyorsun!..” diyenler, lütfen hayatını ve
özelikle Şems ile tanıştığı günü, aralarında geçen
diyalogu araştırma zahmetine katlansın. Hocası olan
Şems’ te farklı görüşlerin bulunması; bu hükümlerin yok
olması, işe yaramaması ve gereksiz olduğu anlamına
gelmiyor tabii ki... Bu noktanın altının özellikle
çizilmesi gerekiyor.
İkincisi, Onun bütünüyle somut âlemden, soyut boyuta
yükselmek istemesidir. Bu, onun yapısında/fıtratında
mevcuttur. Şayet öyle olmasaydı, biz Mevlâna’ yı asla
tanıyamaz, algılayamazdık.
Mevlâna’ nın felsefesini tanımlayan, asıl yanı da esasen
budur.
Değerli dostlarım! Aynı izlenimi hemen hemen bütün
evliyanın yaşamında da bulabiliriz.
“Bugün Ahmed benim, ama dünkü Ahmet değil “ sözleri,
nereden nereye geldiğini gösterme açısından çok
önemlidir. Bu veciz sözler onu farklı kılan ve
anlatılanları pekiştiren ‘en anlamlı’ ifadeler olsa
gerek."
(30/12/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
13-
CEP TELEFONU VE ZİKİR
Pozitif bilim, Din bilimi ile paralel bir yol alır. Biliyorsunuz, bu
konunun üzerinde defalarca durduk. Bunun bir örneği Cep telefonu ile
zikrin benzer sistemle çalışmasıdır, diyebilirim.
Şöyle ki;
Geçtiğimiz günlerde basında yayımlanan bir araştırma yazısında “Cep
telefonu üreticileri ne kadar aksini iddia etseler de bilim
adamları, cep telefonundan yayılan radyo dalgalarının vücut
hücrelerimize ve DNA yapımıza zarar verebileceğini deneylerinde
kanıtladılar” denmektedir.
Anlaşılan, çeşitli frekanstaki dalga boylarının beyinde hâsıl ettiği
biyoelektrik hücre deformasyonuna sebep olmakta ve işi kanser
hastalığına kadar götürmektedir. İspatlanmış bilimsel verilere
dayalı bu tezi inkâr edebilmek mümkün değil.
Ben olayın sadece bu kadarla kalmayacağını ve bir şekilde DNA’ da
yapacağı mutasyonla huy ve karakter yapısını dahi olumsuz bir
biçimde etkileyebileceğini düşünüyorum.
Şimdi bununla ilgili başka bir noktaya geçiyorum:
Dinde en büyük ibadet unvanını alan eylem ZİKR’ dir.
Bu ibadet türü hakkında yazılanları herhalde anımsarsınız. Belirli
bir sayıda kelime ya da cümle tekrar edildiğinde, beyinde güçlenen
biyoelektrik, Hücre DNA ‘sında gerekli mutasyonu yapıyor, atıl olan
diğer hücreleri de faaliyete geçirerek kendisi için çok önemli
sayılabilecek özellikleri kuvveden fiile çıkarıyordu.
Bu bir manada, kuşkusuz yeni manaların ortaya çıkması, kısaca huy ve
karakter değişimi ve bazı şeyleri daha iyi anlamaya müsait bir hale
gelinmesi demektir.
Zikrin yaydığı çeşitli frekanstaki biyoelektrik, negatif bir yapıda
olmadığı için, cep telefonun beyin hücresinde yaptığı deformasyon
akla gelmemelidir. Aksine, potansiyel pozitif bir güç, onu
eskisinden çok daha fazla güçlendirecektir.
Dikkât ederseniz, iki olayın işleyiş tarzı/sistemi de aynıdır.
Ancak biri olumsuz, diğeri de her zaman mümkün olan pozitif neticeyi
getirmektedir.
(09/01/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
14-
KÂBE/SAFA VE MERVE...
Gerçekten, Safa ile Merve Allah'ın
alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre
niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse, bunları tavaf
etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden
koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin
karşılığını verir, o her şeyi bilir.
(Bakara/158)
Bakara suresinin 158. ayetinin
sırrını çözmeyi düşünürsek, Safa/Merve ve Kâbe olgusunun
aslında sembolik olduğunu ve mutlak bir zorunluluk
nedeniyle kullanıldığını görebiliriz.
Sözgelimi, bir defineyi arayabilmek için
elimizde, saklı olduğu yeri ve etrafını gösteren bazı
alametlerin bulunması gerekir. Siz de takdir edersiniz
ki, bu seçenekler olmasa, define üzerinde iz sürebilmek
ve neticede bulmak imkânsızlaşır.
Benzer
şekilde, Safa/Merve ve Kâbe’nin bulunduğu alanlar da, duyu
araçlarının ötesine geçemeyen bizlere işaretlerle, açık seçik
biçimde gösterilmeseydi, inançlı kişilerin söz konusu mahallere
yönlenmesi/eğilimi mümkün olmayacaktı.
Bu nişaneler iki tepedir. Asıl olan, bu tepelerin
arasındaki parkur alandır. Aynı şeyi taş yapı olarak
inşa edilen Kâbe için de söyleyeceğiz. Burada temel
etmen Kâbe değil, onun bulunduğu yerdeki
canlı/diri/mutlak şuurlu bir nur sütunun adeta göğe
doğru yükselmesidir. Burada asil olan Nur sütunu, vekil
olan ise Kâbe’ dir diyebiliriz. Yineliyeyim, taş blok
kısım bu potansiyel enerji alanını işaretlemek üzere Hz.
İbrahim tarafından ve birkaç kez imar edilmiştir. Bu küp
yapı merkez kabul edilmek üzere yaklaşık 35 metre çaplı
bir sahada, inanılmaz boyutlarda bir pozitif akımının
varlığı söz konusudur. Bu kadarıyla sınırlı olan
bölgeyi yatay bir şekilde derinleştirmek/genişletmek,
hacim kazanmak amacıyla değişime maruz bırakmak hiçbir
yarar sağlamaz.
Bakın bu yönde Hz. Aişe’nin (r.ah.) bildirdiği bir
Hadis, söylenilenleri teyit eder mahiyettedir:
Resulullah (a.s.) bana: "Eğer kavmin küfürden yeni
kurtulmuş olmasaydı, ben Kâbe'yi yıkar da onu tekrar
İbrahim'in (a.s.) kurduğu temel üzerine yeniden inşa
ederdim. Çünkü Kureyş, Kâbe'yi bina ederken işi kısadan
tutmuştur. Ben, Kâbe'ye bir de arka kapı yapardım"
buyurmuştur. Dikkât ederseniz Efendimiz, insanların bu
alanın pik noktasından geçmelerini arzulamaktadır.
Allah’ın vahiy istikametinde hareket eden elçileri,
kendilerine bahşedilen keşif ve Fetih denen olağanüstü
özellikler ile etkilenim alanlarını tespit etmiş ve
tarih boyunca insanlığın istifadesine sunmuştur.
Konunun İslâm açısından önemi düşünülecek
olursa, bu önerimizin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
(13/01/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
15-
Misyonerlik FAALİYETLERİ
Son günlerde, ülkemizdeki misyonerlik faaliyetlerinin
geçen yıllara göre mukayese edilmeyecek düzeyde bir artış göstermesi
dikkât çekicidir.
Bu beklenen farklı konum, toplumumuzun din konusundaki
laçkalığı/duyarsızlığı ile paralel bir gelişmedir. Hiç kimse
alınmasın, ama eldeki veriler bunun böyle olduğunu kanıtlamaktadır.
Temel konu olması gereken din bahsi, toplum yaşantısı içinde
unutulanlar saflarında yer alıyorsa, sonucun da böyle olması
mukadderdir.
Ve misyonerlik her ne kadar ciddi bir din krizi getirmese de bu
propagandanın ister istemez farklı kesimleri etkileyeceği,
yıpratacağı korkusu bulunmaktadır.
Dikkât çekici olan nokta, bu faaliyetlerin din mensupları tarafından
değil de bir siyasi parti başkanının eşi tarafından tespit edilmesi
ve topluma yansıtılmasıdır.
Çıkar ve amacın Hıristiyanlığın yaygın olmadığı ülkelerde bu tip
etkinlikleri göstermek olduğu çok açıktır.
Ve artık meydanların boş kaldığı bu yıllarda hız kazanarak gizliden
gizliye değil, aleni bir şekilde yapılmaktadır. Ne yazık ki bizler,
bunun bile farkında olamıyoruz.
Misyonerliğin hedef aldığı kitle, öncelikle yardıma muhtaç
kimselerden oluşmaktadır. Ayrıca, inanç yetersizliği olan, İslâm
kültür ve birikiminden yoksun, anne ve babaları tarafından
yetiştirilmemiş ya da akla getirilmemiş gençleri bu kitlelere ilave
edebilirsiniz.
Diğer yandan, ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin, bu
faaliyetlerin o kadar kolay neticelenemeyeceğini belirtmek isterim.
Ancak bu tür çalışmalar, heva ve heves peşinde koşan ve İslam
inancına gereken saygıyı göstermekte duyarsız kalan toplumumuz için
bir ibret vesilesidir diyebilirim.
(19/01/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
16-
ALGILAMA SORUNU
Değerli
dostlarım!
Değişik kapasite ve istidat grubu, gerek yapısı,
dinamizmi, gerekse yaşları, kafaları icabı sistem ve
varlık anlayışları üzerindeki idrakleri ile tabiri
caizse bıçak sırtında yaşıyor gibidir.
Takdir edilmeli ki düşünen, konuşan ve karar-alma
kapasitesine sahip bir benliğin, belli hedef ve
emellerinin gerçekleşmesi, tercih haklarını
kullanabilmesi için zamana ihtiyacı vardır. İnsanlar
ancak bu şekilde gelişim ve değişim içersine
girebilirler.
Aslında basit gibi görünen ama bir türlü
anlaşılamayan/algılanamayan nedenlerden ötürü İslam’a
olan teslimiyet kuşkusuz azalırken, iman sahiplerindeki
iman ateşinin sönmesine vesile olur.
Maalesef bazı olaylar hayat tecrübesi az gerçek
kimliğini bulamamış kimseleri fazlasıyla etkisine alarak
sapkınlıklarına, saldırı tehditlerine yol açabilir.
Bu gayeye matuf olarak Kuran inanç sahiplerini
müteaddit defa uyararak kayıtsız şartsız imana davet
etmektedir.
Dolaysıyla etkileşim içindekilerin tavırlarına karşı çok
sert tepki göstermek ya da anlamsız bir hoşgörü
içersinde bulunarak her hareketine hasbelkader yeşil
ışık yakmak doğru olmaz.
Giderek kayganlaşan bu zeminde mevcut güç
dengesinin bozulmaması için bireylerde algılama/anlayış sorununun olabileceği göz önüne
alınmalı, bunu gün ışığına çıkarabilmek için zamanın,
hoşgörünün ve değişimin ahenk üzerinde yürümesine özen
gösterilmelidir.
(27/01/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
17-
WRONG INFORMATION
"Nasanın
son açıklamalarına göre, dünyamızdan 100 bin ışık yılı
uzaklıktaki varlıklar buralara ayak basmış, bazıları ise
yakalanmış. Yine bu kurumun verdiği bilgilere göre,
bugüne kadar seksen çeşit uzaylı tespit edilmiş.
Onlarla birebir görüşmeler olmuş. Tariflerde,
uzaylıların burun nahiyelerinde sadece delikler olduğu
belirtiliyor. Ülkelerindeki medeniyet seviyeleri ise
bizden çok çok üstünmüş!
Bizlere intikal eden son bilgiler kısaca böyle...
Benim merak ettiğim konu, dilini bilemediğimiz bu
varlıkların biz dünyalılara o bilgileri ne şekilde
anlattığı/aktarabildiği...
Diğer yandan, ülkemizde “Uzaylılar” konusunda açıklayıcı
bir referans olarak tanımlanan ve bir benzeri bulunmayan
Ruh/İnsan/Cin isimli kitaptaki görüşler,
yukarıdaki açıklamaları doğrulamıyor.
Eserde özetle şöyle deniyor:
“Kendilerini uzaydan, başka
galaksi veya sistemlerden gelmiş varlıklar olarak
tanıtmaları son devrin en büyük zevk konularıdır.
CİNLERİN yalanlarını açık seçik şöylece ortaya
çıkartabilirsiniz:
Size, somut bir araç - gereç - cihaz
vermelerini isteyiniz!
Bunu asla gerçekleştiremeyeceklerdir!”
Somut delillere dayanmayan bu yanlış bilgiler, belki de
bir heyecan aramanın göstergesi olabilir, diye
düşünmekteyim. Ancak, kabul ve tasdik edilecek gibi
değildir. Ayrıca, düşünce dünyası açısından yanlış
olduğu kadar, tehlikelerle dolu bir geleceğe de kapı
açar.
Anlaşılan o ki, bugün uzaylı denen varlıkların sonsuz
evrende, bir sistemden kalkıp buralara teşrif etmeleri
ihtimali ortadan kalkmıştır.
Dolayısıyla, geldiklerini iddia eden görüşlerin hiçbir
geçerliliği yoktur.
Evet, birtakım varlıkların bir yerlerden teşrif etmeleri
ve aramızda boy göstermeleri söz konusu ise onların
geldikleri yer mekânsal değil, ancak ışınsal boyut
olabilir.
Dikkâti çeken ve gelişi güzel söylenenler
arkasındaki asıl bilinç altında, kuşkusuz bu nokta
yatmaktadır."
(03/01/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
18-
DÖNÜŞÜ
OLMAYAN YOL!
"Yaşamı
bir yerde tekrar etmemize karşın, başımıza gelenler
karşısında sanki sonsuza dek kahrolacak veya zevkten
dört köşe olup doruklarda taht kuracak bir hale
geliyoruz.
Oysa bir olay ne derecede korkunç veya keyif verici
olursa olsun, bir müddet sonra yerini yeni heyecanlara
bırakacaktır. Zira, hiçbir şey tekdüze gitmez.
Ayrıca unutulmamalı ki, yaşamımızda çok önemli yer tutan
bir şey, evrensel boyutlarda hiç denebilecek ölçülere
sığar.
Değerli dostlarım!
Bir an başımızı kaldırıp kendimize ve çevremize sakin,
sağduyulu bir yaklaşımla bakalım.
Manzara ne kadar iç burkucu değil mi?
Aslında, hayatlarımızı biraz daha iyi seviyeye getirmek
elimizde. İçten içe bunu başarabileceğimize inanıyoruz,
ama ne hikmetse olmuyor. Mistik uyarılara karşın,
toplumsal ilişkilerimizde mutlaka bir hamiye ihtiyaç
duymaktayız. Kendi kendimize yetmesini bilemiyoruz.
Daracık, tıkış tıkış evlerde yaşamak bize hayli zor
geliyor. Akşam eve döndüğümüzde, bir tat vermeyen,
zorluklarla dolu, gündelik hayatı seyretmenin ağırlığı
alabildiğine üzerimize çullanıyor ve onu taşıyamıyoruz.
En önemli seçimlerimizi yapmakta zorlanıyoruz. Değer
yargılarımızı, beğeni ölçülerimizi saptayamıyor ve en
can alıcı kararlarımızı alırken yaşadıklarımızı aklımıza
getirmiyoruz. Soruyoruz, ama verilen yanıtları tatbik
etmiyoruz. Çünkü, işimize gelmiyor. Başımıza gelenlerden
ders almak varken, onlara sırtımızı dönmeyi marifet
sayıyoruz. Sahiplenmek
pahasına, gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz,
tattığımız ya da kokladığımız şeylerin, ilmin
paylaşımını yapmaktan kaçınıyoruz.
Gerçekçi olan şu ki, ‘Dönüşü olmayan yolda’
hayatımızı olması gereken şekilde yaşamasını
beceremiyoruz."
(10/02/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
19-
SEVGİLİLER GÜNÜ
"Tirmizi'nin
bir rivayetinde:
"Kişi sevdiğiyle beraberdir "
denmiştir.
Bu sözü Allah Resulü Hz.Muhammed söylediğine göre
“sevgi” kavramının, analizi yapmak bizlerin
görevidir.
Anlaşılan şu ki “sevgi” o denli
toparlayıcı/birleştirici/kendini
düşünmeyen/paylaşımcılığı yaygınlaştıran bir duygu.
'Canım benim'
sözü, bunun çok güzel bir anlatım şekli olsa gerek. Bu
ifadeyi içtenlikle kullanan kişinin yaşadığı boyut da
bir başkasının pek önemi yoktur.
Çünkü o artık tüm 'vazgeçilmez'lerini,
inançları bir kenara bırakmış sadece sevdiği ile baş
başa kalmıştır.
Sevgi işimize, başkalarıyla olan
ilişkilerimize, yaşam biçimimize, değer yargılarımızın
bize hükmetmesine asla izin vermez. Kişi, sevdiğinin
uğruna bu davranışlarının tümünden vazgeçer. Bu
teslimiyet yüzündendir ki bazen kırılma noktası
gösterdiği halde asla kırılmaz.
Var oluş aynasında kendini görebilen
şuurlu kişilere kâinattaki tüm canlılara sevgi ile bakma
görevi düşmüştür. Bu amaçla Hz.İsa “Düşmanınızı bile
sevin” demektedir. Yunus da bu sözün peşine takılmış
ve değişik bir renk katarak “Yaratılanı severim,
yaratandan ötürü” demiştir.
Ne mutlu bu aynada kendini görebilenlere,
sevebilenlere."

(14/02/2005)
(Ahmet F. Yüksel)
20- KAOTİK DÖNEMLER!
"Toplum
yaşamında kaotik bir dönemden geçiyoruz. İnanç
faktörünün devreye en az girdiği günlerdeyiz Bugüne
değin böylesine belirsiz, inançsız, güvensiz,
istikrarsız bir ortam, bu kadar kaygan bir zemin hiç
görmemiştim.
Büyükler küçüklere, bilenler bilmeyenlere güvenmiyor.
Hırsızlık soygunculuk başını almış gitmiş. Hasbelkader
küçük çaplı bir şeyleri ortaya koyan, kendini hemen
otorite sanmaya başlıyor. Bazı kişilerin başarıları ise,
nedendir bilinmez görmezden geliniyor. Üzerinde durma
zahmetine bile katlanılmıyor.
Kimse kimsenin arkasında ve verdiği sözde durmuyor.
Herkes diken üstünde, stresli, tedirgin ve burnundan
soluyor. Kaza ile birilerinin bir yerlerine dokunulsa,
anında homurdanmalar başlıyor.
Belki iyi niyetli insanlar bir şeyler yapmaya
çalışıyorlar, ama bu çabalar da amacına ulaşamıyor.
Birileri sanki uzayda, başka bir gezegende yaşayan bizim
gibi kimyasal canlıları keşfetmek üzere. Buradan
anlaşılacağı üzere, bazı eylemlerin seçeneği kişilerin
elindeymiş gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Ayrıca bu
kişiler tepede bir yerlerde oturup ikide bir hiç de
mantıklı bir gerekçesi, amacı olmayan kısa süreli
kararları alıp uygulamaya koyuyor.
Temel ahlâk felsefesi o nedenle çökmüş ki, sokaktaki
adam ne gerçekçi düşünebiliyor, ne de karar verebiliyor.
Bir hanım asla tek başına dolaşamıyor. Ekranlarımız kan
revan içinde, göz gözü görmüyor. Diziler, çocuklarımızı
eli tabancalı katillere özendirmekte. Aile mahremiyeti
tamamen felç olmuş durumda.
Böyle olduğu halde, yine de kimse hayal dünyasındaki
yerinden taviz vermiyor.
İstikrarsızlık, yaşamın her kesitini kapsama alanı içine
almış durumda.
Bir dönem performansları nedeniyle göklere çıkarılıp
kahraman ilan edilenler, daha sonraki dönemlerinde kötü
performansları nedeniyle yerin dibine batırılıp tu kaka
olabiliyorlar.
Bu sallantılı koşullar kime keyif veriyor dersiniz,
bilemiyorum; ama ben bu beşeri ilişkilerden son derece
ürkmüş durumdayım.
Belki de toplum olarak bunu hak ediyoruz. Başımıza
gelenin, samimiyetsizliğimizin/inançsızlığımızın bir
eseri olabileceği kanaatindeyim. Şu sıralar kimin ne
yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Ancak, büyük
bir marifet gibi sergilenen bu yozlaşma hareketinin de
mutlaka değişmesi gerektiğini düşünüyorum."
(17/02/2005)
(Ahmet F. Yüksel)

|