Günün Yorumu

201- Kendinden Emin Olmak

Toplumsal çevreyle uyumlu, dinin bekasını arzulayan, ‘İlahi hükümlerin uygulayıcısı’, Allah’a ve resulüne inanmış sadık bir bireyin, ‘hayırseverlik’ niteliğinin yanı sıra temposunu artırarak yaşamını içselleştirmeye dönüştürmesi, ancak ‘kendinden emin olanlara’ mahsustur diyebiliriz.

Bu niteliğe sahip kişilerin gücünü özünden, afakî olarak ise cahillerden/tutunamayanlardan alması doğaldır.

Ancak, dinle ilişkisi kelamın ötesine geçmeyen, içsellikten mahrum olanın başkalarına ulaşması beklenemez.

Zira onlarda, kendinden nefret etme, kendine saygı duymama, inanmama gibi huyların yanı sıra psikolojik rahatsızlıklar da bulunur.

Haliyle kendinden, ilminden şüphe eden birinin, toplumu inandırması ve etkilemesi oldukça güç olur.

O kimseler bilgisizliklerine ve başarısızlıklarına, son derece klasik hallerine rağmen, hâlâ söz konusu ortamda yaşam buluyorlarsa, bu ‘başkalarının kanatları altına girmelerinden’, kendilerini kabul edenlerin ‘ne münasebet efendim, başka kapıya gidin’ diyemeyişlerinden, bir bakıma inceliklerinden kaynaklanır...

Zaten aslına bakarsanız kendinden emin olma, farklı konulara farklı biçimde girenlerin/yaklaşım yapanların hakkıdır. 
Pısırık bir yaşam biçimini tercih eden, kültürden yoksun insanların değil.

Evet, doğuşu/yaşamı itibariyle onlar bu niteliğe asla layık olamıyor ve içgüdüsel yaşamı kabulleniyorlar.

(29/10/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

202- Şakası Yok Oyun Hiç Değil

Kalıcılığı tartışılsa da duygu bağı mantık bağından etkin. Geleneksel İslam’la büyüdük. İslam’ın zengin algılarla yaşandığı bir ülkeyiz. Ne ki;İslam’a bağımız SİSTEM GERÇEĞİNİ fark etmek anlamına gelmiyor. Bahsetmek istediğimi misallerle açayım:

1- Kişi kalp kırıyor. Hatasını fark edip özür diliyor. Karşıdaki: “Olur böyle şeyler” demişse, kurtuldum, diye seviniyor.

2- Dostunu, kusuru sebebiyle kınamış. Üzüldüğünü görünce “İyiliğin için dedim” diyor. İçi rahat. Nasılsa iyiliğini istedi.

3- İçi, hırsla kaynarken dışarıda fedakar görünüyor. Bela gelince “Bana yapılmamalıydı” diye basıyor feryadı. Etrafı da; “Hak etmemiştin” diyor.

4- Akıllı ve lafazan. Eleştiriden demagoji ile sıyrılmada mahir. Herkesi haklılığına inandırdığını sanıyor. Terk edilince “Bunlara ne oldu, naptım ki?” diyor!

5- Çok can yakmış, kul hakkına girmiş. Ego çılgınlığı ile ne yaptığını bilmeden. Yaş kemale erince bir tövbe, bir hac, sıyırdık diye düşünüyor…

Dostlar, günlük misallerle, egemen din anlayışı yansımalarını anlattım. Şimdi maddeleri SİSTEM GERÇEĞİ açısından okuyalım:

1- Sen, kalp kıran! İstediğin kadar helallik al, günü gelecek aynı sahneyle kalbini kıracaklar!..

2- Dostunu kınayan! Kınadığını yaşamadıkça ölmeyeceksin!..

3- İçiyle dışını farklı gösteren! İçindekinin dışarıda zuhurunu yaşayacaksın. Haksızlık bu dediğin;hak ettiğinin ta kendisi!.. Çünkü sistemde kimseye haksızlık edilmiyor!

4- Lafla, edebiyatla ikna ettiğini sanan! Kimse yutmuyor! Sadece edepten susuyorlar. Tahammül sınırı aşılınca gidiyorlar. Sebep sensin!

5- Senelerce zulmet, ölüme yakın tövbeyle silinsin öyle mi? Ölsen de işlediklerinin ileride çıkacağını biliyor muydun? Nesillerin kanına girdiğinin farkında mısın?!..

Sistem Gerçeği bu! Din bu!.. Bir zamanlar “Sistemde, doğada, Allah düzeninde duygulara ve mâzerete asla yer yok!.. Geçen hiç bir şeyi asla telâfi edemeyeceksin!..” diyen Ak Saçlı Bilgeyi çok sert bulurdum… Yaşananların neyin bedeli olduğunu fark ettikçe tuttuğu ışığa şükrettim.

Din Gerçeğini okumaya bakın! Ömür kısa!

Sistemin şakası yok, Oyun hiç değil!

Bedel ödemeden önce fark etmeniz niyazımla…

(02/11/2007)

(Mehmet Doğramacı)

203- Duyarsız ve Kuralsız Toplum

Doğrusu bazen boşa yazıyor olduğunu düşünmek benim kalemimi de verimsizleştiriyor. Hatta bu düşünceden dolayı akademik üretim yapamıyorum. Çünkü popüler yazılar bile okunmuyor ki, akademik yazılar okunsun. İşte kütüphanelerimiz ortada. İzleyen ve sadece seyreden duyarsız ve kuralsız bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Çok defa başımıza bir bela ve musibet gelinceye kadar duyarsız halde yaşıyoruz. Sanıyorum bunda maddi bir hayat yaşıyor olmamızın etkisi var. Yani bizi duyarsızlaştıran “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın (!)” anlayışının uzantısı. Bu anlayış nasıl girdi ise şuuraltımıza! Ne insani ne de kültürel değerlerimiz ile uyuşuyor aslında. Ama bazı şeyler adeta şırınga edilmiş dimağlarımıza.

Trafik kuralları ve yaşadığım acı tecrübe sebebiyle bilhassa kemer ve hız konusuna katkıda bulunabilirm sanıyorum. Geçirdiğim ciddi bir kazadan, kemerin olumlu katkısıyla hiç yara almadan kurtulmam, bende ciddi bir kemer alışkanlığı geliştirdi. Şimdi şehir içi kısa mesafelerde bile kemer takmadığımda, kendimi koltuktan fırlayacakmış gibi hissediyorum.

Evet, bu yeşil lamba noktasında daha 80’li yıllarda tecrübeli bir büyüğün sözleri kulaklarımda çınladı. “Oğlum, yeşil ışık “geç” demek değildir. Dikkat et, öyle geç demektir.” Şimdi bu söz çok daha fazla önem arz ediyor.

Evet, şu yolun da sağ tarafını kullanma alışkanlığını kazanabilsek, en azından fiziki çarpışma tehlikesinden büyük ölçüde kurtulacağız. Aslında bu kural iki kişi yürürken de geçerli. Sağdaki önden geçmeyince çoğu defa kapıda sıkışma durumunda kalınır. Bunu tamamlayan diğer kural, büyüklerin solundan gidilir. O zaman siz buyurun, yok efendim siz buyurun, seremonileri olmaz. Duyarlı ve kurallı bir hayat temennisiyle…

Selam ve Hürmetler.

Dr. Hüseyin Emin SERT, İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolunda

(06/11/2007)

(M. Emin Sert)

204- Düşününce...

Dün bir hayaldi, geldi geçti!
Yarını ise yok farz et, daha yaşanmadı ki?
Elinde sadece bugünün var, hatta sadece şu AN….

Beş duyu ile gözlemleyen ve dünyada yaşayan bedene göre Güneş, Dünya ve Ay hareketlerinden oluşan olaylar zinciri, ”gün, ay, yıl” olarak tanımlanmış ve adına insanoğlu tarafından “zaman” denmiş. Aslında dünyevi bir kavram zaman ve her yaratılanın içinde bulunduğu şartlara göre izafi.

Sonsuz ve sınırsızın zaman birimi ise ”AN”;  yaratılanlarca göreceli algılanan, ama aslında TEK olan… 

Yaşanılan an hakkı verilecek olan;

Geçmiş olması gerektiği gibi olup geçen ve telafisi mümkün olmayan;

Gelecek ise VAR OLMAYAN.

Bu yüzden yarına ertelememek  ”inşallah” ile değil ”bismillah” ile yararlı fiilleri gerçekleştirmek tavsiye ediliyor büyüklerimizce.

”Hakkı verilecek olanı” sadece fiiliyata dökmek olarak algılamamalı, özümüzde yani düşüncede oluşanın da hakkı verilmeli…

Çünkü, düşünce boyutunda zaman yok; düşünce boyutunda fırlatılan ok, madde boyutunda algıladığın zamana göre önüne çıkıyor. Düşünce boyutun ”sonsuz ve sınırsız”ın zaman birimini dikkâte alıyor.

İşte ”Sır” tam da burada saklı. İlahi hükümlere bağlı kalarak  iyiyi düşünmek, olumluyu hayal etmek, olumsuz düşünce ve cümlelerden uzaklaşmak biz tasavvuf yolcularının hakikâte yaklaşmasını kolaylaştıracaktır. Düşünce, suretin tohumudur denir.

Hz. Mevlana Hazretleri, bu gerçeği bizlere yaklaşık 800 yıl önce şöyle ifade etmiş:

''Kardeşim sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün gülistan olursun, diken düşünürsün dikenli olursun...''

(11/11/2007)

(N.Caki)

205- Görünmeye(N)

Son yayınlanan "Nokta'ndaki Kudret" yazısından çıkan sonuç anladığım kadarı ile şöyledir ;

Önce bu noktada mutabık kalalım. Bizler, malûmunuzdur, çoğu zaman sosyal yaşamla ahlaklandığımız, hayatımızı olumluluk ve mutluluk fotoğrafları üzerine inşa ettiğimiz için farklı olaylarda hemen karamsarlığa kapılır, bazı şeyleri abuk /sabuk / luzumsuz ve abes gibi kelimelerle ve durumlarla değerlendiririz.

Hikmetlerini hiç düşünmez, üzerinde durmayız.

Örneğin belden aşağı için kullanılan bir kelime tarz olarak bizleri üzer, harap eder. Yani bir yandan beşeri değer yargılarından kurtulmak isterken, onlar farkında olmadan veri tabanımıza yerleşir, kişilik yaratan bir hale dönüşür.

Benzer oluşlar da sinsi sinsi hayatımızı takip eder. Sahiplenme duygusu yani (M) olarak dünyamızı kapsar. Yaşam alanını bırakın düşünce dünyamıza uygun olmadığı için, fırsatını bulduğunda hemen başını kaldırır sinekten yağ çıkartmaya ve olmadık iftiralara, sebebiyet verir.

İşte tasavvuf burada devreye girer. Zira bireyin kabul ettiğini düşündüren, kabul etmediğini ise en azından inkâr yoluna saptırtmayıp hazmettiren bir ilim dalıdır.

Tasavvufta amaç yok olmaktır.

Eskiler bu gibi durumları "belli bir itikatla kayıtlı olmakla"  tanımlamış, insanı perdeleyen bu gibi pozisyonlardan kendisini kurtarması gerektiği şeklinde uyarılarda bulunmuştur.

Sonuç: Şayet bir olayın kökenine inilemiyor, değerlendirilemiyorsa, akıbetin bir gün fıtratı zayıf olan bireyi bulacağından ve onu oldukça etkileyeceğinden asla kuşku duyulmamalıdır. (bu yazıya mesnet olan koşulu kast ettim)
Bu arada söz konusu yazı ile ilgili olarak bizim açımızdan önem arz eden ilginç soru şudur?

Noktasındaki Kudreti bi iznillah açığa çıkaranlar; belayı otomatik olarak, bir mıknatıs gibi kendilerine çekiyorlar denebilir mi?

Yanıtım EVET tir.

Zira belâların büyüğünün rasullere/ nebilere sonra velilere ve salih insanlara geleceği belirtiliyor.

Takdir edersiniz ki bu geliş bir rastlantı olamaz.
Anlayacağınız bu gibi insanlar, insanlığın yükünü çekiyorlar.

Ne yazık ki bizler, kendi kendimize gelin güvey olmaktan, hayalcilikten öteye geçemediğimiz için bunun/sistemin farkında bile olamıyoruz.

(16/11/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

206- Yeşil Ağaç. Paratoner ve Deniz

O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu. İşte bak ondan yakıyorsunuz! (Yasin-80)

Noktasındaki kudreti bi iznillah açığa çıkaranlar; bela, iftira, acı, aşağılanma, dışlanma vb niçin üstlerine çekerler?

Cevap ayette. O ki, sizin için; sizin lehinize, sizin faydanıza… Yeşil Ağaçtan; Sübtil Enerjik rengi Yeşil olan 4. mertebedeki Mutmainne Bilinçten…Ve daha yukarısındakilerden…Bir Ateş oluşturdu; Ruhun mayası Hakikat İlmini…Ledünni İlmi, Cemali yaymak için Celal mekanizmasını oluşturdu. Ondan yakıyorsunuz!.. Alimlerin, Üstadların, Veli Zatların İlmi- Hikmeti ve Feyzi ile kendinizi fark ediyorsunuz!.. O feyizle nefsi, egoyu yakıyor da, ölmeden evvel ölüyor, yeniden diriliyorsunuz!..

Yağmuru ne çeker? Orman!.. Orman nelerden oluşur? Sivri uçlu, başı göğe doğru uzanan ağaçlardan… Bilinç Semasına doğru yükselen Allah Ehli; topraklar suya kansın, insanlar Rahmetle arınsın diye çekerler yağmuru. Toplumların bereketi, huzuru ve afiyeti onlar yüzü suyu hürmetinedir!…Bilinçlerin hakikate seferi onlar eliyledir!

Ağaç yıldırımı çeker! Paratoner gibi! Çeker ki bulutlar çarpışsın da rahmet insin! Şimdilerde öğrendiğim bir şey var; “Yıldırım gökten inmez, yerden çıkar.” Ayet ne diyordu? Yeşil ağaçtan oluşturulan ateş!

Şimdi baştaki sorunun cevabı geliyor:

Bilinç düzeyi yüksek idraklerden çıkar Celal. Onlar üretir belayı! Niçin?.. Bulutların; dumanlı, karışık, yoğunlaşamamış algıların birleşip yoğunlaşarak berekete dönüşmesi için! Ayrık duran düşüncelerin vahdete ermesi için! İnsanlığın rahmete ermesi için!

Zül Celali vel İkramdır Allah! Celal sahibi mahal tetikler Cemali!.. Işık; ateş olan yerden çıkar!.. Celaliyle belayı çekenler ilmi İkram eder…

Bir de denizler çeker yağmuru. Sürekli buharlaşan denizler. Deniz, buhar ve bulutla gelen rahmet; Rasulullah (sav) ın başındaki bulutun hikmetinde saklı: http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=203

***

Bizim için Denizler yaratana, Yeşil Ağaçlar oluşturana şükürler olsun!

Selam olsun Denizlere,

Selam olsun Yeşil Ağaçlara!..

(19/11/2007)

(Mehmet Doğramacı)

207- Ekran Çılgınlığı

İster sıradan ister modern bir insan olsun, toplumun her kesiminin hemen her gün televizyon ekranlarında izlediği haberlerden, zor durumda kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.

Ciddi haberleri müteakip, tam bir kıyamet kopuyor sanki.

İnsanın tüylerini ürperten uçak kazalarının görüntüleri, meşhur insanların ölüm haberi, acımasız cinayetler, mafya türü olaylar, linç girişimleri, kaçak gecekonduların yıkımı sırasında insanı korkutan, üzücü sahneler, sarhoş sürücülerin polislerle yaptığı mücadele sırasında ağızlarına geleni söylemeleri… Ekranda sektirmeden yerini alıyor.

Hem de arka arkaya, insanın başını döndürecek hızda!...

Herhalde reyting uğruna beyinlere kazınması isteniyor.

Bunlar kimi zaman insanı çileden çıkarıyor, kimi zaman da güldürüyor.

Ama birey ister istemez bir oyuna ve karışıklık ortamına sürükleniyor.

Çünkü travmatik olayların süratle sunuluşu, aklı başında izleyiciye sıkıntılı anlar yaşatırken hemen her gün devam etmesi ise bazılarında sadist zevklerin hortlamasına neden oluyor.

Hafife alınan bu yayın şeklinin durdurulması, gereğinin yapılması ve sağlıklı bir ortamın yaratılması hayat hakkıdır.

Sonuçta toplumun yaşama hayali böyle bir fotoğrafta yer alabilmek değil midir?

(23/11/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

208- Yağmur

Bütün bir yaz susuz kalınca millet olarak anladık yağmurun faziletini. ‘Yağmur’a bakış açımız değişti, damlası dahi içimizi ferahlatmaya yetti.

Tam iş çıkışında bardaktan boşanırcasına başlayan sağanak yağmur, eskiden olsa “bu da nereden çıktı!” dedirtirken, şimdi kimsenin gıkı çıkmıyor; sessizce şemsiyeler açılıp herkes yola koyuluyor.

Üç yaşındaki çocuk bile anladı, YAĞMUR olmazsa sağlıklı bir hayat sürdüremeyeceğini.

Yağmur var  toprağı besliyor, yeryüzünü temizliyor;
yağmur var sel olup götürüyor, bağı bahçeyi adeta yıkıyor, yakıyor!

Tasavvufta güz yağmuru yakıp yıkan, nefis ve hevayı azgınlaştırandır;
bahar yağmuru ise akıl ve canı besler, arındırır, aklar paklar.

Bahar yağmuru, akl-ı kül’den gelendir, sert de olsa yumuşak da olsa hoş görmek gerekir çünkü  nefse zincirdir.

Bahar yağmurları gayb âleminden sızıntı halinde gelirmiş, bu âleminin temel direği olan gafleti dünyadan tamamen silmemek için. Yoksa bu dünyada insanoğlu için ne hüner kalırmış ne de ayıp!

Başımıza isabet eden bahar yağmurlarının hikmetini bilen, geldiğinde rıza gösterebilen, sessizce yolumuza devam edebilenlerden olalım duasıyla…

Küçük hesaplarla geçiyor yaşam
Büyük kavgalar hep küçük şeyler için
Arsız ayaklar altında alın teri
Kırılgan naif elleri

Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi
Vadide akmayı öğrendi nehrimiz
Kaskatı insanların arasında
Sevincin resmi olacak doğa bir gün
Biz genişleyip denize varınca
Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi

Bazen tutkudan delirince
Kapanmalı kendine
Yağmurun kucağında
Doymalı sessizliğe

Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
SESSİZCE SİLECEK KİBRİMİZİ…

Söz-müzik: Bertuğ Cemil

(28/11/2007)

(Ncaki)

209- Sanal Âlem/İnternet İletişimi

Sanal ortam/internet, insan eliyle şekillenen araçlardan biridir. Belki kimlik belirsizliğinden kaynaklanan rahatlık ile şuuraltının ortaya çıkmasına yol açabildiği için birçokları internet iletişimini Hakk’a ve hedefe yönelik, güzel ve dürüst iletişime dönük kullanamıyor. Her şey insana göre değer kazanır veya değersizleşir. Bu noktada “şerefü’l-mekan bi’l mekin” yer ve zamanın değeri oradaki insanlar iledir deyimi hatıra gelir.

Ben yıllardır internet ortamında birçok araştırma yapıyorum. Yazdıklarım yayınlanıyor. Dünya çapında yabancı veya Türk birçok kişi ile çevrimiçi görüşüyorum. Çok güzel açılımlar kazandım, insan tabiatı üzerindeki düşüncelerim mayalandı. “Akıl için yol birdir” gerçeğini görebildim. “Fıtrat merkezli yaklaşım”ın temelini attım. Zaten resim, ses ve kamera ile normal iletişim düzeyine gelmeyen konuşmalar beni çok fazla cezp etmiyor. Bu anlamda birçok kişiye çok ciddi rehberlik hizmetleri verdim. Hala promosyon olarak danışmanlık ve rehberlik yapmaktayım. Kimisi intihardan vazgeçti, kimi eğitim ve kariyer hedefini güçlendirdi. Çokları aile huzuruna kavuştu.

Dürüst, açık, net ve tabi davranış, ne almak istiyorsanız onu vermeniz iletişimi güçlendiriyor. İnsan tabiatı çok derin ve farklı bir boyut. Dürüst kişiler ile iletişim insanı güçlendirebiliyor. Yalnız sınırlarınız, değerleriniz güçlü olmalı… Tabi gayr-i ahlaki siteler ve kötü niyetli kişiler de potansiyel bir tehlikedir.

İnsanın bozulduğu yerde her şey bozulur. Ben dürüst, kendi duygu ve düşüncelerini paylaşabilen, düşünce, duygu, handikaplarını paylaşabilecek insanlara değer veriyorum. Sorumluluklarımın farkındayım. Direk iletişime ve yazılara vakit ayırmam da sosyal sorumluluktan kaynaklanıyor. İnsanımızı meşgul eden her şey beni ilgilendiriyor. İfade ve istifade prensibini internet iletişimi için de kullanmak istiyorum. İnsanımızın huzur ve mutluluğu ve Hakikate ulaşabilmesi için her konuyu konuşabilirim. Bazen şuuraltının ortaya çıkmasına da müsaade edebilirim, paylaşımlarım insanın içindeki iniş ve çıkışlara dönük de olabilir. Ama bir sonraki safha çok üst düzey, insanın gerçek huzur ve mutluluğuna dönük olur.

Hayatı ve interneti yalancı ve güvenilmez yapan, içindeki fırtınaları dindiremeyen hakikat yolcusu olmayan insandır. Mekânlar ve zamanlar içindeki insanlar ile değerlidir.

(30/11/2007)

(M.Emin Sert)

210- Dönüştüren Kuvveler

Müminler Medine’den yola çıkar umre için. Mekke yakınında Hudeybiye’de müşrikler yollarını keser. Görüşmeler yapılır ama şehre alınmazlar. İşte o çöküntü içinde, Rasulullah (sav) bir ağaç altında sahabeden tekrar biat (bağlılık yemini) alır. O yemin RIDVAN (Hoşnutluk- Razılık) BİATİ diye geçer tarihe. Umre yapamayan, tamamen aleyhlerine görünen anlaşmayı Rasulullah’ın kabulü ile onaylayan müminler, mahzun dönerler Medine’ ye…

10 yıllık anlaşma, zaman içinde, onu dayatan müşriklerce bozulur. 2 yıl sonra Mekke Fethedilir.

Yusuf (as) kaybolalı yıllar geçmiştir. 40 yıl ağlayan Yakup (as) hiçbir zaman ümit kesmeyecek, oğullarının “Baba hala mı Yusuf?” sözlerine; “ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah’ın rahmetinden ancak kafirler topluluğu ümit keser” (12/87) diye karşılık verecektir. Yakup, yıllar sonra kavuşur Yusuf’a.

***

İslam Tarihi ve Kur’an Kıssaları değişik açılardan değerlendirildiği takdirde, kaderin kazaya dönüşümüne dair sırlar görülecektir.

İki olay okudunuz… Birincisinde öne çıkan; NE KADAR ALEYHE GÖRÜNÜRSE GÖRÜNSÜN, OLANA; TAKDİRE RAZI OLMAK. ÖDÜLÜ; FETİH, ZAFER!

İkincisinde ciğerparesine hasret kalan bir babanın katiyen ümit kesmeyişi!.. MANTIĞIN YETER ARTIK DİYEREK PES ETTİĞİ NOKTADA ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ DİYEREK KARŞI KOYAN HÜSNÜ ZAN VE DİRENÇ!.. ÖDÜLÜ; VUSLAT!

Ne anladık?..

Hayat bu, işler her zaman iyi gitmez! Aksiliklere de muhatap olur insan. Bela- sınav dediklerinizden hakiki zaferle çıkmak ister misiniz?

İki saklı kuvvenizi harekete geçirin; Rıza ve Ümit !..

Yaşanan ne olursa olsun rıza, durum ne kadar kötü görünürse görünsün ümit!..

Sonuç nasıl mı olur? Yukarıda okuduk.

Razı ve Ümitli iseniz; rızanızla EL FETTAH, ümidinizle ES SELAM tecelli edecektir bi iznillah.

Hiç şüpheniz olmasın!

(05/12/2007)

(Mehmet Doğramacı)

211- Merkel'in minare çıkışı!
Basının bildirisine göre, Almanya'daki cami inşası tartışmasına "Minarelerin uzunluğu çan kulelerini geçmemeli" diyerek katılan Alman Başbakanı Angela Merkel, Müslüman azınlığı endişelendirdi.

İslam’a atfedilen sembollerin başında demek ki minarenin epeyce yüksek tutulması geliyor.

Aynı kanaatte değilim. Değerlendirişime göre İslam, ikna etmeye, zor kullanmamaya, dedikodu yapmamaya, karşındakini kendinden fazla düşünmeye dayanıyor.

Sembol olması gerekenler bunlardır.

Herhalde biz bu kuralları unutmuş olduğumuz için, minare ile yetinmeye gayret ediyoruz.

Ortaya çıkan anlayışı görünce, ister istemez bunun İslâm’ı anlamak için yapılan yaklaşımlara nasıl yansıdığını fark ediyorsunuz. Çünkü din herhalde, sadece minare ve örtünme ile kendi bünyesinde şekillendiriliyor. Şekilde kalan İslam ferdişirke düştüğünden habersiz’  tapınıp giderken maalesef, en büyük günahı işlediğinin farkında bile olamıyor.

Hâlbuki dinde sembol; “Atom, kuant, hologram, kozmik bilinç…” gibi kavramlar olmalı ki birey özündeki içsel yolculuğa çıksın, şekilden arınsın, yaratılış gayesini anlasın. Bu olmayınca, düşünce kalıplarının getirisi ile baş başa kalıp kaygı duymaya başlıyor.

Kısacası, kaotik bir görüntü var ortalıkta. Son günlerde türban konusunda da sesler yükselmeye başladı. Toplum içinde laik ve muhafazakârlar yoğun bir tartışma içine girdiler.

Bu tartışmayı da anlamış değilim.

İnsanların kılık kıyafeti ile uğraşmak bana çok mantıksız geliyor, ama minarenin uzun oluşu gibi başörtüsünün de İslam’ın bir simgesi olarak kabul edilmesi, insanı gerçekten düşündürüyor.

(10/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

212- Bayram ediyoruz...

Yakınlarımız, dostlarımız hacı olmak üzere bu toprakları terk ettiler, celal ve cemal nurlarının yeryüzünde en yüksek olduğu beldede kulluklarını eda etmekteler.

Hac vazifesinin iki yönü var ehlinin bildirdiğine göre: Birincisi afvolmak, ikincisi ise Haccı Mebrur yani oradaki yüksek enerji kapasitesinin etkisiyle beyinde yeni aktivitelerle beraber açılımlar oluşması.

Hac görevini eda etmiş olan herkes afvolmuştur ve bu kati gerçek şu hadis ile müjdelenmiştir: “İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Beyt'i (Kâbe-i Muazzama'yı) kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden doğduğu gündeki gibi olur." Tirmizî, Hacc 41, (866).

Afvolma kavramı geçmiş günahlar içindir ve Hac dönüşünde kişinin hayatının sonuna kadar olan davranışlarından halen sorumlu olduğunu ifade eder.

Haccı Mebrur nasip olmuş kişi ise beyninde oluşan bazı açılımların neticesinde ölüm ötesi gerçeğini kabul eder ve hayatının sonuna kadar olan davranışlarını bu idrakın neticesine göre oluşturur. Esasen hac görevinin ifasındaki ana amaç da biz bu yola baş koymuşlar için budur. Efendimiz (s.a.v) şöyle bildirmiştir: Umre, kendisi ile öbür umre arasındaki zaman içinde işlenen günâhlara kefarettir. Haccı mebrurun cennetten başka karşılığı yoktur!”  (Müslim)

Beytullah’ın maneviyatından gelen yüksek feyz ile kaleme alınanlar ne güzeldir: http://www.cengiz-numanoglu.com/BeytullahtaBen.html

Bildirildiğine göre Allah, günâhlarından arındırmayı murad ettiği kuluna nasip eder oraya gitmeyi ve yine Haccı Mebrur’u dilediği kuluna bahşeder!

İşte bu yüzden biz bu göreve layık görülüp kendilerine nasip olmuş tüm Hacı’lar için canı gönülden sevinir, onlar için bayram ederiz…

(14/12/2007)

(Ncaki)

213- Fazıl Say'ın derdi başka

“Azınlıkta kaldık.”

“Dışlanıyoruz.”

“Bakan eşleri türbanlı.”

“İslamcılar güç kazandı.”

“Çankaya Köşkü'ne çağrılmadım.”

Ve nihayet “Türkiye'yi terk edebilirim “  diyen ünlü piyanist Fazıl Say’ın bu şekilde sesini yükseltmesi, toplum içinde hem üzüntü hem de nefret hislerini uyandırdı.

Gönüllülükle tek bayrak, tek çatı altında özgürce yaşayabilme koşulları adına, aslan gibi evlatlarımız kar/kış demeden, şehit olma çabası içine girerken, bu değerli piyanistin açıklamaları acayiplik olarak değerlendiriliyor.

Bu bağlamda üzerinde durulması gereken konu şudur: Ülkemizin birinci gerçeği, halkın büyük çoğunluğu, insanı insan yapan değerlerin sahibi İslam dinini seçmesidir. Buna göre, her vatandaşın İslam adına elinden geldiğince inançları doğrultusunda yaşama hakkı bulunmaktadır. İkinci gerçeği ise yanlış tercihler peşinde koşanların, takip ettikleri yolun, Özgürlük adına -makul ölçülerde- dinin gereğini yapanlara haddinden fazla hücum eder görünmesidir.

Fazıl Say çıkışında olduğu gibi.

Aslında o ve onun gibilerin davranışlarındaki pek çok gerçeğin bilincine varmak için derin demeçler vermesine kesinlikle gerek de yoktu. Bu değerleri görebilmek/farkedebilmek için sadece göz önündeki olgulara bakmak dahi yeterli olur.

Evet, önemli olan, gerçekten de budur.

Nerede durması gerektiğini bilmeyerek, abuk sabuk konuşmakta mahzur görmeyen Fazıl Say’ın kararını tekrar gözden geçirmesini ve “önce VATAN” demesini, ona göre hareket etmesini bekliyoruz..

(18/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

214- Tasavvuf deyip geçmeyin!
Tasavvuf, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran, kendine, aslına rücu etmeyi sağlayan bir yol alışın/uğraşının adıdır. Dinle uğraşan herkes, bu ilimle haşır neşir olmak zorunda değildir; ancak, çok önemli boyutları kaçırdığının da farkında olamaz.

Bu gerçeği yüzyıllar öncesinden anlamış olan bu yolun talipleri, çok değerli eğitimcilerin nezaretinde, konuları değişik boyutları ile algılayabilme, değerlendirebilme yeteneğine ulaşır.

Varlık ve yokluk arasındaki köprünün atılmasını sağlayan eğitimcilerin çizdiği yol, mutlaka kişinin üzerindeki fazlalıklardan kurtulmasını sağlar.

Denir ki;

‘Şayet bir birimde Mutlak Varlık kendini aşikâr etmeyi takdir etmiş, belli birtakım manaları müşahede etmeyi, değerlendirmeyi nasip etmiş ise işte, o zaman birey yaşam gayesi olarak ‘Tek’e ermeyi hedef alır. Engel tanımadan yoluna devam eder.

Aksi takdirde, yıllarca tasavvufla ilgilendiğini söylese bile o kişi, tasavvufun kırıntıları ile uğraşmış, ama içerdiği manayı bir türlü yakalayamamıştır.
(24/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

215- Sağlık Anlayışımız ve Sosyal Sağlık
Tek boyuta indirilen sağlık anlayışımız, “Dünya Sağlık Örgütü/WHO’nun Anayasasında belirtildiği şekilde, bedenî, ruhî ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak yeniden ele alınmalıdır. Çünkü ruhî ve sosyal boyutu ihmal eden beden sağlığı, insanı bir bütün olarak ele alamayıp kısır bir döngü içinde gidebilmektedir.

Sağlığa, tıbbın ötesine geçilerek bakılmalı, insan sağlığını belirleyen etmenlerin sadece biyolojik ve fiziksel unsurlar olmadığı fark edilmelidir. Çünkü hastalıkların ortaya çıkışları, biyolojik ve fiziksel unsurların yanında ruhî, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer çevresel faktörlere bağlı olarak şekillenmektedir (Marmot, Michael, 2001).

“Yirminci yüzyılın benimsediği sağlık anlayışı, bireyi sosyal çevresi ile bir bütün olarak ele almakta ve sağlığı etkileyen etmenlere karşı çok boyutlu bir bakış açısı geliştirmektedir.” Ancak bu yaklaşımı kendi toplumumuza baktığımızda görmemiz nerde ise mümkün değildir. Sanki sağlığımız küçük hesaplara kurban edilmek istenmektedir.

Türkiye’deki sosyal sağlık hizmetleri, “sosyal” rotasından ayrılmış ve tedavi hizmetlerini eksen olarak gören çağdışı rotasına oturmuş gibi görünmektedir. Toplumu oluşturan fertlerin yalnızlık ve sosyal dışlanmışlık hissetmesi toplumun gücünü yok sayan bir çıkmaza doğru gider. İnsan ve toplum sağlığına yeterli ilgi gösterilmediğinde, bunun olumsuz sonuçlarını, toplumun bütün katmanları derinden hisseder. Bütünü gören sağlık yaklaşımıyla toplumsal köprülerin sağlamlaştırılması gerekmektedir.

Hem sağlık hizmetlerinde, hem de sosyal güvenlikte, “insan” eksenli değil, “para” eksenli bir yaklaşım sergilenmesi tehlikeli bir durumdur. Belirli grupların daha çok para kazanmalarına yönelik çabalar, toplumun geniş kesimlerinin hizmet alımını olumsuz yönde etkilemekte ve sosyal sağlığı bozmaktadır.

Bir toplumun sosyal sağlığı, bütüncül bir bakış açısı ile kavranmaya çalışılmalıdır.  Konulara tekelci yaklaşan meslekler ya da yöneticiler başarısızlığı artırmaktadır. Bunun yerini disiplinler arası değer merkezli yaklaşımlar almalıdır.

Sosyal sağlığı da içine alan sağlık hizmetlerinin verimliliği, koruyucu hekimliği ve ruh sağlığını da içermelidir. Hekimi, ebesi, sosyal hizmet uzmanı, çevre mühendisi, cemiyet ve din adamı elele vermeli ve “insan odaklı yaklaşım” sergilemelidir. İnsanın ruhî ve sosyal boyutu ihmal edilerek sağlıklı bir toplum oluşturulamayacağının farkına varılmalıdır.
(28/12/2007)

(M.Emin Sert)

216- Ayna

Varlığın aynası yokluktur der, Hz. Mevlana Hazretleri Mesnevi’de:

“Yokluk varsa varlık görünür.

 Yoksul varsa zengin cömertliğini ortaya çıkarır.

 Sende yok olanı fark etmektir olgunluk.

 Noksanını fark eden olgunlaşmaya on atla koşar”

Tasavvuf’ta âlem ve insan ayna ile simgelenir. Ayna’nın sırrından yansıyanlar, asıl var olanın aksidir.

“Nur, aynanın sırrı ile yansır; şeffaf sırsız camdan ise geçer gider” demiş ehli…

Sırrı dökülmüş ayna iyi yansıtamaz. İnsan ise sırlandığı kadar, varlığı hakkıyla yansıtır. Gelmiş geçmiş en mükemmel ayna, efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’dir.

Yaratılış amacımız “Hakikâti” bulmak için, neyi niye yaptığımızı bilerek varlığın sırlarını çözmek gerekiyor. Varlığın sırrı ise insanın özünde ve biz fark etsek de etmesek de her an aksetmekte…

Nasıl mı?

Dua, insana verilmiş yaratma sırrıdır… İnsan dua ettikçe, Allah onunla yaratır!. (Ahmed Hulûsi)

Sırlananın emaresi ise güneş gibi parlayarak aksettirmesi; “Ben” değil “Sen” demesi,  kendine hiçbir paye biçmeden çevresindekilere karşılıksız vermesidir, tıpkı bir AYNA gibi…

Ve AYNA’lar yalan söyleyemez, hakikât onlardan aynen yansır; kendisine akseden her ne ise görüntüsü de ondan ibarettir; tıpkı şu örnek gibi:

“Hz. Ebûbekir (r.a.), Rasûlullah'ın simasına bakar; “Aman ne kadar güzel!” diye hayret ederdi. Ebû Cehil de o mübarek yüzden tam tersi bir intiba alır ve ondan nefret ederdi. Bu farklılığın sebebi; her ikisinin de âyîne-i Muhammedî’de kendi hâkîkatlerini görmeleriydi”

Her insandaki güzeli seçebilen, insanları hoş görebilen, aslında kendi aslını görmektedir karşısındaki aynada. Boşuna dememişler:

“İnsan insanın aynasıdır

“İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur” diye…

Selam ve dualarımla,

(01/01/2008)

(Ncaki)

217- İsm-i Â’zâmını Buldun mu?

Sevaplar içinde bir sevap varmış ki hepsine bedelmiş! Rabbimiz gizlemiş onu tüm sevaplar içine. Hepsini yapalım diye…Günahlar içinde bir günah varmış ki doğrudan çekermiş cehenneme. Rabbimiz saklamış onu günahlar içine. Hepsinden şiddetle kaçınalım diye.

Dualar içinde bir dua varmış. Onunla dua eden; bi iznillah kün feyekün gibi keskin neticeler alırmış. O da gizlenmiş dualar içine, çeşitli niyazlarla yönelelim diye. Esma içinde bir isim saklanmış; İsm-i Â’zâm. O isimle zikreden, onu duasına vesile eden, onunla tesbih edenin talebi dönmezmiş bi iznillah… HU-ALLAH-MENNAN-HANNAN gibi isimler ism-i â’zâm olarak tespit edilmiş ehlince.

...

Biz konuya değişik bir pencere açmak istiyoruz. Kişinin kendi kaderini okuması ve yaratılış gayesi doğrultusunda kulluğunu icrası; KENDİNE KOLAYLAŞANI FARK EDİP ONA YOĞUNLAŞMASI ile mümkün.

İsm-i Â’zâm (en üstün, en baskın esma); değişik birimlerde değişik isimler halinde zuhur edebilir mi?.. Sünnetullah çarkı, her birimin belli bir esmayı pik noktada yaşaması ile oluşan çekimle deveran ediyor. ALİM ismi terkibinde öne çıkan ilimle idraklere ışık olurken, ADL isminin yoğunlaştığı mahal; adalet dağıtıyor. VEHHAB ismini yoğun yaşayan infak ehli olurken, VEDUD ismi ile donanan; muhabbet saçıyor…

Şimdi… Sizde mevcut esmaların en büyüğünü, en zirvesini, en fazla olanını tespit; sizin kendi ism-i â’zâmınızı tespitiniz anlamına gelebilir!... Bu da, size kolaylaşanı okuyarak onu yaşamanız demek! Bu da kulluğun engin huzuruna,Huzurullah’a taşıyan ana unsur demek!

Nelerin size kolaylaştığına bir kere daha bakın.

Duanız; yaşamınız, yaşamınız duanız olsun!

İsm-i Â’zâmı bulan bahtiyar kullara , Salihlere dahil olasınız!..

(06/01/2007)

(Mehmet Doğramacı)

218- Bal
Miraçta Efendimize şarap, bal ve süt sunulmuş, O sütü tercih etmiştir.

Efendimiz "Cennetin dört nehri olan bal, süt, su, şarap Firdevs'ten akar ve o Firdevs'in üstünde arş-ı âlâ vardır", demiştir. Bal’ın bu yönünün yorumlarını ehline bırakıyorum.

Diğer yandan, Efendimiz:

"Her ay üç sabah bal yalayan kimseye büyük bir bela (hastalık) gelmez."

"Size su iki şifayı tavsiye ederim: "Bal ve Kur'an."

"Sinameki ve sennut (yani tereyagi tulumuna konulan bal) yemenizi tavsiye ederim. Çünkü bu iki şeyde sam'dan (ölüm) başka her hastalığa karşı şifa vardır."

Bugün bilimsel olarak, bal doğal antibiyotik kabul edilir. Örneğin, Yeni Zellanda’nın manuka balı enfeksiyonlu cilt hastalıklarının tedavisinde ve ilaç yapımında kullanılır. Balın, bakteri ve mantarların gelişmesini durduran  antioksidan ve antibakteriyel sübstanslar içerdiği de ispat edilmiştir.Balın antimikrobik özellikleri, ağız ülseri ve periodontal hastalıkların tedavisinde etkilidir.

Her bal türünün kimyası farklılık gösterir. Balın az bir miktarı bile birçok vitamin, mineral, aminoasit ve antioksidan çeşitleri içermektedir.Bal tüketimiyle bağışıklık sistemini güçlenir ve vücudun direnci artar. Bu yüzden, hasta olmadan da bal tüketimi önemlidir.

Balı sahtesinden ayırmak için karbon izotop yöntemi ile analiz edilmelidir.

Bugün bilimsel olarak ispat edilen noktalara Efendimiz tarafından dikkât çekilmiş olması da konuya ayrı bir ilgi uyandırmaktadır.

Bal gibi tatlı günler dileğiyle...

(10/01/2007)

(Turhan Doğan)

219- Kuran'ı Kerim Nedir?
Cumhuriyet Gazetesi’nde
epeydir bir ilginçlik yaşanmakta: Hemen bütün köşe yazarları din-bilimci (ilâhiyatçı: teolog) kesildiler ve sürekli İslâm, Alevilik ve Sünnilik hakkında yazar, ahkâm keser oldular. Âyet tefsirleri yapıyorlar, üstelik zerre kadar Kur’ân Arapçası filân bilmeden! Belli ki dine düşmanlar. Demokratik bir ülkede bundan doğal bir şey de olamaz.

İlâhiyatçı olmadan dinden bahsetmenin ne zararı var, sanki ben de yapmıyor muyum? Tabii ki yok… da…

***

Zaman Gazetesi’nin ateist ve ulusalcı eşdeğeri hâline gelen bu “kült gazetesindeki” müptedi kâzip din ulemâsı İslâm’ın kutsal kitabından sürekli olarak “Kuranıkerim” diye bahsediyorlar! İnsan tabii ki ateist, agnostik, şucu veya bucu olabilir ama bilhassa kutsiyetle ilgili şeylerden bahsederken asgari saygıyı muhafaza etmek icap etmez mi?

Kur’ân-ı Kerîm olarak yazılması ve ona göre de doğru telâffuz edilmesi icap eden bu Yedi Askı Şâirleri’ni secdeye vardıran muazzam esere Kuranıkerim demenin anlamı ne?

Bir psikiyatr olarak lâfların görünürdeki anlamlarıyla, zımnen çağrıştırdıkları ve eşik altı olarak telkin ettikleri şeyleri, yâni konnotasyonları iyi tahlil ederim genellikle…

***

Lûtfen bir düşünün, dünya görüşünüz ve itikadınız ne olursa olsun, Kur’ân-ı Kerîm size neyi çağrıştırıyor, Kuranıkerim neyi?

Ayıptır, yakışmıyor, olmuyor.

Lûtfen biraz saygı, inanmadığınıza da, ama saygı…

(14/01/2008)

(Prof.Dr. M.Kerem Doksat)

220- Bekleyiş ...
Y
aşıt sayılabileceğimiz “ O ”  benim için her zaman gıpta edilecek, hayranlık duyulacak isim, bir simge olmuştur.

Araştırıcı, irdeleyici bir tavra, yüksek bir akla (en ileri akla sahip diye gösterebileceğimiz kişilerin aklının çok ötesinde bir düzeyi kast ediyorum), diyalektik bir düşünme yeteneğine (bir şeyi zıddıyla düşünme) sahiptir.

Düzgün, harika konuşma kabiliyeti yanı sıra, basit- sıradan anlattığı mevzularda dahi insanı karamsarlıktan kurtulmaya sevk ederken, sordukları içinde yanıtlar, kendine yöneltilenlerde sahibine ayrıca soru sorma fırsatını da sağlar.

Her konuda engin bir bilgisi vardır desek doğru olur.

 “………” gazetesindeki köşe yazarlığında sergilediği başarısı, topladığı okur sayısından belli idi.

Çünkü gazetenin tirajı onda yoğunlaşıyordu.

Gençlik yaşlarımızdayken de (yirmili yaşlarda) böyleydi.

Taviz vermez görüntüsü, baş döndürücü olduğu kadar ders mahiyetindedir.

Mistisizmdeki başarısı kitaplarına da yansımıştır.

O, İslâmı ‘zapt ü-rap’ altına almak için isteyen bir sivri akıllı değildir.

Ancak böylesi bir görüş, seçkin/seçilmiş bir mahalle yapılmış en büyük hatadır.

Eserleri, okullarda “bilimselliğe dayalı din eğitimi” anlayışı ile okutulmalıdır.

Tam ve gerçek anlamıyla bir tasavvuf ehli olan “O’dan” doğrusunu söylemek gerekirse sadece “araştırmacı yazar ve düşünür” vasfıyla ve biraz daha ileriye giderek ilmü-ledün sultanı diye bahsetmek, yenileyiciye büyük haksızlık olur.

O bir rüya değil, yaşanan bir gerçek, evrensel düşünce, Ruh’un temsilcisidir.

Nerede mi diye soracak olanlara yanıtım şudur;

Dünyamızda, güneş sisteminde ve diğer galaktik yapılarda.

Kendisine şükretmek zorundayız.

Buraya kadar anlattıklarımın doğru olduğuna Allah’ın huzurunda şahadet ederim.

Ortak konu; tecellileri ile hayat bulan ve yaşamına devam eden İslam âleminin/bizlerin/evrenin onsuz nereye gittiğidir.

Sizlere kendisinden daha ayrıntılı olarak bahsetmek isterdim.

Ama sınırlı anlayışım buna izin vermiyor.

Bilin istedim.

Not: "Bekleyiş..." O’nun hakkındaki
son yazım olacaktır.

(18/01/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

221- Cinnet'e Giden Yol...
Son zamanlarda sık sık cinnet haberleri duymaya başladık. Bu durum insanî ve sosyal tedbirler alınmaz ise daha da artabilir. Çünkü maddîleşen bir toplum, gerçek huzur ve mutluluğu bulamaz.

İnsan davranışları belli bir denge üzerinde gider. Maddi unsurlar sadece insanın bedeni ihtiyaçları ile ilgilidir. Ruhî yönü ihmal edilen insan ve toplumlar cinnete daha yakın hale gelirler. Amerika’daki okul baskınları vs. de bu çerçevede ele alınabilir.

İnsanî, toplumsal ve aile içi iletişimlerin sağlıklı olması, cinnete giden yolu kapatabilir. Aksine aşırı baskı ve basınçlar ise, patlamalara ve cinnetlere sebebiyet verebilir. Cinnet ve intihar, insanın bunalıp kendini her yönüyle çözümsüz hissettiği noktada ortaya çıkar. Önemli olan hiçbir kişinin bu vartaya kadar ihmal edilmemesidir. Problemlere giden yolun önceden kapatılması gerekir. Uçuruma doğru giden yolun barikatlar ile kapatılması bir zorunluluktur.

Çok defa cinnetin hedefi, yakın çevre olmaktadır. Evlilik kaynaklı aile bağları, devamlı onarılmalı ve beslenmelidir. İnsanları çığırdan çıkaracak baskı ve aşırılıklara asla izin verilmemelidir.

Cinnet noktasına gelen kişi, zaten kendini gözden çıkardığından en yakınındakilere, çocukları dâhil, zarar vererek hatta onların canlarına kastederek, sonunda intihar etmektedir. Yani bu durumdan en fazla en yakındakiler zarar görmektedir.

İşte sosyal sağlık, bu noktada önceden devreye girmeli insanların bu denli kontrolden çıkmalarına sebebiyet verebilecek problemler önceden çözüme kavuşturulmaya çalışılmalıdır.

 Sosyal sağlık ve sıhhati koruma stratejileri cinnete giden yolu kapatmalıdır. Cemiyet adamı denilebilecek, aile büyükleri, muhtar, din adamı, öğretmen, belediye başkanı gibi kimlikler, bu noktalarda da özverili çalışmalar yapmalıdırlar.

Yakın çevre tarafından bu gibi tehlikeler fark edilebilir. Ciddi tedbirler alınmalı, problemler, çözüm stratejilerine uygun bir zeminde konuşulabilmelidir. Bizde çok defa tartışma ve çözüm arama zeminleri sağlıklı oluşturulamadığından konuşma ve paylaşım anında çözümsüzlükler derinleştirilmektedir. Çözüm için her iki tarafın söz, tecrübe ve birikimine güveneceği bir kimliğe ihtiyaç hissedilmektedir. Gerekirse bunun için profesyonel desteğe başvurmalıdır.

Herkesin bulunduğu ve baktığı açıdan kendine göre durumlar farklı olmaktadır. Hak, hakikat ve çözümü arayan yaklaşımlarda hakiki gerçek ve doğru ön plana çıkar. Uyum stratejileri oluşturulabilir.

Zamanında tedbir alınmayan basit olaylar, herkesin üzüleceği bir cinnet ile son bulabilir. Bu noktada, sadece cinnet geçirip silahı ateşleyen değil, bu tehlikeyi görüp önceden tedbir almaya çalışmayanlar da, adlî olarak olmasa bile, sosyal ve insanî olarak sorumludurlar.

Değerler, inanç ve insanlık bizi daha duyarlı olmaya sevk etmelidir. Zamandaki öngörüler ve basit çare üretimleri cinnete gidecek yolları kapatabilir.

(22/01/2008)

(M. Emin Sert)

222- Organ Bağışı

Organ bağışı son zamanlarda sıklıkla topluma hatırlatılmakta, teşvik edilmekte. Bu kampanyanın sonuçlarını bireysel olarak dahi gözle görülür bir biçimde fark ediyorsunuz. Etrafınızda, ölenlerinin organlarını fazla üzerinde düşünmeden bağışlayanlara rastlamak kolaylaştı.

Durum, tabii ki Türkiye eksenli değil; aslında bir dünya trendi olan organ bağışının Türkiye’deki yansıması.

Bir iki gün önce İngiltere’den gelen haberler ise oldukça ürkütücü:

İNGİLİZ hükümeti, ölen kişinin organının alınması için kendisinin veya ailesinin “onayını” zorunlu olmaktan çıkarmaya hazırlanıyor. The Sunday Telegraph gazetesi için bir makale kaleme alan Başbakan Gordon Brown, bu alandaki çalışmaları düzenleyecek yasal hazırlık için talimat verdiğini açıkladı.

Uygulamayı bu yıl içerisinde hayata geçirmeyi planlıyorlar ve binlerce hayatın kurtulmasını(!) ümit ediyorlar. Bu yasal hazırlık İngiltere’de gerçekleşirse, bir sonraki adım olarak AB standartları kapsamında tüm Avrupa ve bizde yer alacak mı dikkâtli takip etmek lazım.

Bu konunun bu köşeye getirilmesinin sebebi bilenlerin bilmeyenlere organ bağışının tam olarak ne demek olduğunu, organ naklini gerçekleştiren alıcı ve vericide ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tekrar tekrar anlatması. 

Konuyu ayrıntılı olarak irdelemek isteyenler için bir yardımcı link:

http://sufizmveinsan.com/organn.html

Karşı tarafın durumu değerlendirip değerlendirememesi ise nasip işi…

Biz üstümüze düşen görevi yapalım, gerisi “takdir” deriz.

Selam ve dualarımla,

(25/01/2008)

(Nilay Caki)

223- Çözüm Üreten Bilim

İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolundaki serüvenimiz yeni açılımlara vesile oluyor. “3. GÖZ’den HAYATIMIZ” isimli Televizyon Programımız hayata geçmek üzere. Ele alacağımız ilk konumuz “Sosyal Sağlık” olacak.

Dünya sağlık Teşkilatı’nın sağlık tarifi, beden, ruh ve sosyal sağlığa atıfta bulunmaktadır. Pek gündemimizde olmayan sosyal sağlık konusunu çok farklı kurum, kişi ve temsil makamıyla paylaşma fırsatı buldum. İki Sosyoloji Öğretim Üyemizle yaptığım ön görüşme “Çözüm Üreten Bilim” açılımına vesile oldu. Çünkü ne zamandır benim de çilesini çektiğim, bilimsel üretim ve toplumun ihtiyacına cevap veriyor olması meselesi konular arasına girmişti. Bu paylaşım ortamını sağlayan bilim adamlarımıza teşekkür ediyorum.

Sosyal sağlık konusu konuşulurken popüler kültüre söz geldi. Halkın konulara ilgisizliği konuşuldu. Bilim adamları ile halkın aynı dili konuşmadıklarından bahsedildi. Bilimsel üretimin, vatandaş tarafından kabul görmediğinden bahsedildi.

Bizim çıkışımızda işte tam bu noktadaki ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Sosyal hayatta ihmal edilen hiçbir şey yok olmuyor. Aksine daha büyük bir problem olarak bizleri de etkiliyor. Televizyonlarımızdaki programları bu gözle ele aldığımızda ne kastettiğimiz daha iyi anlaşılabilecektir.

Bu konu, farklı boyutlarıyla ele alınmalıdır. İnsanî ve Toplumsal Gelişim kavramıyla, fert ve toplum hayatımızı daha huzurlu ve mutlu kılma arayışları, çok farklı platformlarda devam edecek. Buna her seviyedeki kişi ve temsil makamlarından katkı bekliyoruz.

3. GÖZ’den HAYATIMIZ, eğitim, sağlık, huzur, aile içi iletişim, yatırım, kalkınma, gelişim gibi farklı konuları ilgilileriyle birlikle farklı gözler ve sözler ile ele alacak.

Farklı kesimlerin değişik problemleri vardır. İnsanlar içinde bulundukları ortam ve kariyerlerde huzur ve mutluluğu hissedemez hale geldiler. Tüketim toplumu olma sonucu lüks arayışı insanları adaletli olmayan bir yarışa sürüklemektedir.

Çözüm üreten bilim anlayışı, insanî, toplumsal gelişim ve huzuru arayacaktır. Herkesin katkısıyla daha huzurlu günler yaşayabilmek temennisiyle…

(29/01/2008)

(M.Emin Sert)

224- Yaş 35 yolun yarısı!?!

Yaş 33 olacak 14 Şubatta benim için...

Cahit Sıtkı 35 yaş şiirini yazarken acaba hiç 40’ında vefat edeceğini düşünmüş müdür?

35 yolun yarısı olsa bile, yolun başı nerede?

Âdem’de mi?

Maymunda mı?

Atomda mı?

Big Bang’te mi?

Ya Big Bang’in öncesi? Big Bang’ler?

Einstein’ı hatılayalım;

Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

Ya Sonrası?

Akıl gibi muhteşemle donatılmış insanın ölümle yok olması bana mantıksız geliyor, velev ki biyolojisi evrimle şekillenmiş olsa bile.

Bu noktada Peygamberimizin ölüm ötesi yaşam müjdesi, insanlığa ışıktır. O’nun açıkladığı hakikâtleri sosyolojik bir olgu, sömürü vs gibi çirkin yakıştırmalar, Markist ve materyalist yaklaşımlar ile reddedenler, ölümü tadıp filmin devamında, bu filmi görmüştüm ben senden önce defalarca diye türkü tutturanların eğlencesi olmaktan öteye gidebilecekler midir?

Bilim ile hâlâ canlıyı tarif edemedik ki.

Can’ı tarif edemeden canlıyı tarif etmek mümkün müdür?

“Gelin Can’lar bir olalım” sözleri, zaten ‘Bir’ olanı, idraka davet değil midir?

Bir hidrojen atomu cansız mıdır?

Periyodik tablo bir hidrojenden doğmuştur, ama RNA ve DNA ise onun birkaç elementinin bileşimleridir...

RNA veya DNA’ya sahip olanlar bilincini nereden alıyor?

Hakikât ve onun bir damlası olan DNA’nın temelini oluşturan amino asitler hâlâ sırrını korurken, inanmadan ayakta durabilenlere hayretle bakıyorum. Ancak, mecazlar karmaşasında klasik teolojiyi reddedeni de hor görmüyorum.

Bu ikilemi aşan düşünce sistemini, O’nun eserlerinde görmek mümkün.

Bilim, teknoloji ilerliyor.

Esefle karşıladığım ise bilim ile mutlak dinin zıt kutuplar olarak yansıtılması.

Neticede bilimin aradığı soruların cevabı CAN’la ilgili olan değil mi?

Evren, canlılık, bu konulara sadece uzaktan yaklaşım yapabiliyor günümüz bilimi.

Bilimsel veriler ile daha yolun başındayız.

Yolun sonu ise; Canlar biz Bir’iz, olsa gerek...

(01/02/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

225- Dağlar, dağlar.

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz, o da bizi sever."

Hz. Aişe radıyallahu anh bildiriyor: Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir."

Rasulullah’tan rivayetle;

Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız; fakat bir insanın huyunu değiştirdiğini duyarsanız inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hal üzere olur.

Fussilet Sûresi- 41/10:  (İşte O Rabbul Alemiyn), orada (Arz’da) fevkınden(üstünden) sabit dağlar oluşturdu, orada bereketler vücuda getirdi ve orada (istidaden) isteyenler için eşit olmak üzere kut’larını (azıklarını) dört günde takdir etti.

EN NAHL 16/15-)Ve (Allah), sizi sarsar/çalkalayıp sallar diye Arz’da sabit dağlar, doğru yolu bulasınız/yolunuzu bulup hidayete eresiniz diye nehirler ve yollar koydu.

Dinsel formasyon içinde, evrenselliğin hükmedilmesinde bazı nesnelere de değinilmek zorunluluğu ortaya konuyor. Dağlarda olduğu gibi. Belki yukarıdaki bu açıklamaların çoğu mecazi/sembol ama yine de bir şekilde bizlere yönlendiriliyor.

Tanrıya inanan herkes, peygamberlerin tanrının sesini duymak için bu yüksek tepelere/dağlara çıktığını düşünür. Onlara göre peygamberler tanrıdan almış oldukları buyrukları/mesajların anlamını halka anlatırlar. Aşağı yukarı tüm peygamberlerin durumu budur, diyenler büyük bir yanılgı içindedir.

Oysa ne tanrı vardır yükseklerde ne de ona ulaşmak isteyen bir nebi/rasul. Konu tümüyle beyinsel/içsel bir yolculuktur. Görsel boyutta Hz. Musa’nın Tur Dağı’nı seçmesi, yine Hz Muhammed’in (s.a.v.) Hira Dağı’nı tercihi, hayali/olmayan bir şeye yakın olmak, onunla konuşmak için değil, mutlak benliğin tezahürü yönündeki özlemlerini gidermek, insanlar arasındaki çatışmalardan uzaklaşabilmek amacına matuftur. Bu eylem/tefekkür gücünün halkı-çoğunluğu- kapsayacak bir şekilde evrenselleşmesi ve yaygınlaşmasından başka bir şey değildir.

Ayrıca Hz. Musa’ya gelen hitapta Mutlak Varlığın ona ‘sen beni göremezsin ya Musa’ demesi ve ‘Dağa bakmasının istenilmesi,’ ‘Dağın un ufak oluşu’ başta da söylediğim gibi mecazi yansıtmalar olarak bize ulaşmalıdır.

(03/02/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

226- Vasıfsız eleman aranıyor

Yaşadığım yer; son sayıma göre Türkiye’nin en büyük ilçesi. Burada apartman altı atölyeler çok yaygın. Her gün şu tarz ilanlar görürüz caddelerde, duraklarda:

- Konfeksiyon için overlogçu, son ütücü, ortacı aranıyor.

- Avize işinde çalışacak vasıfsız elemanlar aranıyor.

- Mobilyacı için yetiştirilmek üzere elemanlar aranıyor.

Vasıfsız işlerin dünyevi kazancı çok azdır. Asgari ücretle başlanır, öğle yemeği ve servisi varsa; büyük nimettir.