Bir dostum, “yaşamın nasıl geçiyor, sevdiklerinle sevmediklerini nasıl ayırt ediyorsun?” diye sordu. Yanıtladım:
-Sadece ilim, yazmak, sohbet etmek, Efendimize (s.a.v) hizmet etmek, doğruları anlatmak, dedikodu yapmamak, kötü, kem sözler sarf etmemekle devam ediyor diyebilirim.
Başka bir şey söz konusu olamaz.
-Ya sevmediğin biri olursa?
- Aynen, fark etmiyor.
Hz.İsanın bir sözü vardır.
Der ki:
Düşmanınızı dahi sevin.
Sevginin ne anlama geldiğini, yaşamda ne derecede önemli olduğunu gösteriyor bu anlamlı ifade.
Düşünün, sizi düşman belleyen biri çaresiz ve yalnız kaldığında onun yanındasınız!
Siz bu cesareti kendinizde bulabiliyor musunuz?
Gerçekten de bundan daha büyük sevgi, daha coşkulu bir mutluluk olabilir mi?
Kuşkusuz, insanoğlu sadece duygularına hitap edeni, kendine yakın bulduklarını sever. Dayanışma diye tarif edeceğim bu tür sevgide mutlak bir menfaat yani kişisellik vardır.
Ben kan bağı ile ilintili olan sevgiyi dikkâte almıyorum. Bu sevgi mecburidir.
Önemli olan, seni dışarıda tutarak aşama yaptıranı, hatayı ne pahasına olursa olsun yüzüne çarpanı tutmak, sevmektir.
Şayet böyle bir seçeneğe sahipsen, sen de karşılığını buluyor seviliyorsun demektir.
Dedikodu ve benzeri konulara gelince; bunlar zaten Allah ehlinin düşüncesi içinde yer almaz. Şayet varsa, o kişi için tehlike çanları çalıyordur ve bahtsızlığın yeni bir evresindedir.
Allahın bize verdiği yeteneği hatalarımızı bulma sevdasında kullanabilirsek mükemmel olur. Ancak, bütün uyarılara rağmen, muhtemeldir ki birey, önündeki süreçlerde kendi perspektifinden kopmamak için duyguları ile hareket etmeye devam edip sevdiklerini ve sevmediklerini bir kenara ayırarak yaşamına devam edecektir.
Bu bir ön yargı değil, muhtemel sonuçtur.
(01/04/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
245 - LOST
Hakkında on binlerce yazı yazılan, forum açılan, gazete ve dergiye konu olan bir televizyon dizisi, LOST. Dizi yapımı, senaryosu ve diğer birçok yönüyle yapımcılık tarihinde çığır açmış ve eş zamanlı yapılan birçok diziyi de etkilemiştir. Müptelası olanlar ve hayran kitlesi milyonları geçmiştir. Bunlarla gelen ekonomik başarı ve ünlü olan onlarca oyuncu sinemaya kazandırılmıştır.
Karmaşık görünse de Lost’ un konusu tek karelik bir resim anlatıyor. Diziyi ilginç yapan puzzle haline getirilmiş tek karelik resmin, her bölümde seyirciye bir parçasının verilmesi. Sanırım tam resim son bölümle tamamlanacak. Resmin tamamını görememek seyircide heyecanı, hep dorukta tutuyor. Seyircinin diziyle bütünleştiği ve adeta kendini kırk beş dakika LOST’ un dünyasında bulduğunu itiraf edenlerin sayısı hiç de az değildir. Benim tahminim, senaristlerin forumlardan da haberdar olduğu ve böylece seyircilerden feed back aldıkları yönünde. Dizinin dördüncü bölümünde heyecan devam etmekte. Haberlere göre altıncı sezonu son olacak ve 2010 yılında bitecek. Tek karelik resim tamamlanmış olacak.
LOST’ta en çok sorulan soru ise
Where are we people! Biz nerdeyiz!
Ben bu soruyu gerçek hayatta sorarım.
Bir anda kendimizi bulduğumuz bu dünyada biz neredeyiz? Kendimizi bulduğumuz bir toplum, bir aile, bir çağda etraftan aldığımız bilgiler ile kurduğumuz veri tabanımız. Gerçek resim ise buradan bakışla bir puzzle gibi dursa da tek karelik o. Zaman ve mekan üstü evrensel bilgi bize puzzle’ın parçalarını veriyor; yeryüzünde halifetullah, insan-ı kamil, bilinç, evrensel şuur, biz ve diğerleri...
Ehli bizim Tek karelik evrensel resimdeki yerimizi yine evrensel olarak tarif ediyor.
“TEK karelik evrensel resmin sahip olduğu şuurun (insan-ı kâmil), yeryüzündeki “halifesi” durumundaki bilinç olduklarını fark edip; evrensel şuur ile bir bütün olduklarını ve bunun getirisini yaşayamadan geçip gittiler bu dünyadan… Yalnızca bedensel zevklerle sınırlı kalarak!.”
Puzzle’ın parçaları elimizde bu Tek karelik resmi anlatıyor. Kişi tek karelik resimde kendini bulamayınca birimselliğini doyasıya yaşamak zorunda kalacaktır. Bir ada gibi olan yeryüzü değerlerine çakılı kalacaktır. LOST!!
(04/04/2008)
(Dr. Turhan Doğan)
246-
Zor gibi ama imkansız değil...
Adına ister öze yolculuk, ister halis kulluk deyin; tasavvufun hakikatini yaşamak, hele bir de imtihan sahneleri geldikçe duruş ve sükûneti korumak hiç de kolay değil. Öğrenilen ilmin stajı demek olan imtihan; en az ilim kadar gerekli ve de önemli! Sınavlar yaşanırken hepimizi zorlayacak iki olguyu idraklerinize sunmak istiyorum:
1-Esmalar arasında fark görmemek, tercih yapmamak. “Esmalar arasında fark görmek urûcu keser” cümlesi, yaşam noktasında inanın hiç kolay değil. Söylemi tamam, ama sahnesi gelince?…
Hiroşima’da nesiller boyu ölümcül hastalığa maruz kalanlar ile bomba atanın aynı Mutlak İradenin dilemesini açığa çıkardıklarını sezmek ve görmek!.. Masum kız çocuğunu dağa kaldıran hayvansılar ile mağdurda hükmü dileyenin bir olduğunu fark etmek, arada hiçbir duygusal tercih yapmamak!.. Övgüde sevinirken; yergide hırçınlaşmamak! Övgünün de yerginin de Tekten geldiğini, fiil ve niyetlerimizle zuhura çıkanın bir olduğunu görebilmek!..
Göremezsek? Uruc; yani nefs kademelerindeki yolculuk, idrak genişlemesi kesintiye uğruyor. Zor gelen şeyin ne kadar ciddi olduğunu görebiliyoruz değil mi?..
2- Olgu ve oluşlar karşısında takınılan hal: Kayıtsız, yargısız seyir mi edelim, yoksa Marifet gereği duruş ve tavır mı ortaya koyalım? Seyir; nemelazımcılık mı? Müdahale ne kadar doğru?
Zor bir soru da bu. Nefsimiz açısından zor!
Aracınızda kırmızı ışıkta beklerken yanı başınızdan gaza basıp gidene içinizden ne diyorsunuz? Mırıldandıklarınız; öfke ürünü mü, yoksa marifet gereği sisteme aykırı tavrı mı kınıyorsunuz? Yanlış yapan bir kişiye gösterdiğiniz sert yüzünüz; Hakkın Celal tecellisi mi, yoksa nefsî gerginliklerinizin mi eseri? Karşıdakini sinirli diye nitelerken, işimize gelmeyen yerde “Celal ortaya koyuyorum” demek; marifet olabileceği kadar, nefsin bir oyunu da olabilir mi?
Marifet ortaya koymak ile terkipsel tepkiler sergilemenin ayracı ne, sınırı ne, nerede başlar, nerede biter?
Zor gibi, ama imkânsız değil dostlarım.
İdrakinin de yaşamının da hepimize kolaylaşması dileklerimle…
(07/04/2008)
(Mehmet Doğramacı)
247-
Hatırla Sevgili
Hatırla Sevgili adlı dizi yakın tarihimizi çok hoş
bir üslupla anlatıyor.
Adnan Menderes’ in idamından sonra Deniz Gezmiş’ in idamını izledik.
O yıllarda bizler çocuktuk. Vatan Caddesindeki evimizin önünde her gün olaylar oluyordu. Polisler öğrencileri kovalıyor, öğrenciler İstanbul Üniversitesi’nden başlayıp Vatan Caddesi’nin sonuna kadar yürüyüşler yapıyordu. Silahlar patlıyor, insanlar ölüyordu. Sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları olurdu sık sık. İlkokuldaydım, okul çoğu kere tatil edilir, biz de apar topar evlerimize gönderilirdik.
Diziyi ilgiyle ve öğrenme maksatlı izliyoruz çoğumuz. Deniz Gezmiş, bir öğrenci lideri. Onun inandığı dava uğruna nasıl direndiğine hayran kaldım. Ölüme giderken ne kadar mutluydu.
“Ölümü göze alabilecek bir davam var mı? Böyle bir inancım var mı?” diye düşündüm.
Allah için Rasulullah (SAV) öğretisi uğruna şehit olabilecek, bir şeyleri göze alabilen bir yapıya sahip olmalı tasavvuf erleri.
Bizler çok şeyler öğreniyoruz düşe kalka. Kimi zaman amaçlarımız sapıyor, yanlış yapıyor olsak da ana hedef ve tasavvufa duyduğumuz derin muhabbetle bir yerlere taşınıyoruz. Daha bilinçli ve en önemlisi, sarsılmaz bir inanç ile seyrimiz sürmeli. İlmin yaşamda nasıl uygulanacağını büyüklerimiz sürekli öğretiyor. Hakkını vermeli. Bu mübarek zatların yolunda şükrümüzü fiillerimizle ortaya koyabilmeliyiz.
Erler demine destur alalım
Pervaneye bak ibret alalım
Er kişi olabilmeye niyet edip, pervane gibi ateşlere atlayıp, ateşin nar görünümünün altında aslında nur olup idraklerimizi genişlettiğine şahit olan şühedadan olmayı Allah nasip etmiş olsun bizlere…
(10/04/2008)
(Ülkü Özgür)
248-
Beynin önemi ve güncel tedavi
anlayışı
İnsanlar için en önemli kazanç, sağlıklı bir beyin’dir. Beyinde sadece duyular, duygular, düşünce ve davranışlar şekillenmez. Vücudun holografik bir bütünlük halinde algılanarak çalışmasını düzenlemek de beynin görevidir.
Beyin; hipotalamus adı verilen bir yapı aracılığıyla, vücüdu elektriksel (sinirsel) ve hormonal yollarla kontrol eder. Hipotalamus, beynin bir çok bölgesinden aldığı otomatik bilgilerle (feedback) yönetilir. Ancak beyin ön bölgesinin hipotalamus üzerine olan etkisi çok daha farklıdır.
Çalışmasıyla insanlara kişilik özellikleri kazandıran beyin ön bölgesi, artan çalışma duyarlılığını hastalık olarak vücuda yansıtmasıyla önem kazanır.
Duygusal ve fiziksel travmalar gibi çeşitli stres faktörleri, etkilerini; beyin ön bölge çalışma duyarlılıklarını artırarak gösterir ve hastalık oluşumuna neden olurlar. Stressiz bir yaşam düşünülemeyeceğinden burada önemli stresin kendisi değil, strese maruz kalmadan önceki beyin çalışma özellikleridir. Beyin ön bölge duyarlılığı ne kadar az ise stresin de etkisi de o oranda az olacaktır. Sonuç olarak insanların yaşamı nasıl kabul ettiği, kişilik özelliklerinin sağlandığı beyin ön bölge duyarlılık dereceleriyle açıklanabilir.
Klinik olgularda sıklıkla görüldüğü üzere, hastalıklar; yaşanan bir stres etkeni ardından ortaya çıkar. Örneğin şeker hastalığı tanısı konan bir kişiye tedavi olarak şeker düşürücü ilaçlar ve diyet önerilir. Oysa şeker hastalığı, yaşanan bir stres sonucu beyin ön bölge duyarlılığının artışı ardından, genetik yatkınlığın şeker metabolizma bozukluğu lehine olması sonucu ortaya çıkmıştır. Burada şeker hastalığının ortaya çıkmasından sorumlu olan hastanın kendisi yani beynidir. Yaşadığı sosyal çevrenin etkisiyle geliştirdiği bilinç altı özellikleri (şartlanmalar) ve bilinç altı özelliklerini yeterince kontrol altında tutamayan beyin ön bölgesinin duyarlı çalışması, hastalığın ortaya çıkmasındaki temel etmenlerdir. Burada genetik, hastalığın tipinin belirlenmesinde etkilidir. Beyin ön bölgesinin çalışma özellikleri iyi durumda olsaydı hem bilinç altı kontrol edilebilecek hem de stresin etkisi belirgin olmayacaktı. Yaşadığı toplumun sosyo-kültürel özelliklerinin belirlediği bilinçaltı çalışma özellikleri ve beyin ön bölgesini duyarlı hale getiren yaşam şartları, hastalığın ortaya çıkışında önemli rolleri olmuş ve hasta olma sorumluluğunu doğrudan kişinin omuzlarına yüklemiştir. Hemen tüm hastalıklarda durum böyledir.
Bu açıdan bakıldığında tedavinin beyin çalışma özelliklerini düzeltecek yöntemler üzerine kurulması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Oysa ki kan şeker düzeyini düzeltmek üzerine kurulmuş olan tedaviler, nedene yönelik olmadığından başarısızlığa mahkumdur.
(12/04/2008)
(Dr. Güçlü Ildız)
249-
Yazar ve Mütefekkir
Yazının büyüsü başkadır. İnsan konuşma lisanına yansıtamadıklarını yazıyla daha kolay ifade eder. İlk vahiyde “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” hitabının geçmesi boşuna değil. Söz uçar, yazı kalır.
Eskiden mektup vardı. Sevgiliye, yâre, gurbettekilere gayet edebi ve samimi seslenirdi insanımız. Şimdilerde düzeyi düşük de olsa, cep mesajların konuşmadan daha sevimli gelişi de yazının gizemli gücü ile alakalı.
Yazmak, nefes almaktır. Günlük tutanlar, tutmayanlara nispetle içsel dengelerini daha rahat kurarlar. Öfkelerini, sevinçlerini, kırıklıklarını paylaşırlar orada. Günah çukurlarına düşmeden, karşıya zarar vermeden, kendi kendine.
Günümüz medya- yayın dünyası eline kalemi alıp ortalığa çıkanlardan geçilmiyor. Yazan yazana! İşte bu noktada yazar ve mütefekkir farkını tespit; yayın kaosu içinde istifade edeceğimiz kaynakları doğru seçmede bize ufuk açacak.
- Yazar; derlediklerini kompozisyon eder. Ağırlıkla alıntı ve dipnotlara yaslanır.
Mütefekkir; okuduklarını gönül süzgecinden geçirerek yansıtır. Dipnota, alıntıya fazlaca başvurmaz. Çünkü o, kopya bilgileri değil, hazmederek kendine mal ettiklerini açığa çıkarır.
(Bilimsel makalede dipnot zorunludur, bu tarz konumuz dışındadır.)
- Yazar; günlük düşünür, kısa vadede önüne gelen sorunlara değinir. Mütefekkir; günlük de yazsa AN a hitap eder. Onun için yazdıkları hem o gün hem yıllar sonra okunur, değer bulur. Yıllar öncesinden gelişmeleri tahmin gücü bundandır. Mütefekkir; gönül aynasına bakarak bazen onlarca yıl sonrasını, ileriyi tahmin edebilir.
- Yazar, görev- hobi kabilinden yaklaşır yazı işine.
Mütefekkirin; hayatı yazıdır, fikirdir!..
-Yazar, duygu ve düşüncelerini dile dökerken,
Mütefekkir; çilesini, derdini, sevincini,
üzüntüsünü, an be an yaşadıklarını yansıtır
satırlara.
İşte bu nedenledir ki yazardan bilgi yada duygu yüklenirken; mütefekkirin satırlarında canlı bir hayat seyredilir. Yazarın yazısı okunup rafa kalkar, mütefekkirin yazısı, gönülde, ruhun derinliklerinde yankılanır!.. Hatta öylesine sarsar ki ciddi dönüşümler start alır!
- Yazar; derlediği meyveleri pazarlayan bir manavsa; mütefekkir; fidandan ağaca, bakımdan hasada kadar ürünün içinde olandır!.. Toplumu sırtlayanlar, büyük değişimlere öncü olanlar mütefekkirlerdir!..
Her yazar, nasibinde varsa bir mütefekkir adayıdır.
Bu site; yazarları mütefekkirlik ufkuna taşımak üzere kurulan, ender bir mekteptir.
Yazandan, okuyandan, kurandan, emek verenden, hepinizden Hak Razı Olsun.
(15/04/2008)
(Mehmet Doğramacı)
250-
Çarpıtmadan..
Siz şayet bir teoriyi-felsefeyi bilmiyorsanız, analiz tekniklerini kullanma yeteneğinden mahrum iseniz, konuları BÜTÜNLÜK içinde değerlendiremiyorsanız, konuştuğunuz insanın meşrebine ayak uydurmakta zorluk çekiyorsanız, verdiğiniz abartılı mesajlar kişisel görüşlerinizi yansıtacak, hakikat noktası ile uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmayacak, haliyle öngörüleriniz de büyük ölçüde yanlış anlaşılacak ve hiçbir toplumsal talebi karşılamadığı gibi, yanıltıcı ve aşağılayıcı olacaktır.
Sonrasında ‘Teklik’ yaşamı ile değerlendirildiğinde bu yanılgıya sudan bahaneler uydurulacak ‘ben öyle demek istememiştim, ne var ki böyle anlaşıldı ‘ denecektir.
Özür dilerim, böyle bir davranışın nedeni, açıkça itiraf edeyim, çarpıtmaktır.
Bu tür yorumların kişisellikle alakası vardır, ama evrensel hiçbir yararı yoktur. Hele yenilenmeyle uzaktan yakından bir bağlantısı olamaz. Zira birey yenilenme modunu seçmişse, ‘artık o kişi rahatlıkla dedikodu yapar, istediğini seçer, kurtarır’ anlamına gelmez, gelmemelidir.
Bütün bu tanımlamalara karşın, sizin de fark edebildiğiniz gibi temel, ortak noktalar vardır ve her zaman geçerlidir. Bunlar, klasik anlamda söylüyorum, kimseyi ayırt etmemek, küçük görmemek ve dedikodu yapmamaktır. Şayet, doğru bilgi aktarıyorsanız, öğretici olmaya çaba gösteriyorsanız, mantıklı telkinlerde bulunuyorsanız ne ala, ama bütün bunlara uymak zorunluluğu söz konusudur.
Aksi tavırlar ise karışıklığa sebebiyet verir. Böyle bir ortam oradan oraya savrulmaya yol açar.
Dimdik durabilmek, üretici olmak, taklitçiliği seçmemek ise kolay bir iş değildir.
(17/04/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
251-
Halimiz
İlim sahiplerinin geçmişte ve günümüzde edebi öğreten değişik hallerini hep hayranlıkla seyretmişimdir.
Onların o mütevazı ve diğer ilim sahiplerine olan alçak gönüllü davranışları hep gönlümde yer etmiştir, hafızamdadır.
Cahillikten mi bilinmez, apaçık hadis ve ayetlere ters düşen kelimeler tespit etmedikçe karşımdakinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış, bana göre ters bir tespit var ise de hemen tepki vermemiş ve kendimden daha iyi bildiğini bildiğim bir bilene ya da beyan eden ilgili ilim sahibine bu konuda anlamamı sağlayacak soruyu yöneltmişimdir. Bu davranış mutlak ki henüz yolun taa en başlarında cahiliye devrinde olduğumdan, benim gibilerin mutlaka edinmesi gereken edep’tir.
Ama bir de o tarihe ismini altın harflerle yazdırmış olanların unutulmaz dersleri vardır ki ikisinin hikâyesini anlatmadan edemeyeceğim, bu yola baş koymuşlar bilir zaten:
"Bir adam kötü yoldan para kazanıp
bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç
olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı
Bektaş Veli ‘nin dergâhına kurban olarak bağışlamak
ister.
O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi
görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli ‘ye anlatır ve
Hacı Bektaş Veli
- ‘ Helal değildir ‘ diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam, Mevlevi dergâhına gider ve ayni
durumu Mevlana ‘ya anlatır.
Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.
Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını,
ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve
Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaşı Veli bir şahin
gibidir. Öyle her leşe konmaz.
O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz, ama o
kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez, kalkar Hacı Bektaş Dergâhı’na gider ve
Hacı Bektaş Veli ‘ye, Mevlana‘nın kurbanı kabul
ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş
Veli ‘ye sorar.
Hacı Bektaşı Veli de söyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın
gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim
gönlümüz kirlenebilir, ama onun engin gönlü
kirlenmez.
Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”
İbret verici değil mi? Cenab-ı Hakk, ilmiyle beraber hazmını da verir temenni ve duasıyla…
(21/04/2008)
(Ncaki)
Hayatımız sınavlar üzerine kuruldu.
Çocukluktan başlayan sınavlar kariyer yaşamı boyunca
yakamızı bırakmıyor. Yetişkinlerin bile stres altına
girdiği sınavların çocuklar için haksızlık olduğu
kanaatindeyim. Çocuklarda baskı unsuru kurmadan,
içinden gelerek sınavlara hazırlanmalarını sağlamak
ve öz disiplini verebilmek daha sağlıklı olacaktır.
Şu anda yürürlükte olan sınavlara göz atarsak;
SBS KGS OSS LGS
ÜDS KPSS KPDS ALES YDUS ALS TUS YÖS YÇS ve diğer
özel sınavlar.
Maraton daha ilköğretimle başlıyor ve çocuklar
kendini bu ağır maratonun içinde buluyor.
Maalesef, ülkemizde doçentlik için bile sınav var.
İyi bir liseye veya bir üniversiteye girebilmek için
yapılan masrafların ekonomik boyutu ise ayrı bir
konu. Sosyal bir devlet yapısında herkese eğitim
sağlamak, hatta istediği eğitimi sağlamak devletin
bir görevi olması gerekir. Ancak ülkemizde
devlet üniversitelerinde eğitim nerdeyse parasız
iken gençlerin üniversiteyi kazanmak için
harcadıkları çaba hiç de yabana atılır değildir.
Eğitim şart, fakat bu kadar sınav
şart değil.
Sınavların getirdiği psikolojik sıkıntı, buhranlar
ve takıntıların, bazı insanları çocuk yaştan
itibaren eğitimden soğuttuğu da kesindir. Diğer
yandan, sınavların, belli oranda da olsa, bilgiyi
anlamayı, kavramayı ölçtüğü doğrudur. Eğitime
talep ile eğitim verecek kurumların sayısının
sınırlı olması, ister istemez bir ölçme sisteminin
uygulanmasını kaçınılmaz kılıyor. Neticede, herkese
istediği eğitimi sağlayacak kadar kapasite olsa da
yine sınavlar kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bu
durumda da herkes daha iyi eğitim veren kuruma
girmek isteyecektir. Özellikle doğu toplumlarında
belirgin olan kayırmacılık, adam tutma
hemşericilik gibi bilgiyi, yeteneği ölçmeden
insanlara hak tanıyan davranış biçimlerini
engellemek için de herkese aynı ölçme sisteminin
uygulanması doğru bir uygulamadır.
Gerek seçme sınavı gerekse ders sınavlarını sayarsak
hayatımda binlerce sınava girmiş bir kişi olarak
başarıyı hedefleyenlere tavsiyem olacaktır.
Sınavların bir yarış içinde geçtiği kesindir. Fakat
sınavlara hazırlanırken bir yarışa
hazırlanmaktan ziyade, öğrenmeyi ve kendini
geliştirmeyi ön planda tutmak sınav stresini
azaltacak ve başarıyı getirecektir.
Mutlak sınavda da zaten kişinin
kendini tanıması hedeftir. Bunu da kendi kapasitesi
kadarıyla yapacağı açıkça belirtilmiştir. Herkese
başarılar..
(Dr. Turhan Doğan)
Kötü karakterli, geçimsiz bir genç
varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba
ile bir tahta vermiş. "Arkadaşlarınla tartışıp
kavga ettiğinde bu tahtaya bir çivi çak" demiş.
Genç ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki
günlerde kendi kendini kontrole çalışmış ve her
geçen gün daha az çivi çakmış.
Nihayet bir gün gelmiş ki tahtaya hiç
çivi çakmaz olmuş. Durumu babasına anlatmış. Babası
onu yeniden tahtanın önüne götürmüş ve ''Bugünden
başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için
tahtadan bir çivi sök." demiş. Günler geçmiş. Bir
gün gelmiş ki bütün çiviler çıkarılmış. Babası ona
"Aferin iyi davrandın ama tahtaya dikkatli bak.
Artık çok deliği var; geçmişteki gibi güzel
olmayacak" demiş.
''Arkadaşlarla tartışıp kavga
edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü
kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşından bin
defa özür dilesen, o da affettim dese bile bu delik
aynen kalacak ve kapanmayacaktır. Dost; ender bir
mücevherdir. Seni güldürür, yüreklendirir. Sen
ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, dinler, yüreğini
açar" diye ilave etmiş…
***
Sistemde telafi var mı?
“Helalleşme”nin hakikati nedir? Tövbe; seriül hisabı
durdurup ödenecek bedeli yok eder mi?
Düşünülesi sorular. Başta verdiğimiz kıssadan
çözümlediklerimiz:
1- Çivi sökülse de izi kalıyor. Özür
dilense de gönülde sızı kalmakta!
Peki, “Günahına tevbe eden; hiç
günah işlememiş gibidir” hadisini nasıl
anlayacağız?
Tahtayı hiç delinmemiş hale getirmek
imkansız! Yani insan beyni; yapılanı da yaptığını
da unutmuyor! Unutmamak; gönlü sızlatıyor. İyi
ama hadis?..
Kanaatimizce; verilen zarar
cinsinden birkaç misli bir fayda ile telafi yoluna
gidilirse, hiç işlenmemiş hale gelinebiliyor.
Örneğe devam edelim...
Tahtanın deliklerini kapatamazsınız
ama sunta- laminat- mineflo gibi kaliteli bir
malzemeyle kaplayabilirsiniz!
O zaman deliğin ne sızısı kalır ortada, ne de izi!..
…
Peki ama, kaplama yapacak imkan ve
güç yoksa? O zaman hiç mi şansımız yok?
Elbette o zaman da bir çıkış yolu
var. Masraf ve imkan istemeyen kolay bir yol. O yolu
sizin gönüllerinize bırakalım. Belki ileride
değiniriz.
Hakkını vermeyi samimiyetle niyete
alıp tövbe- özür mekanizmasını layıkı vechile
değerlendirebilenlere ne mutlu!
(27/04/2008)
(Mehmet Doğramacı)
Beyinde işitme merkezi sağ ve sol kulak üstü
hizasındaki temporal alanlarda bulunur. Sağ kulaktan
alınan ses verileri sol temporalalana, sol kulaktan
gelenler ise sağ temporal alana giderek işlenir.
Kulağın görevi, işitilen sesleri beyindeki işitme
merkezlerine iletmektir. İşitme merkezlerinde
değişik derecelerdeki yapısal ya da işlevsel
sorunlar sesin algılanmasında güçlüklere yol açar.
Sağ ve solda bulunan bu merkezlerin çalışma
özellikleri birbirinden farklıdır. Sol temporal
bölge; seslerin somut, mantıklı ve gerçekçi
içeriklerini deşifre ederken sağ temporal bölge;
soyut, sanatsal, gerçek ötesi özellikleri daha iyi
algılar.
Örneğin bir konserde kendinize göre salonun sağ
tarafına oturulursa sesler öncelikle sol kulaktan
girecek ve sağ temporal bölgeye daha kolay ulaşacak
olan sesler daha iyi algılanıp yorumlanabilecektir.
Müzik yerine gelen sesler seminerde olduğu gibi
konuşma sesi ise salonun sol tarafında oturmak size
avantaj sağlayacaktır.
Tarihte Avrupa’da kralların sağ yanına yönetimle
ilgili kararlar veren danışmanları, sol yanına ise
sanatçılar ve yönetim dışı danışmanları otururmuş.
Sağcılık ve solculuk kavramlarının buradan
kaynaklandığı rivayet edilir.
(30/04/2008)
(Dr. Güçlü Ildız))
Cennet bu dünyada nasıl olur? Ne hal
ile yaşarsanız öyle ölürsünüz, ne hal ile ölürseniz
öyle dirilirsiniz demiştir Allah Resulu (SAV).Günlük
yaşamımız ne derece Resulullah (SAV)’ ın
bildirdikleri ile uyumlu?
Hayata bakışımızda asgari
sevinç varsa biraz uyumluyuz. Gayretsiz,
tevafuklarla dolu, su gibi akışkan olmuş yaşam tarzı
ise tam uyumluluk gösterdiğimizin bir ölçüsü
olabilir. Bu da Resulullah Efendimiz’ in(SAV)
bildirdikleri doğrultusunda yaşaya yaşaya olacak.
Yanlışlar bir bir dökülecek ve tertemiz kaldığımızda
neşe yansıtacağız etrafımıza. Çevremizdeki insanlar
da çekim alanlarımız dolayısıyla uyum ölçüsünü bize
bildirir nitelikli olacak. Her anımız için hayat
dersidir diye düşünmeye adapte olursak, neyi neden,
niçin yapıyorum diye bilinçli hareket etmeye
başlayabilmiş isek ilk adımı attık demektir.
Karşımıza çıkan insanlar ve tepki düzeyimiz nasıl?
Tepkilerimiz nasıl ve nereden çıkıyor? Benlik ne
kadar hüküm sürüyor? Veya hangi tepki, merkezimizle
uyumda olduğumuz halimizin yansıması?
Enerjimizi yanlış yerde,
dünyevi amaçlar için kullanıyor isek sadece ruhsal
dengemiz değil, bedenimizde de arızalar olacaktır.
Hastalıklarımızın da sebebi budur. Kaynağa ait olan
enerjiyi kaynakla uyum için kullanmak yerine benlik
heveslerimiz için heba edişimiz. ‘ Hevasını, istek
ve arzularını ilah edineni gördün mü?’(Furkan Suresi
43) buyurulmuştur.
Yaşam canlıdır, ‘’HAY’’dır..
Sürekli ileri gidiş, büyüme, gelişme söz konusudur
evrende ve her şeyde. Benliğe yönelik gidişlerde
geri geri yürümek vardır. Direniş, karşı koyma
vardır. Benliğimize ters gelen oluşlar ise özümüzün
gerçeğine çeker, madde manaya dönüşür. İHTİMAL Kİ;
HOŞLANMADIĞINIZ ŞEY SİZİN İYİLİĞİNİZEDİR VE İHTİMAL
Kİ, SEVDİĞİNİZ BİR ŞEY SİZİN KÖTÜLÜĞÜNÜZEDİR. SİZ
BİLMEZSİNİZ, ALLAH BİLİR." (Bakara, 2/ 216).
Her şeyi en geniş bakış
açısıyla görmeye niyet edelim. Ana kaynağın bakış
açısıyla olaylara bakabiliyorsak doğru algılama
ölçüsünü elde etmiş olacağız. Bu da düşe kalka
olacak. Ama olacak. İman ve halis niyet ile…
Büyük bir oyun içindeyiz.
Oyunda doğru hamleler yapma durumundayız ki,
ruhumuzda duyalım evrensel enerjinin titreşimlerini.
Ait olduğumuz yere, yuvamıza dönüş böyle mümkün
olacak. Resulullah(SAV) sünneti dediğimiz o ahlak
bilinçlerimizde tam yerleşip oturduğu vakit;
sünnetullah denen sistemin nasıl bir cennete
dönüşeceğini görebileceğiz.
UYUMLANACAĞIZ !
(01/05/2008)
(Ülkü Özgür))
Greet Wilders
ismini çoğu insan tanıyor artık. Hollandalı bir
milletvekili… Onu dünya çapında meşhur eden
özelliği, provokatif açıklamalarda bulunması.
Rasulullah Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve
sellem) Adolf Hitler’e, Kur’an-ı Kerim’i
Hitler’in “Kavgam” kitabına benzeten
Wilders, şu sıralar yine gündemde.
Son mahareti “Fitna/Fitne”
adını verdiği belgesel film. Aylardır tartışılan
“yapım” internette de izlendi. Ancak, tepkiler
üzerine yayın durduruldu.
Anlaşılan, şeytan Ebu Cehil’in
ve Ebu Leheb’ in genleriyle oynamaya
başlamış. Son zamanlarda bazı kendini bilmezler,
Efendimiz (s.a.v) ile uğraşıyor ve akılla izah
edilemeyecek bir mantığa/akıma soyunuyor.
Sonlarının ne olduğunu bilmeden düşünmeden.
Çaktırmadan resmen çirkefleşme ortamı
yaratmaya çalışıyorlar.
Ve fitne gibi İslam’da asla
tasvip edilemeyen bir oyuna ikna olunmasını
bekliyorlar.
Sapık düşünceleri ile bu yolla
gündelik hayatımıza sızmaya çalışıyor. Kimi
inançsızları şekillendiriyor güya duyarlılık
alanlarının içine giriyorlar.
İşte Wilders de bu şaşkınlardan biri.
Dayanağı, mistik alanlar değil,
özgürlük kavramı.
Her şeyin onunla algılanabileceğini
düşünüyor şaşkın. Aslında böyle bir ayırım söz
konusu bile değil. Ama o herkese dayatmakta bir beis
görmüyor. Az görülen bir şekilde propaganda
mekanizmasını harekete geçirmesiyle bir felsefeye
ulaştığını düşünüyor.
Ona göre, İslam’ın içinde kalan veya
anlayışı dışında olan her şey düşman ve kötü.
İslâmı donmuş, taşlaşmış bir yargı
organına benzetmeye özen gösteriyor.
Diyor ki: Bu halinizle beraber
olamayız. Barış içinde yaşamaya hakkınız yok sizin.
Analizlerde bulunmayı bile hazmedemiyorsunuz.
O zaman, ona şunu sormak gerekir:
Neden yaptıklarından vazgeçme eğilimi duyuyorsun,
davanı sürdürmüyorsun?
Özgür bir insan neden korksun ki?
Bilinmeli ki
İslam, hiçbir şartta tehdide, kutuplaşmaya, olumsuz
analizlere ve kurgulara teslim olamaz.
Bu bağlamda akla şöyle bir soru
gelmesi kuvvetle muhtemel.
Böyle mi olmalı dinler arası diyalogun gelip
dayandığı nokta. Ne dersiniz?
(04/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
252- Sınav
(24/04/2008)
253-
2- Tahta hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor! Yaralı
gönül, yara almamış gibi değil artık!
Mademki hadis, telafi şansı veriyor, işlenenin
silineceğini müjdeliyor, o halde tövbe- özrün nasıl
olması gerektiğini az daha düşünelim.
254- Ah şu beynimiz!
255- Uyumlanabilmek
Kayıp bir asrı saadet hayali
değil bu. Resulullah(SAV) vermiş müjdesini; olacak!
256- Fitne'nin böylesi!
257-
Mistik âlemde yeni bir dönemin başladığını, ihmal edilip dışlanan ‘sitelerin’ teorik dahi olsa merkeze yaklaştığını, er geç hak ettiği yeri bulacağını, okurların tarihsel bir yanlışı düzelttiğini, kendini sosyolojik, psikolojik, epistemolojik olarak kanıtlamaya kalkan çokbilmişlerden yakasını kurtaracağını biliyorduk.
Nitekim, öyle oldu.
Bugün www.sufizmveinsan.com izlediği stratejiyi bıkmadan usanmadan devam ettirerek, ileri görüşlü vizyon sahibi, farklı düşünen yazarları ile doğru kararlar alarak, kendini yenileyerek, okurlarına güven vermek ve etik değerlere sahip olmak suretiyle 2.000.000 okuyucuya ulaştı.
Okurlarım biliyor, övme türü işlerin içine kendimi katmaya çalışan biri olmadığım için rahatım. Ancak, site yazarlarının hakkını yememeğe gayret edeceğim.
Hiçbirini diğerinden ayırmadan, şu hususları itiraf etmek isterim:
Onlar, yazılarını asla gösterişe kaçmadan, makyajlayarak başarılı oldular.
Yazı sonrasında arkalarında enkaz bırakmadılar.
Pohpohlama ile değil, haklı olarak bir seviyeye geldiler.
Şeffaf oldukları için de kazandılar.
Şimdi bir ahlâk pusulası olarak göze batıyorlar.
Tümü teorik ve yaşamsal yanlarıyla hak ederek söz konusu niteliklere kavuştular.
Kendilerine buradan teşekkür etmeyi bir görev addediyorum.
Ne mutlu bizlere, böyle değerlere sahip olduğumuz için.
Ne mutlu sizlere onları okuduğunuz için.
Ne mutlu bu insanlara Allah Rasulüne hizmet ettikleri için.
Nice milyonlara ulaşmak dileğiyle,
Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.
(07/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
258- Konu türban değil, bakış açısı
Bugün sitemizin yorum köşesinde sıra yine bendenizde. Yazı için az bir zamanım kaldı.
Ve ben, öğleyin, Türkiye’nin tartışmasız en iyi diş hekimi Mustafa Aydoğan’ın koltuğundan kalktığım halde, dişlerimdeki problemler nedeniyle acı içinde kıvranıyorum.
Bu maddi acılar gelir geçer.
Ancak toplumsal acılar, sıkıntılar bir türlü geçecek gibi görünmüyor.
Bir yanda, gözümüzün nuru İslam dinine sıkıca sarılmış, elinden geldiğince imanını korumaya çalışan insanlar; diğer yanda aynı ülkede, aynı dine mensup, ama bakış açıları bir hayli farklı, İslami olayları bir tehlike olarak gören ve engellemeyi adeta ‘misyon’ edinmiş modernist gelenekçiler var.
Özetle, kilitlenmiş bir durum söz konusu.
Peki, bu durumda ne yapacağız?
Akla bir yığın soru geliyor.
Toplumsal yapımız, bu basit sorunu kaldırmayacak kadar geri düşünceye mi sahip?
Başörtülü hanımların çocukları vatan için, aslanlar gibi çarpışıp hayatlarına veda ederken, şehit cenazelerinde görülen manzara karşısında, her zaman olduğu gibi çağdaş hayatlarını taciz ettikleri gerekçesiyle haykırıp ‘burada başörtülü kadın’ istemiyoruz denmiyor.
Yani başı kapalı (özellikle türbanlı annelere) bu seferlik sizi affediyoruz düşüncesiyle bir lütufta mı bulunuluyor?
İşte bunu anlamak pek kolay değil.
Haliyle, bu şartlarda iki kesim arasındaki uçurum gitgide artıyor. Hiç kimse de bunun üstesinden gelmeye çabalamıyor. Toplumun birbirinden bu kadar uzaklaşmasının bir hayli tehlikeli olduğunu fark etmemiz şart.
Öfke artıyor, kullanılan sözcükler
sertleşiyor, taraflar karşı tarafı sindirmek için
bütün olanaklarını kullanıyor. Ve işin önemli yanı
‘aralarında ne kadar ayrılık, bilinçlenme,
uyanamama olayları kavrayamama farkı olursa olsun’
bütün Müslümanlar kardeştir hükmü unutuluyor, yok
olup gidiyor.
(09/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
259- Adil olma hissi mantıksal değil, duygusal
Meşhur kıssada geçer.
Allah’ın adaletimi?
Ömer’in adaletimi?
İnsanların kafasında Allah’ın adaletinin eşit bölüm olarak algılanması sonucu onu seçerler. Hâlbuki Allah’ın adaletinde kimine az kimine çok gider. Allah’ın adaletini basit bir eşit bölme sananlar, konuya tam vakıf olamadıkları ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın adaleti çok bilinmeyenli bir denklem gibidir.
Hz. Ömer’de bu noktaya atıf yaparak ben sizin kalbinizdekini bilemem Allah bilir der.
Genelin anladığı eşit bölme ise herkese aynı oranda verme ise mutlak eşitliği yansıtmamaktadır. Nitekim böyle bir adaletin doğaya, bilime, ters olduğu açık ortadadır. Son bilimsel bulgularda bunu açıklar nitelikte.
Son yapılan bir bilimsel çalışma adil olma hissinin, mantıksal değil duygusal olduğunu gösterdi. ABD'nin İllinois Üniversitesinden Ming Hsu ve ekibi, adil olma ve verimlilik söz konusu olduğunda beynin nasıl işlediğini aydınlatmak amacıyla araştırmaya katılanlar için bir senaryo yazdı. Gönüllülerden, açlıkla sarsılan az gelişmiş bir ülkedeki öksüzlere 100 kg gıda yüklü bir kamyonla yardım yaptıklarını düşünmeleri istendi. Tüm çocuklara yardım götürülmesi için yolda harcanacak süre 20 kg yükün kaybedilmesine, buna karşılık çocukların yarısına yardım dağıtılması sadece 5 kg kayba neden olacaktı. Gönüllülerin, daha az çocuğa mı ulaşmayı tercih edecekleri yoksa adil mi davranacakları sorusuna yanıt arayan araştırmacılar, katılımcıların MR'ını çekti. Gönüllülerin beynindeki 3 bölgenin farklı şekilde ve karar sürecinde farklı zamanlarda aktif hale geldiği; acı, öfke, mutluluk, iğrenme gibi duygusal deneyimleri yöneten beynin insula adlı bölümünün eşitlik, putamen adlı bölümün verimlilik söz konusu olduğunda daha aktif olduğu görüldü. Beynin çekirdeğininse karar alındığında, hem verimlilik hem de hakkaniyet durumunda daha aktif olduğu gözlendi. Araştırmacılar adil olma söz konusu olduğunda yargıların akıldan çok duygularla yönlendirildiği sonucuna vardı.
Araştırma, Amerikan "Science" dergisinde yayımlandı.
(11/05/2008)
( Dr. Turhan Doğan )
260- Hangi Fıkıh, Hangi İlmihal
İmam-ı Azam (rh.a) fıkhı; “Kişinin leh ve aleyhinde olan konuları bilmesi” diye tarif eder. Bu tanımda dünya- ahiret ikilemi yok. Her şey buna dahil. Bugün okunan fıkıh ise; içtihat (ayet- hadisten ihtiyaca göre hüküm çıkarmak) tan uzak, mezhep ekollerinin asırlar önce belirlediği metodolojiye kilitli ve eskiyi tekrardan ibaret.
Geçenlerde benim gibi İmam- Hatip kökenli bir dostuma sordum; KUYU SULARININ HÜKMÜ hala okunuyor mu?.. Maalesef evet, hem de epeyce vakit ayırıyoruz dedi.
Neler mi okunuyor?.. “Kuyuya fare düşerse kaç kova su çıkarmak lazım, kedi düşerse kaç kova çıkarırsak temizlenmiş sayılır?..”
Allah aşkına memlekette kuyu mu kaldı?
İkinci sorum; TİCARET HUKUKUNDA ALIŞ- VERİŞ AKİTLERİ aynı mı? Evet dedi. Yani henüz borsa, enflasyon, sanal satış vb konular yok değil mi?.. Evet, yok!..
Ya İlmihaller?.. İbadetin şekil- dış şartları anlatılır ilmihallerde. Namazda ayak aralarının kaç santim olacağından tutun da, teyemmüm toprağının cinsine kadar!..
Saygıda kusur etmediğim Hocalarım!
Ayakların duruşunu, rükuda kaç derece eğileceğimi titizlikle öğrettiniz!
NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR sırrını açmadınız, RUKUNUN,SECDENİN HAKIKATINI öğretmediniz!
Kuyu sularında kök söktürdünüz? Her taraf su iken teyemmüme haftalar ayırdınız… Affınıza sığınarak soruyorum:
1- İlm-i Hal; Halin, durumun, mevcut yaşamın, çağın bilgisi demekti. Yepyeni, çağa paralel bir ilm-i hal yazmak için daha çok bekleyecek misiniz?..
2- Fıkıh; kelime olarak dinde ince düşünme, hassas tefekkür, hükümlerin derununa dalmak demekti? Namazın derunu, parmak arası mesafe mi ki saatler harcadık?
3- Hayat akıp giderken “İçtihat kapısı kapandı” diyerek, mezheplere sadakat adına savunduğunuz kilitlenmişlik daha ne kadar sürecek?..
Muhterem Hocalarım;
“Batini yorumlar bunlar, biz Kur’an- Sünnet çizgisindeyiz “ diyerek sırt çevirdiğiniz Tasavvufun; hakiki manada Fıkıh ve İlm-i hal olduğunu düşünmüş müydünüz?..
“Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesi” “Halin ilmini kavranmak” gerçekliğini sadece tasavvufta buldum. Hem de öyle bir hayretle ki; modern bilimle açılan sırlara, batini yorum diyerek aşağıladığınız ehl-i tasavvufun yıllar öncesinden müşahedesine şahit olarak!..
Hakkınızı ödeyemem hocalarım. Ama şunu da bilmenizi isterim:
Fıkıh; DİNDE DERİN DÜŞÜNME, İlmihal; HALİN BİLGİSİ olarak işlenmedikçe yeni nesil sizden şikâyetçi olacak!
Saygılarımla…
(13/05/2008)
( Mehmet Doğramacı )
261- Sigarada son saatler...
Eşimle İstinye
Park’tayız. Oturduğumuz cafede, dışarıda hafifçe
yağan karı seyrediyoruz.
Dalmışım.
Bir ara, çevremdeki masalara göz attım. Yanımda
küçük bebeği ile oturan genç hanım, çantasından
çıkardığı paketten hemen bir sigara yaktı.
Bebeğine rağmen…
Az ilerde tek başına oturan bir bayan, elindeki
kitabını okurken, bir taraftan kahvesini yudumluyor,
diğer yandan sigarasını içiyordu.
Kısa süre sonra yeni gelenlerle birlikte ortalığı
kesif bir dalga kapladı.
Hemen kalkmak zorunda kaldık.
Nasıl bir alışkanlıktır bu, tarifi mümkün değil.
Herhalde beyindeki bağlantıları kestiği için,
içmeyene zarar verdiği bilincini de yok ediyor.
İnsanın insana saygısı olsa, içilmeyecek. Kişi, bu
ihtiyacını dışarıda görecek. Yani normali içmemek
olacak.
Ama ne gezeeer!
Sigara, içicilerde öylesine bir
tiryakilik/bağımlılık yaratmış ki, bir an
geldiğinde gözleri hiçbir şeyi görmez oluyor.
Bir şeye mi sinirlendin, yak bir sigara.
Evde eşinle münakaşa mı ettin, vur kendini içkiye.
Veya bir şeye mi sevindin, otur içki sofrasına, atıl
sigara paketine.
Sonra!...
Efendim, sigaranın faturası yılda 9 milyar dolarmış.
Sigaraya bağlı hastalıkların ülkeye zararı ise 2,7
milyar...
Kanserden ölenlerin haddi hesabı yok.
Bu rakamlar hiç mi önemli değil.
Bildiğiniz gibi, yasalar artık kapalı
alanlarda sigara içilmesini yasakladı. Yarın
uygulamaya geçilecek.
Şimdi son günlerde bir tartışma başladı.
Uygulanırdı, uygulanamazdı...
Biz toplum olarak neleri tartışmıyoruz ki!.
OFFFFF!....
Yak bir cigara…
(17/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
262- Panzehir
Toplumdaki bazı bakış açılarını ne kadar anlamaya ve ardındaki hikmeti ne kadar görmeye çalışsan da bazen insanın içinden sus pus olmak gelmiyor!
Toplumun kamplaştırılmaya çalışıldığı malum noktalar günlük arkadaş sohbetlerinin de ana konusu. Hele öğle tatillerinde okuduğunuz gazete o gün bir de konuyu manşetten atmışsa… Seyreyleyin cümbüşü!
Her kafadan farklı bir ses ama hep aynı korku: Özgürlüklerimiz yavaş yavaş kısıtlanacak ve bizler yakın coğrafyadaki benzer ülkeler gibi karanlık bir devrin içine sürükleneceğiz ve hatta zaten sürüklendik bile!
Konu tahmin ettiğiniz gibi laik-şeriat ayrımcılığı. Bizim gruptaki korku da din kullanılarak bazı güç odaklarına bu ülkenin yem olması yani aslında yıllardır konuşulan ve tartışılan şeyler.
Laiklik ve din adına atıp tutmalar; var’ı yok, yok’u var zannetmeler…
Genelde bakış açılarını ters yüz etmeyi severim, doğal muhalefetimdir. Bizlere öğretildiği gibi madalyonun öbür yüzünün (hatta iyi yansıtıyorsa kim bilir kaç yüzünün) de olduğunu hatırlatmaktan ve karşıdakinin beynindeki elektrik akımını tetiklemekten hoşlanırım.
O nedenle tek bir şey soruyorum bu konulara girenlere: “Peki madem bu kadar hassassın, hem Müslümanlığını yadsımıyorsun hem de çağdaş medeniyet aşığıyım diyorsun da be kardeşim niye Din nedir? Kime gelmiştir? Rasul kimdir, ne anlatmak istemiştir? Dinciyim diyenlerin sırf ağzını kapatmak, dini tekellerinden almak için dahi olsa bunları öğrenmek istemiyorsun? Madem inancın olduğunu söylüyorsun niye merak etmiyorsun, belli klişelerle sadece itiraz ediyorsun, araştırmıyorsun, niye dinini sahiplenmiyorsun? Ama şimdi sorsak hepinize tuttuğunuz futbol takımlarınızın elli yıllık geçmişini ve galibiyetlerini yorumlarıyla sıralarsınız… Tabii o da güzel, ama hayat kurtarmıyor!”
Yani sözün özü şudur ki, din adına art niyetle veya cahilce, gafletle hareket ettiğini düşündüğünüz kesim veya kimselere, yine Din’i bilerek ve Din’in ta kendisiyle cevap verebilirsiniz; onları ancak bilgiyle terbiye eder, toplumu ikaz edebilir, bilinçlendirirsiniz…
Yoksa sadece “dünya düzenine dönük kafaları” mutlu edecek devlet ve rejim sistemlerine ait ilkelerle “dünyası ile beraber ahireti üzerine de kafa yoranlara” bir şeyler anlatamazsınız.
Zehrin panzehiri de yine asıl kaynağındandır.
Panzehir DİN adı altındaki Allah Sistemi’nin günümüz bilimiyle açıklayan İLİM’dir.
Üstad Ahmed Hulusi’nin deyimiyle asıl KÖKTEN DİNCİ bir bakmışsınız siz olmak üzeresiniz o zaman…
Selam ve dualarımla…
(19/05/2008)
(Nilay Caki)
263- Tespih
Günümüzde dua ve zikir sayısını belirlemek amacıyla kullanılan tespihin anavatanının uzak doğu olduğu ve buradan orta doğuya ve Avrupa’ya yayıldığı rivayet ediliyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v) zikiri, parmak eklemlerini sayarak çektiği biliniyor. Sahabenin taş sayarak ya da belli aralıklarla ipe atılmış düğümleri sayarak zikir çekmelerine de karşı çıkmadığı kaynaklar tarafından bildiriliyor.
Allah Rasulu’nun (s.a.v) “parmakların yaptıklarından sual olunacaklarını” bildirmesi ile konunun önemiyle ilgili bir araştırmayı gerekli kılıyor.
Tespih çekme ve parmakla sayma durumlarında etkin olan bölge, başparmağın avuç içine bakan uç kısmıdır. Bu bölge ister tespih tanesiyle isterse eklem boğumlarıyla, kısa aralıklarla, temas halindedir. Bu aralıklarda bu bölgeye hafif bir basınç uygulanır.
Klasik Çin tıbbı, başparmağın bu bölgesini beynin vücuttaki izdüşümü olarak belirler.
Yani her tespih tanesi çekişinde ya da başparmağın her eklem boğumuna dokunuşunda beyine buradan bir uyarının gittiği 4000 yıllık geçmişi olan Çin tıbbının tespitidir.
Keza aynı tespitler ayak başparmakları için de söylenmektedir.
Şems-i Tebriz’inin Konya’da bulunan türbesinde, bir çerçeve içinde duvarda asılı olan yazıda “namazda ayak başparmaklarınızı yere sıkıca basılı tutun” uyarısı yapılmaktadır.
Tasavvuf’a gönül veren günümüz insanı 300–500 ya da 1000 taneli tespihler kullanır. Yerden tasarruf sağlamak amacıyla olsa gerek, tespih taneleri küçük boncuklardan dizilir. Bu küçücük boncukların başparmağa yeterince bası etkisi oluşturmayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
(21/05/2008)
(Dr. Güçlü Ildız)
264- Sessizlik
En çok hoşlandığım kelime «sessizlik» sensin. Yaşadığım ve yaşamak istediğim en güzel an, yine sensin. «Sessizlik» sana ömür boyu muhtacım. Kara borsa olduğun bu devirde seni arayan yok. Ruhları çeşitli gürültüler, hoş sözler boğmak üzere, tedbir alan düşünen kim? Gürültülerin ruhlarda yaptığı tahribatı görüp (anlayıp) ah-u zar ederek inleyen nerde?
Ben, sensiz olamam sessizlik. Beni bıraktığın an deliye dönüyorum. Bütün gürültüler üzerime çullanıyor. Ruhumu (manamı) boğmak istiyor. Senin olmadığın an kulaklarımın da olmamasını istiyorum. Oradan giren her şey ruhumdaki sessizlikten bir parça koparıp götürüyor.
Kim neden hoşlanırsa hoşlansın, ben en çok senden hoşlanıyorum. Senin olduğun mehtaplı geceler bana neler fısıldıyor neler! Hep, gece olsa da seninle kalsam, diyorum. Ne çare ki zaman ferman dinlemiyor. Seni dinlemek, seni içmek istiyorum yudum yudum. Darmadağınık zihnimi toparlamamda bana kim yardım edecek senden başka. Sen sessizlik fırtınalı şehrin yegâne limanı.
Akıllı geçinen nâdan! Sağlınızı bozan elverişsiz şartlara tedbir almayı tasarlıyorsunuz da, ruhunuzu bozan seslere karşı niye tedbir almayı düşünmüyorsunuz? Elbette düşünemezsiniz. Çünkü ses, sizi boğmuş, esir etmiş. O yüce insan (sav)ın “Bir saat düşünmek (tefekkür) bin yıllık nafile ibadete bedeldir” diye işaret ettiği ölçü kaybedilmiş.
Müslüman! Senin yerin gürültüler ordusunda değdi, sen sessizlik ordusunun rütbesiz er’isin. Vazifeni bil. Sessizliği hissettiğin an ona koş. Benliğindeki sesleri koy. Dudaklarını mühürle, açmamak üzere... Kulaklarını kilitle... O an kâinatı idare eden Mutlak Hakim’i zikret ki, topuğundan tepene kadar bütün varlığın dize gelsin. O anı tarif edebilir misin? Asla!.. Yaşadın ya yeter.
Analar-babalar! Yeni doğan yavrularınıza konuşmayı değil, susmayı öğretin. Konuşmasını nasıl olsa öğrenecekler. Ya susmasını öğrenmezlerse!.. Cemiyetin başına bela kesilirler. Siz de toprağın üstünde de altında da huzur yüzü göremezsiniz. Onun için, iki kulak ve bir ağzın verilişindeki hikmeti iyi düşünün.
Gürültüler! Niye boşuna zahmet çekiyorsunuz? Ne kadar çok olursanız olunuz, sessizlik sizi çayda şekerin eriyişi gibi bitirecek. Teknik aletler hep senin yanında değil mi? Bu halinle insanları niye huzura götüremiyorsun? Götüremezsin. Çünkü sen huzursuzluğun kaynağısın. Kime gidersen git... Ne olur beni yalnız bırak... Sen, senin aşkınla yananların yanına... Bana sessizlik yeter... Gel, sessizlik gel. Seni bulamazsam da, seni hatırlatan herşey hoş bana.. Senin olduğun her çehre: «ayna»... Seni o çehreden kıskanıyorum.
Kararımı verdim. Ömür boyu seni arayacağım. Gördüğüm herkese seni soracağım. Belki o an senden biraz daha uzaklaşırım. Fakat ne olursa olsun bulduğum an kaybetmemeğe kararlıyım. Ne olur sessizlik beni boş sesler deryasında bırakma...
(23/05/2008)
(Tabip Dr. Mevlüt Katırcı)
265- Turnusol
Bazı kavramlar, çıktığı alanın fevkinde anlamlar yüklenerek hayatımızda yer ederler. Şimdilerde entelektüellerin, köşe yazarlarının sıkça kullandığı bu kavramla tanışmam ortaokul yıllarında oldu…
Fen Bilimleri Laboratuarındayız. Bardaktaki sıvının Asit mi yoksa Baz mı olduğu turnusolle belirleniyordu. Dışarıdan iki sıvı da farksız- aynı görünürken kâğıt değince, içerikleri ayan beyan ortaya dökülüyordu. Söylenişini pek sevdik turnusolün. Anlamı da belirteç demekmiş…
Hz.Muhammed (sav) in bir işlevinin de insanlara turnusol etkisi olduğunu düşünmüş müydünüz?..
Risaleti ile açığa çıkana kadar tüm Mekke’liler aynı. Onun gelişi ile herkesin hakikati çıkıyor ortaya… Mekke’liler EBUL HIKEM (Hikmet Babası ) diyorlar ileri gelen birine… O bilge adam; gönlüne Muhammedî turnusol deyince ne renk veriyor biliyor musunuz? EBU CEHİL!... Hikmet Babasının aslında Cehaletin Babası olduğu çıkıyor ortaya… Olay 180 derece tersine dönüyor.
Bilal, sıradan bir köle. Hem de siyahî… AHAD-AHAD diye feryat ediyor Muhammedi turnusol kalbine girince… Sıradan bir köle; Rasulullahın yanı başında ilk müezzini oluyor…
Hikâyemsi, seyahat tadında tasavvuf serilerimiz okundukça; “Muhammedi bir zata yolum uğrasa, ben de nasiplensem” şeklindeki maillerde artış görüyorum. Bu yolun yolcuları ehil bir elin kendilerine uzanması için can atıyorlar. Temiz niyetli dostlara sormak istiyorum:
- O el uzanınca gelişecek turnusol etkisine hazır mısınız?.
Muhammedi zat karşınıza çıkınca, en yakınlarınızın aslında en uzak, en uzaklarınızın da aslında en yakın olduğunu fark etmek gibi bir sarsıntıyı kaldırabilecek misiniz?..
Dün “Çok seviyorum” dediğiniz dostların bir anda karşınızda yer almasına; yıllarca nefret ettiklerinizin aslında çok sevimli dostlar olduğunun açığa çıkmasına dayanabilecek misiniz?...
Bu, dışarıda yaşanacak olan!
Ya iç dünyanız?..
Muhammedi ilim gönlünüze akmaya başladığında, o güne kadar güzel ahlak saydığınız tutumlarınızın aslında ışığı kesen birer duvar olduğunu görmek; önemsemediğiniz, size zor gelen, “Asla yapamam” dediğiniz tavırların, idrak gelişimi için zorunluluğunu fark etmek kolay hazmedilebilir mi?..
Muhammediliğe talip olan dostlarım!
Turnusol etkisine; enfüs ve afakınızın hakikatini çırılçıplak seyretmeye hazırsanız, duanıza ben de gönülden AMİN diyorum...
(26/05/2008)
(Mehmet Doğramacı)
266- Realite
Anlatılması güç bir kavram Realite..
Ancak basit olarak şunu ifade eder; Gerçek, gerçeklik. En yeni ile en eskiyi içine alır.
Somutlaşmış bir zarurettir. Lafla olmaz, lafla insan gerçeğe ulaşamaz. Şayet böylesine bir çıkmaza girerseniz, bu kavramdan hiç nasibiniz yok demektir.
Değişim, yenilik te bir zarurettir. Eskinin ayıbı yeniliğin normali olmaktadır. Çünkü eskinin ayıplama duygusu alınmış akla gelmez hale dönüştürülmüştür. Öylesine akla gelmeyen öneriler ortaya konmuştur ki duyunca şaşırıp kalabiliyorsunuz.
Değişmemek mümkün değildir. Örneğin ağır kayıplar verildiğinde, taşınamayacak yükler taşınamayacak hale geldiğinde verilen sözler unutulur, dostluklar hatırlanmaz olur.
Yaşam boyutunda ikan ehli imana, iman ehli de şeriata dönebilir. ‘B’ nin sırrına inandığı halde tanrının yolunu tutar. Ortak noktalar unutulur. Bir düşmanlık hevesi içine girilir. Olmaması gereken kin ve nefret tohumları sergilenebilir.
O kişi haliyle düşünmekten kaçar, tahammül etmekte zorlanır, sabrı çabuk biter; Bir ideoloji barınağına sahip sığınıp fanteziler, nostaljiler üreterek, hedef aldığı kişiyi potansiyel bir tehlike gibi görmeye başlar.
Bu tipler için ‘Öyle kalsınlar. Etme bulma dünyası bu’ demeniz mümkündür.
Bu da bir realitedir.
Ne var ki mesele burada bitmemektedir. Çünkü düştükleri boşluk kendilerini iyiden iyiye aşağıya çekecek, esfeli safiline ulaştıracaktır.
Ve bizler o boşlukta kalanlara veri tabanımızdaki değerlerle yaklaşıp sempati, ‘iyi niyet’ beslemek durumundayız.
Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum; Kendilerine sağduyu ile yaklaşım yaparak, eski havalarını yakalamaları için yardımcı olmak gerekiyor.
Bütünlük alerjisine yakalananları tedavi etmek için başka bir çare de göremiyorum.
(29/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
267- Gereğini Yapmak
Bir takım çevreler ön yargıları ve sahip oldukları şeylerle bizlere zarar vermeye devam etseler de sistemin göçmemesi için üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Yani bir evladı paylaşamayan iki anneden, çocuğun ortadan ikiye bölünmesine ilk tepkiyi gösteren öz anne gibi davranma misali.
Bu girişten sonra ‘peki olumsuzluklara karşı ne yapmalı’ sorusunun cevabına kafa yorabiliriz.
Daha öncede yazdım. Yine dillendiriyorum. Beğenmeyeceğiniz, hoşunuza gitmeyecek bir olayın odak noktası olsanız bile hiç kimseye karşılık vermeniz doğru değildir. Böylesi bir yaklaşım edebe sığmaz.
O halde yapılacak yegâne şey; kabiliyet ve istidat istikametinde hemen herkesin görüşlerine saygı duymak eleştirilerine katlanmak, sunulan ortaya konan ilimden nasibi kadarı ile almak, üretmek ve yapıcı olmak la hayatın geçirilmesini temin etmektir.
Bu yaklaşım sorumluluk anlayışı ve ciddiyet açısından takdire şayandır.
Ancak böylesi bir davranış tahammülsüz olanların daha doğrusu evrenselleşmeyi bir türlü içine sindiremeyen insanların işine gelmez.
Bizim bu aşamada yapmamız gereken yegâne şey; Fikir ve irade hürriyetini sağlamak, kimliğini ortaya koymaya çalışan insanımızın taleplerini karşılama ve doğru bilgiler edinmesini temin etmektir. Eldeki veriler tükenmeden, yaşama geçtiğini görmeden, tereddütlü yollara başvurmak veya insan aklının alamayacağı konuları muhatabın üstüne yıkmakla görev yapılamaz.
Bunun için sihirli bakışlar yetmez. Niyet, bilgi ve beceri ve akıl gerekir.
‘Şurasını burasını düzeltelim, makyajını yapalım imajını parlatalım ‘ türünden kalıcı olmayan geçici eylemleri yapmanın da hiçbir manası yoktur.
İnsanları birleştirme yolu ancak şaşırtıcı hamleler sonucu olabilir.
İyi düşünüp taşınmak ve gereğini yapmak zorundayız dostlarım!.
(31/05/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
268- Tasavvuf Gerçeği ve Özgürlük
Teknolojik ve bilimsel gelişmeler hızlandıkça Hz. Muhammed (sav) den akan Risalet- Sünnetullah Hakikatinin yeni veçheleriyle açılacağı seziliyor. Üzerine tefekkür, yorum hatta idrak bina ettiğimiz, literatüre ait bilgilerin bile sarsıntı geçirmesine hazır olmalıyız diye düşünüyorum… Ezber bozma dönemi start almış görünüyor!
Bu süreçte farklı yönlerle açılacak kavramlardan biri de; TASARRUF… Kabaca “Velinin eşya, insan ve oluşuma bi iznillah hükmetmesi” diye bildiğimiz tasarrufu, genellikle mucize, keramet, harikulade boyutunda düşündük… Geniş değerlendirmek pek akla gelmedi…
“Kelebek Etkisi”ini okuduk, “Sistemde boşluk olmadığı”nı okuduk, “Domino taşları misali her oluşumun bir diğerini tetiklediği”ni okuduk ama nedense kendi beynimiz ve kalbimizi özgür düşünmek bize sevimli geldi…
Ana- babadan DNA sarmalı ile aldığımız genetik bağı, astrolojik ve çevresel etkileri bilmemize rağmen kendi başımıza olduğumuz zannı; egonun süslü oyunlarından biriydi… Oysa ayet beyinlere- kalplere an be an tasarruf edildiği noktasında uyarıyordu:
- İNSAN, (ÇOBANSIZ DEVELER GİBİ) BAŞIBOŞ OLARAK (SALINIP) BIRAKILACAĞINI MI SANIR? (Kıyame-36)
Rasülullah (sav) şöyle buyurmuştu:
- Kişi; Dostunun yolundadır.
- Kişinin dini arkadaşının dini gibidir.
Hz.Mevlana da şöyle demişti:
- Demircinin yanında durana kömür, esansçının yanında durana misk bulaşır!..
Dostlarım;
Sünnetullah Gerçeği orman kanunu gibi, güçlünün zayıfa tahakkümü, onda tasarruf etmesi şeklinde anlatıldığında bunu acımasız (!) adalete aykırı (!) bulanlardan biri de bendim…
Zaman içinde anladık ki, kelebek etkisi, beyin- kalplerde de söz konusu! Dünya sistemindeki toplumsal hiyerarşi, beyin- kalplerde de mevcut. Bir üst birim; bir alt birimde tasarruf ediyor.
Alttaki kabul etsin, etmesin hiç önemi yok. Tasarruf eden; alttakinin haline bakmıyor bile!...
Bütün mesele; tasarruf edeni bilmekten öte, neye yönlendirildiğini fark etmekte düğümlü!.. Bu gerçek fark edildikten sonra; “Özgürlük mü, geçsene kardeşim o masalı” diyeceğinize eminim!
Bu bağlamda: YÜRÜR HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN O'DUR!." (11- 56) ayetindeki “O’DUR” işaretini, öğrendiklerimizden farklı seyredeceğimizi düşünüyor, heyecanlanıyorum!
Bizden söylemesi; ezber bozduracak gerçeklerle yüzleşmeye hazır olun!
Dini; akıl- bilim- gelişim sürecinde yeniden, yepyeni bir algı ile okuma hızlanacak.
Bu sürece yetişin, geç kalmayın olur mu?..
(04/06/2008)
(Mehmet Doğramacı)
269- Dönemler
Hayatı kısır hale, içinden çıkılmaz şekle dönüştüren nedenlerin başında hiç kuşkusuz, toplumsal tartışmaların ürünü olan içi boş şeylerle uğraşmak gelmektedir. Bu zaaflar, toplumsal tahayyülün, insan aklının dumura uğramasının bir belirtisidir.
Maalesef, günümüzdeki yaşam biçimi bu kavramların, böylesine anlamsız konuların etrafında dönüp durmakta, sürekli bir düşman avı şekline dönüşen bakış açıları ile işlerlik kazanmaktadır.
Bilinmeli ki geçiştirmekte olduğumuz süre, teklik-birlik içinde bir yaşamın, yenilenmenin, pek akla gelmediği, insan fıtratını tehdit eden etkilerin tedavisinin yapılmadığı, algılamadaki zafiyet sorunlarını önleme tedbirlerinin alınmadığı, cehaletin önüne geçilmediği, üretimin asla netleşmediği, üretime katkı yapacak uygulamaların dikkate alınmadığı ve özellikle mistik sahadaki sorunların toplumun genel yapısını bozacağı düşünceleriyle devam ediyor.
Bizler bunların süreklilik kazanmaya başladığını, nesilleri de kapsayacağını acaba fark edebiliyor muyuz?
Bu sorunların üzerine gidilmezse her ne olursa olsun, isimler ne kadar değişirse değişsin, olumsuz gidişatı değiştirmenin pek mümkün olamayacağını söylemek gerçekçi olacaktır.
Şayet bir gelişim arzulanıyorsa ilk şartı;
Dinsel ritüellerin yarattığı farklılığı ele alıp üzerinde durmak, aklıselim sahibi olarak hoşgörüye özen göstermek, sağduyulu olmak ve her türlü ayrımcılığı dışlama prensiplerine itibar etmemektir diyebilirim
Bilinmeli ki, tarih boyunca insanoğlu toplum olarak değişik dönemler yaşamıştır. Bugünlerde yaşananlar da o günlerdekilerin bir kopyasıdır.
Büyüklenmeyi bir meziyet sanmayan ise dönemlerle sınırlı kalmayacak, mutlaka düzlüğe, gerçeğe ulaşacaktır.
(06/06/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
270-
“İslami” adı altında yapılan müzik tarzını radyo kanallarını gezerken rastlantı sonucu dinlerdim. Müzikal kalitesi çok kötü olan ve fonda “Hu” çeken ritmin yeraldığı bu tarz bana hep itici gelmiştir.
Ürünün içeriğinde İslam adının geçmesi, yapımın mükemmel olması gerekliliğini çağrıştırıyor. Oysaki şimdiye kadar yapılanlar basitlikten öteye geçemiyor, hakkını veremiyordu.
Geçen ay piyasaya çıkan ve Efendimiz’e (sas) ithaf edilen “iftihar abidemiz, Efendimiz” albümü övgüyü fazlasıyla hakediyor. Çünkü hakkını veriyor.
Usta bir müzik yapımcısının öncülüğünde tasarlanmış albümde Ahmet Özhan, Orhan Hakalmaz, Ferdi Tayfur, Fatih Kısaparmak, Muazzez Ersoy, Funda Arar, Zara, Murat göğebakan gibi müziğimizin usta isimleri yeralıyor. Sanatçılar emekleri karşılığında her hangi bir bedel almamışlar. Ürünün kazancı ile doğu ve güneydoğu illerinde sanatçıların adını taşıyan etüd merkezleri kurulacakmış.
Müzik dünyamızın önemli bir eksikliğini tamamlayan bu album almakla ilahileri yüksek müzikal kalitesiyle dinlemenin keyfine varacak, yardıma ihtiyacı olan bölgelerimize de kararınca katkıda bulunmuş olmanın sevincini yaşayacağız.
Tanıtım filmi (http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=101&cid=1954)
(07/06/2008)
(Dr. Güçlü Ildız)
271- Seyret, nemelazım (mı?)
- Tasavvufî hakikatler üzerine araştıran, inceleyen kişilerin hayata bakışı nasıl olmalı?..
- Yargısız seyir; hakikatte ne demek?...
- Öğrendiğimiz, içte hazmetmeye çalıştığımız
bilgileri zuhura çıkarırken tavrımız ne olacak?..
Tasavvuf üzerine bazı bilgiler okundukça görüyoruz
ki hakikate ait ilmi bakış ile marifetin gereği
olarak; zahirin hakkını vermek üzere ortaya konması
gerekenler birbirine karıştırılıyor.
Şöyle ki;
- Hakikat bakışı ile olaylarda hayır- şer görmemem gerekir. Görürsem şirkteyim.
- Hakikat yönünde zuhura geleni değiştirmek gibi nefsî bir çabamın olmaması gerekir. Aksi; takdire itiraza girer ki, iman açısından sıkıntı verir.
- Hakikat noktasından tüm insanları bir görmeli, sevmeli, fark gözetmemeliyim. Tersi; Hakkın kulları arasında ayrımcılıktır ki ciddi perdeler oluşturur…
Peki, hakikat noktasında durum bu! Ya Marifetin gereği?..
-Hayır ve Şer farkı görmeyişim, toplumun ve fertlerin zararına olacak şeylere seyirci kalmam mıdır?.. Elbette hayır! Marifet; “Bir kötülük gördüğünde elinle, gücün yetmezse dilinle, ona da gücün yetmezse kalben değiştir (hiç olmazsa buğzet)” Nebevi buyruğunun gereğini yapmaktır…
-Olayların akışına itiraz edemem hakikatte. Ama bu, insanlığa görevim ve imanımın gereği olarak gidişata dair uyarılar yapmama engel değildir. Şayet her şeyi hiçbir uyarı olmaksızın akışına bırakmak dinin emri olsaydı; Kur’an ve Hadislerde bir dizi uyarı, bir dizi emir ve yasaklar bütünü yer almazdı.
-Hakikat noktasında tüm insanlığı bir aile ve kardeşlerim olarak görüyorum. Ama zalimin zulmüne itiraz etmemem, mazlumun acısını yüreğimde hissetmemem anlamına gelmez bu. Zulme rıza da zulümdür. Mazlum kim olursa olsun yanında yer alınması da imanımın gereğidir.
Değerli Dostlarım;
Sufizm üzerine yazan ve konuşanların toplumsal ve insani konularda uyarılarını “hakikatten perdelenmek” diye nitelemek; Marifeti; zahirin hakkını hesaba katmamaktır. Unutulmamalıdır ki; İslam’ın bir Nebüvvet bir de Risalet boyutu var. Boyutların hakkını vermemek tek kanatla uçmaya çalışmaktır ki sonu felakettir.
İşte bu yüzden ehlinin şu sözü hiç aklımızdan çıkmasın
“Hakk’ın hakkını, büründüğü sûrete göre vermelisin!”
Bu yola gönül verenleri tenzih ederim, seyir; trene bakmak değildir. Seyir; kayıtsız nemelazımcılık hiç değildir…
Marifet yolculuğumuzun kolaylaşması dileklerimle…
(09/06/2008)
(Mehmet Doğramacı)
272- Mahremiyet elden giderken
Önce BBG Evi tarzı yapımlara şahit olduk. Sonra gizli kamera çekimleri, telefon dinleme vakaları. Cep telefonu ile kayıt ve resimlemeler… Çarşıları 24 saat gözleyen mobese kameralar. Bir feryattır kopuyor: Olamaz! Özel hayata saygı! İnsan Hakları!..
Bilime, düşünceye sınır yok. İnsan üretecek, geliştirecek, pazarlayacak, sektörler oluşacak. Ne bilimi durdurabilirsiniz, ne düşünceyi, ne de teknolojiyi. O halde farklı bir noktadan bakmak gerek! Biz, tasavvufça bakacağız her zaman olduğu gibi. Siyasi çalkalanışlar, magazinel dedikodularla işimiz olmaz. Şöyle girelim:
Tasavvuf alanında tecrübeli bir zatı ziyaret ettim. Sohbete girerken,
- Müsaadeniz olursa ses kaydı alabilir miyim, dedim. Gülerek;
- İlahi kayıt cihazları hem enfüste hem afakta an be an çalışırken, sen teyp açmışsın, açmamışsın, ne önemi var? (…) dedi.
Başkaları varken yapamadıklarımız, görülmesinden, duyulmasından rahatsız olduklarımız; takibinden çekindiklerimiz; ya şartlanmalı biçimde örtünme ihtiyacı duyduğumuz haller yada suç kapsamına girenler!..
Mesela, gıybetini yaptığımız birinin yanımıza teyp koyması işimize gelmez! Toplumsal kimliğimizin aksi bir halimizi, sevenlerimizin bilmesini istemeyiz. Bir sırlı yanımız vardır sadece kendimizin bildiği (!) bir de dışa açık vitrinimiz… Bir açıdan normal olan, özel hayata olan bu durum diğer açıdan kendi içimizdeki ikilemi, çelişkiyi ortaya koymuyor mu?..
Cibril Hadisini hatırlayın. “İhsan” nedir, sorusuna
Rasülullah’(sav)ın cevabı: Allah’ı
görüyormuşçasına ibadet etmendir. Bil ki sen onu
görmesen de o seni görmektedir!
Ayet ise şu gerçeği fısıldar:Gizlediklerinizi
de aşikar ettiklerinizi de bilen Allah’tır!.. (Teğabun-4,
Nur-29)
Mahremiyet elden gidiyor diye kaygılananlara sormak isterim:
-
Hakikatte özel hayat var mı ki?!...
-
Hakikatte GİZLİ- AŞİKAR ayrımı var mı ki?!..
-
Cinni ve Meleki yapılarla etrafımız sarılıyken,
beyinler beyinleri, kalpler kalpleri duyarken
bağımsız hayat nasıl olur?...
Elbette fitne ve fesat sebebi halleri normal görüyor değiliz. Özel hayata müdahale her ne şekilde olursa olsun savunulamaz.
Olanı seyretmek, seyirde hayır görmek, marifet yolcusunun biricik ölçüsü. Özel hayatın bu derece deşifresi ürkütücü görünse de, saklı gizli- yaşanan pek çok şeyden alıkoyması noktasından bakınca, hayırlı gelişmeler diye de nitelemek istiyorum.
Ne dersiniz, dinleme cihazları, gizli kameralar, mobeseler, takip cipleri; bizi bir türlü yaşayamadığımız ihsan boyutuna istesek de istemesek de itekleyen yardımcı unsurlar olmasın?.. Rahman, bu gelişmelerle insana hakikatini bulduracak ihsan sürecini; kalpçe yaşam dönemini açıyor olmasın?..
İlahi kayıt cihazlarının yön- mekan- zamandan münezzeh olarak an be an çalıştığını fark edenlere selam olsun!..
(16/06/2008)
(Mehmet Doğramacı)
273- Ahlaksızlıkta misilleme yoktur!
Hz. Musa kavmi ile beraber yağmur duasına çıkar. Bir gün, iki gün, üç gün... Bir türlü yağmur yağmaz. Musa Kelimullah yalnız kaldığı bir an Allah’a dua ederek bu durumun sebebini sorar: “Yarabbi! Niçin duamız kabul olmaz?”. Allahu Teala der ki: “Aranızda nemman (söz taşıyan, koğucu) var. O aranızda olduğu için duanız kabul olmadı.” Hz Musa bunun üzerine heyecanla der ki: “Yarabbi onu bana bildir, hemen aramızdan çıkarayım!” Allah buyurur: “Ya Musa! Onu sana söyleyeyim de ben mi nemman olayım!”...
Allah ahlakı !
Huuuu...
Oysa bizler zaman zaman karşımızdakinin yanlış hareketine bakarak “o bana böyle yaparsa ben de ona şöyle yaparım” tarzında misilleme yoluna gider, kendi ahlakımızdan neredeyse vazgeçer veya ödün veririz. Bunun kendimiz için aslında bir sapma olduğunu düşünmeden! Kendimize, değerlerimize olan sadakatimizden vazgeçer, intikam duygumuza yeniliriz. Sanırız ki “ona gününü gösterdim”.
Ahlaksızlıkta misilleme karşısındakine benzemektir. O zaman insan kendi yolundan çıkmış, başka bir yola girmiş olur. Ve ancak kendine yazık etmiştir.
Böyle durumlarda en iyisi Kur’an’ın tavsiyesine uyarak affetmektir. Affeden kendi özüne, aslına, tuttuğu öğüde, yoluna, Allah’a sadık kalmıştır. Sadakat ise ne değerli ve Allah yolunun olmazsa olmaz bir hasletidir. Kendi ahlakına, değerlerine, Allah’a sadık olmadan din nasıl güzel yaşanabilir? “Kulluk” Allah’a sadakatimizi ispattan başka nedir?
“Gelsin ikrarında beli diyenler”... (Pir Sultan Abdal)
Allah sadıklar zümresine ilhak eylesin!
Amin.
(18/06/2008)
(Meryem Irmak)
274- Yaşamak için...
Mistisizmin gerek amel boyutu, gerekse derunundaki ilim olarak nitelenen ve adına ‘tasavvuf denilen bilgi’ boyutu yanında ‘yaşam’ın olması isteği çok açık bir gerçektir.
Çünkü ilmi görülen, hissedilen hususlarda mutlaka ona eş olarak yaşam da aranıyor.
Hemen herkes bunu biliyor ve dile getiriyor. Hele
zorluk derecesi çok yüksek bir yığın imtihanla
karşılaşmış olanın bu konudaki isteği epeyce fazla
oluyor.
Demek istediğim biri pekala çıkıp ‘….ilminin
değerlendirilmesi, yaşamıyla özdeşleşmelidir’
diyebilir.
Artık şunun anlaşılması gerekiyor; ilimle beraber yaşam, yaşamla beraber ilim aranıyor.
Bütün bu düşüncelerle cebelleşirken aklıma takılan hususları da açıklığa kavuşturmalıyım.
Yaşama azmi içinde bulunan kişiye uzaktan yakından gelecek her türlü olumsuzluğun onu pek yıpratmaması beklenir.
Çünkü bilgiyi hayata dönüştürmenin koşulları bu etmene dayanıyor.
Şunu iyi bilmek şart:
İnsanın psikolojik yapısını etkileyecek herhangi bir gelişme ile yaşam aynı yerde duramaz, özdeşleşemez.
Ve bütün etkenleri harmanladığınızda ilim ile yaşamın kıyaslanma durumu ortaya çıkar ki buna göre ‘yaşamın’ bir adım önde olduğu görülecektir.
İlim sahibi olanlar, yaşam tarzını olgunlaştırabilmek için değerlendirmelerini daha objektif şekilde yapmak zorundalar.
O nedenle ne bayram havası yaratabilecek bir tutuma, ne de korku filmine dönüşecek psikolojik bunalıma, özetle açık ve gizli şirke sebebiyet verme -varlığın bütün olduğunu bildiği halde- ve ayrışma modlarına girmemeleri beklenir.
Toplumdaki yetersiz din kültürü sanki üzerine vazifeymiş gibi, bir şeyler yapabilme, üretebilme gayesi ile yaşayanla alay etmeyi, küçük görmeyi, -dine kesinlikle aykırı olduğu halde- temel görevlerinden biri sayar.
Bu sübjektif, olumsuz bakış açısına karşın; övgüyü hak eden ilim sahibine yaşam daha gereklidir.
O nedenle yaşamın yorumlanabilmesi için, kişinin halkla arasındaki duvarları yıkması şart olur.
Yaşamın ilk etapları böyle başlar.
Özetle, çevreden kurtulmak, etkilenmemek...
Sonrası, devam ede giden bilgi ile yaşam bütünleşir.
Artık, o mahalde yaşam aranmaz, istenmez olur.
Baki kalan ise sadece ilimdir.
(21/06/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
Tasavvuf konularında düşünenlerin, okuyanların ve
yazı yazanların genellikle edindiği bir tecrübe
vardır; bir konunun üzerinde tefekkür edersiniz,
tefekkür sırasında aklınıza gelen sorular belki aynı
gün belki de takip eden günlerde cevaplarıyla bazen
bir yazıda bazen bir filmde veya sohbette karşınıza
çıkar.
Ya da bu alanda yazı yazanların çokça rastladığı
gibi aklınıza düşen fikir ya da konu, daha siz yazı
olarak toparlayamadan karşınıza bir yayın organında
çoğunlukla da ilgili internet sitelerinde (hızlı
erişim ve yayın prensibi gereği) başka biri
tarafından yazılmış olarak çıkıverir. İlk zamanlar
şaşırır, daha sonra ise kanıksarsınız bu durumu…
Üstünde düşündüğünüzde ise veri tabanınızdaki
imgeleme sizi şu hayale ulaştırır: Özünüze
yöneldiğinizde ulaşabildiğiniz bir network-ağ
bağlantısı vardır ve bu ağ-bağlantısındaki belirli
bir yayın frekansını yakalayabilen diğer akıllarla
birlikte o yayına dahil olmaktasınızdır. Yayına
maruz kalan her vehimsel birim, kendi terkibine ve
ilim seviyesine en uygun şekilde aldığı yayını bazen
açığa çıkarabilmekte veya bazen de çıkaramadan
kapalı geçmektedir.
Sadece tasavvuf değil, tüm diğer alanlarda da
bildirildiğine göre farklı frekans yayınları söz
konusudur ve moda, trend gibi dünyevi oluşumlar bu
şekilde ortaya çıkmaktadır. (Bu konudaki ayrıntılı
açıklama Üstad Ahmed Hulusi’nin Bilincin
Arınışı-
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/ ve
Tek’in Seyri-
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/tek/
kitaplarında bulunmaktadır)
Bu farkındalığın sizi götürdüğü nokta ise çok
açıktır: Bir fikri veya ilmi bir veriyi ortaya koyan
sizin “ben” dediğiniz gibi gözükse de asıl olan TEK
irade ve TEK bilinçtir. Bu gerçekle, artık kendinize
veya başkasına mal etmezsiniz yazılanı, bilirsiniz
ki siz yazmamışsanız dahi (sizin algılamanıza
göre olan) bir başkası takdir gereği
yazmıştır veya yazacaktır.
Önemli olan, o fikrin veya konunun kesret âleminde
gerçeklik kazanmış olmasıdır her bir birimin
algılamasına göre.
“Kün!” emri yerini bulmuş, özünüzden gelen hitaba
uymuşsunuzdur ve sonucunda eğer hakkıyla kulluğunuzu
eda edebilmişseniz ne ala…
Bu gerçekler ışığında artık EGO’ya prim
veremezsiniz; aksi takdirde kendi kendinizi
kandırmış ve ateşinize kibriti çakmış olursunuz.
Kaldı ki Efendimiz (s.a.v) şu hadisinde bizlere
şöyle bildirmiştir:
Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah benim sözümü işitip belleyen, sonra da onu
benden (başkasına) ulaştıran kimsenin yüzünü Kıyamet
günü ağartsın. Zira, nice ilim taşıyıcılar vardır
ki, alim değildir. Nice ilim taşıyıcıları ilmi,
kendinden daha alim olana taşırlar." (Küttüb-i
Sitte/ 6018)
(25/06/2008)
(Nilay Caki)
Daimi olarak maddeyle haşır neşir olmuş
insanların geçmişini gözlemleyince, hatırı sayılır
derecede hatalarla dolu olduğunu kabulleniyoruz.
Durum böyle olup insan kendi haline kaldığında,
maddeye dalarak daha fazla para kazanmaktan başka
hiçbir şey düşünmüyor.
İnsanlar aç kalmış, neyin mümkün olacağı, neyin
olmayacağı belirlenmemiş, birileri ölmüş, karşı
komşunun midesine günlerce hiçbir şey girmemiş,
hatta dünya batmış, umurunda bile olmuyor.
Maneviyatın geçerli olmadığı, bireyi ön plânda
mütalaa eden, sadece maddeyi kabul eden bir toplum
olamaz.
İnsanoğlu madde batağından, günlük dertlerinden
kurtulup dünyaya ve topluma, sözünü ettiğimiz
sorunlara bütünlüklü bir bakışla yaklaşımda
bulunmuyor, özetle aynı görüşte hayatına devam
ediyorsa, olayların akışı içinde parçalanıp batmaya
mecbur hale gelecektir.
Değerli dostlarım!...
Bu değerlendirmeler, en iyi biçimde evrensel
kitap Kur’anı Kerim’ de ve Hadislerde
anlatılmaktadır. Bizler gerekli olan bilgileri
toplamak, kendimize çekidüzen vermek zorundayız.
Bunun istisnası yoktur.
Bilmek gerekir ki, bu konuda yapılacak hatalar,
sistem sonucu mutlaka ortaya çıkar ve birey bunu
fazlası ile yaşamak durumunda kalır.
(27/06/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
İman; insanın gelişimini sağlayan, öte âlem
korkusunu, mükâfatlarını bağlayan, değerlendiren
mistik bir görüştür. Aklın bilimle diyalektik
ilişkisinin doğal bir sonucudur.
İnsan düşüncesi yüzyıllar boyunca, gelişmenin
sırrını metafizikte, dinin hükümlerinde aradı.
Bilimin gelişmesiyle, mecaz –sembol olarak
kabul edilen kavramlardan, hurafenin boyunduruğundan
kurtulmayı bildi. Aklın yetersiz kaldığı anlarda ise
iman devreye girdi.
İnsanların mutluluğu, mutlaka kazanma hırsının
törpülenmesi yine iman sayesinde istenilen noktaya
ulaştı. O nedenle birtakım sebeplerle hâkim olan
hurafenin egemenliği son buldu.
Bugün yine iman sayesinde bilim ve teknoloji dinle
buluşmuş, kitlelerin aralarındaki alışveriş
hızlanmış, özetle din-bilim ilişkisine önem
verilmeye başlanmıştır. Çünkü mistik boyut, aklın
mecazlarla iflasın eşiğine geldiğinde adeta bir
cankurtaran görevini üstlenmiştir.
İslam dünyasında artık yeni bir dönemin başladığına,
yıllardır ihmal edilip dışlanan çevrelerin bu sayede
dikkat çektiğine, umursamazlığın hak ettiği tokadı
yediğine, çokbilmiş cahillerin ağızlarının
kapandığına tanık oluyor.
Artık iman’ bireyi yeniliğe hazırlamayı
bilmiş, çocukların körebe oyununda olduğu gibi,
gözleri bağlanıp nereye gideceğine emin olmadığı,
kime tutunup kime tutunamayacağını bilmediği bir
bocalama devresinin üstesinden gelmeyi bilmiştir....
(30/06/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
Sevmek; benliği eriten yegâne olgu.
Ne kadar sevebilirseniz, o kadar vehmi benliğinizden
arınırsınız. Bu nedenle Rabbul Aleminin tüm
mahlûkatını sevmek, BİRliği özümsemek adına kuvveden
fiile dönüştürmemiz gereken bir hal. Fark görmeden,
ayırt etmeden, aşağılamadan, küçümsemeden sevmek
durumundayız. İşte bu noktada sık sorulan ve
kafaları kurcalayan bir soru var:
Herkesi sevmem, herkesle beraber
olmamı gerektiriyor mu? Bazıları ile az görüşmeyi,
yada hiç görüşmemeyi tercih etmem; henüz tasavvufu
hazmedemediğim anlamına mı gelir?..
Bunu kendinize çok sormuşsunuzdur.
Birlikte tefekkür edelim.
“Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek”
esmalar arasında fark görme şirkinden çıkış için
zorunlu. Nasıl, ne şekilde yaparsak yapalım, kimseye
nefret, kin, kırıklık, alınganlık hissetmeyecek
ölçüde bir- bütün bakmak durumundayız bu aleme. Ne
var ki; bunun böyle oluşu, herkesle beraber olmak
anlamına gelmiyor.
“Her kuş sürüsü ile uçar”
sözü; tasavvufta çokça zikredilir.
Yaratılış gayenizi layıkıyla ortaya koyabilmeniz
için; kimlerle “yol arkadaşı” olacağınızı
belirlemek; hem tabii bir hak, hem de kalbî
selametiniz için elzem olan hayati bir tutumdur.
Enerjinizi emen, her fırsatta
negativite saçan, fütursuzca haddi aşan, etik ve
erdeme dönük değerleri kendi lehine kullanarak
sizden talep ederken, kendisi bunlara hiç dikkat
etmeyen, üstüne üstlük her olayda zeytinyağı gibi
üste çıkan yapılardan uzak durmanız; en az herkesi
sevmek kadar zorunlu bir tedbirdir.
Muhatabınız edep ve terbiye
sınırlarını aşıyorsa ne yapacaksınız? Yapmanız
gereken hiç muhatap olmamak, arkanızı dönüp
gitmektir!.. Murphy Kanunu şöyle der:
“Anlayışı kıtlarla tartışma, seyreden
aranızdaki farkı anlamayabilir!..
İnce nokta şu; bu uzak duruşu; nefret
etmeden, kırılmadan, kalbe küskünlük yerleştirmeden
ortaya koymak!
Siz çok özel, çok orijinalsiniz.
Eşiniz, benzeriniz yok! Bir daha dünyaya
gelmeyeceksiniz. O halde seçimlerinizi dikkatli
yapmak; düşüncenizi, hissiyatınızı pozitif
besleyecek mahallerle bir olmak, aksine birimlerden
uzaklaşmak; kulluğunuzun hakkını vermek için
zorunludur.
Celal ve Cemali yerine göre açığa
çıkaramaz iseniz, bazen üzülmek, bazen yıkılmak,
çoğu kere anlaşılmama çöküntüsü ile karamsarlığa
düşmek talihiniz olur. İnsan İZZET sahibidir,
herkesi sevmek ne kadar önemli ise, özünüzdeki
insanlık şeref ve izzetini korumak, sömürülmeye izin
vermemek de en az o kadar önemlidir.
Kısacası; hayatın zindan, günlerin
azap olsun istemiyorsan dostum “Hakkın hakkını,
büründüğü surete göre vermelisin”.
(04/07/2008)
(Mehmet Doğramacı)
275-
Yazarken...
276-
277- iman yoksa...
Not:
Değerli okurlarım, sizlerden bir süre izin talep
ediyorum. Bu sene oldukça yorucu ve tempolu geçti.
Kısa da olsa bir tatile ihtiyacım var. Tekrar
buluşmak ümidiyle hoşça kalın.
Kendinize iyi bakın ve Allah a emanet olun...
278-
279
Yetmiş iki milleti bir gözle görmeyen
Şeriatın evliyası olsa hakikâtte kâfirdir.
Yunus
Evliya sözünü ilim ile beraber düşünür, bilen manasına kullanırsak; insan hem bilen, alim, evliya, hem de aynı zamanda kâfir, cahil, nasıl olur? Niye olur?
Allah’ın ilmi öyle ilim ki, “Her bilenin üstünde bir bilen vardır”. Bu ilmin sonunun olmaması bizi eş zamanlı olarak hem alim hem cahil yapıyor. Bir mertebede bilen iken, alim sıfatını kuşanırken; bir sonraki mertebede ancak cahil oluyoruz! Böylelikle de her isim ve sıfat bizden izhar oluyor! Zaman ise, ân-ı daim oluyor!
Yoksa birbirine zıt manalı esmalar nasıl izhar olurdu aynı zamanda? Dahası “zıddıyet” olur muydu? İnsan hem alim hem mudil olmazsa nasıl ayna olsun 99 esmaya?
İkili bakış açısında insan ya alim ya mudildir. Birliğe doğru gittikçe, semavatta ilerledikçe bakar ki hem alim hem mudil. “Yokluk”ta ise ne alim ne mudil olduğunu anlar (herhalde!)...
Sanırım hiçbir sıfata karşı çıkmamak, her hangi bir mertebede o sıfatı mutlaka taşıdığını bilmek; Âlemlerin Rabbinin ilmine teslim olabilmek ve bir nebze olsun haddimizi bilebilmek açısından önemlidir.
Sıfatları zıttıyla taşıdığımız için “beğenmeyip almamak” bir nevi inkâr, şeytaniyet ve Allah’ın ilmini anlamamaktır.
Bir sıfatı alan, otomatikman zıttını da alıyor ise, sıfatlar arasında ayrım gözetmeyip, nerede olduğumuza bakmalı. Çünkü insan, bir üst mertebeye gelince sıfatının zıttıyla karşılaşıp şaşırıyor! Alim iken bir bakmış ki cahil. “Bu ne küfürdür imandan içeru – Yunus”
Sıfatlara bu iyi bu kötü demeyip, Allah’ın sonsuz ilmi karşısında haşyet duyup, ilahi kudretin ve sonsuz ilmin eseri ve gereği olarak herşeyi olduğu gibi kabul eden, anlamadığı hususlar karşısında “vardır bir hikmeti” diyebilenlere ne mutlu!
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
Hz. Mevlâna
(08/07/2008)
(Meryem Irmak)
280-
En güzel renk!
Sevgi’nin rengi ne olabilir ki? Hiç düşündünüz mü?
Kimimiz “kırmızıyı” seçecektir; kırmızı gül ile “Sevgiliye” tüm benliğimizi sunmanın, o’nun hizmetinde olmanın, sonsuz teslimiyet tutkusunun ifadesi olarak…
Belki bazılarımız “beyazı”; karşılık beklemeksizin sevmenin “saflığını” ifade ettiği için…
Ya da yeşil; sevgi eğer rıza makamıysa, her şeyden razı olmaksa huzuru da beraberinde getirir; yeşil “huzurlu, razı olmuş bir kalbin rengi” olsa gerek…
Ve siyah; indinde hiç olduğunu fark etmenin haşyeti ile yokluk makamının rengi!
Tüm makamları içine alan ve “illallah” - sadece Allah - denilen!
Henüz o mutlak renkleri idrak edememiş biri olarak sevgi’nin rengini “rengarek” olarak tanımlardım.
Gerçek manada sevmek her renk bir aradayken sevebilmektir… En sevdiğim, daha az sevdiğim ya da sevmediğim diye ayırt etmeden, hepsini bir görerek ve cem ederek sevebilmek…
Sermayesi aynı toprak olan, ama değişik renkte yapraklar, çiçekler ve meyveler ile kendini ifade eden bir bitki örtüsü sevginin tablosudur …
Mevlânâ Hazretleri, oğlu Bahâeddîn Veled’e şöyle
nasihat etmiş:
“Bahâeddîn! Eğer dünyâdayken cennette bulunmak
istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini
yüreğinde tutma! Çünkü bir kardeşini dostlukla
anarsan, dâimâ sevinç içinde olursun. İşte o sevinç,
dünyâ cennetinin tâ kendisidir. Eğer bir kimseyi kin
ile anarsan, dâimâ üzüntü içinde olursun. İşte bu
gam da cehennemin tâ kendisidir.
Dostları andığın vakit, içinin bahçesi çiçeklenir,
gül ve fesleğenlerle dolar. Seni incitenleri andığın
vakit ise, için dikenler ve yılanlarla dolar, rûhun
sıkılır, kâbuslanır, içine bir pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve velîler, mü’min kardeşlerini
gönül saraylarına aldılar. Onların bu fazîleti,
halkı cezbetti. Kendi arzularıyla onların ümmeti ve
mürîdi oldular.” (Ahmed Eflâkî,
Menâkıbu’l-Ârifîn, II, 210)
Hele bir de o renklerin ortaya çıkma sebebi olan “ışık frekansını” idrak ettiyseniz!
Sevgi, ışığın yağmur damlalarından ya da bir sis bulutundan yansımasıyla oluşan ışık tayfındaki rengarenk gökkuşağıdır.
Hepimiz o ışık kaynağının varlığıyla var idiysek ve kalpler sonsuz ışık kaynağı Rasulluh’a (s.a.v) duyulan sevgi frekansında tek yürek atıyorsa…
Zaten o zaman seversiniz, ister istemez… Karşınızdaki mahalden gelen size göre hayır da olsa, şer de olsa kırılmaz, gücenmez, halen seversiniz… İşte öyle, içiniz ısınır, küsemez ardından da affedersiniz.
Bu konuya Şeyh-ül Ekber Muhyiddîn İbn ARABÎ, Nesebu’l Kitabu’l Hırka isimli eserinde nasıl değinmiş:
“Allah’ı ve Resûlü’nü sevdikleri için bütün müminleri, iyilerini de, kötülerini de sev.
Şeyhime dil uzattığı için buğzettiğim bir adam
hakkında Rasûlullah rüyada bana bu şekilde tavsiyede
bulundu ve dedi ki:
-Falana niçin buğzediyorsun?
Dedim ki:
—Şeyhime buğzedip, dil uzattığı için.
Nebî (s.a.v.) dedi ki:
—Onun Allah’ı ve beni sevdiğini bilmiyor musun?
—Biliyorum, dedim.
Buyurdu ki:
—O halde niçin onu, beni sevdiği için sevmiyorsun da, şeyhine buğzettiği için buğzediyorsun?
Dedim ki:
—Ya Resûlallah! Şu anda –ne güzel öğretmensin!- gafil olduğum bir hususa dikkatimi çektin.(42–43) (http://www.sufizmveinsan.com/aksam/hirkakitabindan2.html)
……
Bizler okuyoruz, yazı ile de aktarıyoruz lakin daimi yaşam halinde olmak nasibimizde olsun duasıyla…
(Nilay Caki)
(12/07/2008)
281-
Seriül hisaba dair hassas nokta!
İşlenen her fiilinSeriül Hisab gereğince bir sonraki anı şekillendireceğini biliyoruz. Bazı oluşların erken yada geç açığa çıkışı, zaman algısının ürettiği yanılsamadan başka bir şey değil. Seriül Hisabın işleyişine dair şöyle bir soru yöneltildi:
- Bakıyorum, millet her türlü yanlışı yapıyor, senelerce bedel ödemiyor da, benim ufak bir yanlışımda ilahi tokat anında suratıma iniyor. Bana hiç mühlet verilmiyor ama zalimler ortalıkta kol geziyor.
Soruya cevap vermeden önce, soru içindeki yanlışları belirleyelim:
1- İlahi tokat dediğini öteden biri vurmuyor, tokadı davet eden sensin!
2- Millet yanlış yapmıyor, her birim fıtratını yaşıyor.
3- Bazılarına mühlet verilmesi de, zaman algısına göre. Yoksa herkes yaptığının bedelini bomba pimi çekercesine anında oluşturuyor!
4- Tasavvuf okuyor ve hala kendini BAŞKALARI ve KIYAS bakışında tutuyorsan, azabın hiç bitmez!..
Bunlardan sonra hassas noktayı müzakere edelim. Bazılarına mühlet verilmesi çeşitli ayetlerde geçer. Allah bazıları için Seriül Hisabı süreçlere yaymıştır. Onlar kimdir biliyor musun? Kalpleri mühürlü, kulakları sağır, gözleri kör diye tabir edilen perdeliler, gafiller topluluğu!... Sen kendi adına bedel ödemenin gecikmesini istemekle neyi istediğinin farkında mısın?.. İyi düşün!...
İkinci bir husus ve asıl önemli nokta ise talebinle alakalı! TALEBİN NE İSE OSUN SEN demiş Hz. Mevlana. Sen ne istemiştin? Allah’ı Bilmek, Allah’ı Bulmak değil mi?.. Daha basit ifade ile ARINMAK- PERDELERDEN SOYUNMAK!..
Eeee? Şikayetin ne? Yıkanmak istedin, hamama soktular. Soyunmak istedin, elbiseni soydular. Kir atmak istedin, haşin keseci çığlıklarına aldırmadan vazifesini yapıyor! Pişmek istedin, kazana atıyor, pişesin diye ateşi körüklüyorlar! Sorun ne peki? Sen bunlar için bilet almadın mı, tasavvufa niyet etmekle?..
…
Dostum, hep sana haksızlık edercesine yüklendim. “Sorumda hiç mi haklılık payı yok?” diyebilirsin. Evet var! Arınmak isteyen için seriül hisab daha seri işliyor. Perdeli kalmaman için mühlet verilmiyor diye düşün bunu da, sevin olmaz mı?...
Kabe’de, düşüncelerden de mesulüz biliyorsun.
Unutma ki öteleyenler- dışarıda arayanlar fiillerinden mesulken sen düşüncelerinden de mesulsün.
Sen içeri girdin, yola girdin, Kabe’ye girdin, Kalbe girdin dostum!..
Sen zikirle, dua ile, tefekkürle melekelerini hızla açmaya çalışmıyor musun?
İstediğin için arınışının hızlanması da gayet doğal.
Düşüncelerine, hayallerine, arzularına dahi dikkat et! Anında görüntü gelir önüne!.. Sevildiğin için gelir, bilesin!
Haydi mübarek olsun!...
(15/07/2008)
(Mehmet Doğramacı)
282-
Deccalın gizem oltası !..
Bir dizi sıkıntı ve buhranla pençeleşmektedirler. Dua, niyaz, manevi yardım adına ne varsa aradıkları, buldukları işaretlere kayıtsız- şartsız yapıştıkları günlerdir.
Türbede karşılarına çıkan gizemli biri; içinde oldukları hali sayar bir bir. Hiç tanımadıkları adam, her şeyi olduğu gibi sayınca kulak kesilirler. “Söylemeden biliyorsa mutlaka Allah Ehlidir” (…) diye düşünürler. Sohbet ilerler, sırlar, ümitler açılır. Kısa sürede dost biri, diye kabul eder, benimserler.
Bir gece sohbet ederken; “Kalkın türbeye gidelim” der adam. “Bu saatte kilitli, nasıl gireriz?” dediklerinde, “Bize kilit yok evladım, kalkın!” der… Gece yarısı türbeye yaklaşırlar. Kilitli avlu kapısı şaaakkkkk diye zincirleri çözülerek, ahşap türbe kapısı da gıcırtı ile kendi kendine açılır. Ürperti ile bakarlar birbirlerine. Dua edip dönerken emindirler, bir veli çıkmıştır önlerine!
Aradan geçen birkaç günde tekrar buluşurlar. Sohbet tarzı az daha rahat hale bürünmüş, dengesiz laflar etmeye başlamıştır. Hemen hüküm vermek istemezler ama çok özel konulara girmeye başlayınca misafirlerden uyanık biri, bazı noktalara dokunarak sorular yöneltir. Biraz bozulur adam. Bir bahane ile evden ayrılır! Gidiş o gidiş!.. Girdabın kıyısından dönmüşlerdir. Geç ayılsalar da, şükrederler.
***
Bunları niye anlattım? İnsan olarak kendinize şöyle bir bakın… GİZEM ARAMA VE HAYRET ETME IHTİYACIMIZ var değil mi? Bilimsel, çağdaş açıklamalar yerine sırlı, kerametimsi anlatımları sevmek, kolay benimsemek gibi bir zaafımız var!
Yolun büyükleri; Asıl Olan Keramet Değil, İstikamettir niye dediler? Mülhime Girdabında Çoğu Boğulur Gider, Bu Yolda Nice Başlar Kesilir Hiç Soran Olmaz uyarısı niçin?
Dostlar!
Gizemle işimiz yok bizim! Hayret ise, nasibi olanın çok ileride varacağı yüce bir makam!
“Allah’ı niçin göremiyoruz?” diyen dervişe şeyhi şöyle demiş: ÇOK AÇIKTA OLDUĞU İÇİN…
Her şey çok açık. Bilim ve teknoloji ile gün be gün daha da açılıyor zaten. Hala gizem ve hayret ihtiyacı duyanlara son uyarılarımız:
İlimden şaşmayın, egoya prim vermeyin! Gözünüzden pırıltılar geçerse “Melekleri görüyorsun” diyen; egonuz, “Kan şekerine baktır” diyen; aklınızdır! Olağanüstülükte, “Vay be adam mükemmel” diyen; egonuz, “Sistemde olağanüstülük yok” diyen aklınızdır.
Deccalın fark edilmesi güç bir oltası da GİZEM VE HAYRET İHTİYACIDIR, bizden söylemesi!
Akıl ve ilimden, orta yol ve dengeden şaşmayın ki, yanmayasınız!..
Not: Olay tamamen gerçek olup ilgililerin izniyle yansıtılmıştır!
(20/07/2008)
(Mehmet Doğramacı)
283-
Bir Aşk Hikâyesi
Anadolu’nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır. Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağına yönelir.
Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevgilisi bahçededir. Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir. Kadın kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer. Ve pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için kadın kocasını terk eder. Koşarlar iki sevgili….. Kaçarlar. Tarlaları , ovaları aşarlar….. Anadolu’da bir köy, nasıl koşmasınlar ki.
Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır. Namus belası, Töre cinayetleri, yoksulluk, cefa, korku…Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler?
Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki :‘Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var, beni rahatsız ediyor’ çıkartıp bakar ki….
Ayakkabısının içinde bir tomar para!!!!!
Kocası her şeyin farkında.Biliyor ki gidecek, ‘Beni terk edecek, ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti’
YABAN ELDE MUHTAÇ OLMASIN DİYE ! ! !
O Yoksul köylü;
bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koydu.
O güzel insanı,
O onurlu davranışı sergileyen,
O terk edilen adamı
HEPİNİZ TANIYORSUNUZ …..
Çünkü O;
Bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi
Uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece …
Aşık Veysel, hayatında hiç kitap okumasa, OKUYAMASA bile …….
KİTAP GİBİ HAYAT YAŞAYAN ADAMLAR’DANDI…”
İşte e-postama gelen hikâye böyle…
Okuduktan sonra düşündüm; hikâyeyi anlatan ve okuyanlar farkında mıydı acaba KİTAP GİBİ HAYAT YAŞAMAK aslında ne demekti ve yukarıda anlatılan kadın-erkek beşeri ilişkilerine değil, İNSAN olabilmek adına ne muhteşem bir örnekti !
AŞIK VEYSEL,
-BİR ALLAH AŞIĞI
-TASAVVUF ERİ
Kin gütmez, nefret etmez, her haliyle sever çünkü;
- Bilir ki her ne yana baksan ALLAH’ın (c.c.) vechidir görünen
- Bilir ki bu bir rüya alemidir, hakikatte ise TEK’TİR bilinen
Bu sebeple ona ihanet eden en yakını olan karısı dahi olsa kızmaz, kinlenmez
ve hatta sever, düşünür, korur;
- Görür karşısında ETE KEMİĞE BÜRÜNÜP GÖZÜKENİ
- Görür herkesin SENARYO GEREĞİ KULLUĞUNU EDA ETTİĞİNİ
Aşık Veysel gibi Allah Aşık’larının zahir gözüyle görmeye ihtiyaçları yoktur.
Ya da okuma yazma bilmeye, gönül gözü açıktır onların takdir-i ilahi ile…
Onlar her şeyden vazgeçmişler, aşk ile yanıp, erimişlerdir…
Yunus Emre bu hali mısralarda ne güzel dile getirmiştir:
"YARATILANI SEVERİM, YARATANDAN ÖTÜRÜ”
….
Aşık Veysel ile rüya gibi bir sohbeti okumak için arzu ederseniz:
http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/bedengozu.html
Selam ve dua ile,
(23/07/2008)
(Nilay Çakı)
284-
Patolojik vaka
Geçtiğimiz günlerde bir bürokrat, ‘bir kadından baş örtüsünü çıkartmasının istenmesini onun donunun çıkartılması’ anlamına geldiğini ifade eden mecazi bir söz sarf etti…
Kimse bu kelamın inceliğini dikkâte almadı.
Namus anlayışı ön plana çıktı.
Haliyle bürokratın şahsına yüklenmeler başladı.
Esasen anlatmak istediği şuydu: “İffetli bir kadına başörtüsünü çıkart demekle donunu çıkart demek arasında bir fark yoktur.
Buna göre, ülkemizde bir kadının türbanlı-başörtülü olma halinin artık patolojik bir safhaya dönüştüğünü söylemek mümkün.
Bir bakıma türban takmakla silah taşımak eş-değer olarak kabulleniliyor ve kimileri tarafından lütufta bulunuyormuş gibi, “başkalarına zarar vermeyecekse okula girmesinde bir mahzur yoktur” diye kabul görüyor.
Ayrıca ’Türban yayılır mı?’ diye kafaları kurcalayan bir soru daha var.
Bu soruyu sormadan evvel, onların da sahip oldukları dinin kutsal kitabına şöyle bir göz atıp, gözden geçirmeleri tavsiye edilir.
Bakın, orada açık ve net tanımlanan bir uyarı bulunuyor:
Örtünün!
Farklı hayatlar yaşayan, farklı özellikleri, hükümleri benimseyen, her insan gibi etten kemikten yaratılmış, beşeri vasıflarla donatılan, kimi zaman ağlayan, kimi zaman gülen, acıyan, merhamet eden insanlar topluluğuna olan bir hitap söz konusu değil mi?
Bu emirlere uyanlar patolojik hastalar değil ki, gözlemlenip hasta muamelesi yapılsın.
Ama asıl hastalar, gerçekten tıbben derin vakalar arasında yer alan, patolojik durumları biraz aşmış kimseler.
Bu sınıf, kendine uygun düşmeyen her şeye eğreti gözle bakanlar olmalı.
Sevgiyle kalın.
(27/07/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
285-
Kalbinizden
dokunulduysa
-
Eğer kalbinizden gelen bir istekle nereden gelip, nereye gideceğinizi, varoluş sebebinizi (hayatınızın bir kesitindeyken) merak etmişseniz;
-
Akabinde arayış içine girip belki çeşitli felsefeleri ve belki de doğrudan din denilen kavramı araştırmaya başlamışsanız;
-
Araştırmalarınızla beraber önünüze gelen bilgi birikimi (ki tasavvuf ilmi ve alimleri sizi en besleyici bilgiyi ulaştıran olmuştur) sizde korku, hayret, huşu, farkındalık gibi ilk manevi depremleri tetiklemişse;
-
O güne kadar hayatın amacı, hedefiniz olarak gördüğünüz/ zannettiğiniz dünyevi değerler balonunda delik açılmış ve sönmeye başlamışsa; eskisi kadar dünya aleminden zevk almıyorsanız,
-
Dünya değerlerince “yok” kabul edilen aslen ”var” olan “hakikati” sezinlemeye başlamışsanız,
-
Geceniz gündüzünüz, kalbinizde bulunan öz cevhere ulaşabilmek için bedeninizde oluşan tepkileri terbiye etsin diye beyninizi geliştirmek üstüne çalışmalarla geçiyorsa veya bu istek sizde oluşuyorsa,
-
Geçen yıllar içinde eşiniz, dostunuz bazen sizi takdir edercesine ve bazen de en ağır tenkitleri yaparak değiştiğinizi, sizi tanıdıkları siz olmadığınızı hatta o bilindik kişiliğinizin temel değerlerinin, güçlü yanlarının kalmadığını ifade ediyorlarsa,
-
Ve siz onların çoğu zaman tenkit ederek yaklaştıkları değer kayıplarınızın aslında üstünüzden bir bir alınan beşer elbiseleri olduğunun farkındaysanız,
-
Başınıza gelen dolaylı ve dolaysız bela, şer gibi gördüğünüz olaylarda (yansanız veya seyretme lütfuna ulaşsanız dahi) artık sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalışmaktan vazgeçmişseniz…
Yukarıdaki haller yaşayanlarca farklı oluşlarla devam ediyordur “mertebe” diye ifade edilen basamaklarda…
Aslen önemli olan kalbinizden dokunulmuştur artık ve “Mâlik-el Mülk”dür; yarattığında dileğince tasarruf eden!
Kalbinizden gelen hitaba layık olma zamanıdır yine takdir ne kadar edilmişse…
Ötekini, berikini artık bırakma zamanıdır mülkün sahibine, herkes ne için yaratılmış ise öyle kulluğunu eda etmekte sadece.
Selam ve dua ile.
(29/07/2008)
(Nilay Caki)
286- DAHA NİCE DÜNLER VAR YAŞANACAK veya
DAHA NİCE YARINLAR VAR YAŞANAMAYACAK
Zamanın
akışı geriye dönmedikçe, hâl mâziyle âti
arasındaki bir köprü olarak kaldıkça, günleri
nasıl yaşayacağını iyi tâyin ve tesbit etmelisin…
Geçmişin mahpushânesinde esir mi kalacaksın,
geleceğin imkânlarına yelken mi açacaksın? Bütün
mes’ele bu.
İyi de, ne kadarı senin elinde, sürekli akan
hayatın şartlarını denetleme bahtın ne kadar?
Ne kadar çabalarsan o kadar çok; bu kat’i.
Günahsız da, melek de yok şu küre-i arzda.
Bu küre-i arzdan başka âlem de yok zâten.
Ahvâl ve şerâit ne kadar nâmüsait olsa da, sen
varsın: Mâlzemen, tasarrufun, tasavvurun ve
muhayyilenle sen, senin en büyük gücü, hâttâ
silâhınsın.
Ha, bir bomba patlar da ensende göçüp gidersen
ne mi olacak?
Onu da hesaplayacak sensin.
Müdetebbir de, tedbirli de, ihtiyatlı da,
basiretli de sensin, olmak zorundasın. Hani
derler ya “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya, yarın
ölecekmiş gibi öbür âlem için çalış” diye. İşte,
bu mesel senin düsturun olmalı.
Düşünebildiğin her şeyi düşün, hesapla ve icap
edeni, lüzumlu olanı yap. Bunu da takıntı hâline
getirme, olabildiğince tahakkuk ettir.
Gerisini ise ona bırak. Ona ister kader de,
ister felek, ister Karma, ister Tanrı, ister
Allah… Unutma ki sen kaadir-i mutlak değilsin,
olan varsa da bırak, O bilsin.
Hiçbir şeye çok üzülme, çok da sevinme. Ağlarken
de, gülerken de katılma; yarınların ne getirip
götüreceğini bilemezsin.
Hele, hiç böbürlenme; iftihar etmekle mağrurluk
arasındaki sınırı ihlâl etme. Tıpkı cesaretle
cehaletin sınırını iyi tanımanın önemi gibi… Bu
sınırları iyi tesbit ve tâyin edemeyenler,
karşılığını acı öderler.
İyilik ve merhametin de ma’kûl olsun ve
mukabelesini bekleme. Yoksa yaptığın iyiliğin
cezasını mutlaka çekersin.
Olabildiğince sûlhla hâllet işleri ama,
kaçınılmazsa eğer kavga, en iyi şekilde hâllet.
Kendinin mücellidisin; öyle ayar ver ki
sahifelerine, ne sonsuzca kapalı olsun ne de
açık ictihadın. Kendi mürşidin sensin; bu da
vicdanî huzurla olur ancak.
Gözyaşlarını fazla harcama; nasıl olsa onlar
akacak zamanı iyi bilirler.
Ve… Kimseden fazla bir şeyler de bekleme.
Mâzinin hapsinden çık, istikbâlin evhamından da.
Ölçü ve dirayet dairesinde, ânı yaşa.
Kim ne derse desin, öldükten sonra arkandan
gözyaşı dökenlerin de pınarlarının bereketi
mahduttur.
(31/07/2008)
(Prof.Dr.M.Kerem Doksat)
287-
İstisna; metot mudur ?
Bir Anadolu şehrine düşer yolları. Camide nurani bir ihtiyar görürler. Elini öpüp dua isterler. İhtiyar laf arasında öyle tespitler yapar ki parmak ısırırlar. “Amca, tasavvufi eserler okudun mu?” dediklerinde aldıkları cevap ilginçtir:
- Okumam yazmam yok evladım!..
- Peki vahdet haline ait sırları nereden biliyorsun?
- Ben küçüklüğümden beri ibadetime devem ettim, harama el uzatmadım evladım.
Şehri ziyaret edenler, tasavvuf okumamış amcadan derin sözler duyunca hayrette kalırlar…
…
Delikanlı denecek yaşta bir genç, öylesine güzel yorumlar üretir ki, dinleyenler hayran olmaktan kendilerini alamazlar. Sohbet bitiminde sorarlar:
- Çok eser okumuş, çok zikir yapmış olmalısınız?!
- Hayır, bunları az yapıyorum. Ama sevdim, çok güçlü sevdim. Sevgi, idrakimi açtı!...
…
Yatalak annesine bakan hanımı ziyaret edenler halindeki tevekküle, sabra gıpta ederler. Belki okumamıştır, belki tahsil yapmamıştır ama derinliği gözden kaçmaz. O da sorulduğunda dile döktüğü hakikatlerin olsa olsa sabrın armağanı olduğunu söyleyecektir…
***
Üç örnek okudunuz.
1- İbadet disiplini ile hakikati fark eden…
2- Sevgi ve aşkla basireti açılan…
3- Sabrı kuşanarak hakikati sezen…
Bunlar istisna örnekler. Gözleme dayalı bu örnekleri tasavvuf yolcularından da duyuyoruz. Bunlar iletilirken sanki şöyle örtülü bir istek de seziyoruz:
- Biz yoğun zikirler, riyazatlar, okumalar yaparken, hatta bize 24 saat yetmezken, kolay yollar da varmış. Niçin onlara yönelmiyoruz? Sevgiyle, sabırla, ibadetle oluyorsa biraz biz de o yöne eğilelim!..
Bu isteğe cevabımız ne mi?..
SAKIN HAAAAAA!...
Neden sakın haaa?
İstisnalar; metot olamaz dostlar!.. İstisnalar; herkes için değil, istisna yapılar içindir! O nedenle hiçbir zaman genele önerilemezler. Evet, o yolla da Hakka eren olabilir, ama istisna yol, metot diye sunulamaz!..
Kestirme yollar her sistemde vardır. Ne var ki bazı kestirmeler, yutar insanı. Hızla hedefe varmak isterken, ani düşüşler de yaşanabilir.
Metot bellidir, uç örnekler, örnek alınacak haller değildir… Eğitim; ne sivri zekalı çocuklara göre planlanır, ne de zihinsel özürlülere göre. Eğitim; genele göre, orta bir değer ölçüsü baz alınarak planlanır!
Tasavvufun metodu, genel- geçer kaideleri bellidir.
İstisnalar kaideyi bozmaz hükmünü biliyoruz.
O halde sağa sola yalpalamak yerine; akıl, ilim, denge, orta yol, bilgi, zikir, tefekkür ve düşünce yolundan sakın ayrılmayınız, vesselam!..
(03/08/2008)
(Mehmet Doğramacı)
288-
Fikirler Zikirle Karıştı
Bizim toplum olarak, güncel dokümanların ötesinde bilgi kazanma şansımız artık yok gibi.
Öyle gibi görünüyor.
Zira yatay bir gelişme baş gösterdi uzun zamandır.
Gerçekler, tümüyle olmasa dahi, sanki unutturulmak üzere yazılıyor. Durum böyle olunca, toplumsal bilgi ve yaşam, sıfır noktasında sabit bir halde durmakta devamlılık gösteriyor. Bu nedenle, birimler boş saatlerini ‘geyik’ edebiyatı ile çözümleme yoluna ayırmış.
Kimse kimseye, insana faydalı olan, akılda kalan net bilgiler veremiyor. Etraf adeta dağıtmak veya dağılmak için koşuşturanlarla dolu. Birçok konuda bilenle bilmeyen arasındaki fark dikkate alınmıyor. Cahil toplum bu bilmeyenlerin üzerinde kalmaya hazır gibi.
Genç beyinler, birebir sohbetlerde pc başlarında fındık kabuğunu doldurmayacak bilgilerle haşır neşir olurken yorgunluktan bitap düşüyorlar.
Bu durum hiç normal değil…
Kısaca, ‘fikirler zikirlere’ karışmış vaziyette. Ortalık ‘ben en büyüğüm, en iyisini bilirim’ dercesine ahkâm kesenlerle dolu. Kimseyi beğenmiyorlar. Dalga geçmeyi pek seviyorlar. Bazıları ise öfkelerinin, alaylarının çokbilmişliklerinin altında yatan şeyin kompleksleri olduğunun farkında bile değil.
Nasıl hemen her şeyi çarçabuk bildiklerine, yorum yapabildiklerine şahsen inanamıyorum.
Yanlış mı oluyor?
Hiç önemi yok, hemen başka bir konuya geçiliyor.
Tasavvufu sahiplenenler sanki her şeyi satın aldılar.
Ama şimdi geldikleri noktada tereddüt içindeler.
Bu kadar attık tutuk, ya yutmadılar ya da yutar gibi davranıyorlar. Biz herhalde fincancı katırlarını ürküttük..demeye başladılar.
(08/08/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
289- Yükselten de, Alçaltan da O’dur !..
“Dilediğini Aziz eder (yükseltir) sin, dilediğini Zelil eder (alçaltır) sin” (3-26)
Emir Sultan Hazretleri Buhara’dan hicret ederek Bursa’ya yerleşir. Tekkesinden nurlar saçmaya başladığında, oldukça asabi yapıdaki devrin padişahı Yıldırım Beyazıt ile gerilimler yaşanır. Daha sonra, kızını Emir’e nikâhlayan Yıldırım, ilerleyen dönemlerde Emir Sultan üzerine asker yollayarak, canına kast etmeye yeltenecek kadar ileri gider.
Emir, Osmanoğullarının selameti için sürekli dua etmekte ama Yıldırım’ın ikaz dinlemeyen yapısı karşısında kaygılanmaktadır.
Timur Anadolu’yu yakıp yıkarken, “İçeride kal, savunma harbi yap, şu aşırı cesaretine gem vur” ikazlarını da dinlemeyen Yıldırım, Ankara meydan muharebesine çıkar. Sonuç fecidir. Ordu dağılır, yeni kurulan Osmanlının ilerlemesi durur, Yıldırım kafes içine konup köy köy, şehir şehir teşhir edilir Timur tarafından. Yaşanan tam bir zillettir…
***
Osmanlının 14. padişahıdır 1. Ahmet. 14 yaşında tahta çıkmış, 14 yıl hükümranlıkta bulunmuş, 28 yaşında ateşli bir hastalıktan vefat etmiştir. Hocası, rehberi AZİZ MAHMUD HÜDAİ Hazretlerine hürmette kusur etmez hiç. Hastalığının baş gösterdiği günlerde içlenerek hocasına şöyle der:
- Atalarım gibi fetihler yapamadım. Toprak alamadım. Korkarım ki devrim kısa olacak, adım unutulup gidecek hocam, bizi kimse hatırlamayacak!
Nazik ve hürmetli padişaha AZİZ MAHMUD HÜDAİ şu müjdeyi verecektir:
- Sen ki evliyaya hürmetlisin, sen ki bu yola bağlısın, adın; fetih yapanlardan daha çok yaşayacak, herkes seni anacak emin ol!..
İslam Dünyasının en gözde camii yapılır onun devrinde. İnşaatta işçi gibi çalışan padişah, adını ebedileştirecek görkemli bir esere imza atar! Hocasının keşfi açığa çıkmıştır. Nasıl mı?
Hala camii vesilesiyle anarız SULTAN AHMET’i… Fatihalar okuruz ebedileşen bu isme…
***
Evliyaya eğri bakma
Kevn-u mekan elindedir
Mülke hüküm süren odur
İki cihan elindedir
Sen anı şöyle sanırsın
Sencileyin bir Ademdir
Evliyanın sırrı vardır
Gizli ayan elindedir
Hak zatıyla sıfatıyla
Tecelli eyledi onda
Varlığı hak varlığıdır
Emr-i Sübhan elindedir.
Kaygusuz eder bu ilmi
Okudum anladım bildim
Bütün alemlerin hükmü
Kamil insan elindedir.
(KAYGUSUZ ABDAL)
Bu bir yorum yazısı değil.
Ayet açıklaması hiç değil.
Gönlümüze akanlar sadece,
gecenin bir yarısı.
Yükselten de, alçaltan da Odur!
Kimi kimin eliyle yükseltir, kimi kimin eliyle alçaltır, işte onu fark etmek büyük nimettir!
Hele hakiki yükselişin dünyevi anlamda yükselme mi, yoksa daha başka bir şey mi olduğunu fark etmek daha büyük nimettir!...
Evliyanın sırrını fark
edenlere selam olsun!...
Henüz göremeyenlere, uyanmak nasip olsun!...
Şaban-ı Şerif, Nebevi hakikatleri aksettiren, Risalet gerçeğiyle yüzleştiren kulluk örtüsü altındaki mahalleri tanımamıza vesile olsun!
Rasülullah’ın ayında, Rasülullah (sav) ile hakiki manada tanışmak hepimize nasip olsun!
(AMİN)
(10/08/2008)
(Mehmet Doğramacı)
289- Hacı Ahmet Kayhan Dede'den DUA
ALLAH’ım lütfet ki,
Gittiğimiz her yere BARIŞ götürebilelim,
Bölücü değil, BAĞDAŞTIRICI, BİRLEŞTİRİCİ
olabilelim.
Nefret olan yere SEVGİ,
Yaralanma olan yere AFFEDİCİLİK,
Kuşku olan yere, İNANÇ,
Ümitsizlik olan yere ÜMİT,
Karanlık olan yere AYDINLIK,
Üzüntü olan yere SEVİNÇ saçıcı olmayı
Bize lütfet ya Rabbi...
Kusurları gören değil, kusurları ÖRTENLERDEN;
Teselli arayanlardan değil, teselli VERENLERDEN;
Anlayış bekleyenlerden değil, ANLAYIŞ
GÖSTERENLERDEN;
Yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil,
SEVENLERDEN olmamıza yardım et.
YAĞMUR gibi;
Hiçbir şey ayırd etmeyip,
Aktığı her yere CANLILIK bahşedenlerden;
GÜNEŞ gibi;
Hiçbir şey ayırd etmeyip,
Işığıyla tüm varlıkları AYDINLATANLARDAN;
TOPRAK gibi
Her şey üstüne bastığı halde,
Hiçbir şeyini esirgemeyip,
Nimetlerini herkese VERENLERDEN olmayı
Bize lütfet...
Alan ellerin değil, VEREN ellerin;
Affedici olduğu için AFFEDİLENLERİN;
Hak ile DOĞAN, hak ile YAŞAYAN, hak ile
ÖLENLERİN,
Sonsuz hayatta yeniden doğanların safına
KATILMAYI
Bizlere NASİP eyle… AMİN
(12/08/2008)
(Hacı Ahmed Kayhan)
290- Ahlak
Her şeyden önce bir insanlık koşuludur, ahlâk sahibi olmak. Ayrıca başlı başına bir erdemdir. Çünkü doğada, beşer dışında hiç bir canlı bu kavrama uygun yaşamaz.
İnsan kendine has bu durumu, fıtratı gereği tarih boyunca sorgulamış ve bir değerlendirme, ayrıca yakınma meselesi haline getirmiştir.
Ahlak dışı davranışlar, bilinçsiz/eğitimsiz kalmanın ürünüdür ve dinde yer bulamaz. Bu koşullar, bireyin henüz sürüleşme psikolojisinden kurtulamamasıyla eş anlamlıdır.
Dolayısıyla Müslüman olan herkes öncelikle ‘ahlaklı’ olmaya mecburdur.
Ahlak sınırlarını çizemeyen insan, daha baştan ‘yalnızlık’ koşullarını seçmiş, teslim olmuş, toplum dışı kalmıştır.
Oysa ahlak sahibi her kişi çevresi ile uyumlu yaşamış, toplum kurallarının sadık uygulayıcısı olmuş ve büyük oranda “hayırsever” davranışları ile toplumsal yaşamda tutunamayanlar arasından kolaylıkla sıyrılmış, kendini ‘çevresinin ve dinin bekasına’ hasretmiş ve seviyesini bir kez daha teyit ederken, yükseklere tırmanmayı bilmiştir.
Yaşam şunu göstermiştir ki; sosyal alanda olduğu gibi mistik alanda da insanlığın büyük bir bölümü ahlak sahibi insanlara güven duymaktadır.
Üstelik bu yeni de değildir.
Tarih boyu canlılığını korumaktadır.
(15/08/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
291- "Yoruma muhtaç"
Değerli okurlar bu haftaki yorum yazımda, yaşantımızda her zaman karşılaşabileceğimiz kıssalara yer verdim. Hisselerini siz bulun.
Hepinizin bildiği bir hikâyedir;
Cenaze namazını kıldıracak imam bulunamayınca, bir grup cemaat, başındaki sarığa bakarak Bekri Mustafa’ya gelmişler:
-Cenaze ortada kaldı, bize bir cenaze namazı kıldır da defnedelim mevtayı.
Bekri Mustafa “olmaz” falan demişse de, çok ısrar etmişler.
Bekri, elinden geldiği kadarıyla cenaze namazını kıldırmış.
Mevta tam omuzlara alınacakken de ağzını tabuta yanaştırıp bir şeyler fısıldamış.
Birisi ”Hocam, ne dediniz mevtaya” diye sorunca Bekri cevap vermiş:
“Mevtaya dedim ki, eğer sana öteki dünyada bu dünyanın ahvalinden sual edecek olurlarsa, onlara Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar dünyanın ne halde olduğunu anlarlar artık.”
Cam yıkayıcı çocuk, sabah akşam “Bizim üniversitelerimizde başörtüsü diye bir sorun yoktur. Kızlarımız başını açıp huzur içinde derslere giriyor” diyen bir rektöre arabasının kirden görünmeyen camlarını göstererek “ Sileyim mi efendim” demiş.
Rektör “İstemem, camlar temiz” deyince, çocuk ikinci bir öneri getirmiş:
“O halde izin verin de, gözlüklerinizi sileyim!”
Abdullah Cevdet, Shakspeare’den çevirdiği Hamlet’i imzalayarak Neyzen Tevfik’e hediye eder.
Neyzen, bir gün Kadıköy’den karşıya geçecektir ama çoğu zaman olduğu gibi gene meteliksizdir.
Hamlet’i, Fenerbahçe’de 5 kuruşa satarak vapur parasını çıkarır.
Onun bu hali, tanıyanlarını üzmüştür.
Birisi, “Ah Neyzen ah, gene meteliksizsin galiba” deyince, Neyzen şöyle der:
“Ne yapalım, Allah mekândan münezzehtir, ben de metelikten.”
Hoşçakalııııın!
(20/08/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
292- Doğruyu bulabilmek.
Kendine yontmakta ego çok maharetlidir. Ne yapar eder, kendine toz kondurmaz. Yontarken en çok kullandığı da duygulardır. “Duygusal değerlendirmelerden kaçının, yanarsınız” uyarısı da bu yüzdendir.
Siz bir yaşam sürüyorsunuz. Sevinçleriniz, acılarınız, arzularınız, hayalleriniz, istekleriniz var. “Bir türlü olmuyor” dedikleriniz olduğu gibi “Neden ama?” sorularını da çok soruyorsunuz!..
Tüm cevapların sizde olduğunu biliyor musunuz? Olumsuz diye gördüklerinizin sizden kaynaklandığını kabul edebilecek misiniz? Suçu karşıya atmak, sebebi ötelemek artık size göre değil. Siz tasavvufa gönül verdiniz, avam gibi, perdeli yığınlar gibi sebepleri dışarı atamazsınız! Sadece bilgisini mi konuşacaksınız tasavvufun?.. Ne zaman yüzleşeceksiniz kendinizle?
Bir de soruyorsunuz; BİLGİYİ YAŞAMA NASIL GEÇİRİRİZ?..
Cevap: KENDİNİZLE YÜZLEŞEBİLDİĞİNİZDE, BİLGİNİN YAŞAMI START ALIR!
İyi de nasıl yapacağız o yüzleşmeyi?..
…
Rasülullah (sav) her akşam yatarken VİCDAN MUHASEBESİ yapmamızı öneriyor!
Vicdanın sesi, Hak`kın seslenişidir!.. "Vicdan"ına hesap vermekle, ‘’Allah`a hesap’’ vermiş olacaksın!. (AH)
Vicdan bu ise yapmamız gereken açık. Oturun bu akşam ve sorgulayın kendinizi. Doğumunuzdan çocukluğunuza, gençliğinizden orta yaşınıza, ailenizden ata köklerinize, dostlarınızdan çevrenize, sevgilerinizden nefretlerinize, taleplerinizden elde ettiklerinize kadar her şeyi sorgulayın… Öteye atmadan. Programınızın sizden size doğru işlediğini, çekim ve dua sırrını da bilerek sorgulayın…Ve yüzleşin kendinizle!…
Şayet bunu objektif kriterlerle, egonun ağzını bağlayıp bilinçli biçimde yapabilirseniz, ne başkasını suçlama, ne olaylara yükleme, ne sebeplere atma girdabına düşmeyecek ve Yunus (as) ın meşhur duasında olduğu gibi BEN NEFSİNE; KENDİNE ZULMEDENLERDEN OLDUM, SEN SUBHANSIN diyeceksiniz!…
…
Salik kul olmak Salih amellerden geçiyor. Salih amel ise önce Salih kavramını kendinde oturtmakla fiile dönüşür… Nedir Salih olmak!?
Salih; sulh yapan, barışan demek! Kimle sulh yapacaksınız? Dışarıdan önce içeriyle, başkalarından önce kendinizle!… Önce yüzleşecek, sonra fark edecek, sonra barışacaksınız kendinizle!.. “Ne ettiysem kendi kendime ettim, düşünce-duygu ve fiillerimin sonuçları imiş yaşadıklarım, acı diye nitelediklerim” diyeceksiniz.
Aşama aşama önce başkalarından, sonra sebeplerden, sonra kendinizden razı olacaksınız!.. Bunları tamamladığınızda ne yaşadığınızı, ne olacağını merak ediyorsunuz değil mi?...
Bir soru geldi geçenlerde: “Kadir gecesi sadece zaman dilimi değil, bizde her an yaşanabilecek bir idrak açılımı ise, Beraat gecesini nasıl düşünelim?..
KENDİMİZLE YÜZLEŞİP, SALİH OLMAYA KAPI ARALADIĞIMIZ HER İDRAK ANI BİR BERAAT GETİRİR, diye düşünsek olmaz mı?…
“Yüzleştim ama Allah beni affetti mi?”, sorusu hala geliyor mu aklınıza? Yunus (as) “NEFSIME ZULMETTIM” demiş, affedilmişti. Siz de bunu dediyseniz!... Demenin de idrak ettiğini yaşamak olduğunu biliyorsanız!..
…
Beraat Gecesi geçti. Beraati; Kendiyle yüzleşme bilip, her anı HOŞNUTSUZLUĞUNDAN RIZASINA, CEZALANDIRMASINDAN AFFINA, GAZABINDAN RAHMETINE SIĞINMA bilinci içinde değerlendirmek, Benliği yere sererek Hakikat Secdemizi ikmal etmek geceyle kayıtlı değil. Bunu her an yapabiliriz, nasibimizde varsa.
…
Selam olsun kendisiyle yüzleşenlere!...
Selam olsun, secde edip vehmi benliği yere serenlere!
Selam olsun, barışanlara, BİRleşenlere!..
(22/08/2008)
(Mehmet Doğramacı)
293- Sürüden ayrılan kuzu
Öyle görünüyor ki hayallerinin, beklentilerinin gerçekleşmemesi durumunda birçok tasavvuf ehlinin gerisin geriye dönüşü ile uzun süre var zannettiği imanını-inancını kaybetmesi (aslında hâlâ var zannediyor) ve bunun yanı sıra karşılaşacağı felaketler, yalnızca manevi alanla sınırlı kalmayacak, o kişinin sinir sistemini de yerinden oynatacaktır.
Bu nedenle, sürüden ayrılanların başına geleceklerin hesabını kitabını tahmin etmek çok zor olmasa gerek.
Düne kadar iman dairesinde iken bugün komşusu ile hasımane bir tavır içine girmiş olmaları, dostlukların/menfaatlerin bitimini müteakip hemen hemen önceki hallerine dönmeleri, hatta eskiyi aratır bir tutum içine girmeleri kayıp olarak değil de başka ne şekilde izah edilebilir?
Ayrıca, etrafta intikam ve menfaat tutkusuyla gezinip yanıp tutuşan, tırnaklarını biraz daha derine geçirebilmek için sabırsızlıkla bekleyen kurtların, sürüsünden ayrılmış bu kuzuları gözden kaçırabileceğini mi düşünüyorsunuz?
Anımsayın bakalım!
Soruların yanıtını erbabı versin…
Gelgelelim sürüsünden ayrılan kuzuya, Kur’an şu ifadeyle uyarıda bulunmak istiyor:
‘Rahman’ın zikrinden yüz çevirene Allah şeytanı musallat eder.’
Şu bile söylenebilir; Akla gelebilen her türlü fikrin doğru olup olmadığı sabitleşmemiş iken, önyargılı bir halde şeytanın oyunlarına alet olmanın bedeli çok ağır sonuçlar doğurabilecek, kişi sadece kimlik kaybına uğramakla kalmayıp çok şeyler kaybettiğini bir gün mutlaka anlayacak ve “bu hallere düşmeseydim” diyebilecektir.
(24/08/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
294-
Empati
“Empati” sözlük anlamı ile kendinizi karşınızdakinin yerine koyabilmek, onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak algılayıp bunu ona anlatabilmek olarak ifade ediliyor.
Bugünlerde sosyal hayatta çok da fazla kullanılıyor. Empati kurmaktan artık sağlıklı ilişkilerin olmazsa olmazı olarak bahsediliyor. Şirketler çalışanlarını eğitirken özellikle bu kavramın üstünde duruyor. Kendi ayakkabılarından çık ve git karşındakinin ayakkabılarının içine gir, bir de ordan bak olaylara, içinde bulunulan duruma diye...
Empati üç önemli adımdan oluşuyor:
-
Empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.
-
Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru anlamamız gereklidir.
-
Empati tanımındaki son öğe ise empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır.
Sempati’den farklı* ve karıştırılmaması gerekiyor; sempati karşındaki ile senin aynı duygu ve düşüncelere sahip olman nedeniyledir. Empati ise bambaşka bir varoluşu anlamak ve kabullenip, karşı iletişime geçebilmektir.
2000’li yılları yaşadığımız şu dönemde basit bir kabiliyetmiş gibi bahsedilirken empatiden; hayata uygulamaya çalıştığınızda aslında kişiliğinizden, sahiplendiğiniz tüm değerlerden fedekarlık gerektiriyor, karşınızdakinin değerlerini, sahiplendiklerini anlamaya çalışmak çok emek istiyor…
Beyindeki ayna nöronların aktifliği ile doğru orantılı olan empati kurabilme özelliğinin aslında bizim kültürümüzdeki genel ifadesi “üzüm üzüme baka baka kararır” .
1990’lı yıllarda maymun beyni üzerinde yapılan bir araştırmada ayna sinir hücrelerini ekibiyle keşfeden Giacomo Rizzolatti buluşunu şöyle ifade etmişti:
“Ayna sinir hücreleri insanları yıldızlara uzandırırken, maymunları ancak fıstıklara uzandırır."**
Ya bu konuda deha kabiliyetinde olanlar? IQ’su 145’in üzerinde olan, karşısındakinin öfkesini, korkusunu, hiddetini, neşesini veya mutluluğunu beyninde (oluşan renkler ile) görebilen ve hatta aynı anda aynı duyguları hissedebilenler?
Empati isimli edebiyat-bilim-felsefe içerikli eserinde Adam Fawer’a göre böyle insanlar daha çocuk yaşlarda tespit edilmeye çalışılıyor ve belli eğitimler ile özel olarak yetiştirilip gerekli görüldüğünde görevlendiriliyorlar.
Hem sürükleyici bir roman tadında olması hem de aslında bizlerin çok da uzak olmadığı bilim-felsefe kavramlarını akıcı bir şekilde önünüze imgeleyerek koyması nedeniyle Adam Fawer’ın hem Empati’sini hem de bir önceki eseri Olasılıksız’ını (eğer okunmadıysa) tavsiye ederim…
Selamlarımla...
* http://sufizmveinsan.com/sohbet/empatisempati.html
** http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm
(26/08/2008)
(Nilay Çakı)
295-
Ramazan ayı, kendimizi yetiştirme ayı
Mübarek ramazan ayında müslümanlar arasında ayrı bir coşku ve özel bir manevi duygu oluşur ve herkes bu duyguların sayesinde yüce Allah katına daha fazla yakınlaşmaya çalışır. Bu ay kendimizi yetiştirmemiz açısından oldukça değerli bir ay sayılır ve bu yüzden bu ayda bazı özel şartları yerine getirmek gerekir.
İnsanlar kendilerini sabırlı olmaya alıştırmalı, çünkü bu özellik insanların izzet ve şerefine vesile olan bir özelliktir. Kendini yetiştirmek isteyen bir insan tembellikten kaçınmalı ve onu Allah'ına yakınlaştıran amellere yönelmelidir.
İffet ve paklık, yüce Allah katına yakınlaşma zaruretlerinden biridir. Sabırlı insan zorluklara daha kolay katlanır ve asla boyun eğmez. Akıl ve ruhun erdemliliğine doğru ilerlemek ve takva ve amel kanatları ile izzet ve azametin doruğuna ve yüce Allah katına ulaşmak gerekir. Dünyanın geçici zevklerine karşı takva silahı ile donanmak ve böylece cennete kavuşmak gerekir.
Asi nefsimizi yenmemiz ve başkalarının söylemlerinden etkilenmemek gerekir. Sevgi, dostluk, fedakârlık, arkadaşlık, hoşgörü, bağışlama gibi duyguları nefret, kin, öfke, kibir, bencillik, hırs ve şiddet gibi duygulardan üstün tutmak gerekir. Erdemliliğe kavuşmak için mübarek ramazan ayı en iyi fırsattır ve bu fırsatın her anını değerlendirmek ve kendimizi yetiştirmek gerekir. Bu ayda cennet kapıları insanların karşısında açılır ve insanlar ayrı bir ruhsal âlemde seyreder.
Ramazan ayı tövbe ve geri dönüş ayıdır. Bu ay, özgürlük, cehennemden kurtuluş ve cennete kavuşma ayıdır.İmam Zeynel Abidin (as) mübarek ramazan ayı hakkında şöyle buyurur: Ey yüce Rabbim, seçkin işlerin ve özel vecibelerin arasında ramazan ayını da koydun. Bu ayı diğer aylardan üstün tuttun ve tüm zamanlar ve devranlar arasında onu seçtin ve yılın diğer vakitlerinden üstün kıldın ve bu seçimin sebebi Kuran'ı Kerim ve bu ayda gönderdiğin nur içindi ve bu ayda imanı iki kat arttırdın ve orucunu farz kıldın ve gece yarısı ibadetlerini tavsiye ettin ve bin bir geceden daha kıymetli olan kadir gecesini bu ayda azamet kazandırdın. Daha sonra bu ay vesilesi ile tüm ümmetlerin arasından seçtin ve fazileti yüzünden bizi diğer dinlerin izleyicilerinden üstün tuttun. O zaman senin emrinle orucunu tutuyor ve senin yardımınla gece ibadetini yapıyoruz.
Rabbim 1429 senesinin ramazanı şerifini bihakkın ifa edenlerden ve ramazanın razı olduğu kullardan eylesin, inşallah.
(31/08/2008)
(Bilal Atış)
296-
Ramazan Ayının Hususiyetleri
On bir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayına bir kere daha kavuşmanın hazzını ve kıvancını yaşıyoruz. Rahmet esintilerinin yoğunlaştığı bir iklimi bize yaşatan bu mümtaz ayın bazı hususiyetlerini sizlerle paylaşmak istedik.
Öncelikle Kur’anı Kerim’in inzal edilmeye başlandığı bir süreci ifade etmesi açısından önemli bir hususiyete sahiptir diyebiliriz. Bu anlamda nüzul sisteminin işleyişi doğrultusunda özden gelen yeni açılım ve ilhamlara beşiklik etmektedir. Bereket ayı olarak vasfedilmesi de manevi rızıklanma ve feyizlenme anlamında daha ziyade yüksek kozmik tesirlerin artması sebebiyledir. Üç aylarda ve özellikle Ramazan’da ruhani yönümüz daha ön plana çıkmaktadır.Ruhun serbest hareket imkanı yükselmektedir.Ruh gücünün artırılmasına yönelik ibadet adı altındaki çalışmalarda yoğunlaşma da ruhun bu özelliğini daha da güçlendirmektedir.
Orucun niyetiyle birlikte midemiz şartlı reflekse geçerek metabolizmamızda önemli müspet tesirler oluşturur. Böylelikle kilo fazlalığı olanlar kilo verirken ,zayıf olanlar ise kilo alma fırsatı yakalar.Genel anlamda da metabolizmada revizyon ve tazelenme başlar.