|
201-
Kendinden Emin Olmak
Toplumsal çevreyle uyumlu, dinin bekasını arzulayan, ‘İlahi
hükümlerin uygulayıcısı’, Allah’a ve resulüne inanmış sadık bir
bireyin, ‘hayırseverlik’ niteliğinin yanı sıra temposunu
artırarak yaşamını içselleştirmeye dönüştürmesi, ancak ‘kendinden
emin olanlara’ mahsustur diyebiliriz.
Bu niteliğe sahip kişilerin gücünü özünden, afakî olarak ise
cahillerden/tutunamayanlardan alması doğaldır.
Ancak, dinle ilişkisi kelamın ötesine geçmeyen, içsellikten mahrum
olanın başkalarına ulaşması beklenemez.
Zira onlarda, kendinden nefret etme, kendine saygı
duymama, inanmama gibi huyların yanı sıra psikolojik
rahatsızlıklar da bulunur.
Haliyle
kendinden, ilminden şüphe eden birinin, toplumu inandırması ve
etkilemesi oldukça güç olur.
O kimseler
bilgisizliklerine ve başarısızlıklarına, son derece klasik hallerine
rağmen, hâlâ söz konusu ortamda yaşam buluyorlarsa, bu
‘başkalarının kanatları altına girmelerinden’, kendilerini kabul
edenlerin ‘ne münasebet efendim, başka kapıya gidin’
diyemeyişlerinden, bir bakıma inceliklerinden kaynaklanır...
Zaten aslına
bakarsanız kendinden emin olma, farklı konulara farklı biçimde
girenlerin/yaklaşım yapanların hakkıdır.
Pısırık bir yaşam biçimini tercih
eden, kültürden yoksun insanların değil.
Evet, doğuşu/yaşamı itibariyle
onlar bu niteliğe asla layık olamıyor ve içgüdüsel yaşamı
kabulleniyorlar.
(29/10/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
202-
Şakası Yok Oyun Hiç Değil
Kalıcılığı tartışılsa da duygu bağı mantık bağından
etkin. Geleneksel İslam’la büyüdük. İslam’ın zengin algılarla
yaşandığı bir ülkeyiz. Ne ki;İslam’a bağımız SİSTEM GERÇEĞİNİ fark
etmek anlamına gelmiyor. Bahsetmek istediğimi misallerle açayım:
1- Kişi kalp kırıyor. Hatasını fark edip özür
diliyor. Karşıdaki: “Olur böyle şeyler” demişse, kurtuldum, diye
seviniyor.
2- Dostunu, kusuru sebebiyle kınamış. Üzüldüğünü
görünce “İyiliğin için dedim” diyor. İçi rahat. Nasılsa iyiliğini
istedi.
3- İçi, hırsla kaynarken dışarıda fedakar görünüyor.
Bela gelince “Bana yapılmamalıydı” diye basıyor feryadı. Etrafı da;
“Hak etmemiştin” diyor.
4- Akıllı ve lafazan. Eleştiriden demagoji ile
sıyrılmada mahir. Herkesi haklılığına inandırdığını sanıyor. Terk
edilince “Bunlara ne oldu, naptım ki?” diyor!
5- Çok can yakmış, kul hakkına girmiş. Ego
çılgınlığı ile ne yaptığını bilmeden. Yaş kemale erince bir tövbe,
bir hac, sıyırdık diye düşünüyor…
Dostlar, günlük misallerle, egemen din anlayışı
yansımalarını anlattım. Şimdi maddeleri SİSTEM GERÇEĞİ açısından
okuyalım:
1- Sen, kalp kıran! İstediğin kadar helallik al,
günü gelecek aynı sahneyle kalbini kıracaklar!..
2- Dostunu kınayan! Kınadığını yaşamadıkça
ölmeyeceksin!..
3- İçiyle dışını farklı gösteren! İçindekinin
dışarıda zuhurunu yaşayacaksın. Haksızlık bu dediğin;hak ettiğinin
ta kendisi!.. Çünkü sistemde kimseye haksızlık edilmiyor!
4- Lafla, edebiyatla ikna ettiğini sanan! Kimse
yutmuyor! Sadece edepten susuyorlar. Tahammül sınırı aşılınca
gidiyorlar. Sebep sensin!
5- Senelerce zulmet, ölüme yakın tövbeyle silinsin
öyle mi? Ölsen de işlediklerinin ileride çıkacağını biliyor muydun?
Nesillerin kanına girdiğinin farkında mısın?!..
Sistem Gerçeği bu! Din bu!.. Bir zamanlar
“Sistemde, doğada, Allah düzeninde duygulara ve mâzerete asla yer
yok!.. Geçen hiç bir şeyi asla telâfi edemeyeceksin!..” diyen Ak
Saçlı Bilgeyi çok sert bulurdum… Yaşananların neyin bedeli olduğunu
fark ettikçe tuttuğu ışığa şükrettim.
Din Gerçeğini okumaya bakın! Ömür kısa!
Sistemin şakası yok, Oyun hiç değil!
Bedel ödemeden önce fark etmeniz niyazımla…
(02/11/2007)
(Mehmet Doğramacı)
203-
Duyarsız ve Kuralsız Toplum
Doğrusu bazen
boşa yazıyor olduğunu düşünmek benim kalemimi de verimsizleştiriyor.
Hatta bu düşünceden dolayı akademik üretim yapamıyorum. Çünkü
popüler yazılar bile okunmuyor ki, akademik yazılar okunsun. İşte
kütüphanelerimiz ortada. İzleyen ve sadece seyreden duyarsız ve
kuralsız bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.
Çok defa başımıza
bir bela ve musibet gelinceye kadar duyarsız halde yaşıyoruz.
Sanıyorum bunda maddi bir hayat yaşıyor olmamızın etkisi var. Yani
bizi duyarsızlaştıran “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın (!)”
anlayışının uzantısı. Bu anlayış nasıl girdi ise şuuraltımıza! Ne
insani ne de kültürel değerlerimiz ile uyuşuyor aslında. Ama bazı
şeyler adeta şırınga edilmiş dimağlarımıza.
Trafik kuralları
ve yaşadığım acı tecrübe sebebiyle bilhassa kemer ve hız konusuna
katkıda bulunabilirm sanıyorum. Geçirdiğim ciddi bir kazadan,
kemerin olumlu katkısıyla hiç yara almadan kurtulmam, bende ciddi
bir kemer alışkanlığı geliştirdi. Şimdi şehir içi kısa mesafelerde
bile kemer takmadığımda, kendimi koltuktan fırlayacakmış gibi
hissediyorum.
Evet, bu yeşil
lamba noktasında daha 80’li yıllarda tecrübeli bir büyüğün sözleri
kulaklarımda çınladı. “Oğlum, yeşil ışık “geç” demek değildir.
Dikkat et, öyle geç demektir.” Şimdi bu söz çok daha fazla önem arz
ediyor.
Evet, şu yolun da
sağ tarafını kullanma alışkanlığını kazanabilsek, en azından fiziki
çarpışma tehlikesinden büyük ölçüde kurtulacağız. Aslında bu kural
iki kişi yürürken de geçerli. Sağdaki önden geçmeyince çoğu defa
kapıda sıkışma durumunda kalınır. Bunu tamamlayan diğer kural,
büyüklerin solundan gidilir. O zaman siz buyurun, yok efendim siz
buyurun, seremonileri olmaz. Duyarlı ve kurallı bir hayat
temennisiyle…
Selam ve
Hürmetler.
Dr. Hüseyin Emin SERT, İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolunda
(06/11/2007)
(M. Emin Sert)
204-
Düşününce...
Dün bir
hayaldi, geldi geçti!
Yarını ise yok farz et, daha yaşanmadı ki?
Elinde sadece bugünün var, hatta sadece şu AN….
Beş
duyu ile gözlemleyen ve dünyada yaşayan bedene göre Güneş, Dünya ve
Ay hareketlerinden oluşan olaylar zinciri, ”gün, ay, yıl” olarak
tanımlanmış ve adına insanoğlu tarafından “zaman” denmiş. Aslında
dünyevi bir kavram zaman ve her yaratılanın içinde bulunduğu
şartlara göre izafi.
Sonsuz ve sınırsızın zaman birimi ise ”AN”; yaratılanlarca göreceli
algılanan, ama aslında TEK olan…
Yaşanılan an
hakkı verilecek olan;
Geçmiş
olması gerektiği gibi olup geçen ve telafisi mümkün olmayan;
Gelecek
ise VAR OLMAYAN.
Bu
yüzden yarına ertelememek ”inşallah” ile değil ”bismillah” ile
yararlı fiilleri gerçekleştirmek tavsiye ediliyor büyüklerimizce.
”Hakkı verilecek olanı” sadece fiiliyata dökmek olarak algılamamalı,
özümüzde yani düşüncede oluşanın da hakkı verilmeli…
Çünkü, düşünce boyutunda zaman yok; düşünce boyutunda fırlatılan ok,
madde boyutunda algıladığın zamana göre önüne çıkıyor. Düşünce
boyutun ”sonsuz ve sınırsız”ın zaman birimini dikkâte alıyor.
İşte ”Sır” tam da burada saklı. İlahi hükümlere bağlı
kalarak iyiyi düşünmek, olumluyu hayal etmek, olumsuz
düşünce ve cümlelerden uzaklaşmak biz tasavvuf yolcularının
hakikâte yaklaşmasını kolaylaştıracaktır. Düşünce, suretin tohumudur
denir.
Hz. Mevlana Hazretleri,
bu gerçeği bizlere yaklaşık 800 yıl önce şöyle ifade etmiş:
''Kardeşim sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et
ve kemiksin.
Gül düşünürsün gülistan olursun, diken düşünürsün dikenli
olursun...''
(11/11/2007)
(N.Caki)
205-
Görünmeye(N)
Son
yayınlanan "Nokta'ndaki Kudret" yazısından çıkan sonuç
anladığım kadarı ile şöyledir ;
Önce bu
noktada mutabık kalalım. Bizler, malûmunuzdur, çoğu zaman sosyal
yaşamla ahlaklandığımız, hayatımızı olumluluk ve mutluluk
fotoğrafları üzerine inşa ettiğimiz için farklı olaylarda hemen
karamsarlığa kapılır, bazı şeyleri abuk /sabuk / luzumsuz ve abes
gibi kelimelerle ve durumlarla değerlendiririz.
Hikmetlerini
hiç düşünmez, üzerinde durmayız.
Örneğin
belden aşağı için kullanılan bir kelime tarz olarak bizleri üzer,
harap eder. Yani bir yandan beşeri değer yargılarından kurtulmak
isterken, onlar farkında olmadan veri tabanımıza yerleşir, kişilik
yaratan bir hale dönüşür.
Benzer
oluşlar da sinsi sinsi hayatımızı takip eder. Sahiplenme duygusu
yani (M) olarak dünyamızı kapsar. Yaşam alanını bırakın düşünce
dünyamıza uygun olmadığı için, fırsatını bulduğunda hemen başını
kaldırır sinekten yağ çıkartmaya ve olmadık iftiralara, sebebiyet
verir.
İşte
tasavvuf burada devreye girer. Zira bireyin kabul ettiğini
düşündüren, kabul etmediğini ise en azından inkâr yoluna
saptırtmayıp hazmettiren bir ilim dalıdır.
Tasavvufta
amaç yok olmaktır.
Eskiler bu
gibi durumları "belli bir itikatla kayıtlı olmakla"
tanımlamış, insanı perdeleyen bu gibi pozisyonlardan
kendisini kurtarması gerektiği şeklinde uyarılarda
bulunmuştur.
Sonuç:
Şayet bir olayın kökenine inilemiyor, değerlendirilemiyorsa,
akıbetin bir gün fıtratı zayıf olan bireyi bulacağından ve onu oldukça
etkileyeceğinden asla kuşku duyulmamalıdır. (bu yazıya mesnet olan
koşulu kast ettim)
Bu arada söz konusu yazı ile ilgili olarak bizim açımızdan önem arz
eden ilginç soru şudur?
Noktasındaki Kudreti bi iznillah
açığa çıkaranlar; belayı otomatik olarak, bir mıknatıs gibi
kendilerine çekiyorlar denebilir mi?
Yanıtım
EVET tir.
Zira
belâların büyüğünün rasullere/ nebilere sonra velilere ve salih
insanlara geleceği belirtiliyor.
Takdir
edersiniz ki bu geliş bir rastlantı olamaz.
Anlayacağınız bu gibi insanlar, insanlığın yükünü çekiyorlar.
Ne yazık ki
bizler, kendi kendimize gelin güvey olmaktan, hayalcilikten öteye
geçemediğimiz için bunun/sistemin farkında bile olamıyoruz.
(16/11/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
206-
Yeşil Ağaç.
Paratoner ve Deniz
O
ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu. İşte bak ondan
yakıyorsunuz!
(Yasin-80)
Noktasındaki kudreti bi iznillah açığa çıkaranlar; bela, iftira,
acı, aşağılanma, dışlanma vb niçin üstlerine çekerler?
Cevap ayette. O ki, sizin için; sizin lehinize, sizin
faydanıza… Yeşil Ağaçtan; Sübtil Enerjik rengi Yeşil
olan 4. mertebedeki Mutmainne Bilinçten…Ve daha yukarısındakilerden…Bir
Ateş oluşturdu; Ruhun mayası Hakikat İlmini…Ledünni İlmi,
Cemali yaymak için Celal mekanizmasını oluşturdu. Ondan
yakıyorsunuz!.. Alimlerin, Üstadların, Veli Zatların İlmi-
Hikmeti ve Feyzi ile kendinizi fark ediyorsunuz!.. O feyizle nefsi,
egoyu yakıyor da, ölmeden evvel ölüyor, yeniden diriliyorsunuz!..
Yağmuru ne çeker? Orman!.. Orman nelerden oluşur? Sivri uçlu, başı
göğe doğru uzanan ağaçlardan… Bilinç Semasına doğru yükselen Allah
Ehli; topraklar suya kansın, insanlar Rahmetle arınsın diye çekerler
yağmuru. Toplumların bereketi, huzuru ve afiyeti onlar yüzü suyu
hürmetinedir!…Bilinçlerin hakikate seferi onlar eliyledir!
Ağaç yıldırımı çeker! Paratoner gibi! Çeker ki bulutlar çarpışsın da
rahmet insin! Şimdilerde öğrendiğim bir şey var; “Yıldırım gökten
inmez, yerden çıkar.” Ayet ne diyordu? Yeşil ağaçtan oluşturulan
ateş!
Şimdi baştaki sorunun cevabı geliyor:
Bilinç düzeyi yüksek idraklerden çıkar Celal. Onlar üretir belayı!
Niçin?.. Bulutların; dumanlı, karışık, yoğunlaşamamış algıların
birleşip yoğunlaşarak berekete dönüşmesi için! Ayrık duran
düşüncelerin vahdete ermesi için! İnsanlığın rahmete ermesi için!
Zül Celali vel İkramdır
Allah! Celal sahibi mahal tetikler Cemali!.. Işık; ateş olan yerden
çıkar!.. Celaliyle belayı çekenler ilmi İkram eder…
…
Bir de denizler çeker yağmuru. Sürekli buharlaşan denizler. Deniz,
buhar ve bulutla gelen rahmet; Rasulullah (sav) ın başındaki bulutun
hikmetinde saklı:
http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=203
***
Bizim için Denizler yaratana, Yeşil Ağaçlar oluşturana şükürler
olsun!
Selam olsun Denizlere,
Selam olsun Yeşil Ağaçlara!..
(19/11/2007)
(Mehmet Doğramacı)
207-
Ekran Çılgınlığı
İster sıradan ister modern bir insan olsun, toplumun her kesiminin
hemen her gün televizyon ekranlarında izlediği haberlerden, zor
durumda kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Ciddi haberleri müteakip, tam bir kıyamet kopuyor sanki.
İnsanın tüylerini ürperten uçak kazalarının görüntüleri, meşhur
insanların ölüm haberi, acımasız cinayetler, mafya türü olaylar,
linç girişimleri, kaçak gecekonduların yıkımı sırasında insanı
korkutan, üzücü sahneler, sarhoş sürücülerin polislerle yaptığı
mücadele sırasında ağızlarına geleni söylemeleri… Ekranda
sektirmeden yerini alıyor.
Hem
de arka arkaya, insanın başını döndürecek hızda!...
Herhalde reyting uğruna beyinlere kazınması isteniyor.
Bunlar kimi zaman insanı çileden çıkarıyor, kimi zaman da
güldürüyor.
Ama
birey ister istemez bir oyuna ve karışıklık ortamına sürükleniyor.
Çünkü travmatik olayların süratle sunuluşu, aklı başında izleyiciye
sıkıntılı anlar yaşatırken hemen her gün devam etmesi ise
bazılarında sadist zevklerin hortlamasına neden oluyor.
Hafife alınan bu yayın şeklinin durdurulması, gereğinin
yapılması ve sağlıklı bir ortamın yaratılması hayat hakkıdır.
Sonuçta toplumun yaşama hayali böyle bir fotoğrafta yer alabilmek
değil midir?
(23/11/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
208-
Yağmur
Bütün bir yaz susuz kalınca millet olarak anladık
yağmurun faziletini. ‘Yağmur’a bakış açımız değişti, damlası dahi
içimizi ferahlatmaya yetti.
Tam iş çıkışında bardaktan boşanırcasına başlayan
sağanak yağmur, eskiden olsa “bu da nereden çıktı!” dedirtirken,
şimdi kimsenin gıkı çıkmıyor; sessizce şemsiyeler açılıp herkes yola
koyuluyor.
Üç yaşındaki çocuk bile anladı, YAĞMUR olmazsa
sağlıklı bir hayat sürdüremeyeceğini.
Yağmur var toprağı besliyor, yeryüzünü temizliyor;
yağmur var sel olup götürüyor, bağı bahçeyi adeta yıkıyor, yakıyor!
Tasavvufta
güz yağmuru yakıp yıkan, nefis ve hevayı azgınlaştırandır;
bahar yağmuru ise akıl ve canı besler, arındırır, aklar paklar.
Bahar
yağmuru, akl-ı kül’den gelendir, sert de olsa yumuşak da olsa hoş
görmek gerekir çünkü nefse zincirdir.
Bahar yağmurları gayb âleminden sızıntı halinde
gelirmiş, bu âleminin temel direği olan gafleti dünyadan tamamen
silmemek için. Yoksa bu dünyada insanoğlu için ne hüner kalırmış ne
de ayıp!
Başımıza isabet eden bahar yağmurlarının hikmetini
bilen, geldiğinde rıza gösterebilen, sessizce yolumuza devam
edebilenlerden olalım duasıyla…
Küçük hesaplarla geçiyor yaşam
Büyük kavgalar hep küçük şeyler için
Arsız ayaklar altında alın teri
Kırılgan naif elleri
Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi
Vadide akmayı öğrendi nehrimiz
Kaskatı insanların arasında
Sevincin resmi olacak doğa bir gün
Biz genişleyip denize varınca
Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi
Bazen tutkudan delirince
Kapanmalı kendine
Yağmurun kucağında
Doymalı sessizliğe
Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
SESSİZCE SİLECEK KİBRİMİZİ…
Söz-müzik: Bertuğ Cemil
(28/11/2007)
(Ncaki)
209-
Sanal Âlem/İnternet İletişimi
Sanal ortam/internet,
insan eliyle şekillenen araçlardan biridir. Belki kimlik
belirsizliğinden kaynaklanan rahatlık ile şuuraltının ortaya
çıkmasına yol açabildiği için birçokları internet iletişimini Hakk’a
ve hedefe yönelik, güzel ve dürüst iletişime dönük kullanamıyor. Her
şey insana göre değer kazanır veya değersizleşir. Bu noktada
“şerefü’l-mekan bi’l mekin” yer ve zamanın değeri oradaki insanlar
iledir deyimi hatıra gelir.
Ben yıllardır
internet ortamında birçok araştırma yapıyorum. Yazdıklarım
yayınlanıyor. Dünya çapında yabancı veya Türk birçok kişi ile
çevrimiçi görüşüyorum. Çok güzel açılımlar kazandım, insan tabiatı
üzerindeki düşüncelerim mayalandı. “Akıl için yol birdir” gerçeğini
görebildim. “Fıtrat merkezli yaklaşım”ın temelini attım.
Zaten resim, ses ve kamera ile normal iletişim düzeyine gelmeyen
konuşmalar beni çok fazla cezp etmiyor. Bu anlamda birçok kişiye çok
ciddi rehberlik hizmetleri verdim. Hala promosyon olarak
danışmanlık ve rehberlik yapmaktayım. Kimisi intihardan vazgeçti,
kimi eğitim ve kariyer hedefini güçlendirdi. Çokları aile huzuruna
kavuştu.
Dürüst, açık, net
ve tabi davranış, ne almak istiyorsanız onu vermeniz iletişimi
güçlendiriyor. İnsan tabiatı çok derin ve farklı bir boyut.
Dürüst kişiler ile iletişim insanı güçlendirebiliyor. Yalnız
sınırlarınız, değerleriniz güçlü olmalı… Tabi gayr-i ahlaki siteler
ve kötü niyetli kişiler de potansiyel bir tehlikedir.
İnsanın
bozulduğu yerde her şey bozulur.
Ben dürüst, kendi duygu ve düşüncelerini paylaşabilen, düşünce,
duygu, handikaplarını paylaşabilecek insanlara değer veriyorum.
Sorumluluklarımın farkındayım. Direk iletişime ve yazılara vakit
ayırmam da sosyal sorumluluktan kaynaklanıyor. İnsanımızı meşgul
eden her şey beni ilgilendiriyor. İfade ve istifade prensibini
internet iletişimi için de kullanmak istiyorum. İnsanımızın huzur ve
mutluluğu ve Hakikate ulaşabilmesi için her konuyu konuşabilirim.
Bazen şuuraltının ortaya çıkmasına da müsaade edebilirim,
paylaşımlarım insanın içindeki iniş ve çıkışlara dönük de olabilir.
Ama bir sonraki safha çok üst düzey, insanın gerçek huzur ve
mutluluğuna dönük olur.
Hayatı ve interneti yalancı ve güvenilmez yapan, içindeki
fırtınaları dindiremeyen hakikat yolcusu olmayan insandır.
Mekânlar ve zamanlar içindeki insanlar ile değerlidir.
(30/11/2007)
(M.Emin Sert)
210-
Dönüştüren Kuvveler
Müminler Medine’den yola çıkar umre için. Mekke yakınında
Hudeybiye’de müşrikler yollarını keser. Görüşmeler yapılır ama şehre
alınmazlar. İşte o çöküntü içinde, Rasulullah (sav) bir ağaç altında
sahabeden tekrar biat (bağlılık yemini) alır. O yemin RIDVAN
(Hoşnutluk- Razılık) BİATİ diye geçer tarihe. Umre yapamayan,
tamamen aleyhlerine görünen anlaşmayı Rasulullah’ın kabulü ile
onaylayan müminler, mahzun dönerler Medine’ ye…
10
yıllık anlaşma, zaman içinde, onu dayatan müşriklerce bozulur. 2 yıl
sonra Mekke Fethedilir.
…
Yusuf (as) kaybolalı yıllar geçmiştir. 40 yıl ağlayan Yakup (as)
hiçbir zaman ümit kesmeyecek, oğullarının “Baba hala mı Yusuf?”
sözlerine; “ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah’ın
rahmetinden ancak kafirler topluluğu ümit keser” (12/87) diye
karşılık verecektir. Yakup, yıllar sonra kavuşur Yusuf’a.
***
İslam Tarihi ve Kur’an Kıssaları değişik açılardan değerlendirildiği
takdirde, kaderin kazaya dönüşümüne dair sırlar görülecektir.
İki
olay okudunuz… Birincisinde öne çıkan; NE KADAR ALEYHE GÖRÜNÜRSE
GÖRÜNSÜN, OLANA; TAKDİRE RAZI OLMAK. ÖDÜLÜ; FETİH, ZAFER!
İkincisinde ciğerparesine hasret kalan bir babanın katiyen ümit
kesmeyişi!.. MANTIĞIN YETER ARTIK DİYEREK PES ETTİĞİ NOKTADA
ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ DİYEREK KARŞI KOYAN HÜSNÜ ZAN VE
DİRENÇ!.. ÖDÜLÜ; VUSLAT!
Ne
anladık?..
Hayat bu, işler her zaman iyi gitmez! Aksiliklere de muhatap olur
insan. Bela- sınav dediklerinizden hakiki zaferle çıkmak ister
misiniz?
İki
saklı kuvvenizi harekete geçirin; Rıza ve
Ümit !..
Yaşanan ne olursa olsun rıza, durum ne kadar kötü görünürse görünsün
ümit!..
Sonuç nasıl mı olur? Yukarıda okuduk.
Razı ve Ümitli iseniz; rızanızla EL FETTAH, ümidinizle ES SELAM
tecelli edecektir bi iznillah.
Hiç
şüpheniz olmasın!
(05/12/2007)
(Mehmet Doğramacı)
211-
Merkel'in minare
çıkışı!
Basının
bildirisine göre, Almanya'daki cami inşası tartışmasına
"Minarelerin uzunluğu çan kulelerini geçmemeli" diyerek katılan
Alman Başbakanı Angela Merkel, Müslüman azınlığı
endişelendirdi.
İslam’a
atfedilen sembollerin başında demek ki minarenin epeyce yüksek
tutulması geliyor.
Aynı kanaatte
değilim. Değerlendirişime göre İslam, ikna etmeye, zor kullanmamaya,
dedikodu yapmamaya, karşındakini kendinden fazla düşünmeye
dayanıyor.
Sembol olması
gerekenler bunlardır.
Herhalde biz bu
kuralları unutmuş olduğumuz için, minare ile yetinmeye gayret
ediyoruz.
Ortaya çıkan
anlayışı görünce, ister istemez bunun İslâm’ı anlamak için
yapılan yaklaşımlara nasıl yansıdığını fark ediyorsunuz. Çünkü din
herhalde, sadece minare ve örtünme ile kendi bünyesinde
şekillendiriliyor. Şekilde kalan İslam ferdi ‘şirke
düştüğünden habersiz’ tapınıp giderken maalesef, en büyük
günahı işlediğinin farkında bile olamıyor.
Hâlbuki dinde
sembol; “Atom, kuant, hologram, kozmik bilinç…” gibi kavramlar
olmalı ki birey özündeki içsel yolculuğa çıksın, şekilden arınsın,
yaratılış gayesini anlasın. Bu olmayınca, düşünce kalıplarının
getirisi ile baş başa kalıp kaygı duymaya başlıyor.
Kısacası, kaotik
bir görüntü var ortalıkta. Son günlerde türban konusunda da sesler
yükselmeye başladı. Toplum içinde laik ve muhafazakârlar yoğun bir
tartışma içine girdiler.
Bu tartışmayı da
anlamış değilim.
İnsanların kılık
kıyafeti ile uğraşmak bana çok mantıksız geliyor, ama minarenin uzun
oluşu gibi başörtüsünün de İslam’ın bir simgesi olarak kabul
edilmesi, insanı gerçekten düşündürüyor.
(10/12/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
212-
Bayram ediyoruz...
Yakınlarımız,
dostlarımız hacı olmak üzere bu toprakları terk ettiler, celal ve
cemal nurlarının yeryüzünde en yüksek olduğu beldede kulluklarını
eda etmekteler.
Hac
vazifesinin iki yönü var ehlinin bildirdiğine göre: Birincisi
afvolmak, ikincisi ise Haccı Mebrur yani oradaki yüksek
enerji kapasitesinin etkisiyle beyinde yeni aktivitelerle beraber
açılımlar oluşması.
Hac görevini
eda etmiş olan herkes afvolmuştur ve bu kati gerçek şu hadis ile
müjdelenmiştir: “İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Beyt'i (Kâbe-i Muazzama'yı)
kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden
doğduğu gündeki gibi olur." Tirmizî, Hacc 41, (866).
Afvolma
kavramı geçmiş günahlar içindir ve Hac dönüşünde kişinin hayatının
sonuna kadar olan davranışlarından halen sorumlu olduğunu ifade
eder.
Haccı
Mebrur
nasip olmuş kişi ise beyninde oluşan bazı açılımların neticesinde
ölüm ötesi gerçeğini kabul eder ve hayatının sonuna kadar olan
davranışlarını bu idrakın neticesine göre oluşturur. Esasen hac
görevinin ifasındaki ana amaç da biz bu yola baş koymuşlar için
budur. Efendimiz (s.a.v) şöyle bildirmiştir: Umre, kendisi ile
öbür umre arasındaki zaman içinde işlenen günâhlara kefarettir.
Haccı mebrurun cennetten başka karşılığı yoktur!” (Müslim)
Beytullah’ın
maneviyatından gelen yüksek feyz ile kaleme alınanlar ne güzeldir:
http://www.cengiz-numanoglu.com/BeytullahtaBen.html
Bildirildiğine göre Allah, günâhlarından arındırmayı murad ettiği
kuluna nasip eder oraya gitmeyi ve yine Haccı Mebrur’u dilediği
kuluna bahşeder!
İşte bu
yüzden biz bu göreve layık görülüp kendilerine nasip olmuş tüm
Hacı’lar için canı gönülden sevinir, onlar için bayram ederiz…
(14/12/2007)
(Ncaki)
213-
Fazıl Say'ın derdi başka
“Azınlıkta
kaldık.”
“Dışlanıyoruz.”
“Bakan
eşleri türbanlı.”
“İslamcılar
güç kazandı.”
“Çankaya
Köşkü'ne çağrılmadım.”
Ve nihayet
“Türkiye'yi terk edebilirim… “ diyen ünlü piyanist Fazıl
Say’ın bu şekilde sesini yükseltmesi, toplum içinde hem üzüntü
hem de nefret hislerini uyandırdı.
Gönüllülükle tek
bayrak, tek çatı altında özgürce yaşayabilme koşulları adına, aslan
gibi evlatlarımız kar/kış demeden, şehit olma çabası içine
girerken, bu değerli piyanistin açıklamaları acayiplik olarak
değerlendiriliyor.
Bu
bağlamda üzerinde durulması gereken konu şudur:
Ülkemizin birinci gerçeği,
halkın büyük çoğunluğu, insanı insan yapan değerlerin sahibi İslam
dinini seçmesidir. Buna göre, her vatandaşın İslam adına elinden
geldiğince inançları doğrultusunda yaşama hakkı bulunmaktadır.
İkinci gerçeği ise yanlış tercihler peşinde koşanların, takip
ettikleri yolun, Özgürlük adına -makul ölçülerde- dinin gereğini
yapanlara haddinden fazla hücum eder görünmesidir.
Fazıl
Say çıkışında
olduğu gibi.
Aslında o ve onun
gibilerin davranışlarındaki pek çok gerçeğin bilincine varmak için
derin demeçler vermesine kesinlikle gerek de yoktu.
Bu değerleri görebilmek/farkedebilmek
için sadece göz önündeki olgulara bakmak dahi yeterli olur.
Evet, önemli
olan, gerçekten de budur.
Nerede durması gerektiğini bilmeyerek, abuk sabuk konuşmakta mahzur
görmeyen Fazıl Say’ın kararını tekrar gözden geçirmesini ve
“önce VATAN” demesini, ona göre hareket etmesini bekliyoruz..
(18/12/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
214-
Tasavvuf deyip geçmeyin!
Tasavvuf, insanı
günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran, kendine, aslına rücu
etmeyi sağlayan bir yol alışın/uğraşının adıdır. Dinle uğraşan
herkes, bu ilimle haşır neşir olmak zorunda değildir; ancak,
çok önemli boyutları kaçırdığının da farkında olamaz.
Bu gerçeği
yüzyıllar öncesinden anlamış olan bu yolun talipleri, çok
değerli eğitimcilerin nezaretinde, konuları değişik boyutları ile
algılayabilme, değerlendirebilme yeteneğine ulaşır.
Varlık
ve yokluk
arasındaki köprünün atılmasını sağlayan eğitimcilerin çizdiği
yol, mutlaka kişinin üzerindeki fazlalıklardan kurtulmasını sağlar.
Denir ki;
‘Şayet bir
birimde Mutlak Varlık kendini aşikâr etmeyi takdir etmiş,
belli birtakım manaları müşahede etmeyi, değerlendirmeyi nasip etmiş
ise işte, o zaman birey yaşam gayesi olarak ‘Tek’e ermeyi hedef
alır. Engel tanımadan yoluna devam eder.
Aksi takdirde, yıllarca tasavvufla ilgilendiğini söylese bile o
kişi, tasavvufun kırıntıları ile uğraşmış, ama içerdiği manayı
bir türlü yakalayamamıştır.
(24/12/2007)
(Ahmet F. Yüksel)
215-
Sağlık Anlayışımız
ve Sosyal Sağlık
Tek boyuta
indirilen sağlık anlayışımız, “Dünya Sağlık Örgütü/WHO’nun
Anayasasında belirtildiği şekilde, bedenî, ruhî ve sosyal
yönden tam bir iyilik hali olarak yeniden ele alınmalıdır.
Çünkü ruhî ve sosyal boyutu ihmal eden beden sağlığı, insanı bir
bütün olarak ele alamayıp kısır bir döngü içinde gidebilmektedir.
Sağlığa, tıbbın
ötesine geçilerek bakılmalı, insan sağlığını belirleyen etmenlerin
sadece biyolojik ve fiziksel unsurlar olmadığı fark edilmelidir.
Çünkü hastalıkların ortaya çıkışları, biyolojik ve fiziksel
unsurların yanında ruhî, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer
çevresel faktörlere bağlı olarak şekillenmektedir (Marmot, Michael,
2001).
“Yirminci
yüzyılın benimsediği sağlık anlayışı, bireyi sosyal çevresi ile
bir bütün olarak ele almakta ve sağlığı etkileyen etmenlere
karşı çok boyutlu bir bakış açısı geliştirmektedir.” Ancak bu
yaklaşımı kendi toplumumuza baktığımızda görmemiz nerde ise mümkün
değildir. Sanki sağlığımız küçük hesaplara kurban edilmek
istenmektedir.
Türkiye’deki
sosyal sağlık hizmetleri, “sosyal” rotasından ayrılmış ve tedavi
hizmetlerini eksen olarak gören çağdışı rotasına oturmuş gibi
görünmektedir. Toplumu oluşturan fertlerin yalnızlık ve
sosyal dışlanmışlık hissetmesi toplumun gücünü yok sayan bir
çıkmaza doğru gider. İnsan ve toplum sağlığına yeterli ilgi
gösterilmediğinde, bunun olumsuz sonuçlarını, toplumun bütün
katmanları derinden hisseder. Bütünü gören sağlık yaklaşımıyla
toplumsal köprülerin sağlamlaştırılması gerekmektedir.
Hem
sağlık hizmetlerinde, hem de sosyal güvenlikte, “insan” eksenli
değil, “para” eksenli bir yaklaşım
sergilenmesi tehlikeli bir durumdur.
Belirli grupların daha çok para kazanmalarına yönelik çabalar,
toplumun geniş kesimlerinin hizmet alımını olumsuz yönde etkilemekte
ve sosyal sağlığı bozmaktadır.
Bir toplumun
sosyal sağlığı, bütüncül bir bakış açısı ile kavranmaya
çalışılmalıdır. Konulara tekelci yaklaşan meslekler ya da
yöneticiler başarısızlığı artırmaktadır. Bunun yerini disiplinler
arası değer merkezli yaklaşımlar almalıdır.
Sosyal sağlığı da
içine alan sağlık hizmetlerinin verimliliği, koruyucu hekimliği ve
ruh sağlığını da içermelidir. Hekimi, ebesi, sosyal hizmet uzmanı,
çevre mühendisi, cemiyet ve din adamı elele vermeli ve “insan
odaklı yaklaşım” sergilemelidir. İnsanın ruhî ve sosyal boyutu
ihmal edilerek sağlıklı bir toplum oluşturulamayacağının farkına
varılmalıdır.
(28/12/2007)
(M.Emin Sert)
216-
Ayna
Varlığın aynası yokluktur der, Hz. Mevlana Hazretleri Mesnevi’de:
“Yokluk varsa varlık görünür.
Yoksul varsa zengin cömertliğini ortaya çıkarır.
Sende yok olanı fark etmektir olgunluk.
Noksanını fark eden olgunlaşmaya on atla koşar”
Tasavvuf’ta âlem ve insan ayna ile simgelenir. Ayna’nın
sırrından yansıyanlar, asıl var olanın aksidir.
“Nur, aynanın sırrı ile yansır; şeffaf sırsız camdan ise
geçer gider” demiş ehli…
Sırrı dökülmüş ayna iyi yansıtamaz. İnsan ise sırlandığı
kadar, varlığı hakkıyla yansıtır. Gelmiş geçmiş en mükemmel ayna,
efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’dir.
Yaratılış amacımız “Hakikâti” bulmak için, neyi niye yaptığımızı
bilerek varlığın sırlarını çözmek gerekiyor. Varlığın sırrı ise
insanın özünde ve biz fark etsek de etmesek de her an aksetmekte…
Nasıl mı?
Dua, insana verilmiş yaratma sırrıdır… İnsan dua
ettikçe, Allah onunla yaratır!.
(Ahmed Hulûsi)
Sırlananın
emaresi ise güneş gibi parlayarak aksettirmesi; “Ben” değil “Sen”
demesi, kendine hiçbir paye biçmeden çevresindekilere karşılıksız
vermesidir, tıpkı bir AYNA gibi…
Ve
AYNA’lar yalan söyleyemez, hakikât onlardan aynen yansır;
kendisine
akseden her ne ise görüntüsü de ondan ibarettir; tıpkı şu örnek
gibi:
“Hz. Ebûbekir (r.a.), Rasûlullah'ın simasına bakar; “Aman ne kadar
güzel!” diye hayret ederdi. Ebû Cehil de o mübarek yüzden tam tersi
bir intiba alır ve ondan nefret ederdi. Bu farklılığın sebebi; her
ikisinin de âyîne-i Muhammedî’de kendi hâkîkatlerini görmeleriydi”
Her
insandaki güzeli seçebilen, insanları hoş görebilen, aslında kendi
aslını görmektedir karşısındaki aynada. Boşuna dememişler:
“İnsan insanın aynasıdır”
“İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur”
diye…
Selam ve dualarımla,
(01/01/2008)
(Ncaki)
217-
İsm-i Â’zâmını Buldun mu?
Sevaplar içinde bir sevap varmış ki hepsine bedelmiş! Rabbimiz
gizlemiş onu tüm sevaplar içine. Hepsini yapalım diye…Günahlar
içinde bir günah varmış ki doğrudan çekermiş cehenneme. Rabbimiz
saklamış onu günahlar içine. Hepsinden şiddetle kaçınalım diye.
Dualar içinde bir dua varmış. Onunla dua eden; bi iznillah kün
feyekün gibi keskin neticeler alırmış. O da gizlenmiş dualar içine,
çeşitli niyazlarla yönelelim diye. Esma içinde bir isim saklanmış;
İsm-i Â’zâm. O isimle zikreden, onu duasına vesile eden, onunla
tesbih edenin talebi dönmezmiş bi iznillah… HU-ALLAH-MENNAN-HANNAN
gibi isimler ism-i â’zâm olarak tespit edilmiş ehlince.
...
Biz konuya değişik bir pencere açmak istiyoruz. Kişinin kendi
kaderini okuması ve yaratılış gayesi doğrultusunda kulluğunu icrası;
KENDİNE KOLAYLAŞANI FARK EDİP ONA YOĞUNLAŞMASI ile mümkün.
İsm-i Â’zâm (en üstün, en baskın esma); değişik birimlerde değişik
isimler halinde zuhur edebilir mi?.. Sünnetullah çarkı, her birimin
belli bir esmayı pik noktada yaşaması ile oluşan çekimle deveran
ediyor. ALİM ismi terkibinde öne çıkan ilimle idraklere ışık
olurken, ADL isminin yoğunlaştığı mahal; adalet dağıtıyor. VEHHAB
ismini yoğun yaşayan infak ehli olurken, VEDUD ismi ile donanan;
muhabbet saçıyor…
Şimdi… Sizde mevcut esmaların en büyüğünü, en zirvesini, en fazla
olanını tespit; sizin kendi ism-i â’zâmınızı tespitiniz anlamına
gelebilir!... Bu da, size kolaylaşanı okuyarak onu yaşamanız demek!
Bu da kulluğun engin huzuruna,Huzurullah’a taşıyan ana unsur demek!
Nelerin size kolaylaştığına bir kere daha bakın.
Duanız; yaşamınız, yaşamınız duanız olsun!
İsm-i Â’zâmı bulan bahtiyar kullara , Salihlere dahil olasınız!..
(06/01/2007)
(Mehmet Doğramacı)
218-
Bal
Miraçta Efendimize şarap, bal ve süt sunulmuş, O sütü
tercih etmiştir.
Efendimiz "Cennetin dört nehri olan bal, süt, su, şarap
Firdevs'ten akar ve o Firdevs'in üstünde arş-ı âlâ
vardır", demiştir. Bal’ın bu yönünün yorumlarını ehline bırakıyorum.
Diğer yandan, Efendimiz:
"Her
ay üç sabah bal yalayan kimseye büyük bir bela (hastalık) gelmez."
"Size su iki şifayı tavsiye ederim: "Bal ve Kur'an."
"Sinameki ve sennut (yani tereyagi tulumuna konulan bal) yemenizi
tavsiye ederim. Çünkü bu iki şeyde sam'dan (ölüm) başka her
hastalığa karşı şifa vardır."
Bugün bilimsel olarak, bal doğal antibiyotik kabul edilir.
Örneğin, Yeni Zellanda’nın manuka balı enfeksiyonlu cilt
hastalıklarının tedavisinde ve ilaç yapımında kullanılır. Balın,
bakteri ve mantarların gelişmesini durduran antioksidan ve
antibakteriyel sübstanslar içerdiği de ispat edilmiştir.Balın
antimikrobik özellikleri, ağız ülseri ve periodontal hastalıkların
tedavisinde etkilidir.
Her bal türünün kimyası farklılık gösterir.
Balın az bir miktarı bile birçok vitamin, mineral, aminoasit ve
antioksidan çeşitleri içermektedir.Bal
tüketimiyle bağışıklık sistemini güçlenir ve vücudun direnci artar.
Bu yüzden, hasta olmadan da bal tüketimi önemlidir.
Balı sahtesinden ayırmak için karbon izotop yöntemi ile analiz
edilmelidir.
Bugün bilimsel olarak ispat edilen noktalara Efendimiz tarafından
dikkât çekilmiş olması da konuya ayrı bir ilgi uyandırmaktadır.
Bal gibi tatlı günler dileğiyle...
(10/01/2007)
(Turhan Doğan)
219-
Kuran'ı
Kerim Nedir?
Cumhuriyet Gazetesi’nde
epeydir bir
ilginçlik yaşanmakta: Hemen bütün köşe yazarları
din-bilimci (ilâhiyatçı: teolog)
kesildiler ve sürekli İslâm, Alevilik ve Sünnilik
hakkında yazar, ahkâm keser oldular. Âyet tefsirleri
yapıyorlar, üstelik zerre kadar Kur’ân Arapçası
filân bilmeden! Belli ki dine düşmanlar. Demokratik
bir ülkede bundan doğal bir şey de olamaz.
İlâhiyatçı
olmadan dinden bahsetmenin ne zararı var, sanki ben
de yapmıyor muyum? Tabii ki yok… da…
***
Zaman
Gazetesi’nin ateist ve ulusalcı eşdeğeri
hâline gelen bu “kült gazetesindeki”
müptedi kâzip din ulemâsı İslâm’ın kutsal kitabından
sürekli olarak “Kuranıkerim” diye
bahsediyorlar! İnsan tabii ki ateist, agnostik, şucu
veya bucu olabilir ama bilhassa kutsiyetle ilgili
şeylerden bahsederken asgari saygıyı muhafaza etmek
icap etmez mi?
Kur’ân-ı
Kerîm olarak yazılması ve ona göre de doğru
telâffuz edilmesi icap eden bu Yedi Askı Şâirleri’ni
secdeye vardıran muazzam esere Kuranıkerim
demenin anlamı ne?
Bir psikiyatr
olarak lâfların görünürdeki anlamlarıyla, zımnen
çağrıştırdıkları ve eşik altı olarak telkin
ettikleri şeyleri, yâni konnotasyonları iyi tahlil
ederim genellikle…
***
Lûtfen bir
düşünün, dünya görüşünüz ve itikadınız ne olursa
olsun, Kur’ân-ı Kerîm size neyi
çağrıştırıyor, Kuranıkerim neyi?
Ayıptır,
yakışmıyor, olmuyor.
Lûtfen biraz
saygı, inanmadığınıza da, ama saygı…
(14/01/2008)
(Prof.Dr. M.Kerem Doksat)
220-
Bekleyiş ...
Yaşıt
sayılabileceğimiz “ O ” benim için
her zaman gıpta edilecek, hayranlık duyulacak isim,
bir simge olmuştur.
Araştırıcı, irdeleyici bir tavra,
yüksek bir akla
(en ileri akla sahip diye
gösterebileceğimiz kişilerin aklının çok ötesinde
bir düzeyi kast ediyorum), diyalektik bir düşünme
yeteneğine (bir şeyi zıddıyla düşünme)
sahiptir.
Düzgün, harika konuşma kabiliyeti yanı sıra, basit-
sıradan anlattığı mevzularda dahi insanı
karamsarlıktan kurtulmaya sevk ederken, sordukları
içinde yanıtlar, kendine yöneltilenlerde sahibine
ayrıca soru sorma fırsatını da sağlar.
Her konuda engin bir bilgisi vardır desek doğru
olur.
“………” gazetesindeki köşe yazarlığında sergilediği
başarısı, topladığı okur sayısından belli idi.
Çünkü gazetenin tirajı onda yoğunlaşıyordu.
Gençlik yaşlarımızdayken de (yirmili yaşlarda)
böyleydi.
Taviz vermez görüntüsü, baş döndürücü olduğu kadar
ders mahiyetindedir.
Mistisizmdeki başarısı kitaplarına da yansımıştır.
O, İslâmı ‘zapt ü-rap’ altına almak için
isteyen bir sivri akıllı değildir.
Ancak böylesi bir görüş, seçkin/seçilmiş bir mahalle
yapılmış en büyük hatadır.
Eserleri, okullarda “bilimselliğe dayalı
din eğitimi” anlayışı ile okutulmalıdır.
Tam ve gerçek
anlamıyla bir tasavvuf ehli olan “O’dan”
doğrusunu
söylemek gerekirse sadece “araştırmacı yazar ve
düşünür” vasfıyla ve biraz daha ileriye giderek
ilmü-ledün
sultanı diye
bahsetmek, yenileyiciye büyük haksızlık olur.
O
bir rüya değil, yaşanan bir gerçek, evrensel
düşünce, Ruh’un temsilcisidir.
Nerede mi diye soracak olanlara yanıtım şudur;
Dünyamızda, güneş sisteminde ve diğer galaktik
yapılarda.
Kendisine
şükretmek zorundayız.
Buraya kadar anlattıklarımın doğru olduğuna
Allah’ın huzurunda şahadet ederim.
Ortak konu; tecellileri ile
hayat bulan ve yaşamına devam eden
İslam âleminin/bizlerin/evrenin
onsuz nereye gittiğidir.
Sizlere kendisinden daha ayrıntılı olarak bahsetmek
isterdim.
Ama sınırlı anlayışım buna izin vermiyor.
Bilin istedim.
Not: "Bekleyiş..." O’nun hakkındaki
son yazım olacaktır.
(18/01/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
221-
Cinnet'e Giden Yol...
Son zamanlarda sık sık cinnet haberleri duymaya
başladık. Bu durum insanî ve sosyal tedbirler
alınmaz ise daha da artabilir. Çünkü maddîleşen bir
toplum, gerçek huzur ve mutluluğu bulamaz.
İnsan davranışları belli bir denge
üzerinde gider.
Maddi unsurlar sadece insanın bedeni ihtiyaçları ile
ilgilidir. Ruhî yönü ihmal edilen insan ve
toplumlar cinnete daha yakın hale gelirler.
Amerika’daki okul baskınları vs. de bu çerçevede ele
alınabilir.
İnsanî, toplumsal ve aile içi iletişimlerin sağlıklı
olması, cinnete giden yolu kapatabilir. Aksine
aşırı baskı ve basınçlar ise, patlamalara ve
cinnetlere sebebiyet verebilir. Cinnet ve
intihar, insanın bunalıp kendini her yönüyle
çözümsüz hissettiği noktada ortaya çıkar. Önemli
olan hiçbir kişinin bu vartaya kadar ihmal
edilmemesidir. Problemlere giden yolun önceden
kapatılması gerekir. Uçuruma doğru giden yolun
barikatlar ile kapatılması bir zorunluluktur.
Çok defa cinnetin hedefi, yakın çevre olmaktadır.
Evlilik kaynaklı aile bağları, devamlı onarılmalı ve
beslenmelidir. İnsanları çığırdan çıkaracak baskı ve
aşırılıklara asla izin verilmemelidir.
Cinnet noktasına gelen kişi, zaten kendini gözden
çıkardığından en yakınındakilere, çocukları dâhil,
zarar vererek hatta onların canlarına kastederek,
sonunda intihar etmektedir. Yani bu durumdan en
fazla en yakındakiler zarar görmektedir.
İşte sosyal sağlık, bu noktada önceden devreye
girmeli insanların bu denli kontrolden
çıkmalarına sebebiyet verebilecek problemler önceden
çözüme kavuşturulmaya çalışılmalıdır.
Sosyal sağlık ve sıhhati koruma stratejileri
cinnete giden yolu kapatmalıdır. Cemiyet adamı
denilebilecek, aile büyükleri, muhtar, din adamı,
öğretmen, belediye başkanı gibi kimlikler, bu
noktalarda da özverili çalışmalar yapmalıdırlar.
Yakın çevre tarafından bu gibi tehlikeler fark
edilebilir. Ciddi tedbirler alınmalı, problemler,
çözüm stratejilerine uygun bir zeminde
konuşulabilmelidir. Bizde çok defa tartışma ve çözüm
arama zeminleri sağlıklı oluşturulamadığından
konuşma ve paylaşım anında çözümsüzlükler
derinleştirilmektedir. Çözüm için her iki tarafın
söz, tecrübe ve birikimine güveneceği bir kimliğe
ihtiyaç hissedilmektedir. Gerekirse bunun için
profesyonel desteğe başvurmalıdır.
Herkesin bulunduğu ve baktığı açıdan kendine göre
durumlar farklı olmaktadır. Hak, hakikat ve
çözümü arayan yaklaşımlarda hakiki gerçek ve doğru
ön plana çıkar. Uyum stratejileri
oluşturulabilir.
Zamanında tedbir alınmayan basit olaylar, herkesin
üzüleceği bir cinnet ile son bulabilir. Bu noktada,
sadece cinnet geçirip silahı ateşleyen değil, bu
tehlikeyi görüp önceden tedbir almaya çalışmayanlar
da, adlî olarak olmasa bile, sosyal ve insanî
olarak sorumludurlar.
Değerler, inanç ve insanlık bizi daha duyarlı olmaya
sevk etmelidir. Zamandaki öngörüler ve basit çare
üretimleri cinnete gidecek yolları kapatabilir.
(22/01/2008)
(M. Emin Sert)
222-
Organ
Bağışı
Organ bağışı son zamanlarda sıklıkla
topluma hatırlatılmakta, teşvik edilmekte. Bu
kampanyanın sonuçlarını bireysel olarak dahi gözle
görülür bir biçimde fark ediyorsunuz. Etrafınızda,
ölenlerinin organlarını fazla üzerinde düşünmeden
bağışlayanlara rastlamak kolaylaştı.
Durum, tabii ki Türkiye eksenli
değil; aslında bir dünya trendi olan organ bağışının
Türkiye’deki yansıması.
Bir iki gün önce İngiltere’den gelen
haberler ise oldukça ürkütücü:
İNGİLİZ hükümeti, ölen kişinin
organının alınması için kendisinin veya ailesinin
“onayını” zorunlu olmaktan çıkarmaya hazırlanıyor.
The Sunday Telegraph gazetesi için bir makale kaleme
alan Başbakan Gordon Brown, bu alandaki çalışmaları
düzenleyecek yasal hazırlık için talimat verdiğini
açıkladı.
Uygulamayı bu yıl içerisinde hayata
geçirmeyi planlıyorlar ve binlerce hayatın
kurtulmasını(!) ümit ediyorlar. Bu yasal hazırlık
İngiltere’de gerçekleşirse, bir sonraki adım olarak
AB standartları kapsamında tüm Avrupa ve bizde yer
alacak mı dikkâtli takip etmek lazım.
Bu konunun bu köşeye getirilmesinin
sebebi bilenlerin bilmeyenlere organ bağışının tam
olarak ne demek olduğunu, organ naklini
gerçekleştiren alıcı ve vericide ne gibi sonuçlar
doğurabileceğini tekrar tekrar anlatması.
Konuyu ayrıntılı olarak irdelemek
isteyenler için bir yardımcı link:
http://sufizmveinsan.com/organn.html
Karşı tarafın durumu değerlendirip
değerlendirememesi ise nasip işi…
Biz üstümüze düşen görevi yapalım,
gerisi “takdir” deriz.
Selam ve dualarımla,
(25/01/2008)
(Nilay Caki)
223-
Çözüm Üreten Bilim
İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolundaki serüvenimiz
yeni açılımlara vesile oluyor. “3. GÖZ’den
HAYATIMIZ” isimli Televizyon Programımız hayata
geçmek üzere. Ele alacağımız ilk konumuz “Sosyal
Sağlık” olacak.
Dünya sağlık Teşkilatı’nın sağlık tarifi, beden, ruh
ve sosyal sağlığa atıfta bulunmaktadır. Pek
gündemimizde olmayan sosyal sağlık konusunu çok
farklı kurum, kişi ve temsil makamıyla paylaşma
fırsatı buldum. İki Sosyoloji Öğretim Üyemizle
yaptığım ön görüşme “Çözüm Üreten Bilim” açılımına
vesile oldu. Çünkü ne zamandır benim de çilesini
çektiğim, bilimsel üretim ve toplumun ihtiyacına
cevap veriyor olması meselesi konular arasına
girmişti. Bu paylaşım ortamını sağlayan bilim
adamlarımıza teşekkür ediyorum.
Sosyal sağlık konusu konuşulurken popüler kültüre
söz geldi. Halkın konulara ilgisizliği konuşuldu.
Bilim adamları ile halkın aynı dili
konuşmadıklarından bahsedildi. Bilimsel üretimin,
vatandaş tarafından kabul görmediğinden bahsedildi.
Bizim çıkışımızda işte tam bu noktadaki ihtiyaçtan
kaynaklanıyor. Sosyal hayatta ihmal edilen hiçbir
şey yok olmuyor. Aksine daha büyük bir problem
olarak bizleri de etkiliyor. Televizyonlarımızdaki
programları bu gözle ele aldığımızda ne
kastettiğimiz daha iyi anlaşılabilecektir.
Bu konu, farklı boyutlarıyla ele alınmalıdır. İnsanî
ve Toplumsal Gelişim kavramıyla, fert ve toplum
hayatımızı daha huzurlu ve mutlu kılma arayışları,
çok farklı platformlarda devam edecek. Buna her
seviyedeki kişi ve temsil makamlarından katkı
bekliyoruz.
3. GÖZ’den HAYATIMIZ, eğitim, sağlık, huzur, aile
içi iletişim, yatırım, kalkınma, gelişim gibi farklı
konuları ilgilileriyle birlikle farklı gözler ve
sözler ile ele alacak.
Farklı kesimlerin değişik problemleri vardır.
İnsanlar içinde bulundukları ortam ve kariyerlerde
huzur ve mutluluğu hissedemez hale geldiler. Tüketim
toplumu olma sonucu lüks arayışı insanları adaletli
olmayan bir yarışa sürüklemektedir.
Çözüm üreten bilim anlayışı, insanî, toplumsal
gelişim ve huzuru arayacaktır. Herkesin katkısıyla
daha huzurlu günler yaşayabilmek temennisiyle…
(29/01/2008)
(M.Emin Sert)
224-
Yaş 35 yolun yarısı!?!
Yaş 33 olacak 14 Şubatta benim için...
Cahit Sıtkı 35 yaş şiirini yazarken acaba hiç
40’ında vefat edeceğini düşünmüş müdür?
35 yolun yarısı olsa bile, yolun başı nerede?
Âdem’de mi?
Maymunda mı?
Atomda mı?
Big Bang’te mi?
Ya Big Bang’in öncesi? Big Bang’ler?
Einstein’ı
hatılayalım;
Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız
düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip
olduğumuz en değerli şey de odur.
Ya Sonrası?
Akıl gibi muhteşemle donatılmış insanın ölümle yok
olması bana mantıksız geliyor, velev ki biyolojisi
evrimle şekillenmiş olsa bile.
Bu noktada Peygamberimizin ölüm ötesi yaşam
müjdesi, insanlığa ışıktır. O’nun açıkladığı
hakikâtleri sosyolojik bir olgu, sömürü vs gibi
çirkin yakıştırmalar, Markist ve materyalist
yaklaşımlar ile reddedenler, ölümü tadıp filmin
devamında, bu filmi görmüştüm ben senden önce
defalarca diye türkü tutturanların eğlencesi
olmaktan öteye gidebilecekler midir?
Bilim ile hâlâ canlıyı tarif edemedik ki.
Can’ı tarif edemeden canlıyı tarif etmek mümkün
müdür?
“Gelin Can’lar bir olalım” sözleri, zaten ‘Bir’
olanı, idraka davet değil midir?
Bir hidrojen atomu cansız mıdır?
Periyodik tablo bir hidrojenden doğmuştur, ama RNA
ve DNA ise onun birkaç elementinin bileşimleridir...
RNA veya DNA’ya sahip olanlar bilincini nereden
alıyor?
Hakikât ve onun bir damlası olan DNA’nın temelini
oluşturan amino asitler hâlâ sırrını korurken,
inanmadan ayakta durabilenlere hayretle
bakıyorum. Ancak, mecazlar karmaşasında klasik
teolojiyi reddedeni de hor görmüyorum.
Bu ikilemi aşan düşünce sistemini, O’nun eserlerinde
görmek mümkün.
Bilim, teknoloji ilerliyor.
Esefle karşıladığım ise bilim ile mutlak dinin zıt
kutuplar olarak yansıtılması.
Neticede bilimin aradığı soruların cevabı CAN’la
ilgili olan değil mi?
Evren, canlılık, bu konulara sadece uzaktan yaklaşım
yapabiliyor günümüz bilimi.
Bilimsel veriler ile daha yolun başındayız.
Yolun sonu ise; Canlar biz Bir’iz, olsa gerek...
(01/02/2008)
(Dr. Turhan Doğan)
225-
Dağlar, dağlar.
Hz. Enes radıyallahu
anh anlatıyor:
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Uhud öyle
bir dağdır ki biz onu severiz, o da bizi sever."
Hz. Aişe radıyallahu
anh bildiriyor:
Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki:
"Eğer
bir kimsenin bir başkasına secde etmesini
emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini
emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir
dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı
bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan,
kadının bu emri yerine getirmesidir."
Rasulullah’tan
rivayetle;
Eğer bir dağın yer
değiştirdiğini duyarsanız inanınız; fakat bir
insanın huyunu değiştirdiğini duyarsanız
inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hal üzere olur.
Fussilet Sûresi-
41/10: (İşte O Rabbul Alemiyn),
orada
(Arz’da)
fevkınden(üstünden)
sabit
dağlar oluşturdu,
orada
bereketler vücuda getirdi ve orada
(istidaden)
isteyenler için eşit olmak üzere kut’larını
(azıklarını)
dört günde takdir
etti.
EN NAHL 16/15-)Ve
(Allah), sizi sarsar/çalkalayıp sallar diye Arz’da
sabit dağlar, doğru yolu bulasınız/yolunuzu bulup
hidayete eresiniz diye nehirler ve yollar koydu.
Dinsel formasyon
içinde, evrenselliğin hükmedilmesinde bazı nesnelere
de değinilmek zorunluluğu ortaya konuyor. Dağlarda
olduğu gibi. Belki yukarıdaki bu açıklamaların çoğu
mecazi/sembol
ama yine de bir şekilde bizlere yönlendiriliyor.
Tanrıya inanan herkes,
peygamberlerin tanrının sesini duymak için bu
yüksek
tepelere/dağlara
çıktığını düşünür. Onlara göre peygamberler tanrıdan
almış oldukları buyrukları/mesajların anlamını halka
anlatırlar. Aşağı yukarı tüm peygamberlerin durumu
budur, diyenler büyük bir yanılgı içindedir.
Oysa ne tanrı vardır
yükseklerde ne de ona ulaşmak isteyen bir
nebi/rasul.
Konu tümüyle beyinsel/içsel bir yolculuktur. Görsel
boyutta Hz.
Musa’nın
Tur Dağı’nı seçmesi, yine
Hz Muhammed’in (s.a.v.)
Hira Dağı’nı tercihi, hayali/olmayan bir şeye
yakın olmak, onunla konuşmak için değil, mutlak
benliğin tezahürü yönündeki özlemlerini gidermek,
insanlar arasındaki çatışmalardan uzaklaşabilmek
amacına matuftur. Bu eylem/tefekkür gücünün
halkı-çoğunluğu- kapsayacak bir şekilde
evrenselleşmesi ve yaygınlaşmasından başka bir şey
değildir.
Ayrıca
Hz. Musa’ya
gelen hitapta Mutlak Varlığın ona
‘sen beni göremezsin
ya Musa’
demesi ve
‘Dağa bakmasının istenilmesi,’ ‘Dağın un ufak oluşu’
başta da söylediğim gibi mecazi yansıtmalar olarak
bize ulaşmalıdır.
(03/02/2008)
(Ahmet F. Yüksel)
226-
Vasıfsız eleman aranıyor
Yaşadığım yer; son sayıma göre
Türkiye’nin en büyük ilçesi. Burada apartman altı
atölyeler çok yaygın. Her gün şu tarz ilanlar
görürüz caddelerde, duraklarda:
- Konfeksiyon için overlogçu, son
ütücü, ortacı aranıyor.
- Avize işinde çalışacak vasıfsız
elemanlar aranıyor.
- Mobilyacı için yetiştirilmek üzere
elemanlar aranıyor.
Vasıfsız işlerin dünyevi kazancı çok
azdır. Asgari ücretle başlanır, öğle yemeği ve
servisi varsa; büyük nimettir.
|