Günün Yorumu

201- Kendinden Emin Olmak

Toplumsal çevreyle uyumlu, dinin bekasını arzulayan, ‘İlahi hükümlerin uygulayıcısı’, Allah’a ve resulüne inanmış sadık bir bireyin, ‘hayırseverlik’ niteliğinin yanı sıra temposunu artırarak yaşamını içselleştirmeye dönüştürmesi, ancak ‘kendinden emin olanlara’ mahsustur diyebiliriz.

Bu niteliğe sahip kişilerin gücünü özünden, afakî olarak ise cahillerden/tutunamayanlardan alması doğaldır.

Ancak, dinle ilişkisi kelamın ötesine geçmeyen, içsellikten mahrum olanın başkalarına ulaşması beklenemez.

Zira onlarda, kendinden nefret etme, kendine saygı duymama, inanmama gibi huyların yanı sıra psikolojik rahatsızlıklar da bulunur.

Haliyle kendinden, ilminden şüphe eden birinin, toplumu inandırması ve etkilemesi oldukça güç olur.

O kimseler bilgisizliklerine ve başarısızlıklarına, son derece klasik hallerine rağmen, hâlâ söz konusu ortamda yaşam buluyorlarsa, bu ‘başkalarının kanatları altına girmelerinden’, kendilerini kabul edenlerin ‘ne münasebet efendim, başka kapıya gidin’ diyemeyişlerinden, bir bakıma inceliklerinden kaynaklanır...

Zaten aslına bakarsanız kendinden emin olma, farklı konulara farklı biçimde girenlerin/yaklaşım yapanların hakkıdır. 
Pısırık bir yaşam biçimini tercih eden, kültürden yoksun insanların değil.

Evet, doğuşu/yaşamı itibariyle onlar bu niteliğe asla layık olamıyor ve içgüdüsel yaşamı kabulleniyorlar.

(29/10/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

202- Şakası Yok Oyun Hiç Değil

Kalıcılığı tartışılsa da duygu bağı mantık bağından etkin. Geleneksel İslam’la büyüdük. İslam’ın zengin algılarla yaşandığı bir ülkeyiz. Ne ki;İslam’a bağımız SİSTEM GERÇEĞİNİ fark etmek anlamına gelmiyor. Bahsetmek istediğimi misallerle açayım:

1- Kişi kalp kırıyor. Hatasını fark edip özür diliyor. Karşıdaki: “Olur böyle şeyler” demişse, kurtuldum, diye seviniyor.

2- Dostunu, kusuru sebebiyle kınamış. Üzüldüğünü görünce “İyiliğin için dedim” diyor. İçi rahat. Nasılsa iyiliğini istedi.

3- İçi, hırsla kaynarken dışarıda fedakar görünüyor. Bela gelince “Bana yapılmamalıydı” diye basıyor feryadı. Etrafı da; “Hak etmemiştin” diyor.

4- Akıllı ve lafazan. Eleştiriden demagoji ile sıyrılmada mahir. Herkesi haklılığına inandırdığını sanıyor. Terk edilince “Bunlara ne oldu, naptım ki?” diyor!

5- Çok can yakmış, kul hakkına girmiş. Ego çılgınlığı ile ne yaptığını bilmeden. Yaş kemale erince bir tövbe, bir hac, sıyırdık diye düşünüyor…

Dostlar, günlük misallerle, egemen din anlayışı yansımalarını anlattım. Şimdi maddeleri SİSTEM GERÇEĞİ açısından okuyalım:

1- Sen, kalp kıran! İstediğin kadar helallik al, günü gelecek aynı sahneyle kalbini kıracaklar!..

2- Dostunu kınayan! Kınadığını yaşamadıkça ölmeyeceksin!..

3- İçiyle dışını farklı gösteren! İçindekinin dışarıda zuhurunu yaşayacaksın. Haksızlık bu dediğin;hak ettiğinin ta kendisi!.. Çünkü sistemde kimseye haksızlık edilmiyor!

4- Lafla, edebiyatla ikna ettiğini sanan! Kimse yutmuyor! Sadece edepten susuyorlar. Tahammül sınırı aşılınca gidiyorlar. Sebep sensin!

5- Senelerce zulmet, ölüme yakın tövbeyle silinsin öyle mi? Ölsen de işlediklerinin ileride çıkacağını biliyor muydun? Nesillerin kanına girdiğinin farkında mısın?!..

Sistem Gerçeği bu! Din bu!.. Bir zamanlar “Sistemde, doğada, Allah düzeninde duygulara ve mâzerete asla yer yok!.. Geçen hiç bir şeyi asla telâfi edemeyeceksin!..” diyen Ak Saçlı Bilgeyi çok sert bulurdum… Yaşananların neyin bedeli olduğunu fark ettikçe tuttuğu ışığa şükrettim.

Din Gerçeğini okumaya bakın! Ömür kısa!

Sistemin şakası yok, Oyun hiç değil!

Bedel ödemeden önce fark etmeniz niyazımla…

(02/11/2007)

(Mehmet Doğramacı)

203- Duyarsız ve Kuralsız Toplum

Doğrusu bazen boşa yazıyor olduğunu düşünmek benim kalemimi de verimsizleştiriyor. Hatta bu düşünceden dolayı akademik üretim yapamıyorum. Çünkü popüler yazılar bile okunmuyor ki, akademik yazılar okunsun. İşte kütüphanelerimiz ortada. İzleyen ve sadece seyreden duyarsız ve kuralsız bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Çok defa başımıza bir bela ve musibet gelinceye kadar duyarsız halde yaşıyoruz. Sanıyorum bunda maddi bir hayat yaşıyor olmamızın etkisi var. Yani bizi duyarsızlaştıran “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın (!)” anlayışının uzantısı. Bu anlayış nasıl girdi ise şuuraltımıza! Ne insani ne de kültürel değerlerimiz ile uyuşuyor aslında. Ama bazı şeyler adeta şırınga edilmiş dimağlarımıza.

Trafik kuralları ve yaşadığım acı tecrübe sebebiyle bilhassa kemer ve hız konusuna katkıda bulunabilirm sanıyorum. Geçirdiğim ciddi bir kazadan, kemerin olumlu katkısıyla hiç yara almadan kurtulmam, bende ciddi bir kemer alışkanlığı geliştirdi. Şimdi şehir içi kısa mesafelerde bile kemer takmadığımda, kendimi koltuktan fırlayacakmış gibi hissediyorum.

Evet, bu yeşil lamba noktasında daha 80’li yıllarda tecrübeli bir büyüğün sözleri kulaklarımda çınladı. “Oğlum, yeşil ışık “geç” demek değildir. Dikkat et, öyle geç demektir.” Şimdi bu söz çok daha fazla önem arz ediyor.

Evet, şu yolun da sağ tarafını kullanma alışkanlığını kazanabilsek, en azından fiziki çarpışma tehlikesinden büyük ölçüde kurtulacağız. Aslında bu kural iki kişi yürürken de geçerli. Sağdaki önden geçmeyince çoğu defa kapıda sıkışma durumunda kalınır. Bunu tamamlayan diğer kural, büyüklerin solundan gidilir. O zaman siz buyurun, yok efendim siz buyurun, seremonileri olmaz. Duyarlı ve kurallı bir hayat temennisiyle…

Selam ve Hürmetler.

Dr. Hüseyin Emin SERT, İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolunda

(06/11/2007)

(M. Emin Sert)

204- Düşününce...

Dün bir hayaldi, geldi geçti!
Yarını ise yok farz et, daha yaşanmadı ki?
Elinde sadece bugünün var, hatta sadece şu AN….

Beş duyu ile gözlemleyen ve dünyada yaşayan bedene göre Güneş, Dünya ve Ay hareketlerinden oluşan olaylar zinciri, ”gün, ay, yıl” olarak tanımlanmış ve adına insanoğlu tarafından “zaman” denmiş. Aslında dünyevi bir kavram zaman ve her yaratılanın içinde bulunduğu şartlara göre izafi.

Sonsuz ve sınırsızın zaman birimi ise ”AN”;  yaratılanlarca göreceli algılanan, ama aslında TEK olan… 

Yaşanılan an hakkı verilecek olan;

Geçmiş olması gerektiği gibi olup geçen ve telafisi mümkün olmayan;

Gelecek ise VAR OLMAYAN.

Bu yüzden yarına ertelememek  ”inşallah” ile değil ”bismillah” ile yararlı fiilleri gerçekleştirmek tavsiye ediliyor büyüklerimizce.

”Hakkı verilecek olanı” sadece fiiliyata dökmek olarak algılamamalı, özümüzde yani düşüncede oluşanın da hakkı verilmeli…

Çünkü, düşünce boyutunda zaman yok; düşünce boyutunda fırlatılan ok, madde boyutunda algıladığın zamana göre önüne çıkıyor. Düşünce boyutun ”sonsuz ve sınırsız”ın zaman birimini dikkâte alıyor.

İşte ”Sır” tam da burada saklı. İlahi hükümlere bağlı kalarak  iyiyi düşünmek, olumluyu hayal etmek, olumsuz düşünce ve cümlelerden uzaklaşmak biz tasavvuf yolcularının hakikâte yaklaşmasını kolaylaştıracaktır. Düşünce, suretin tohumudur denir.

Hz. Mevlana Hazretleri, bu gerçeği bizlere yaklaşık 800 yıl önce şöyle ifade etmiş:

''Kardeşim sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün gülistan olursun, diken düşünürsün dikenli olursun...''

(11/11/2007)

(N.Caki)

205- Görünmeye(N)

Son yayınlanan "Nokta'ndaki Kudret" yazısından çıkan sonuç anladığım kadarı ile şöyledir ;

Önce bu noktada mutabık kalalım. Bizler, malûmunuzdur, çoğu zaman sosyal yaşamla ahlaklandığımız, hayatımızı olumluluk ve mutluluk fotoğrafları üzerine inşa ettiğimiz için farklı olaylarda hemen karamsarlığa kapılır, bazı şeyleri abuk /sabuk / luzumsuz ve abes gibi kelimelerle ve durumlarla değerlendiririz.

Hikmetlerini hiç düşünmez, üzerinde durmayız.

Örneğin belden aşağı için kullanılan bir kelime tarz olarak bizleri üzer, harap eder. Yani bir yandan beşeri değer yargılarından kurtulmak isterken, onlar farkında olmadan veri tabanımıza yerleşir, kişilik yaratan bir hale dönüşür.

Benzer oluşlar da sinsi sinsi hayatımızı takip eder. Sahiplenme duygusu yani (M) olarak dünyamızı kapsar. Yaşam alanını bırakın düşünce dünyamıza uygun olmadığı için, fırsatını bulduğunda hemen başını kaldırır sinekten yağ çıkartmaya ve olmadık iftiralara, sebebiyet verir.

İşte tasavvuf burada devreye girer. Zira bireyin kabul ettiğini düşündüren, kabul etmediğini ise en azından inkâr yoluna saptırtmayıp hazmettiren bir ilim dalıdır.

Tasavvufta amaç yok olmaktır.

Eskiler bu gibi durumları "belli bir itikatla kayıtlı olmakla"  tanımlamış, insanı perdeleyen bu gibi pozisyonlardan kendisini kurtarması gerektiği şeklinde uyarılarda bulunmuştur.

Sonuç: Şayet bir olayın kökenine inilemiyor, değerlendirilemiyorsa, akıbetin bir gün fıtratı zayıf olan bireyi bulacağından ve onu oldukça etkileyeceğinden asla kuşku duyulmamalıdır. (bu yazıya mesnet olan koşulu kast ettim)
Bu arada söz konusu yazı ile ilgili olarak bizim açımızdan önem arz eden ilginç soru şudur?

Noktasındaki Kudreti bi iznillah açığa çıkaranlar; belayı otomatik olarak, bir mıknatıs gibi kendilerine çekiyorlar denebilir mi?

Yanıtım EVET tir.

Zira belâların büyüğünün rasullere/ nebilere sonra velilere ve salih insanlara geleceği belirtiliyor.

Takdir edersiniz ki bu geliş bir rastlantı olamaz.
Anlayacağınız bu gibi insanlar, insanlığın yükünü çekiyorlar.

Ne yazık ki bizler, kendi kendimize gelin güvey olmaktan, hayalcilikten öteye geçemediğimiz için bunun/sistemin farkında bile olamıyoruz.

(16/11/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

206- Yeşil Ağaç. Paratoner ve Deniz

O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu. İşte bak ondan yakıyorsunuz! (Yasin-80)

Noktasındaki kudreti bi iznillah açığa çıkaranlar; bela, iftira, acı, aşağılanma, dışlanma vb niçin üstlerine çekerler?

Cevap ayette. O ki, sizin için; sizin lehinize, sizin faydanıza… Yeşil Ağaçtan; Sübtil Enerjik rengi Yeşil olan 4. mertebedeki Mutmainne Bilinçten…Ve daha yukarısındakilerden…Bir Ateş oluşturdu; Ruhun mayası Hakikat İlmini…Ledünni İlmi, Cemali yaymak için Celal mekanizmasını oluşturdu. Ondan yakıyorsunuz!.. Alimlerin, Üstadların, Veli Zatların İlmi- Hikmeti ve Feyzi ile kendinizi fark ediyorsunuz!.. O feyizle nefsi, egoyu yakıyor da, ölmeden evvel ölüyor, yeniden diriliyorsunuz!..

Yağmuru ne çeker? Orman!.. Orman nelerden oluşur? Sivri uçlu, başı göğe doğru uzanan ağaçlardan… Bilinç Semasına doğru yükselen Allah Ehli; topraklar suya kansın, insanlar Rahmetle arınsın diye çekerler yağmuru. Toplumların bereketi, huzuru ve afiyeti onlar yüzü suyu hürmetinedir!…Bilinçlerin hakikate seferi onlar eliyledir!

Ağaç yıldırımı çeker! Paratoner gibi! Çeker ki bulutlar çarpışsın da rahmet insin! Şimdilerde öğrendiğim bir şey var; “Yıldırım gökten inmez, yerden çıkar.” Ayet ne diyordu? Yeşil ağaçtan oluşturulan ateş!

Şimdi baştaki sorunun cevabı geliyor:

Bilinç düzeyi yüksek idraklerden çıkar Celal. Onlar üretir belayı! Niçin?.. Bulutların; dumanlı, karışık, yoğunlaşamamış algıların birleşip yoğunlaşarak berekete dönüşmesi için! Ayrık duran düşüncelerin vahdete ermesi için! İnsanlığın rahmete ermesi için!

Zül Celali vel İkramdır Allah! Celal sahibi mahal tetikler Cemali!.. Işık; ateş olan yerden çıkar!.. Celaliyle belayı çekenler ilmi İkram eder…

Bir de denizler çeker yağmuru. Sürekli buharlaşan denizler. Deniz, buhar ve bulutla gelen rahmet; Rasulullah (sav) ın başındaki bulutun hikmetinde saklı: http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=203

***

Bizim için Denizler yaratana, Yeşil Ağaçlar oluşturana şükürler olsun!

Selam olsun Denizlere,

Selam olsun Yeşil Ağaçlara!..

(19/11/2007)

(Mehmet Doğramacı)

207- Ekran Çılgınlığı

İster sıradan ister modern bir insan olsun, toplumun her kesiminin hemen her gün televizyon ekranlarında izlediği haberlerden, zor durumda kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.

Ciddi haberleri müteakip, tam bir kıyamet kopuyor sanki.

İnsanın tüylerini ürperten uçak kazalarının görüntüleri, meşhur insanların ölüm haberi, acımasız cinayetler, mafya türü olaylar, linç girişimleri, kaçak gecekonduların yıkımı sırasında insanı korkutan, üzücü sahneler, sarhoş sürücülerin polislerle yaptığı mücadele sırasında ağızlarına geleni söylemeleri… Ekranda sektirmeden yerini alıyor.

Hem de arka arkaya, insanın başını döndürecek hızda!...

Herhalde reyting uğruna beyinlere kazınması isteniyor.

Bunlar kimi zaman insanı çileden çıkarıyor, kimi zaman da güldürüyor.

Ama birey ister istemez bir oyuna ve karışıklık ortamına sürükleniyor.

Çünkü travmatik olayların süratle sunuluşu, aklı başında izleyiciye sıkıntılı anlar yaşatırken hemen her gün devam etmesi ise bazılarında sadist zevklerin hortlamasına neden oluyor.

Hafife alınan bu yayın şeklinin durdurulması, gereğinin yapılması ve sağlıklı bir ortamın yaratılması hayat hakkıdır.

Sonuçta toplumun yaşama hayali böyle bir fotoğrafta yer alabilmek değil midir?

(23/11/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

208- Yağmur

Bütün bir yaz susuz kalınca millet olarak anladık yağmurun faziletini. ‘Yağmur’a bakış açımız değişti, damlası dahi içimizi ferahlatmaya yetti.

Tam iş çıkışında bardaktan boşanırcasına başlayan sağanak yağmur, eskiden olsa “bu da nereden çıktı!” dedirtirken, şimdi kimsenin gıkı çıkmıyor; sessizce şemsiyeler açılıp herkes yola koyuluyor.

Üç yaşındaki çocuk bile anladı, YAĞMUR olmazsa sağlıklı bir hayat sürdüremeyeceğini.

Yağmur var  toprağı besliyor, yeryüzünü temizliyor;
yağmur var sel olup götürüyor, bağı bahçeyi adeta yıkıyor, yakıyor!

Tasavvufta güz yağmuru yakıp yıkan, nefis ve hevayı azgınlaştırandır;
bahar yağmuru ise akıl ve canı besler, arındırır, aklar paklar.

Bahar yağmuru, akl-ı kül’den gelendir, sert de olsa yumuşak da olsa hoş görmek gerekir çünkü  nefse zincirdir.

Bahar yağmurları gayb âleminden sızıntı halinde gelirmiş, bu âleminin temel direği olan gafleti dünyadan tamamen silmemek için. Yoksa bu dünyada insanoğlu için ne hüner kalırmış ne de ayıp!

Başımıza isabet eden bahar yağmurlarının hikmetini bilen, geldiğinde rıza gösterebilen, sessizce yolumuza devam edebilenlerden olalım duasıyla…

Küçük hesaplarla geçiyor yaşam
Büyük kavgalar hep küçük şeyler için
Arsız ayaklar altında alın teri
Kırılgan naif elleri

Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi
Vadide akmayı öğrendi nehrimiz
Kaskatı insanların arasında
Sevincin resmi olacak doğa bir gün
Biz genişleyip denize varınca
Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
Sessizce silecek kibrimizi

Bazen tutkudan delirince
Kapanmalı kendine
Yağmurun kucağında
Doymalı sessizliğe

Yağmur, yağmur, yağmur
Geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur, yağmur, yağmur
SESSİZCE SİLECEK KİBRİMİZİ…

Söz-müzik: Bertuğ Cemil

(28/11/2007)

(Ncaki)

209- Sanal Âlem/İnternet İletişimi

Sanal ortam/internet, insan eliyle şekillenen araçlardan biridir. Belki kimlik belirsizliğinden kaynaklanan rahatlık ile şuuraltının ortaya çıkmasına yol açabildiği için birçokları internet iletişimini Hakk’a ve hedefe yönelik, güzel ve dürüst iletişime dönük kullanamıyor. Her şey insana göre değer kazanır veya değersizleşir. Bu noktada “şerefü’l-mekan bi’l mekin” yer ve zamanın değeri oradaki insanlar iledir deyimi hatıra gelir.

Ben yıllardır internet ortamında birçok araştırma yapıyorum. Yazdıklarım yayınlanıyor. Dünya çapında yabancı veya Türk birçok kişi ile çevrimiçi görüşüyorum. Çok güzel açılımlar kazandım, insan tabiatı üzerindeki düşüncelerim mayalandı. “Akıl için yol birdir” gerçeğini görebildim. “Fıtrat merkezli yaklaşım”ın temelini attım. Zaten resim, ses ve kamera ile normal iletişim düzeyine gelmeyen konuşmalar beni çok fazla cezp etmiyor. Bu anlamda birçok kişiye çok ciddi rehberlik hizmetleri verdim. Hala promosyon olarak danışmanlık ve rehberlik yapmaktayım. Kimisi intihardan vazgeçti, kimi eğitim ve kariyer hedefini güçlendirdi. Çokları aile huzuruna kavuştu.

Dürüst, açık, net ve tabi davranış, ne almak istiyorsanız onu vermeniz iletişimi güçlendiriyor. İnsan tabiatı çok derin ve farklı bir boyut. Dürüst kişiler ile iletişim insanı güçlendirebiliyor. Yalnız sınırlarınız, değerleriniz güçlü olmalı… Tabi gayr-i ahlaki siteler ve kötü niyetli kişiler de potansiyel bir tehlikedir.

İnsanın bozulduğu yerde her şey bozulur. Ben dürüst, kendi duygu ve düşüncelerini paylaşabilen, düşünce, duygu, handikaplarını paylaşabilecek insanlara değer veriyorum. Sorumluluklarımın farkındayım. Direk iletişime ve yazılara vakit ayırmam da sosyal sorumluluktan kaynaklanıyor. İnsanımızı meşgul eden her şey beni ilgilendiriyor. İfade ve istifade prensibini internet iletişimi için de kullanmak istiyorum. İnsanımızın huzur ve mutluluğu ve Hakikate ulaşabilmesi için her konuyu konuşabilirim. Bazen şuuraltının ortaya çıkmasına da müsaade edebilirim, paylaşımlarım insanın içindeki iniş ve çıkışlara dönük de olabilir. Ama bir sonraki safha çok üst düzey, insanın gerçek huzur ve mutluluğuna dönük olur.

Hayatı ve interneti yalancı ve güvenilmez yapan, içindeki fırtınaları dindiremeyen hakikat yolcusu olmayan insandır. Mekânlar ve zamanlar içindeki insanlar ile değerlidir.

(30/11/2007)

(M.Emin Sert)

210- Dönüştüren Kuvveler

Müminler Medine’den yola çıkar umre için. Mekke yakınında Hudeybiye’de müşrikler yollarını keser. Görüşmeler yapılır ama şehre alınmazlar. İşte o çöküntü içinde, Rasulullah (sav) bir ağaç altında sahabeden tekrar biat (bağlılık yemini) alır. O yemin RIDVAN (Hoşnutluk- Razılık) BİATİ diye geçer tarihe. Umre yapamayan, tamamen aleyhlerine görünen anlaşmayı Rasulullah’ın kabulü ile onaylayan müminler, mahzun dönerler Medine’ ye…

10 yıllık anlaşma, zaman içinde, onu dayatan müşriklerce bozulur. 2 yıl sonra Mekke Fethedilir.

Yusuf (as) kaybolalı yıllar geçmiştir. 40 yıl ağlayan Yakup (as) hiçbir zaman ümit kesmeyecek, oğullarının “Baba hala mı Yusuf?” sözlerine; “ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah’ın rahmetinden ancak kafirler topluluğu ümit keser” (12/87) diye karşılık verecektir. Yakup, yıllar sonra kavuşur Yusuf’a.

***

İslam Tarihi ve Kur’an Kıssaları değişik açılardan değerlendirildiği takdirde, kaderin kazaya dönüşümüne dair sırlar görülecektir.

İki olay okudunuz… Birincisinde öne çıkan; NE KADAR ALEYHE GÖRÜNÜRSE GÖRÜNSÜN, OLANA; TAKDİRE RAZI OLMAK. ÖDÜLÜ; FETİH, ZAFER!

İkincisinde ciğerparesine hasret kalan bir babanın katiyen ümit kesmeyişi!.. MANTIĞIN YETER ARTIK DİYEREK PES ETTİĞİ NOKTADA ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ DİYEREK KARŞI KOYAN HÜSNÜ ZAN VE DİRENÇ!.. ÖDÜLÜ; VUSLAT!

Ne anladık?..

Hayat bu, işler her zaman iyi gitmez! Aksiliklere de muhatap olur insan. Bela- sınav dediklerinizden hakiki zaferle çıkmak ister misiniz?

İki saklı kuvvenizi harekete geçirin; Rıza ve Ümit !..

Yaşanan ne olursa olsun rıza, durum ne kadar kötü görünürse görünsün ümit!..

Sonuç nasıl mı olur? Yukarıda okuduk.

Razı ve Ümitli iseniz; rızanızla EL FETTAH, ümidinizle ES SELAM tecelli edecektir bi iznillah.

Hiç şüpheniz olmasın!

(05/12/2007)

(Mehmet Doğramacı)

211- Merkel'in minare çıkışı!
Basının bildirisine göre, Almanya'daki cami inşası tartışmasına "Minarelerin uzunluğu çan kulelerini geçmemeli" diyerek katılan Alman Başbakanı Angela Merkel, Müslüman azınlığı endişelendirdi.

İslam’a atfedilen sembollerin başında demek ki minarenin epeyce yüksek tutulması geliyor.

Aynı kanaatte değilim. Değerlendirişime göre İslam, ikna etmeye, zor kullanmamaya, dedikodu yapmamaya, karşındakini kendinden fazla düşünmeye dayanıyor.

Sembol olması gerekenler bunlardır.

Herhalde biz bu kuralları unutmuş olduğumuz için, minare ile yetinmeye gayret ediyoruz.

Ortaya çıkan anlayışı görünce, ister istemez bunun İslâm’ı anlamak için yapılan yaklaşımlara nasıl yansıdığını fark ediyorsunuz. Çünkü din herhalde, sadece minare ve örtünme ile kendi bünyesinde şekillendiriliyor. Şekilde kalan İslam ferdişirke düştüğünden habersiz’  tapınıp giderken maalesef, en büyük günahı işlediğinin farkında bile olamıyor.

Hâlbuki dinde sembol; “Atom, kuant, hologram, kozmik bilinç…” gibi kavramlar olmalı ki birey özündeki içsel yolculuğa çıksın, şekilden arınsın, yaratılış gayesini anlasın. Bu olmayınca, düşünce kalıplarının getirisi ile baş başa kalıp kaygı duymaya başlıyor.

Kısacası, kaotik bir görüntü var ortalıkta. Son günlerde türban konusunda da sesler yükselmeye başladı. Toplum içinde laik ve muhafazakârlar yoğun bir tartışma içine girdiler.

Bu tartışmayı da anlamış değilim.

İnsanların kılık kıyafeti ile uğraşmak bana çok mantıksız geliyor, ama minarenin uzun oluşu gibi başörtüsünün de İslam’ın bir simgesi olarak kabul edilmesi, insanı gerçekten düşündürüyor.

(10/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

212- Bayram ediyoruz...

Yakınlarımız, dostlarımız hacı olmak üzere bu toprakları terk ettiler, celal ve cemal nurlarının yeryüzünde en yüksek olduğu beldede kulluklarını eda etmekteler.

Hac vazifesinin iki yönü var ehlinin bildirdiğine göre: Birincisi afvolmak, ikincisi ise Haccı Mebrur yani oradaki yüksek enerji kapasitesinin etkisiyle beyinde yeni aktivitelerle beraber açılımlar oluşması.

Hac görevini eda etmiş olan herkes afvolmuştur ve bu kati gerçek şu hadis ile müjdelenmiştir: “İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Beyt'i (Kâbe-i Muazzama'yı) kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden doğduğu gündeki gibi olur." Tirmizî, Hacc 41, (866).

Afvolma kavramı geçmiş günahlar içindir ve Hac dönüşünde kişinin hayatının sonuna kadar olan davranışlarından halen sorumlu olduğunu ifade eder.

Haccı Mebrur nasip olmuş kişi ise beyninde oluşan bazı açılımların neticesinde ölüm ötesi gerçeğini kabul eder ve hayatının sonuna kadar olan davranışlarını bu idrakın neticesine göre oluşturur. Esasen hac görevinin ifasındaki ana amaç da biz bu yola baş koymuşlar için budur. Efendimiz (s.a.v) şöyle bildirmiştir: Umre, kendisi ile öbür umre arasındaki zaman içinde işlenen günâhlara kefarettir. Haccı mebrurun cennetten başka karşılığı yoktur!”  (Müslim)

Beytullah’ın maneviyatından gelen yüksek feyz ile kaleme alınanlar ne güzeldir: http://www.cengiz-numanoglu.com/BeytullahtaBen.html

Bildirildiğine göre Allah, günâhlarından arındırmayı murad ettiği kuluna nasip eder oraya gitmeyi ve yine Haccı Mebrur’u dilediği kuluna bahşeder!

İşte bu yüzden biz bu göreve layık görülüp kendilerine nasip olmuş tüm Hacı’lar için canı gönülden sevinir, onlar için bayram ederiz…

(14/12/2007)

(Ncaki)

213- Fazıl Say'ın derdi başka

“Azınlıkta kaldık.”

“Dışlanıyoruz.”

“Bakan eşleri türbanlı.”

“İslamcılar güç kazandı.”

“Çankaya Köşkü'ne çağrılmadım.”

Ve nihayet “Türkiye'yi terk edebilirim “  diyen ünlü piyanist Fazıl Say’ın bu şekilde sesini yükseltmesi, toplum içinde hem üzüntü hem de nefret hislerini uyandırdı.

Gönüllülükle tek bayrak, tek çatı altında özgürce yaşayabilme koşulları adına, aslan gibi evlatlarımız kar/kış demeden, şehit olma çabası içine girerken, bu değerli piyanistin açıklamaları acayiplik olarak değerlendiriliyor.

Bu bağlamda üzerinde durulması gereken konu şudur: Ülkemizin birinci gerçeği, halkın büyük çoğunluğu, insanı insan yapan değerlerin sahibi İslam dinini seçmesidir. Buna göre, her vatandaşın İslam adına elinden geldiğince inançları doğrultusunda yaşama hakkı bulunmaktadır. İkinci gerçeği ise yanlış tercihler peşinde koşanların, takip ettikleri yolun, Özgürlük adına -makul ölçülerde- dinin gereğini yapanlara haddinden fazla hücum eder görünmesidir.

Fazıl Say çıkışında olduğu gibi.

Aslında o ve onun gibilerin davranışlarındaki pek çok gerçeğin bilincine varmak için derin demeçler vermesine kesinlikle gerek de yoktu. Bu değerleri görebilmek/farkedebilmek için sadece göz önündeki olgulara bakmak dahi yeterli olur.

Evet, önemli olan, gerçekten de budur.

Nerede durması gerektiğini bilmeyerek, abuk sabuk konuşmakta mahzur görmeyen Fazıl Say’ın kararını tekrar gözden geçirmesini ve “önce VATAN” demesini, ona göre hareket etmesini bekliyoruz..

(18/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

214- Tasavvuf deyip geçmeyin!
Tasavvuf, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran, kendine, aslına rücu etmeyi sağlayan bir yol alışın/uğraşının adıdır. Dinle uğraşan herkes, bu ilimle haşır neşir olmak zorunda değildir; ancak, çok önemli boyutları kaçırdığının da farkında olamaz.

Bu gerçeği yüzyıllar öncesinden anlamış olan bu yolun talipleri, çok değerli eğitimcilerin nezaretinde, konuları değişik boyutları ile algılayabilme, değerlendirebilme yeteneğine ulaşır.

Varlık ve yokluk arasındaki köprünün atılmasını sağlayan eğitimcilerin çizdiği yol, mutlaka kişinin üzerindeki fazlalıklardan kurtulmasını sağlar.

Denir ki;

‘Şayet bir birimde Mutlak Varlık kendini aşikâr etmeyi takdir etmiş, belli birtakım manaları müşahede etmeyi, değerlendirmeyi nasip etmiş ise işte, o zaman birey yaşam gayesi olarak ‘Tek’e ermeyi hedef alır. Engel tanımadan yoluna devam eder.

Aksi takdirde, yıllarca tasavvufla ilgilendiğini söylese bile o kişi, tasavvufun kırıntıları ile uğraşmış, ama içerdiği manayı bir türlü yakalayamamıştır.
(24/12/2007)

(Ahmet F. Yüksel)

215- Sağlık Anlayışımız ve Sosyal Sağlık
Tek boyuta indirilen sağlık anlayışımız, “Dünya Sağlık Örgütü/WHO’nun Anayasasında belirtildiği şekilde, bedenî, ruhî ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak yeniden ele alınmalıdır. Çünkü ruhî ve sosyal boyutu ihmal eden beden sağlığı, insanı bir bütün olarak ele alamayıp kısır bir döngü içinde gidebilmektedir.

Sağlığa, tıbbın ötesine geçilerek bakılmalı, insan sağlığını belirleyen etmenlerin sadece biyolojik ve fiziksel unsurlar olmadığı fark edilmelidir. Çünkü hastalıkların ortaya çıkışları, biyolojik ve fiziksel unsurların yanında ruhî, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer çevresel faktörlere bağlı olarak şekillenmektedir (Marmot, Michael, 2001).

“Yirminci yüzyılın benimsediği sağlık anlayışı, bireyi sosyal çevresi ile bir bütün olarak ele almakta ve sağlığı etkileyen etmenlere karşı çok boyutlu bir bakış açısı geliştirmektedir.” Ancak bu yaklaşımı kendi toplumumuza baktığımızda görmemiz nerde ise mümkün değildir. Sanki sağlığımız küçük hesaplara kurban edilmek istenmektedir.

Türkiye’deki sosyal sağlık hizmetleri, “sosyal” rotasından ayrılmış ve tedavi hizmetlerini eksen olarak gören çağdışı rotasına oturmuş gibi görünmektedir. Toplumu oluşturan fertlerin yalnızlık ve sosyal dışlanmışlık hissetmesi toplumun gücünü yok sayan bir çıkmaza doğru gider. İnsan ve toplum sağlığına yeterli ilgi gösterilmediğinde, bunun olumsuz sonuçlarını, toplumun bütün katmanları derinden hisseder. Bütünü gören sağlık yaklaşımıyla toplumsal köprülerin sağlamlaştırılması gerekmektedir.

Hem sağlık hizmetlerinde, hem de sosyal güvenlikte, “insan” eksenli değil, “para” eksenli bir yaklaşım sergilenmesi tehlikeli bir durumdur. Belirli grupların daha çok para kazanmalarına yönelik çabalar, toplumun geniş kesimlerinin hizmet alımını olumsuz yönde etkilemekte ve sosyal sağlığı bozmaktadır.

Bir toplumun sosyal sağlığı, bütüncül bir bakış açısı ile kavranmaya çalışılmalıdır.  Konulara tekelci yaklaşan meslekler ya da yöneticiler başarısızlığı artırmaktadır. Bunun yerini disiplinler arası değer merkezli yaklaşımlar almalıdır.

Sosyal sağlığı da içine alan sağlık hizmetlerinin verimliliği, koruyucu hekimliği ve ruh sağlığını da içermelidir. Hekimi, ebesi, sosyal hizmet uzmanı, çevre mühendisi, cemiyet ve din adamı elele vermeli ve “insan odaklı yaklaşım” sergilemelidir. İnsanın ruhî ve sosyal boyutu ihmal edilerek sağlıklı bir toplum oluşturulamayacağının farkına varılmalıdır.
(28/12/2007)

(M.Emin Sert)

216- Ayna

Varlığın aynası yokluktur der, Hz. Mevlana Hazretleri Mesnevi’de:

“Yokluk varsa varlık görünür.

 Yoksul varsa zengin cömertliğini ortaya çıkarır.

 Sende yok olanı fark etmektir olgunluk.

 Noksanını fark eden olgunlaşmaya on atla koşar”

Tasavvuf’ta âlem ve insan ayna ile simgelenir. Ayna’nın sırrından yansıyanlar, asıl var olanın aksidir.

“Nur, aynanın sırrı ile yansır; şeffaf sırsız camdan ise geçer gider” demiş ehli…

Sırrı dökülmüş ayna iyi yansıtamaz. İnsan ise sırlandığı kadar, varlığı hakkıyla yansıtır. Gelmiş geçmiş en mükemmel ayna, efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’dir.

Yaratılış amacımız “Hakikâti” bulmak için, neyi niye yaptığımızı bilerek varlığın sırlarını çözmek gerekiyor. Varlığın sırrı ise insanın özünde ve biz fark etsek de etmesek de her an aksetmekte…

Nasıl mı?

Dua, insana verilmiş yaratma sırrıdır… İnsan dua ettikçe, Allah onunla yaratır!. (Ahmed Hulûsi)

Sırlananın emaresi ise güneş gibi parlayarak aksettirmesi; “Ben” değil “Sen” demesi,  kendine hiçbir paye biçmeden çevresindekilere karşılıksız vermesidir, tıpkı bir AYNA gibi…

Ve AYNA’lar yalan söyleyemez, hakikât onlardan aynen yansır; kendisine akseden her ne ise görüntüsü de ondan ibarettir; tıpkı şu örnek gibi:

“Hz. Ebûbekir (r.a.), Rasûlullah'ın simasına bakar; “Aman ne kadar güzel!” diye hayret ederdi. Ebû Cehil de o mübarek yüzden tam tersi bir intiba alır ve ondan nefret ederdi. Bu farklılığın sebebi; her ikisinin de âyîne-i Muhammedî’de kendi hâkîkatlerini görmeleriydi”

Her insandaki güzeli seçebilen, insanları hoş görebilen, aslında kendi aslını görmektedir karşısındaki aynada. Boşuna dememişler:

“İnsan insanın aynasıdır

“İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur” diye…

Selam ve dualarımla,

(01/01/2008)

(Ncaki)

217- İsm-i Â’zâmını Buldun mu?

Sevaplar içinde bir sevap varmış ki hepsine bedelmiş! Rabbimiz gizlemiş onu tüm sevaplar içine. Hepsini yapalım diye…Günahlar içinde bir günah varmış ki doğrudan çekermiş cehenneme. Rabbimiz saklamış onu günahlar içine. Hepsinden şiddetle kaçınalım diye.

Dualar içinde bir dua varmış. Onunla dua eden; bi iznillah kün feyekün gibi keskin neticeler alırmış. O da gizlenmiş dualar içine, çeşitli niyazlarla yönelelim diye. Esma içinde bir isim saklanmış; İsm-i Â’zâm. O isimle zikreden, onu duasına vesile eden, onunla tesbih edenin talebi dönmezmiş bi iznillah… HU-ALLAH-MENNAN-HANNAN gibi isimler ism-i â’zâm olarak tespit edilmiş ehlince.

...

Biz konuya değişik bir pencere açmak istiyoruz. Kişinin kendi kaderini okuması ve yaratılış gayesi doğrultusunda kulluğunu icrası; KENDİNE KOLAYLAŞANI FARK EDİP ONA YOĞUNLAŞMASI ile mümkün.

İsm-i Â’zâm (en üstün, en baskın esma); değişik birimlerde değişik isimler halinde zuhur edebilir mi?.. Sünnetullah çarkı, her birimin belli bir esmayı pik noktada yaşaması ile oluşan çekimle deveran ediyor. ALİM ismi terkibinde öne çıkan ilimle idraklere ışık olurken, ADL isminin yoğunlaştığı mahal; adalet dağıtıyor. VEHHAB ismini yoğun yaşayan infak ehli olurken, VEDUD ismi ile donanan; muhabbet saçıyor…

Şimdi… Sizde mevcut esmaların en büyüğünü, en zirvesini, en fazla olanını tespit; sizin kendi ism-i â’zâmınızı tespitiniz anlamına gelebilir!... Bu da, size kolaylaşanı okuyarak onu yaşamanız demek! Bu da kulluğun engin huzuruna,Huzurullah’a taşıyan ana unsur demek!

Nelerin size kolaylaştığına bir kere daha bakın.

Duanız; yaşamınız, yaşamınız duanız olsun!

İsm-i Â’zâmı bulan bahtiyar kullara , Salihlere dahil olasınız!..

(06/01/2007)

(Mehmet Doğramacı)

218- Bal
Miraçta Efendimize şarap, bal ve süt sunulmuş, O sütü tercih etmiştir.

Efendimiz "Cennetin dört nehri olan bal, süt, su, şarap Firdevs'ten akar ve o Firdevs'in üstünde arş-ı âlâ vardır", demiştir. Bal’ın bu yönünün yorumlarını ehline bırakıyorum.

Diğer yandan, Efendimiz:

"Her ay üç sabah bal yalayan kimseye büyük bir bela (hastalık) gelmez."

"Size su iki şifayı tavsiye ederim: "Bal ve Kur'an."

"Sinameki ve sennut (yani tereyagi tulumuna konulan bal) yemenizi tavsiye ederim. Çünkü bu iki şeyde sam'dan (ölüm) başka her hastalığa karşı şifa vardır."

Bugün bilimsel olarak, bal doğal antibiyotik kabul edilir. Örneğin, Yeni Zellanda’nın manuka balı enfeksiyonlu cilt hastalıklarının tedavisinde ve ilaç yapımında kullanılır. Balın, bakteri ve mantarların gelişmesini durduran  antioksidan ve antibakteriyel sübstanslar içerdiği de ispat edilmiştir.Balın antimikrobik özellikleri, ağız ülseri ve periodontal hastalıkların tedavisinde etkilidir.

Her bal türünün kimyası farklılık gösterir. Balın az bir miktarı bile birçok vitamin, mineral, aminoasit ve antioksidan çeşitleri içermektedir.Bal tüketimiyle bağışıklık sistemini güçlenir ve vücudun direnci artar. Bu yüzden, hasta olmadan da bal tüketimi önemlidir.

Balı sahtesinden ayırmak için karbon izotop yöntemi ile analiz edilmelidir.

Bugün bilimsel olarak ispat edilen noktalara Efendimiz tarafından dikkât çekilmiş olması da konuya ayrı bir ilgi uyandırmaktadır.

Bal gibi tatlı günler dileğiyle...

(10/01/2007)

(Turhan Doğan)

219- Kuran'ı Kerim Nedir?
Cumhuriyet Gazetesi’nde
epeydir bir ilginçlik yaşanmakta: Hemen bütün köşe yazarları din-bilimci (ilâhiyatçı: teolog) kesildiler ve sürekli İslâm, Alevilik ve Sünnilik hakkında yazar, ahkâm keser oldular. Âyet tefsirleri yapıyorlar, üstelik zerre kadar Kur’ân Arapçası filân bilmeden! Belli ki dine düşmanlar. Demokratik bir ülkede bundan doğal bir şey de olamaz.

İlâhiyatçı olmadan dinden bahsetmenin ne zararı var, sanki ben de yapmıyor muyum? Tabii ki yok… da…

***

Zaman Gazetesi’nin ateist ve ulusalcı eşdeğeri hâline gelen bu “kült gazetesindeki” müptedi kâzip din ulemâsı İslâm’ın kutsal kitabından sürekli olarak “Kuranıkerim” diye bahsediyorlar! İnsan tabii ki ateist, agnostik, şucu veya bucu olabilir ama bilhassa kutsiyetle ilgili şeylerden bahsederken asgari saygıyı muhafaza etmek icap etmez mi?

Kur’ân-ı Kerîm olarak yazılması ve ona göre de doğru telâffuz edilmesi icap eden bu Yedi Askı Şâirleri’ni secdeye vardıran muazzam esere Kuranıkerim demenin anlamı ne?

Bir psikiyatr olarak lâfların görünürdeki anlamlarıyla, zımnen çağrıştırdıkları ve eşik altı olarak telkin ettikleri şeyleri, yâni konnotasyonları iyi tahlil ederim genellikle…

***

Lûtfen bir düşünün, dünya görüşünüz ve itikadınız ne olursa olsun, Kur’ân-ı Kerîm size neyi çağrıştırıyor, Kuranıkerim neyi?

Ayıptır, yakışmıyor, olmuyor.

Lûtfen biraz saygı, inanmadığınıza da, ama saygı…

(14/01/2008)

(Prof.Dr. M.Kerem Doksat)

220- Bekleyiş ...
Y
aşıt sayılabileceğimiz “ O ”  benim için her zaman gıpta edilecek, hayranlık duyulacak isim, bir simge olmuştur.

Araştırıcı, irdeleyici bir tavra, yüksek bir akla (en ileri akla sahip diye gösterebileceğimiz kişilerin aklının çok ötesinde bir düzeyi kast ediyorum), diyalektik bir düşünme yeteneğine (bir şeyi zıddıyla düşünme) sahiptir.

Düzgün, harika konuşma kabiliyeti yanı sıra, basit- sıradan anlattığı mevzularda dahi insanı karamsarlıktan kurtulmaya sevk ederken, sordukları içinde yanıtlar, kendine yöneltilenlerde sahibine ayrıca soru sorma fırsatını da sağlar.

Her konuda engin bir bilgisi vardır desek doğru olur.

 “………” gazetesindeki köşe yazarlığında sergilediği başarısı, topladığı okur sayısından belli idi.

Çünkü gazetenin tirajı onda yoğunlaşıyordu.

Gençlik yaşlarımızdayken de (yirmili yaşlarda) böyleydi.

Taviz vermez görüntüsü, baş döndürücü olduğu kadar ders mahiyetindedir.

Mistisizmdeki başarısı kitaplarına da yansımıştır.

O, İslâmı ‘zapt ü-rap’ altına almak için isteyen bir sivri akıllı değildir.

Ancak böylesi bir görüş, seçkin/seçilmiş bir mahalle yapılmış en büyük hatadır.

Eserleri, okullarda “bilimselliğe dayalı din eğitimi” anlayışı ile okutulmalıdır.

Tam ve gerçek anlamıyla bir tasavvuf ehli olan “O’ndan” doğrusunu söylemek gerekirse sadece “araştırmacı yazar ve düşünür” vasfıyla ve biraz daha ileriye giderek ilmü-ledün sultanı diye bahsetmek, yenileyiciye büyük haksızlık olur.

O bir rüya değil, yaşanan bir gerçek, evrensel düşünce, Ruh’un temsilcisidir.

Nerede mi diye soracak olanlara yanıtım şudur;

Dünyamızda, güneş sisteminde ve diğer galaktik yapılarda.

Kendisine şükretmek zorundayız.

Buraya kadar anlattıklarımın doğru olduğuna Allah’ın huzurunda şahadet ederim.

Ortak konu; tecellileri ile hayat bulan ve yaşamına devam eden İslam âleminin/bizlerin/evrenin onsuz nereye gittiğidir.

Sizlere kendisinden daha ayrıntılı olarak bahsetmek isterdim.

Ama sınırlı anlayışım buna izin vermiyor.

Bilin istedim.

Not: "Bekleyiş..." O’nun hakkındaki
son yazım olacaktır.

(18/01/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

221- Cinnet'e Giden Yol...
Son zamanlarda sık sık cinnet haberleri duymaya başladık. Bu durum insanî ve sosyal tedbirler alınmaz ise daha da artabilir. Çünkü maddîleşen bir toplum, gerçek huzur ve mutluluğu bulamaz.

İnsan davranışları belli bir denge üzerinde gider. Maddi unsurlar sadece insanın bedeni ihtiyaçları ile ilgilidir. Ruhî yönü ihmal edilen insan ve toplumlar cinnete daha yakın hale gelirler. Amerika’daki okul baskınları vs. de bu çerçevede ele alınabilir.

İnsanî, toplumsal ve aile içi iletişimlerin sağlıklı olması, cinnete giden yolu kapatabilir. Aksine aşırı baskı ve basınçlar ise, patlamalara ve cinnetlere sebebiyet verebilir. Cinnet ve intihar, insanın bunalıp kendini her yönüyle çözümsüz hissettiği noktada ortaya çıkar. Önemli olan hiçbir kişinin bu vartaya kadar ihmal edilmemesidir. Problemlere giden yolun önceden kapatılması gerekir. Uçuruma doğru giden yolun barikatlar ile kapatılması bir zorunluluktur.

Çok defa cinnetin hedefi, yakın çevre olmaktadır. Evlilik kaynaklı aile bağları, devamlı onarılmalı ve beslenmelidir. İnsanları çığırdan çıkaracak baskı ve aşırılıklara asla izin verilmemelidir.

Cinnet noktasına gelen kişi, zaten kendini gözden çıkardığından en yakınındakilere, çocukları dâhil, zarar vererek hatta onların canlarına kastederek, sonunda intihar etmektedir. Yani bu durumdan en fazla en yakındakiler zarar görmektedir.

İşte sosyal sağlık, bu noktada önceden devreye girmeli insanların bu denli kontrolden çıkmalarına sebebiyet verebilecek problemler önceden çözüme kavuşturulmaya çalışılmalıdır.

 Sosyal sağlık ve sıhhati koruma stratejileri cinnete giden yolu kapatmalıdır. Cemiyet adamı denilebilecek, aile büyükleri, muhtar, din adamı, öğretmen, belediye başkanı gibi kimlikler, bu noktalarda da özverili çalışmalar yapmalıdırlar.

Yakın çevre tarafından bu gibi tehlikeler fark edilebilir. Ciddi tedbirler alınmalı, problemler, çözüm stratejilerine uygun bir zeminde konuşulabilmelidir. Bizde çok defa tartışma ve çözüm arama zeminleri sağlıklı oluşturulamadığından konuşma ve paylaşım anında çözümsüzlükler derinleştirilmektedir. Çözüm için her iki tarafın söz, tecrübe ve birikimine güveneceği bir kimliğe ihtiyaç hissedilmektedir. Gerekirse bunun için profesyonel desteğe başvurmalıdır.

Herkesin bulunduğu ve baktığı açıdan kendine göre durumlar farklı olmaktadır. Hak, hakikat ve çözümü arayan yaklaşımlarda hakiki gerçek ve doğru ön plana çıkar. Uyum stratejileri oluşturulabilir.

Zamanında tedbir alınmayan basit olaylar, herkesin üzüleceği bir cinnet ile son bulabilir. Bu noktada, sadece cinnet geçirip silahı ateşleyen değil, bu tehlikeyi görüp önceden tedbir almaya çalışmayanlar da, adlî olarak olmasa bile, sosyal ve insanî olarak sorumludurlar.

Değerler, inanç ve insanlık bizi daha duyarlı olmaya sevk etmelidir. Zamandaki öngörüler ve basit çare üretimleri cinnete gidecek yolları kapatabilir.

(22/01/2008)

(M. Emin Sert)

222- Organ Bağışı

Organ bağışı son zamanlarda sıklıkla topluma hatırlatılmakta, teşvik edilmekte. Bu kampanyanın sonuçlarını bireysel olarak dahi gözle görülür bir biçimde fark ediyorsunuz. Etrafınızda, ölenlerinin organlarını fazla üzerinde düşünmeden bağışlayanlara rastlamak kolaylaştı.

Durum, tabii ki Türkiye eksenli değil; aslında bir dünya trendi olan organ bağışının Türkiye’deki yansıması.

Bir iki gün önce İngiltere’den gelen haberler ise oldukça ürkütücü:

İNGİLİZ hükümeti, ölen kişinin organının alınması için kendisinin veya ailesinin “onayını” zorunlu olmaktan çıkarmaya hazırlanıyor. The Sunday Telegraph gazetesi için bir makale kaleme alan Başbakan Gordon Brown, bu alandaki çalışmaları düzenleyecek yasal hazırlık için talimat verdiğini açıkladı.

Uygulamayı bu yıl içerisinde hayata geçirmeyi planlıyorlar ve binlerce hayatın kurtulmasını(!) ümit ediyorlar. Bu yasal hazırlık İngiltere’de gerçekleşirse, bir sonraki adım olarak AB standartları kapsamında tüm Avrupa ve bizde yer alacak mı dikkâtli takip etmek lazım.

Bu konunun bu köşeye getirilmesinin sebebi bilenlerin bilmeyenlere organ bağışının tam olarak ne demek olduğunu, organ naklini gerçekleştiren alıcı ve vericide ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tekrar tekrar anlatması. 

Konuyu ayrıntılı olarak irdelemek isteyenler için bir yardımcı link:

http://sufizmveinsan.com/organn.html

Karşı tarafın durumu değerlendirip değerlendirememesi ise nasip işi…

Biz üstümüze düşen görevi yapalım, gerisi “takdir” deriz.

Selam ve dualarımla,

(25/01/2008)

(Nilay Caki)

223- Çözüm Üreten Bilim

İnsanî ve Toplumsal Gelişim Yolundaki serüvenimiz yeni açılımlara vesile oluyor. “3. GÖZ’den HAYATIMIZ” isimli Televizyon Programımız hayata geçmek üzere. Ele alacağımız ilk konumuz “Sosyal Sağlık” olacak.

Dünya sağlık Teşkilatı’nın sağlık tarifi, beden, ruh ve sosyal sağlığa atıfta bulunmaktadır. Pek gündemimizde olmayan sosyal sağlık konusunu çok farklı kurum, kişi ve temsil makamıyla paylaşma fırsatı buldum. İki Sosyoloji Öğretim Üyemizle yaptığım ön görüşme “Çözüm Üreten Bilim” açılımına vesile oldu. Çünkü ne zamandır benim de çilesini çektiğim, bilimsel üretim ve toplumun ihtiyacına cevap veriyor olması meselesi konular arasına girmişti. Bu paylaşım ortamını sağlayan bilim adamlarımıza teşekkür ediyorum.

Sosyal sağlık konusu konuşulurken popüler kültüre söz geldi. Halkın konulara ilgisizliği konuşuldu. Bilim adamları ile halkın aynı dili konuşmadıklarından bahsedildi. Bilimsel üretimin, vatandaş tarafından kabul görmediğinden bahsedildi.

Bizim çıkışımızda işte tam bu noktadaki ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Sosyal hayatta ihmal edilen hiçbir şey yok olmuyor. Aksine daha büyük bir problem olarak bizleri de etkiliyor. Televizyonlarımızdaki programları bu gözle ele aldığımızda ne kastettiğimiz daha iyi anlaşılabilecektir.

Bu konu, farklı boyutlarıyla ele alınmalıdır. İnsanî ve Toplumsal Gelişim kavramıyla, fert ve toplum hayatımızı daha huzurlu ve mutlu kılma arayışları, çok farklı platformlarda devam edecek. Buna her seviyedeki kişi ve temsil makamlarından katkı bekliyoruz.

3. GÖZ’den HAYATIMIZ, eğitim, sağlık, huzur, aile içi iletişim, yatırım, kalkınma, gelişim gibi farklı konuları ilgilileriyle birlikle farklı gözler ve sözler ile ele alacak.

Farklı kesimlerin değişik problemleri vardır. İnsanlar içinde bulundukları ortam ve kariyerlerde huzur ve mutluluğu hissedemez hale geldiler. Tüketim toplumu olma sonucu lüks arayışı insanları adaletli olmayan bir yarışa sürüklemektedir.

Çözüm üreten bilim anlayışı, insanî, toplumsal gelişim ve huzuru arayacaktır. Herkesin katkısıyla daha huzurlu günler yaşayabilmek temennisiyle…

(29/01/2008)

(M.Emin Sert)

224- Yaş 35 yolun yarısı!?!

Yaş 33 olacak 14 Şubatta benim için...

Cahit Sıtkı 35 yaş şiirini yazarken acaba hiç 40’ında vefat edeceğini düşünmüş müdür?

35 yolun yarısı olsa bile, yolun başı nerede?

Âdem’de mi?

Maymunda mı?

Atomda mı?

Big Bang’te mi?

Ya Big Bang’in öncesi? Big Bang’ler?

Einstein’ı hatılayalım;

Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

Ya Sonrası?

Akıl gibi muhteşemle donatılmış insanın ölümle yok olması bana mantıksız geliyor, velev ki biyolojisi evrimle şekillenmiş olsa bile.

Bu noktada Peygamberimizin ölüm ötesi yaşam müjdesi, insanlığa ışıktır. O’nun açıkladığı hakikâtleri sosyolojik bir olgu, sömürü vs gibi çirkin yakıştırmalar, Markist ve materyalist yaklaşımlar ile reddedenler, ölümü tadıp filmin devamında, bu filmi görmüştüm ben senden önce defalarca diye türkü tutturanların eğlencesi olmaktan öteye gidebilecekler midir?

Bilim ile hâlâ canlıyı tarif edemedik ki.

Can’ı tarif edemeden canlıyı tarif etmek mümkün müdür?

“Gelin Can’lar bir olalım” sözleri, zaten ‘Bir’ olanı, idraka davet değil midir?

Bir hidrojen atomu cansız mıdır?

Periyodik tablo bir hidrojenden doğmuştur, ama RNA ve DNA ise onun birkaç elementinin bileşimleridir...

RNA veya DNA’ya sahip olanlar bilincini nereden alıyor?

Hakikât ve onun bir damlası olan DNA’nın temelini oluşturan amino asitler hâlâ sırrını korurken, inanmadan ayakta durabilenlere hayretle bakıyorum. Ancak, mecazlar karmaşasında klasik teolojiyi reddedeni de hor görmüyorum.

Bu ikilemi aşan düşünce sistemini, O’nun eserlerinde görmek mümkün.

Bilim, teknoloji ilerliyor.

Esefle karşıladığım ise bilim ile mutlak dinin zıt kutuplar olarak yansıtılması.

Neticede bilimin aradığı soruların cevabı CAN’la ilgili olan değil mi?

Evren, canlılık, bu konulara sadece uzaktan yaklaşım yapabiliyor günümüz bilimi.

Bilimsel veriler ile daha yolun başındayız.

Yolun sonu ise; Canlar biz Bir’iz, olsa gerek...

(01/02/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

225- Dağlar, dağlar.

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz, o da bizi sever."

Hz. Aişe radıyallahu anh bildiriyor: Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir."

Rasulullah’tan rivayetle;

Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız; fakat bir insanın huyunu değiştirdiğini duyarsanız inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hal üzere olur.

Fussilet Sûresi- 41/10:  (İşte O Rabbul Alemiyn), orada (Arz’da) fevkınden(üstünden) sabit dağlar oluşturdu, orada bereketler vücuda getirdi ve orada (istidaden) isteyenler için eşit olmak üzere kut’larını (azıklarını) dört günde takdir etti.

EN NAHL 16/15-)Ve (Allah), sizi sarsar/çalkalayıp sallar diye Arz’da sabit dağlar, doğru yolu bulasınız/yolunuzu bulup hidayete eresiniz diye nehirler ve yollar koydu.

Dinsel formasyon içinde, evrenselliğin hükmedilmesinde bazı nesnelere de değinilmek zorunluluğu ortaya konuyor. Dağlarda olduğu gibi. Belki yukarıdaki bu açıklamaların çoğu mecazi/sembol ama yine de bir şekilde bizlere yönlendiriliyor.

Tanrıya inanan herkes, peygamberlerin tanrının sesini duymak için bu yüksek tepelere/dağlara çıktığını düşünür. Onlara göre peygamberler tanrıdan almış oldukları buyrukları/mesajların anlamını halka anlatırlar. Aşağı yukarı tüm peygamberlerin durumu budur, diyenler büyük bir yanılgı içindedir.

Oysa ne tanrı vardır yükseklerde ne de ona ulaşmak isteyen bir nebi/rasul. Konu tümüyle beyinsel/içsel bir yolculuktur. Görsel boyutta Hz. Musa’nın Tur Dağı’nı seçmesi, yine Hz Muhammed’in (s.a.v.) Hira Dağı’nı tercihi, hayali/olmayan bir şeye yakın olmak, onunla konuşmak için değil, mutlak benliğin tezahürü yönündeki özlemlerini gidermek, insanlar arasındaki çatışmalardan uzaklaşabilmek amacına matuftur. Bu eylem/tefekkür gücünün halkı-çoğunluğu- kapsayacak bir şekilde evrenselleşmesi ve yaygınlaşmasından başka bir şey değildir.

Ayrıca Hz. Musa’ya gelen hitapta Mutlak Varlığın ona ‘sen beni göremezsin ya Musa’ demesi ve ‘Dağa bakmasının istenilmesi,’ ‘Dağın un ufak oluşu’ başta da söylediğim gibi mecazi yansıtmalar olarak bize ulaşmalıdır.

(03/02/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

226- Vasıfsız eleman aranıyor

Yaşadığım yer; son sayıma göre Türkiye’nin en büyük ilçesi. Burada apartman altı atölyeler çok yaygın. Her gün şu tarz ilanlar görürüz caddelerde, duraklarda:

- Konfeksiyon için overlogçu, son ütücü, ortacı aranıyor.

- Avize işinde çalışacak vasıfsız elemanlar aranıyor.

- Mobilyacı için yetiştirilmek üzere elemanlar aranıyor.

Vasıfsız işlerin dünyevi kazancı çok azdır. Asgari ücretle başlanır, öğle yemeği ve servisi varsa; büyük nimettir.

Amacım; Türkiye’nin sosyal profili üzerine yorum yapmak değil. Konumuz yine tasavvuf.

Tasavvuf; vasıfsız elemanlar ister! Bu yol; ezberlenen kavramlarla yek diğerine hava atılacak yol değildir. Bu yol; Nefs Mertebelerini bayrak yarışı gibi algılama yolu da değildir. Bu yol; sahiplenilmiş ilmî- insanî- toplumsal ve hatta dini (!) sıfatlarla girilecek kulvar hiç değildir.

Elbiselerle girilmez bu alana. Kapıda şöyle yazar: Soyun! Giyindiğin ne varsa çıkarıp soyunma yeridir burası. Kendini tanımladığın ne varsa üstüne basmadan içeri geçilmez. Ağırlıkları sırtlayarak yürünmez burada. Aksine, kutsal sanılan yükleri atmak, fazilet sanılan bağları kesmek ana ilkedir.

Vücutta elbise, bilekte kelepçe, ayakta pranga ile yıkanılmaz! Kirden arınmak; soyunmayı, zincirleri kırmayı göze alanların nasibidir.

Her gün gördüğüm, sizlerin de etrafınızda rastlayabileceğiniz o ilanı; tasavvufi hayata uyarlayarak yeniden okuyalım:

“ALLAH YOLUNDA YÜRÜMEK ÜZERE VASIFSIZ KULLAR ARANIYOR. ÜCRETLERİ; HESAPSIZ RIZIK VERENE AİTTİR. MÜRACAAT; İÇERİYE; ENFÜSÜNÜZDEKİ RASULE!”

(08/02/2008)

(Mehmet Doğramacı)

227- Hurma

Alemlere rahmet olarak gelen ve bereket sembolü olan Efendimiz, Selman’ın dikmesi gereken hurma fidanları kendisi dikmiştir. Meleki bir yapıya sahip olması hasebiyle de yaptığı her iş olumlu sonuçlanan Efendimiz’in diktiği bütün hurmalar tutmuştur. Bu olayda batini bir müdahaleden söz edebiliriz. Diğer taraftan, Medine’nin hurmalarını överken toprak yapısı itibariyle en elverişli yer olması ve bu hurmaların besin, fosfor ve mineral değerleri itibariyle ele almıştır. Yine kendisine hurma ağaçlarının Yemen’deki gibi aşılanması sorulduğunda ‘deney’i tavsiye etmiş  

“Deneyin! Bir kısım ağaçları, babalarınızın usulü ile başka ağaçları da, Yemen’de öğrendiğiniz usul ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o usul ile yapın!” buyurmuştur.

Nübüvvet kemalatı gereği O, batını bilse dahi, zahire yine önem vermiştir. Bu konuya da batından müdahale etme gereği görmemiş, deneyi tavsiye etmiştir.

Bilimin temelide zaten deney değil midir? Bugün din ile bilim arasında tezatlar var gibi görülüyorsa bu, her iki konunun doğru analiz edilmediği hususlara denk gelecektir. Nitekim, doğru tektir.

Dinin ve bilimin amacı da doğrunun tespiti olduğundan zaten ikilem söz konusu olamaz. Ancak, konu Allah, Ruh, melek, ölüm ötesi yaşam olduğunda bilim bu noktalara giremiyor. Aksi de ispat edilemediğinden bilim bu noktalarda nötr kalmak durumundadır.

Bu yüzden de bu konularda iman esastır.

Maalesef, bilim dünyasında birçok bilim adamı ateist düşüncede kalmışlardır. İç dünyasındaki bu çatışmadan kurtuluş yolunu materyalist düşüncenin de etkisi ile ateizmle telafi etmişlerdir.

Halbuki, yetmiş senelik süreç sonunda, ruh yaşamı yoksa, bir şey kaybetmeyeceğiz. Ama YA VARSA!

(12/02/2008)

(Turhan Doğan)

228- 'Oku'yanın hali başka

Neredeyse her gün, toplumda kemikleşmiş iki bakış açısının karşıt tartışmalarının tam ortasında buluyoruz kendimizi. İş yerindeki öğle yemeklerinde, arkadaş buluşmalarında, okuduğumuz her makalenin arkasında bu iki zihniyetin karşılıklı mücadelesi var.

Mücadele iyidir, evrensel gerçeklerden feyz alan akıl yoluyla yapıldığında. Oysa bizim tanıklık ettiğimiz o türden değil…

Bu dünyadan göçüp Hakk’ın rahmetine kavuşalı neredeyse tam yetmiş sene oldu. Bu millet devrinin en büyük lideri olarak zamanın şartlarına istinaden yaptıklarının, geçen zaman içinde dünyadaki bütün teknolojik gelişmelere ve medeniyetin ilerlemesine rağmen, benzerini başaramadığı gibi onun halk oluş sebebini de anlayamadı. Bir kesim tarafından hakarete uğruyor, başka bir kesim tarafından ise neredeyse bırak evliya, peygamberi falan TANRI ilan edilecek. Hâlbuki bu noktadan görünen şu ki, o görevini eda etmiş göçüp gitmiş, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş bir kul. Takdiratını Allah (c.c.) bilir. Bu millete düşen yetmiş yıl önceki zamanda donup kalmak değil, ilerlemektir!

İslam'ın özünden uzaklaşmış, şekil şartlarıyla yetinen özündekine yönelemeyen kendine Müslüman’ım diyenler... Kendi gibi olmayanları kafalarda fişleyen, sadece şekil şartları yerine getirdiklerinde dini tamam ettiklerini zanneden, üstelik şekil şartlarının birini bayrak haline getirip diğer hayati şekil şartlarının önüne koyup toplumun dinin temel gerçeklerinden uzaklaşmasına yol açanlar…”

Biri hâlâ yetmiş sene önceki dünya düzenine uygun devrimlerde takılı kalmış;

Diğeri de cahil Arap kavmini “ilim irfan yurdu” haline getirmiş, gelmiş geçmiş en muhteşem beyinden irsal olanın, anlatılanın özüne değil, sadece şekline bağlı kalmış;

Haklı veya haksız dahi olsa karşıt davranış biçimini benimseyen aslında kafaların içleri aynı iki grup…

İşte bu yüzden çağın mesajı “YENİLEN!”

Yenilen! Komutunu “oku”muş ve işleme koymuş olanlar bulundukları topluluklarda gereğini yerine getiriyorlar ve haliyle onların tartıştıkları konular bizimkilerden başka...

İlmin özünü kavrayarak, kaynağını idrak ederek ve dahi her an oluşanda “oku”yup, takip ederek; taraf olmadan, içsel ve dışsal aynı anda ortaya çıkararak bireysel idrakleri yükseltebilmek, (anladığım) “YENİLENMEK”

Selam ve dualarımla,

(16/02/2008)

(Ncaki)

229- Türban karşıtı mücadelede katılım aşırılıkları

Ve sözüm ona özgür ülkemizde, özgürlüklerin kısıtlanması inanılmaz bir olay şeklinde apaçık yaşanıyor.

Gencecik kızlarımız, üniversite kapılarından sanki bir suçlu gibi gerisin geriye postalanırken önünü açacak uygulamalara/tedbirlere ‘dur’ işareti veriliyor.

Deniyor ki:

Ayağınızı denk alın!...Dinin bu gibi yerlerde ne işi var!

İcabınıza bakarız, sonra ağlamayın.

Sizi bilemem, ama benim midem artık kaldırmıyor.

Şantaja dönük bu kadar açık ve seçik konuşmaların anlamı nedir ki?

Ayıptır yahu ayıp!

Hakikaten ayıp!

Nedir bu kafa karışıklığı? Bu sorumsuzluk kime ait?

Ben yalnızca bu köşede Türbanın/örtünmenin ilahi bir emir olduğunu, ama asla İslam’ın simgesi olmadığını/olamayacağını yazan ve söyleyen biriyim.

Buna rağmen özgürlüklerin kısıtlanmamasını ve İlahi emirlerin çağdaşlaşmakla değiştirilemeyeceğini de dile getiriyorum.

Ne ki, dileyen dilediğini yapar.

Toplumun genleriyle oynandığını, yaşam biçiminin akıl almaz ’inceliklerle’ değişime zorlandığını gördükçe ülkemi seven biri olarak üzülüyor, kendi hesabıma,  ‘bırakın, kim ne ve nasıl, ne şekilde giyiniyorsa giyinsin’, şekilde kalmayın, hayatı kısıtlamayın diyorum.

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.

(20/02/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

230- Bilim ve Yaşam

Bilimsel sonuçlar; farklı inanç, gelenek ve ahlak yapısında olan insanları aynı sosyal çatı altında herkesin kabul edebileceği kurallar ile yaşatabilmenin ortak paydası olabilir. Bağımsız ve objektif gözlemlerin toplum yaşamına yansıtılabilen bilimsel sonuçları, barış dolu bir dünya için reçete olabilir. 

Bilim dünyasının son 50 yıl içinde geldiği son noktada, atom altı araştırmaların bizlere gösterdiği tek gerçek; bilinç’tir. Beyin çalışmasının ürünleri olan bilinç ve düşünce, mayası her insanda olan ortak bir servettir. Sanki içimizde açılması gereken bir hazine sandığı gibi öylece durup bekleyen bu değerlerin bireysel kimi örnekleri dışında öneminin anlaşılamadığı, günümüz dünyasından pek çok örneklerle gözlemlemek mümkündür.

Ülkelerin yönetim sistemleriyle toplumların sosyal kabulleri; bilimin öğretisine kapılarını kapatmış, insanların gerçek bilgiye ulaşmaları yolundaki en büyük engeli oluşturmuşlar. Çünkü bilinçli olmak aydınlanmayı ve beraberinde sorgulamayı getiriyor. Toplum olarak en son aydınlandığımız konu neydi acaba? Sorguladıklarımız neydi?

Politika, ekonomi, futbol ve hava durumu dışında neleri sorgulayabildik?

Mevlana’ya atfedilen yıl içinde O’nun hangi değerlerini sosyal yaşantımızda hissedebildik?

Düşman bellettirilen hangi kişi, ırk ya da ülkenin insanlarına gel, gel, ne olursan ol, yine gel diyebildik?

Ülkemizde aydın geçinen kaç yazar, köşe yazılarında bilinç’ten söz etti. Atom altı gerçeğinin o karşı konulamaz cazibesine kaç kişi kapılıpta mutlak gerçeği algılayabildi?

Sufizm’in aydınlık beklentisi içinde günün yorumunu güncel olaylara bakarak yazmaya çalışmak zor geliyor insana…

(22/02/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

231- Üçüncü Yol ya da Ümit Elçileri

Global kültür sağanağı evrensel açılım getirdiği kadar; bize has; öz değerleri de yerle bir etmeye devam ediyor. Gün be gün, derin yalnızlıklara sevk ediliyoruz bilim ve teknoloji adına. Eskide yaşamlar tîye alınıyor.

Yeşilçam filmleri; komedi konusu. “Nayır, nevet, nolamaz” söylemleri; iyimser komiserler, dar gelirli ama mesaiden çalmayan babalar, ailenin moral direği anneler, temiz aşklar, kısacası insani olan ne varsa dalga geçiliyor.

Alay edilen Yeşilçam; gözden kaçırdığımız ciddi bir işlevi uzun yıllar sürdürdü. Anadolu’nun bağrından gelip hamallık yapan genç, bir gün şöhret oluyor, işçi çavuşu fabrikatör kızı ile evleniyor, hırsızları yakalayan komiser; “Hadi bakiyim bi daha olmasın” deyip salıveriyor. Evet bunlar hayatın gerçeklerine tersti. Ama bir şey başarıldı: Kişisel ve toplumsal moral diri tutuldu… Acıdan çok sevinç, buhrandan çok ümit öne çıkarıldı. Vaziyet ne kadar kötü olursa olsun, “Bir gün her şey düzelir” mesajı ustaca verildi. Darbe ve kayıplar karşısında “Mühim olan sevgi, esas olan dostluk!” denebildi.

An bilincine kenetlenmeye çalışanları nostaljik yorumlarla meşgul etmek değil gayem. Yaşadığımız günler malum. Toplum; kutuplaşmalara çok çabuk endekslenebiliyor. Böylesi anlarda iki uç beliriyor hemen. Ve 3. çıkış genelde unutuluyor, unutturuluyor.

Manevi ve evrensel değerleri yaşatma azminde olan siz bilinçli dostlar! Üçüncü yolu yakınlarınıza göstermek gibi bir göreviniz var! Ümit kapısını, huzuru, sevgiyi, barışı sunmak gibi kutlu bir ödev bu! Yeşilçam’dan değil, Kur’andan ilhamla söylüyorum:

“Müminler sadece kardeştirler. O halde kardeşleriniz arasında barışı sağlayın ve Allah'tan sakının ki, size merhamet edilebilsin.” (Hücurat-10)

Selam olsun ümit ve barış elçilerine!

(24/02/2008)

(Mehmet Doğramacı)

232- Cep Telefonu ve Kanser İlişkisi

Kanser hastalığı birçok faktöre bağlıdır. Kanseri tetikleyen dış etkenlerin doğru tespitinde istatiksel yöntemler kullanılır. Son yapılan bir çalışma cep telefonlarının kansere sebep olduğunu göstermektedir. İsrail’de yapılan çalışmada çok sık cep telefonu kullananlarda tükürük bezi kanser riskinin arttığı tespit edilmiştir.

Araştırmacılar, cep telefonu kullanımına dikkat edilmesi konusunda uyarıyor. American Journal of Epidemiology Dergisinin şubat sayısında yer verilen araştırma sonuçlarına göre çok sık cep telefonu kullananlarda tükürük bezi veya kulak altı bezinde tümör oluşum riski %50 artmaktadır.  Araştırma tükürük bezlerinde tümör tespit edilen 500 kişi ile sağlıklı 1300 kişinin cep telefonu kullanımını araştırmıştır.

Kırsal kesimde yaşayan ve cep telefonunu kulağından düşürmeyenler için risk daha da artmaktadır. Çünkü kırsalda baz istasyonu sayısı azdır ve telefonların çekmesi için daha güçlü vericiler kullanılmaktadır. Bu da daha güçlü radyasyon demektir.  Araştırmayı yürüten Sadetzki’ye göre çocuklar ve telefonu kulağından düşürmeyenler ciddi risk altındadır.

Hayatımıza giren cep telefonlarının atmak veya yasaklamak mümkün görünmemektedir. Fakat, zararlarını en aza indirecek teknolojileri geliştirmek şirketlerin ve devletlerin sorumluluğu altında olmaktadır. Bu önlemlerin alınması tabi ki uzun süreç alacaktır. Şimdilik bireysel olarak alacağımız tedbirler, riski azaltmamızı sağlayabilir. Cep telefonunu daha az kulağımıza götürmek, kullanmadığınız zamanlar vücudumuzdan uzak yerde tutmak kişisel önlemler olabilir. Çocukların daha çok risk altında olduğunu düşünürsek onların cep telefonu kullanımın sürelerini sınırlandırmak gerekir. Kulaklarından ayırmadıkları cep telefonları yerine, bedenlerinden uzak dışarı ses vererek kullanılabilir. Kullandığımız teknoloji risk taşırken hepten bırakalım demek mümkün gözükmemektedir öyle ise zararı aza indirecek kullanma şekillerini düşünmeliyiz.

Her ne kadar bu çalışma ciddi bir ilişkilendirmeyi ortaya koysa da, bu tür radyasyonlardan gelen etkiler ile kanserin ortaya çıkışını ispat o kadar da kolay olmamaktadır. Ancak bu radyasyonların hücre, DNA, yapısını etkilemesi kuvvetle muhtemeldir. Hatta beynin çalışma prensiplerini düşündüğümüzde cep telefonlarının beyni olumsuz yönde etkilediği de ihtimaller dahilindedir.

Sağlıcakla...

(27/02/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

233- Paralellik

Son zamanlarda paralel evrenler konusu genele yayılarak çokça işlenmeye başladı.

Doğal olarak çekici geliyor insanlara, aynı anda varlığını sürdüren sonsuz paralel evrenler olduğu fikri.

Nedeni de paralel evrenlerden birinde, şu an yer aldığı evrendeki şartlardan farklı oluşumlarla (genelde daha iyi yaşanmakta olduğu hayal ediliyor- daha iyi kriteri de şu an hoşnut olmadıklarına kıyasla belirleniyor) karşılaştığı varsayımı …

Tasavvufi bakış açısıyla paralel evrenler kuramı, bir birim olarak algıladığınız kendinizin ve bağlandığınız tüm varlığınızın koskoca bir hayal olduğu gerçeğini tekrar gözler önüne seriyor.

En basit haliyle dahi kuramın varsayımları hakkında biraz düşünürsek:

Sayısı bilinmeyen paralel evrenlerde oluşan olay ya da kişiler bir diğerinde aslında belki de yok. Mesela, sahip olmak istediğinize bir paralel evrende ulaşmışsınız, ama şu an itibariyle siz olarak kabul ettiğinizin haberi yok! Ya da, çok sahip olmak istediğinizi başka bir evrende istemiyorsunuz, sizi cezbetmiyor.

O zaman ben dediğiniz neyi istiyor, neyi istemiyor biliyor musunuz? Neyi seviyor, neyi sevmiyor? Neye kızıyor, neye kızmıyor? Çünkü paralel evrenler kuramıyla ben dediğiniz her bir farklı evrende birbirinden farklı açılımlar ortaya koyabiliyor.

Kendimizi özdeşleştirdiğimiz ve bağlı kaldığımız duygular, şartlanmalar ve çevre gibi tüm değerler, yani varlığımızı dayandırdığımız tüm olmazsa olmazlar, öbür evrenlerdeki bir benliğimiz için geçerli olmayabilir!

Bu evrendeki size göre doğru, başka birindeki size göre yanlış!

Eleştirdiğimiz, doğru görmediğimiz, karşıt olduğumuz,  başka bir paralel evrendeki biz tarafından ortaya konuyor da olabilir?

Paralel evrenlerin tamamını aynı anda algılama şansımız olsa, sınırlı duygu, çevre ve şartlanmalar ile oluşan benlikler mecburen yok olacak ve bu kuramın tüm yaratılmışlar için geçerli olduğunu kabul ettiğimizde geriye yalnız tüm varlık manalarını kendinde barındıran TEK BİR kalacak.

Doğrular, yanlışlar yok. Bana göre, sana göre yok. Sonsuz sayıdaki paralel evrende sonsuz oluşumlar var sadece! Bu bakış açısıyla varlığı olduğu gibi kabullenecek, zıtlıklar cem edilecek, hoş görülecek ve doğal sonucu olarak yaratılanın her türlüsü sevilecek.

Paralel Evrenler Kuramı ile gelen mesajlar, “Allah Ahlakıyla Ahlaklanma” evrensel prensibini düşünen beyinlere tekrar hatırlatıyor.

Selam ve dualarımla,

(01/03/2008)

(Ncaki)

234- Mevlana der ki!

Mevlana, insan-para ilişkisini, gemi ile suya benzetir.

İnsan için para neyse

gemi için de su odur.

Su geminin dışında güzel, ama içine girerse batırır.

Para da insanı…

Dahasını söyleyelim;

Bir insanın ufkunda kara bulutlar dolaşmaya başlarsa bilmeli ki gemisi yavaş yavaş su alıyordur. Yani anlayacağınız, olanakları ortadan kayboluyor, kendisini hırs basıyor demektir.

Bu yüzden rahat değildir…

Ve o yüzden oldukça sinirli…

Bu da doğal olarak gündelik yaşamına yansıyor…

Oldukça sakin görünmeye çalışsa da, hiçbir şey yokmuş gibi davransa da olmuyor; içindeki endişeyi sarf ettiği sözlerle adeta haykırıyor.

Ne kadar yalpaladığını görmemek imkânsız gibi.

Sevgili okurlar; para araçtır, amaç değil. “Paran varsa gücün var.” diyenleri, sırtını sadece maddeye dayayan, manadan nasibini alamayanları her zaman bu tehlike bekler.

Ayrıca, rotası/rehberi Allah Rasulu olmayan kimseye kim yardım elini uzatabilir ki?

Mevlana’nın altın gibi öğütlerine kulak vermek şart…

Ne dersiniz?

(04/03/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

235- Çevre ve Beyin

Doğa yürüyüşüne çıkan grup, kayalıklar arasından tepeye doğru güçlükle tırmanırken karşılarına aniden çıkan çobanı görünce irkildiler.

-Kolay gelsin, bir ihtiyacınız var mı? Diye soran çoban –sağol, yanıtını aldı. Grubun 10 dakikada zorlukla aldığı yolu bir nefeste katedip gözden kayboldu.

100 yaşındaki nene, bunca yıl doktor yüzü görmeden nasıl sağlıklı kalabildiği sorusuna

-peynir, yoğurt, ot yedim, süt içtim yanıtını veriyor, umursamaz tavrıyla maydanoz toplamaya devam ediyordu.

Anadolu’nun yüksek rakımlı bölgelerinde, Kuzey Kutbuna yakın buz kaplı vadilerde, Mogolistan ovalarında, Japonyanın medeniyetten uzak adalarında; bırakın dev hastane binalarını, minicik bir sağlık ocağı bile göremezsiniz. Bu bölgelerde uzun yıllar sağlıklı bir biçimde yaşayan insanlar, modern tıbbın sayesinde ortalama yaşam ömrünün arttığı lakırtılarını yalanlarcasına sürdürdükleri sağlıklı yaşamlarıyla metropol insanlarına ders verir niteliktedir. 

Günümüz modern hikayelerinden biri olan “stresin çağın hastalığı” olması yargısı, beyni tanımayan ve beynin gerçeklerini gözardı ederek oluşturulan sağlık anlayışının bir sonucudur. Gerçekte hastalık nedeni stres değil, o strese maruz kalan beynin çalışma özellikleridir. Beyin çalışma özellikleri ne kadar duyarlı ise stresten etkilenme oranı da o ölçüde artacaktır.

Şehir yaşamı insan üzerindeki olumsuz özelliklerini, beynin çalışma özelliklerini etkileyerek gösterir. Gebe anne adayının ruhsal ve fiziksel durumu, doğum zorlukları, yetersiz anne sütü alımı, ağır metal (alüminyum vb.) içerikli aşılar, kafa darbeleri, basit karbonhidratlarla hazırlanan rafine besinlerle oluşturulan beslenme tarzı, genel anestezi altında yapılan gereksiz ameliyatlar ve beyni etkileyen ateşli hastalıklar; şehirli insanların beyin çalışmasını etkileyen önemli etmenlerdir.

Sayılan bu etmenlerin çoban ve nenenin beynini etkilemesini beklemeyin.

(07/03/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

236- Öneri muhteşem de...

Hikaye bu ya, kedinin gaddar pençelerinde telef olmaktan usanan fareler geniş bir kongre toplamışlar. Tartışma konusu; “Kediye karşı alınacak önlemler”. Her kafadan bir ses çıkmış. Saatlerce çeşitli öneriler tartışılmış. Toplantının tıkandığı noktada genç bir fare haykırmış:

- Kesin çözüm, benim diyeceklerim…
Bütün gözler ona yöneldiği anda mağrur bir ifade ile konuşmuş:
- Kedinin boynuna çan takalım, adımından haberimiz olur. İşte kesin çözüm!
Alkış tufanı ile inlemiş her yer. Muhteşem, harika sesleri yükselmiş peş peşe. Nice sonra İhtiyar farelerden biri kürsüye çıkmış:
- Öneri muhteşem de, kim yapacak? Gidip o çanı kediye kim takacak?

Salonda çıt yok. Neşeli başlayan toplantı, farelerin kovuğuna dönüşü ile sessiz bir hüzne gömülmüş!

***

Gerçeğin temeli düşünce, düşüncenin temeli hayaldir. Hayaller; akıl- mantıkla yoğrula yoğrula gerçekleşirler. Hayatın ruhuna uygun düşünceler, benimsenmeye adaydırlar.

Bir de uçuk düşünceler var tabi. Alkışlanan, rağbet edilen, göklere çıkarılan absürt önermelere dayalı. İnsan tabiatı, maceraperestliğin sevimli gizeminden midir bilinmez, uçuk düşüncelere, reel düşüncelerden daha çok ilgi duyar. O anda uygulanabilirlik hiç akla gelmez. Fikir güzelse gerçekleşir sanılır. Oysa nice güzel fikir, hayatta karşılık bulamamış, teoremden öteye geçememiştir.

Dostlar;
Tasavvufi hayat felsefe üretircesine fikir üretmekle değil; sünnetullaha uygun olanı önermekle gelişir. Bu yolda çok konuşan, çok tartışan değil, az da olsa YAŞAYAN- UYGULAYAN- SÜNNETULLAHA TUTUNAN mesafe alır.
Gıybeti ayet- hadislerle anlatmak kolay. Ya  gıybet etmemek?
Er kişinin harcı!..
Affetmenin faziletini konuşmak tatlı. Ya gönül kanatanı affetmek? Adamlık ister!..
Egoyu yenelim demek revaçta. Ya egosunu fark etmek? Mangal gibi yürek ister!..

Önerinin muhteşemliğinden çok uygulanabilirliğine eğilmek sanırım en doğru yol.
İnandığını konuşan, konuştuğunu yaşayan ve yaşanacak öneriler sunan cesur yüreklere selam olsun!..

(10/03/2008)

(Mehmet Doğramacı)

237- Şampiyonlar Ligi, FB ve Ziko

Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligindeki başarısının değerini anlamak için Real Madrid - Roma maçını seyretmek gerekirdi. Real’li futbolcuların doksanıncı dakikada gösterdikleri performans, ancak finallerde görülecek türdendi. Ve Fenerbahçe, Real’in, Milan’ın o kadar istediğini başardı.

FB’nin yarı finale çıkması için kurada Schalke’yi çekmesi şu anda genel kanaat. İki takımın dengelerini düşündüğümüzde Schalke, FB için bir avantaj olacaktır. Çünkü FB ve Zico, bu başarıya Schalke’den daha aç. Diğer rakiplerin şimdiye kadar göstermiş olduğu performans düşünülürse, diğerleri durumunda FB’nin işinin zor olacağını kabul etmek gerekir. “Arsenal’i de yeneriz, Arsenal çıksın” diyenlere maalesef katılmıyorum. Çünkü Schalke dışında çıkacak takımlarla Kadıköy’de onları Fenerbahçe ile seyretme zevki sadece yanımıza kâr kalır. Bu durumda ben Barcelona’yı seyretmek isterim.

Sırası gelmişken, Fenerbahçe’nin en büyük eksikliği, orta sahada top tutan pas dağıtan göbeğin ağası Tugay tarzı bir futbolcu ve uzun bir santrafor. Alex’e en uygun yer ise göbekle santrafor arası. Bu eksiklikler dışında FB’nin oyuncu olarak büyük eksikliği yok. Selçuk gibi bir futbolcunun FB’ de oynaması ise çok yanlış. Selçuk bunu bir iki kez milli formayı giymesine borçlu yoksa FB’ ye uymuyor.

Avrupa kupası ülke takımları için ne ise Şampiyonlar Ligi de kulüpler için odur. Futbolun kalitesi gerçekten yüksektir. Şampiyonlar liginin Avrupa sınırlarını aşıp bütün dünyayı sarmıştır. Asya’da da gençler tarafından yakından takip edilmektedir. Real’in formasına 100 usd çıkarıp veren gençlerin sayısı az değildir.

Zico Asya’da uzun yıllar futbola emek vermiştir. Futbolcu antrenörlüğünden başlayarak Asya’nın bir numaralı milli takımının teknik direktörlüğünü yapmıştır. Bu FB’nin Asya’daki tanıtımı için büyük katkıdır. 100 dolar verip FB forması alan ve Türkiye’ye gelen dostlarına FB forması sipariş verenlerin sayısı hiç de az değildir. Zico’nun netice itibariyle Türkiye’den sonra Avrupa’daki bir takıma geçmek istediği açık ortadadır. FB bir pişme fırını gibi Zico için. Nihai hedefinde Brezilya’yı da bir gün çalıştırma hayali mutlaka vardır. Zico FB’ de çok eleştirilse de FB şampiyon yapmış ve şampiyonlar liginde çeyrek finale çıkarmıştır. Bunlar CV’ sinde iyi durur. Zico, günün birinde Brezilya’ya dünya kupasını kaldırtsa bile,  teknik direktör olarak bir Parera olmadığı da kesindir.

Bugün FB’ de de zaten ipler Alex ve R.Carlos’un elinde değil mi? Semih’i “striker”(sadece gol vuruşu yapan futbolcu) yapan, Alex’in beslediği toplardır. Kezman’ın kendini toparlayamamasının sebebi de Alex ve diğer Brezilyalılardan alamadığı paslardır. Çünkü striker tarzında oynayan futbolcular ya heptir ya hiç. İstedikleri pasları alırlarsa gol atıp yıldız olurlar veya kayan yıldızlar gibi parlar sönerler.

80’lerde yendiğimiz Porto’yu eleyen Schalke ile çeyrek finalde görüşme dileğiyle.

(12/03/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

238- DNA sen bizim her şeyimizsin!

Allah Rasulü Hz. Muhammed’e “ölen bebeklerin durumu ne olacak?” diye sorulmuş. (Bu tarz bir soru, aslında kaderin ne olduğunun anlaşılmadığını da gösterir)  

Efendimizin “Onlar babalarının sulbündendir.” şeklinde yanıtlaması yazı başlığına uygun olduğu gibi, tenzih anlayışının babası sayılan Hz. Musa‘yı alenen imtihan eden Hızır (a.s)’ ın bir tokatta çocuğu öldürmesi ve “yaşasaydı, anne- babasına asi olacaktı” sözüne paralellik taşır.

Hatta daha açıklayıcı bir durum ortaya koyar.
Zira bir kişinin cennete – cehenneme gidecek olması, fiilleri ile alakalı olmayıp bebeğin anne rahminde tespit edilen diğer temel ayrıntıları arasında yer almaktadır.

Kimilerince korkunç ve hazin olan düzen işte bu noktaya odaklanıyor. Kendi ‘Ben’ ine yani kendi anlayışı ile kabul ettiği kimlik ve din kültürüne mensup kitlelerin durumu böyledir.

Kaderin akıl dışılığa kayması (cüzi iradenin kabulü anlamında dile getiriyorum) pamuk ipliğine bağlı bir felsefeyi, ayrımcılığı zorunlu kılar ki sonuç olarak varlık, radikal fikirlere sahip olamaz; bu haliyle teklik şuuru parçalanmış olur.

Ancak evrenselliği algılayan bir insan, yalnızca bu ruh haliyle “DNA sen bizim her şeyimizsin” diyebilir. Ve bu söylemi tümüyle bir mantık çerçevesinde temellendirebilir.

Not: Geçtiğimiz günlerde
Benazir Butto’nun 
katledilmesi ilgili
haberi TV’ de duyduğumda
verdiğim ilk tepki şu olmuştu:
GENETİK bir ölüm.

(15/03/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

 

 

239- Üslup

Tasavvuf sohbetlerinde, fikir alışverişlerinde, kullandığınız üslup çok önemli.

İlminiz ne kadar doğru kaynaktan olursa olsun ve ne kadar iyi ifade edilirse edilsin, sizden nasıl yansıyorsa öyle değerlendiriliyor.

Büyüklerimizin bildirdiğine göre özünüzden geleni ortaya koyuş seklinizi belirleyen en önemli etkenlerden biri tevâzu.

Hasan-ı Basrî'ye göre;
"Tevazu; evinden çıktığında karşılaştığın her Müslümanı, senden üstün saymandır."

Tevâzunun karşıt kavramı kibir ile ilgili olarak Ebû Yezîd de şöyle demiş:
"Kişi, halk arasında kendisinden daha kötü birinin var olduğunu sandığı sürece kibirlidir.'

Sehi ibn Abdillâh'tan aktarılana göre:
"Kendinizi tevazua alıştırın, dâva­dan (iddialardan) kurtulursunuz. Allah'a mütevazı olan insan, O'nun yara­ttıklarına kibretmez.

Sanılanın aksine, tevâzu göstermek kâmil kişilik hali değil, çünkü tevâzu kavramında kendinizde bulduğunuz benlik sanki yokmuş gibi davranma durumu var. Aslında tevazu sizde bilinç mertebelerinizin  gelişmesiyle şekillenen ve kâmil kişi olgunluğuna eriştiğinizde kaybolan bir özellik şöyle ki;

"Kâmil, olgun kişi tevazu sahibi değildir!

Gerçek Kâmil olgun kişi Allah indinde yanında HİÇ olduğunun idrâkı içinde HİÇLİĞİNİ yaşar. Onda ne büyüklenme olur, ne tevâzû olur. "

Ahmed Hulusi

Varlıkta Hak’tan başkası yoktur diyerek, TEKLIĞI idrak edebilenlerden, her an, her mertebede’ zerrede onu görebilen; kulluk edebilenlerden olalım duasıyla...

(17/03/2008)

(Ncaki)

240- Laiklik ve İslam

Şartlanmışlık, toplumsal değerlerin etkisiyle oluşan bilinçaltındaki kayıtlamalardır. Yeniliğe açık, değişimlere kolay uyum sağlayan insan olma özelliği; bilinçaltını oluşturan toplumsal anlayışın bir ürünüdür.

Laik, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı bir Cumhuriyet anlayışının temel alındığı Türkiye’nin kuruluş amacı; yeniliğe açık, değişimlere uyum sağlayabilen insanların yaşadığı bir ülke oluşturmaktı.

Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden biri olan laiklik anlayışı, şartlanmaları değil aklı ön planda tutan toplumsal değerlerin oluşmasını amaçlar.

Aklın ön planda olması sonucunda alınan tek referans bilimselliktir. Laik düzen içinde yetişen bireylerin İslamiyet’i akıl ve bilim ışığında değerlendirebilmeleri, sistemin önemli bir avantajıdır.

Son yıllarda elde edilen bilimsel verilerin desteğiyle çok daha iyi bir biçimde idrak edilebilen tek din olma özelliğinde olan İslamiyet; halen dünyada yaşandığı biçimiyle, yanlış anlayışların yarattığı şartlanmalarla oluşan akıl ve bilim dışı uygulamaların hedefi olduğu görülmektedir. İran, Afganistan benzeri ülkelerin ortak sorunu; aslına uygun olmayan dinsel anlayışın oluşturduğu şartlanmalardır.

Kuantum fiziğinin açıklamaya çalıştığı atomaltı dünyasının O olağanüstü sistemini, 1400 yıl öncesinden İhlas suresinin ayetlerinde yaşayan aynı olağanüstü sistemin müjdesinin verildiğini görmek; bilimin geldiği son noktada İslamiyet’in daha iyi anlaşılmasını sağladığı görülüyor.

Gerçek laik sistem; sağ ya da sol siyasi görüşlerin, parti ya da hükümetlerin tekelinde olmayan, aklın ve bilimin ışığında kurumsallaşması gereken bir yapıda yaşamalıdır. Bilimin İslam’a ulaşmasının ve doğru bir biçimde anlaşılmasının ancak laik sistemle mümkün olabileceğini de anlamak gerekiyor.

(21/03/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

241- Ehlini ararken
“Selamun aleykum kaave milletinin insanları” diyerek girdiği mahalle kahvesinde her gece destansı hikâyelerle öğütler verir, aykırı soruda sıkışınca “Ehline müracaat edelim, toplanın millet tekneye gidiyoruz” diyerek ak saçlı Nusrettin Babanın yolunu tutardı. Heredot Cevdet’in abartılı anlatımlarında zihnime kazınan derin cümle Ehline Müracaat Edelim olmuştur.

Bu noktada ehli kimdir, sorusu karşımıza çıkar. Ehli hakkında şuur altına işlenen şablonlardan kurtulduğumuzu sanmıyorum. Ehlini ararken en ciddi perde melek kişi bulma takıntısı. “Müracaat edeceğim kişi öyle biri olmalı ki; zaafları olmasın!.. Beşeri hataları bulunmasın!.. Ne sorarsam cevap versin!.. Yaşamıyla, ilmiyle, duruşuyla 4/4 lük olsun!..”

Normal gibi görünen bu isteklerin derununda ne var biliyor musunuz? Biraz acı olacak belki ama söylemeliyim: “Benim putum; herkesinkinden iyi olsun!..”

Ehlinin putlaşma arzusu yoktur. Birilerinin bilincine ipotek koyma derdi yoktur.  Etrafına insan toplayıp kendi kendine canlı hisarlar kurmak gibi bir yanlışa da hiç düşmez. Ehlinin; en ciddi vasfı belki de etrafa hiç de öyle olmadığı izlenimi vermesidir.

“Ehlini tanımanın ölçüleri vardır” demek de perde çekebilir. Çünkü ehli; ölçü ve kalıba da sığmaz. Kafa karıştıracak, tuhaf haller de ortaya koyabilir. Hatta etrafın küfür-günah saydığı hal ve söylemlerle karşınıza çıkarsa aklınız karışmasın.

Dinlediğim bir sohbetteki ilginç tespit şöyle:

- Üst bilinçler bazen alt bilinç görüntüsü verebilirler. Safiyede olanı Emmarede, Mardiyede olanı Levvamede, Radıyede olanı Mülhimede gibi görmeniz olasıdır!..

Ehline giden yolda aşılacak en büyük set; melek kişi arayışından çıkmak!

İlla bir ölçü arayacaksanız; nereye çağırdığına bakınız! İslam yada Tasavvuf adı altında kendine çağırıyorsa, egosunu kavramlarla örtüyorsa uzaklaşabildiğiniz kadar kaçınız. Yok eğer Allah’a çağırıyorsa kulak veriniz.

Allah’a çağırdığını nasıl mı anlarız?.. Allah’a çağıran size bir şeyler dikte etmez, sizde olanı gene sizin açığa çıkarmanız için kazmalar vurur. Ehli; amir gibi, komutan gibi davranmaz. Nasıl mı olur? Ehli olan suya benzer!..

Suya benzemek nasıl mı olur?
Bunu da bir başka yazıda açalım nasipse.

(23/03/2008)

(Mehmet Doğramacı)

242- Allah Korkusu Olmadan Olmuyor

Günlük bir gazetemizin yurt haberlerini veren sayfasında ayni mevzuda tam dört haber var. Toplum ahlakının nerelere geldiğine ışık tutacak dört haber. Ve hepsi de bir gazetede. Bilmiyorum diğer günlük gazetelerde yayınlanan vakalarla ve basına aksetmeyen olaylarla bir günde ülkemizde ne suçlar cereyan ediyor. Ne gibi ahlaksızlıklar yapılıyor?

"Eskişehir polisi Erkete Operasyonuyla dört ilde suç örgütü kurdukları idda edilen 61 kişiyi gözaltına aldı. Çete lideri bir kaplıcada iki kadınla birlikde yakalandı."(taraf,17*01*08)

"Hayalet 40 bin hesaptan iki milyon ytl boşalttı. Beş emniyet müdürlüğünün ortaklasa yürüttükleri operasyonda 13 kişi gözaltına alındı." (taraf,17*01*08)

"Kadıköy'de film gibi hırsızlık. Parmaklıkları ve telefon kablolarını kesen hırsızlar döviz bürosuna girdi. Güvenlik kamerasını ve kasadaki bir milyon ytl parayı alarak kayıplara karıştı." (taraf,17*01*08)

"İstanbul'da geçen aralıkta Gaziosmanpaşa, Ümraniye ve Maltepe'de PTT şubelerini soyarak 30 bin ytl çalan kar maskeli soyguncular son bir haftada iki PTT bir market ve bir kuyumcu soydular. Zanlıların her ayin on besinde ortaya çıkışı dikkat çekici." (taraf,17*01*08)

Devletimizin maarifinden geçerek icrayı sanat eden insanların marifetleri gazete ve ekranlardan eksik olmuyor. Kimisi bireysel eylemler olsa da artik karsımızda örgütsel hırsızlıklar yer almaktadır. Bunları engellemek için emniyet birimlerimizin canla başla çalıştıklarından şüphe yok. Ama bataklığı kurutmadan sivrisinekle mücadele çok zor olmaktadır.

Bu insanlar devletin maarifinden yetişiyorlar. Hepside cahil insanlar değil üstelik. Örgütsel hırsızlıklarda hep yüksek tahsilli insanlar var. Bu eğitimin içerisinde eksik olan bir şey var ki, okumuş ama adam olamamış gençlerimiz kâh şehirlerde, kâh dağlarımızda birer suçlu olarak topluma zararlı halde yaşıyorlar.

Bu gençlerimize dur demek ve yetişen nesilleri de suçtan uzak tutmak için içlerine Allah korkusunu yerleştirmek zorundayız. Devlet her yakaladığı suçlunun ya da zanlının peşine bir polis taksa yine bunu atlatırlar. Ama herkesin yüreğine Allah korkusunu nakşeden bir sistemde suç da azalacak, suç ile mücadeleye ayrılan kaynaklarda toplum menfaatine kullanılacaktır.

Basınımız okullarda din dersi zorunlu olsun olmasın diye tartışıp duruyorlar. Demek ki, bu büyük medyayı ellerinde tutanlar hali hazırdaki Allah korkusundan uzak, ahlaksızlığın alabildiğine arttığı ülke gidişatından memnunlar. Okullarda verilen ders de öyle dört başı mamur bir ders olsa neyse. Kendileri diyorlar zaten; din kültürü ve ahlak bilgisi.  Din bir kültür değildir. Din hayatin ta kendisi, bir yasam tarzıdır. Kişi kendisine neyi hayat nizami olarak seçmişse o din üzerindedir. Çocuklarımıza azami derecede İslam dinini benimsetmeli ve kalplerine Allah korkusunu yerleştirmeliyiz. Bugün de yarın da kolluk kuvvetleriyle suç mücadelesi bir sonuç getirmeyecektir. Bu beyanda, kolluk kuvvetlerimizin içerisinde cereyan eden suç yapılanmaları nasıl izah edilebilir? Devletin kendilerine verdikleri payeyi kullanarak haksız getirim elde edenleri kim engelleyecek?

Toplumumuzda tuz bile bozulmuş durumda, aksaklıkların üzerine gidileceği yerde örtülmeye çalışılması insani zıvanadan çıkartıyor. Tuz da bozulunca ne edeceğiz?

(26/03/2008)

(Bilal Atış)

 

 

243- İnsanlık neyi arıyor?

İnsanlık her devirde bir arayış içinde olmuştur. Bazen huzur ve mutluluğu, bazen bağımsızlığı, bazen parayı, bazen sevgiyi… Bu arayış tarihin her devrinde bir şekilde devam etmiştir. Bazı insanlar aradıklarını bulmuş, bazılarının hayatı bulamadan son bulmuştur.

Günümüzdeki arayışlar biraz daha çeşitlenmiş ve farklılaşmıştır. Kimi kahvehane köşelerinde arar olmuş kaybettiklerini… Kimi eğlence âlemlerinde… Kimi fanatiklik ile içinde kaybettiği şeyleri yanlış yerde arar olmuş… Kimi sanal âlemde ruh arkadaşını ararken ağlara takılıp kalmakta… Kimileri ömrünün büyük bir kısmını ekran karşısında geçirmekte… Herkesin kendine göre bir alışkanlığı ve bağımlılığı var bu noktada…

Ama garip bir durum var ki; aradığını bulan mutlu değil, bulamayan mutlu değil… Zengini memnun değil hayatından, fakiri memnun değil… Makam sahibi huzurlu değil, idare edileni mutlu değil… Evlisi mutlu değil, bekârı huzurlu değil…

Bilim adamları ve filozoflar hep bu mutluluğu aramışlar. Aslında ilk insandan itibaren Allah, Peygamberleri ve kitapları ile bu huzur yolunu insanlara göstermiştir. Ama insanlığa nefis ve şeytanın yolu daha cazip gelmiş, insanlar içlerinde kaybettikleri huzur ve mutluluğu yanlış yerlerde arar olduklarından bir türlü bulamamışlardır.

Huzur ve mutluluk, bir hissediş, tatlı bir heyecan, Allah’ın kullarının kalbine indirdiği sükûnet ve memnuniyet halidir. Bu seviyeye erişen kul hayatından memnundur. Aşırı bir beklentisi ve huzursuzluğu yoktur.

İşte Rabbimiz bu huzur ve mutluluğu; “Onlar ki, inanmışlar ve Allah'ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah'ı anarak huzura erişir” (Ra’d, 13/28). Ayetiyle bizlere haber vermektedir. Hakiki mutluluk, Allah’a teslim olup O’nun yolundan gitmekle bulunur. Kalplerin gıdası zikrullahdır. İnsanlık aradığı huzur ve mutluluğu ancak ruha  hakiki gıdasını vererek bulabilir.

(28/03/2008)

(M.Emin Sert)

244- Sevdiklerin/Sevmediklerin

Bir dostum, “yaşamın nasıl geçiyor, sevdiklerinle sevmediklerini nasıl ayırt ediyorsun?” diye sordu. Yanıtladım:

-Sadece ilim, yazmak, sohbet etmek, Efendimize (s.a.v) hizmet etmek, doğruları anlatmak, dedikodu yapmamak, kötü, kem sözler sarf etmemekle devam ediyor diyebilirim.

Başka bir şey söz konusu olamaz.

-Ya sevmediğin biri olursa?

- Aynen, fark etmiyor.

Hz.İsanın bir sözü vardır.

Der ki: 

Düşmanınızı dahi sevin.

Sevginin ne anlama geldiğini, yaşamda ne derecede önemli olduğunu gösteriyor bu anlamlı ifade.

Düşünün, sizi düşman belleyen biri çaresiz ve yalnız kaldığında onun yanındasınız!

Siz bu cesareti kendinizde bulabiliyor musunuz?

Gerçekten de bundan daha büyük sevgi, daha coşkulu bir mutluluk olabilir mi?

Kuşkusuz, insanoğlu sadece duygularına hitap edeni, kendine yakın bulduklarını sever. Dayanışma diye tarif edeceğim bu tür sevgide mutlak bir menfaat yani kişisellik vardır.

Ben kan bağı ile ilintili olan sevgiyi dikkâte almıyorum. Bu sevgi mecburidir.

Önemli olan, seni dışarıda tutarak aşama yaptıranı, hatayı ne pahasına olursa olsun yüzüne çarpanı tutmak, sevmektir.

Şayet böyle bir seçeneğe sahipsen, sen de karşılığını buluyor seviliyorsun demektir.

Dedikodu ve benzeri konulara gelince; bunlar zaten Allah ehlinin düşüncesi içinde yer almaz. Şayet varsa, o kişi için tehlike çanları çalıyordur ve bahtsızlığın yeni bir evresindedir.

Allahın bize verdiği yeteneği hatalarımızı bulma sevdasında kullanabilirsek mükemmel olur. Ancak, bütün uyarılara rağmen, muhtemeldir ki birey, önündeki süreçlerde kendi perspektifinden kopmamak için duyguları ile hareket etmeye devam edip sevdiklerini ve sevmediklerini bir kenara ayırarak yaşamına devam edecektir.

Bu bir ön yargı değil, muhtemel sonuçtur.
 

(01/04/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

245 - LOST

Hakkında on binlerce yazı yazılan, forum açılan, gazete ve dergiye konu olan bir televizyon dizisi, LOST. Dizi yapımı, senaryosu  ve diğer birçok yönüyle yapımcılık tarihinde çığır açmış ve eş zamanlı yapılan birçok diziyi de etkilemiştir. Müptelası olanlar ve hayran kitlesi milyonları geçmiştir. Bunlarla gelen ekonomik başarı ve ünlü olan onlarca oyuncu sinemaya kazandırılmıştır.

Karmaşık görünse de Lost’ un konusu tek karelik bir resim anlatıyor. Diziyi ilginç yapan puzzle haline getirilmiş tek karelik resmin, her bölümde seyirciye bir parçasının verilmesi.  Sanırım tam resim son bölümle tamamlanacak. Resmin tamamını görememek seyircide heyecanı, hep dorukta tutuyor.  Seyircinin diziyle bütünleştiği ve adeta kendini kırk beş dakika LOST’ un dünyasında bulduğunu itiraf edenlerin sayısı hiç de az değildir. Benim tahminim, senaristlerin forumlardan da haberdar olduğu ve böylece seyircilerden feed back aldıkları yönünde. Dizinin dördüncü bölümünde heyecan devam etmekte. Haberlere göre altıncı sezonu son olacak ve 2010 yılında bitecek. Tek karelik resim tamamlanmış olacak.

LOST’ta en çok sorulan soru ise

Where are we people! Biz nerdeyiz!

Ben bu soruyu gerçek hayatta sorarım.

Bir anda kendimizi bulduğumuz bu dünyada biz neredeyiz? Kendimizi bulduğumuz bir toplum, bir aile, bir çağda etraftan aldığımız bilgiler ile kurduğumuz veri tabanımız. Gerçek resim ise buradan bakışla bir puzzle gibi dursa da tek karelik o. Zaman ve mekan üstü evrensel bilgi bize puzzle’ın parçalarını veriyor; yeryüzünde halifetullah, insan-ı kamil, bilinç, evrensel şuur, biz ve diğerleri...

Ehli bizim Tek karelik evrensel resimdeki yerimizi yine evrensel olarak tarif ediyor.

“TEK karelik evrensel resmin sahip olduğu şuurun (insan-ı kâmil), yeryüzündeki “halifesi” durumundaki bilinç olduklarını fark edip; evrensel şuur ile bir bütün olduklarını ve bunun getirisini yaşayamadan geçip gittiler bu dünyadan… Yalnızca bedensel zevklerle sınırlı kalarak!.”

Puzzle’ın parçaları elimizde bu Tek karelik resmi anlatıyor. Kişi tek karelik resimde kendini bulamayınca birimselliğini doyasıya yaşamak zorunda kalacaktır. Bir ada gibi olan yeryüzü değerlerine çakılı kalacaktır. LOST!!

(04/04/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

246- Zor gibi ama imkansız değil...

Adına ister öze yolculuk, ister halis kulluk deyin; tasavvufun hakikatini yaşamak, hele bir de imtihan sahneleri geldikçe duruş ve sükûneti korumak hiç de kolay değil. Öğrenilen ilmin stajı demek olan imtihan; en az ilim kadar gerekli ve de önemli! Sınavlar yaşanırken hepimizi zorlayacak iki olguyu idraklerinize sunmak istiyorum:

1-Esmalar arasında fark görmemek, tercih yapmamak. “Esmalar arasında fark görmek urûcu keser” cümlesi, yaşam noktasında inanın hiç kolay değil.  Söylemi tamam, ama sahnesi gelince?…

Hiroşima’da nesiller boyu ölümcül hastalığa maruz kalanlar ile bomba atanın aynı Mutlak İradenin dilemesini açığa çıkardıklarını sezmek ve görmek!..  Masum kız çocuğunu dağa kaldıran hayvansılar ile mağdurda hükmü dileyenin bir olduğunu fark etmek, arada hiçbir duygusal tercih yapmamak!.. Övgüde sevinirken; yergide hırçınlaşmamak! Övgünün de yerginin de Tekten geldiğini, fiil ve niyetlerimizle zuhura çıkanın bir olduğunu görebilmek!..

Göremezsek? Uruc; yani nefs kademelerindeki yolculuk, idrak genişlemesi kesintiye uğruyor. Zor gelen şeyin ne kadar ciddi olduğunu görebiliyoruz değil mi?..

2- Olgu ve oluşlar karşısında takınılan hal: Kayıtsız, yargısız seyir mi edelim, yoksa Marifet gereği duruş ve tavır mı ortaya koyalım? Seyir; nemelazımcılık mı? Müdahale ne kadar doğru?

Zor bir soru da bu. Nefsimiz açısından zor!

Aracınızda kırmızı ışıkta beklerken yanı başınızdan gaza basıp gidene içinizden ne diyorsunuz? Mırıldandıklarınız; öfke ürünü mü, yoksa marifet gereği sisteme aykırı tavrı mı kınıyorsunuz? Yanlış yapan bir kişiye gösterdiğiniz sert yüzünüz; Hakkın Celal tecellisi mi, yoksa nefsî gerginliklerinizin mi eseri? Karşıdakini sinirli diye nitelerken, işimize gelmeyen yerde “Celal ortaya koyuyorum” demek; marifet olabileceği kadar, nefsin bir oyunu da olabilir mi?

Marifet ortaya koymak ile terkipsel tepkiler sergilemenin ayracı ne, sınırı ne, nerede başlar, nerede biter?

Zor gibi, ama imkânsız değil dostlarım.

İdrakinin de yaşamının da hepimize kolaylaşması dileklerimle…

(07/04/2008)

(Mehmet Doğramacı)

247- Hatırla Sevgili
Hatırla Sevgili adlı dizi yakın tarihimizi çok hoş bir üslupla anlatıyor.

Adnan Menderes’ in idamından sonra Deniz Gezmiş’ in idamını izledik.

O yıllarda bizler çocuktuk. Vatan Caddesindeki evimizin önünde her gün olaylar oluyordu. Polisler öğrencileri kovalıyor, öğrenciler İstanbul Üniversitesi’nden başlayıp Vatan Caddesi’nin sonuna kadar yürüyüşler yapıyordu. Silahlar patlıyor, insanlar ölüyordu. Sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları olurdu sık sık. İlkokuldaydım, okul çoğu kere tatil edilir, biz de apar topar evlerimize gönderilirdik.

Diziyi ilgiyle ve öğrenme maksatlı izliyoruz çoğumuz. Deniz Gezmiş, bir öğrenci lideri. Onun inandığı dava uğruna nasıl direndiğine hayran kaldım. Ölüme giderken ne kadar mutluydu.

“Ölümü göze alabilecek bir davam var mı? Böyle bir inancım var mı?” diye düşündüm.

Allah için Rasulullah (SAV) öğretisi uğruna şehit olabilecek, bir şeyleri göze alabilen bir yapıya sahip olmalı tasavvuf erleri.

Bizler çok şeyler öğreniyoruz düşe kalka. Kimi zaman amaçlarımız sapıyor, yanlış yapıyor olsak da ana hedef ve tasavvufa duyduğumuz derin muhabbetle bir yerlere taşınıyoruz. Daha bilinçli ve en önemlisi, sarsılmaz bir inanç ile seyrimiz sürmeli. İlmin yaşamda nasıl uygulanacağını büyüklerimiz sürekli öğretiyor. Hakkını vermeli. Bu mübarek zatların yolunda şükrümüzü fiillerimizle ortaya koyabilmeliyiz.

Erler demine destur alalım
Pervaneye bak ibret alalım

Er kişi olabilmeye niyet edip, pervane gibi ateşlere atlayıp, ateşin nar görünümünün altında aslında nur olup idraklerimizi genişlettiğine şahit olan şühedadan olmayı Allah nasip etmiş olsun bizlere…

(10/04/2008)

(Ülkü Özgür)

248- Beynin önemi ve güncel tedavi anlayışı

İnsanlar için en önemli kazanç, sağlıklı bir beyin’dir. Beyinde sadece duyular, duygular, düşünce ve davranışlar şekillenmez. Vücudun holografik bir bütünlük halinde algılanarak çalışmasını düzenlemek de beynin görevidir.

Beyin; hipotalamus adı verilen bir yapı aracılığıyla, vücüdu elektriksel (sinirsel) ve hormonal yollarla kontrol eder. Hipotalamus, beynin bir çok bölgesinden aldığı otomatik bilgilerle (feedback) yönetilir. Ancak beyin ön bölgesinin hipotalamus üzerine olan etkisi çok daha farklıdır. 

Çalışmasıyla insanlara kişilik özellikleri kazandıran beyin ön bölgesi, artan çalışma duyarlılığını hastalık olarak vücuda yansıtmasıyla önem kazanır.

Duygusal ve fiziksel travmalar gibi çeşitli stres faktörleri, etkilerini; beyin ön bölge çalışma duyarlılıklarını artırarak gösterir ve hastalık oluşumuna neden olurlar. Stressiz bir yaşam düşünülemeyeceğinden burada önemli stresin kendisi değil, strese maruz kalmadan önceki beyin çalışma özellikleridir. Beyin ön bölge duyarlılığı ne kadar az ise stresin de etkisi de o oranda az olacaktır. Sonuç olarak insanların yaşamı nasıl kabul ettiği, kişilik özelliklerinin sağlandığı beyin ön bölge duyarlılık dereceleriyle açıklanabilir.

Klinik olgularda sıklıkla görüldüğü üzere, hastalıklar; yaşanan bir stres etkeni ardından ortaya çıkar. Örneğin şeker hastalığı tanısı konan bir kişiye tedavi olarak şeker düşürücü ilaçlar ve diyet önerilir. Oysa şeker hastalığı, yaşanan bir stres sonucu beyin ön bölge duyarlılığının artışı ardından, genetik yatkınlığın şeker metabolizma bozukluğu lehine olması sonucu ortaya çıkmıştır. Burada şeker hastalığının ortaya çıkmasından sorumlu olan hastanın kendisi yani beynidir. Yaşadığı sosyal çevrenin etkisiyle geliştirdiği bilinç altı özellikleri (şartlanmalar) ve bilinç altı özelliklerini yeterince kontrol altında tutamayan beyin ön bölgesinin duyarlı çalışması, hastalığın ortaya çıkmasındaki temel etmenlerdir. Burada genetik, hastalığın tipinin belirlenmesinde etkilidir. Beyin ön bölgesinin çalışma özellikleri iyi durumda olsaydı hem bilinç altı kontrol edilebilecek hem de stresin etkisi belirgin olmayacaktı. Yaşadığı toplumun sosyo-kültürel özelliklerinin belirlediği bilinçaltı çalışma özellikleri ve beyin ön bölgesini duyarlı hale getiren yaşam şartları, hastalığın ortaya çıkışında önemli rolleri olmuş ve hasta olma sorumluluğunu doğrudan kişinin omuzlarına yüklemiştir. Hemen tüm hastalıklarda durum böyledir.

Bu açıdan bakıldığında tedavinin beyin çalışma özelliklerini düzeltecek yöntemler üzerine kurulması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Oysa ki kan şeker düzeyini düzeltmek üzerine kurulmuş olan tedaviler, nedene yönelik olmadığından başarısızlığa mahkumdur.

(12/04/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

249- Yazar ve Mütefekkir

Yazının büyüsü başkadır. İnsan konuşma lisanına yansıtamadıklarını yazıyla daha kolay ifade eder. İlk vahiyde “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” hitabının geçmesi boşuna değil. Söz uçar, yazı kalır.

Eskiden mektup vardı. Sevgiliye, yâre, gurbettekilere gayet edebi ve samimi seslenirdi insanımız. Şimdilerde düzeyi düşük de olsa, cep mesajların konuşmadan daha sevimli gelişi de yazının gizemli gücü ile alakalı.

Yazmak, nefes almaktır. Günlük tutanlar, tutmayanlara nispetle içsel dengelerini daha rahat kurarlar. Öfkelerini, sevinçlerini, kırıklıklarını paylaşırlar orada. Günah çukurlarına düşmeden, karşıya zarar vermeden, kendi kendine.

Günümüz medya- yayın dünyası eline kalemi alıp ortalığa çıkanlardan geçilmiyor. Yazan yazana! İşte bu noktada yazar ve mütefekkir farkını tespit; yayın kaosu içinde istifade edeceğimiz kaynakları doğru seçmede bize ufuk açacak.

- Yazar; derlediklerini kompozisyon eder. Ağırlıkla alıntı ve dipnotlara yaslanır.

Mütefekkir; okuduklarını gönül süzgecinden geçirerek yansıtır. Dipnota, alıntıya fazlaca başvurmaz. Çünkü o, kopya bilgileri değil, hazmederek kendine mal ettiklerini açığa çıkarır.

(Bilimsel makalede dipnot zorunludur, bu tarz konumuz dışındadır.)

- Yazar; günlük düşünür, kısa vadede önüne gelen sorunlara değinir. Mütefekkir; günlük de yazsa AN a hitap eder. Onun için yazdıkları hem o gün hem yıllar sonra okunur, değer bulur. Yıllar öncesinden gelişmeleri tahmin gücü bundandır. Mütefekkir; gönül aynasına bakarak bazen onlarca yıl sonrasını, ileriyi tahmin edebilir.

- Yazar, görev- hobi kabilinden yaklaşır yazı işine. Mütefekkirin; hayatı yazıdır, fikirdir!..
-Yazar, duygu ve düşüncelerini dile dökerken, Mütefekkir; çilesini, derdini, sevincini, üzüntüsünü, an be an yaşadıklarını yansıtır satırlara.

İşte bu nedenledir ki yazardan bilgi yada duygu yüklenirken; mütefekkirin satırlarında canlı bir hayat seyredilir. Yazarın yazısı okunup rafa kalkar, mütefekkirin yazısı, gönülde, ruhun derinliklerinde yankılanır!.. Hatta öylesine sarsar ki ciddi dönüşümler start alır!

- Yazar; derlediği meyveleri pazarlayan bir manavsa; mütefekkir; fidandan ağaca, bakımdan hasada kadar ürünün içinde olandır!.. Toplumu sırtlayanlar, büyük değişimlere öncü olanlar mütefekkirlerdir!..

Her yazar, nasibinde varsa bir mütefekkir adayıdır.

Bu site; yazarları mütefekkirlik ufkuna taşımak üzere kurulan, ender bir mekteptir.

Yazandan, okuyandan, kurandan, emek verenden, hepinizden Hak Razı Olsun.

(15/04/2008)

(Mehmet Doğramacı)

250- Çarpıtmadan..

Siz şayet bir teoriyi-felsefeyi bilmiyorsanız, analiz tekniklerini kullanma yeteneğinden mahrum iseniz, konuları BÜTÜNLÜK içinde değerlendiremiyorsanız, konuştuğunuz insanın meşrebine ayak uydurmakta zorluk çekiyorsanız, verdiğiniz abartılı mesajlar kişisel görüşlerinizi yansıtacak, hakikat noktası ile uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmayacak, haliyle öngörüleriniz de büyük ölçüde yanlış anlaşılacak ve hiçbir toplumsal talebi karşılamadığı gibi, yanıltıcı ve aşağılayıcı olacaktır.

Sonrasında ‘Teklik’ yaşamı ile değerlendirildiğinde bu yanılgıya sudan bahaneler uydurulacak ‘ben öyle demek istememiştim, ne var ki böyle anlaşıldı ‘ denecektir.

Özür dilerim, böyle bir davranışın nedeni, açıkça itiraf edeyim, çarpıtmaktır.

Bu tür yorumların kişisellikle alakası vardır, ama evrensel hiçbir yararı yoktur. Hele yenilenmeyle uzaktan yakından bir bağlantısı olamaz. Zira birey yenilenme modunu seçmişse, ‘artık o kişi rahatlıkla dedikodu yapar, istediğini seçer, kurtarır’  anlamına gelmez, gelmemelidir.

Bütün bu tanımlamalara karşın, sizin de fark edebildiğiniz gibi temel, ortak noktalar vardır ve her zaman geçerlidir. Bunlar, klasik anlamda söylüyorum, kimseyi ayırt etmemek, küçük görmemek ve dedikodu yapmamaktır. Şayet, doğru bilgi aktarıyorsanız, öğretici olmaya çaba gösteriyorsanız, mantıklı telkinlerde bulunuyorsanız ne ala, ama bütün bunlara uymak zorunluluğu söz konusudur.

Aksi tavırlar ise karışıklığa sebebiyet verir. Böyle bir ortam oradan oraya savrulmaya yol açar.

Dimdik durabilmek, üretici olmak, taklitçiliği seçmemek ise kolay bir iş değildir.

(17/04/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

251- Halimiz

İlim sahiplerinin geçmişte ve günümüzde edebi öğreten değişik hallerini hep hayranlıkla seyretmişimdir.

Onların o mütevazı ve diğer ilim sahiplerine olan alçak gönüllü davranışları hep gönlümde yer etmiştir, hafızamdadır.

Cahillikten mi bilinmez, apaçık hadis ve ayetlere ters düşen kelimeler tespit etmedikçe karşımdakinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış, bana göre ters bir tespit var ise de hemen tepki vermemiş ve kendimden daha iyi bildiğini bildiğim bir bilene ya da beyan eden ilgili ilim sahibine bu konuda anlamamı sağlayacak soruyu yöneltmişimdir. Bu davranış mutlak ki henüz yolun taa en başlarında cahiliye devrinde olduğumdan, benim gibilerin mutlaka edinmesi gereken edep’tir.

Ama bir de o tarihe ismini altın harflerle yazdırmış olanların unutulmaz dersleri vardır ki ikisinin hikâyesini anlatmadan edemeyeceğim, bu yola baş koymuşlar bilir zaten:

"Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli ‘nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.
O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli ‘ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli
- ‘ Helal değildir ‘ diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam, Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana ‘ya anlatır.
Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.
Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını, ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaşı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.
O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz, ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez, kalkar Hacı Bektaş Dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli ‘ye, Mevlana‘nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli ‘ye sorar.
Hacı Bektaşı Veli de söyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir, ama onun engin gönlü kirlenmez.
Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

İbret verici değil mi? Cenab-ı Hakk, ilmiyle beraber hazmını da verir temenni ve duasıyla…

(21/04/2008)

(Ncaki)

252- Sınav

Hayatımız sınavlar üzerine kuruldu. Çocukluktan başlayan sınavlar kariyer yaşamı boyunca yakamızı bırakmıyor. Yetişkinlerin bile stres altına girdiği sınavların çocuklar için haksızlık olduğu kanaatindeyim. Çocuklarda baskı unsuru kurmadan, içinden gelerek sınavlara hazırlanmalarını sağlamak ve öz disiplini verebilmek daha sağlıklı olacaktır. Şu anda yürürlükte olan sınavlara göz atarsak;

SBS KGS OSS LGS ÜDS KPSS KPDS ALES YDUS ALS TUS YÖS YÇS ve diğer özel sınavlar.

Maraton daha ilköğretimle başlıyor ve çocuklar kendini bu ağır maratonun içinde buluyor.

Maalesef, ülkemizde doçentlik için bile sınav var.

İyi bir liseye veya bir üniversiteye girebilmek için yapılan masrafların ekonomik boyutu ise ayrı bir konu. Sosyal bir devlet yapısında herkese eğitim sağlamak, hatta istediği eğitimi sağlamak devletin bir görevi olması gerekir. Ancak ülkemizde devlet üniversitelerinde eğitim nerdeyse parasız iken gençlerin üniversiteyi kazanmak için harcadıkları çaba hiç de yabana atılır değildir.

Eğitim şart, fakat bu kadar sınav şart değil.

Sınavların getirdiği psikolojik sıkıntı, buhranlar ve takıntıların, bazı insanları çocuk yaştan itibaren eğitimden soğuttuğu da kesindir. Diğer yandan, sınavların, belli oranda da olsa, bilgiyi anlamayı, kavramayı ölçtüğü doğrudur. Eğitime talep ile eğitim verecek kurumların sayısının sınırlı olması, ister istemez bir ölçme sisteminin uygulanmasını kaçınılmaz kılıyor. Neticede, herkese istediği eğitimi sağlayacak kadar kapasite olsa da yine sınavlar kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bu durumda da herkes daha iyi eğitim veren kuruma girmek isteyecektir. Özellikle doğu toplumlarında belirgin olan kayırmacılık, adam tutma hemşericilik gibi bilgiyi, yeteneği ölçmeden insanlara hak tanıyan davranış biçimlerini engellemek için de herkese aynı ölçme sisteminin uygulanması doğru bir uygulamadır.

Gerek seçme sınavı gerekse ders sınavlarını sayarsak hayatımda binlerce sınava girmiş bir kişi olarak başarıyı hedefleyenlere tavsiyem olacaktır. Sınavların bir yarış içinde geçtiği kesindir. Fakat sınavlara hazırlanırken bir yarışa hazırlanmaktan ziyade, öğrenmeyi ve kendini geliştirmeyi ön planda tutmak sınav stresini azaltacak ve başarıyı getirecektir.

Mutlak sınavda da zaten kişinin kendini tanıması hedeftir. Bunu da kendi kapasitesi kadarıyla yapacağı açıkça belirtilmiştir. Herkese başarılar..
(24/04/2008)

(Dr. Turhan Doğan)

253- Tahdataki delikler

Kötü karakterli, geçimsiz bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba ile bir tahta vermiş. "Arkadaşlarınla tartışıp kavga ettiğinde bu tahtaya bir çivi çak" demiş. Genç ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki günlerde kendi kendini kontrole çalışmış ve her geçen gün daha az çivi çakmış.

Nihayet bir gün gelmiş ki tahtaya hiç çivi çakmaz olmuş. Durumu babasına anlatmış. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş ve ''Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi sök." demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki bütün çiviler çıkarılmış. Babası ona "Aferin iyi davrandın ama tahtaya dikkatli bak. Artık çok deliği var; geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş.

''Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşından bin defa özür dilesen, o da affettim dese bile bu delik aynen kalacak ve kapanmayacaktır. Dost; ender bir mücevherdir. Seni güldürür, yüreklendirir. Sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, dinler, yüreğini açar" diye ilave etmiş…

***

Sistemde telafi var mı? “Helalleşme”nin hakikati nedir? Tövbe; seriül hisabı durdurup ödenecek bedeli yok eder mi? Düşünülesi sorular. Başta verdiğimiz kıssadan çözümlediklerimiz:

1- Çivi sökülse de izi kalıyor. Özür dilense de gönülde sızı kalmakta!
2- Tahta hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor! Yaralı gönül, yara almamış gibi değil artık!

Peki, “Günahına tevbe eden; hiç günah işlememiş gibidir” hadisini nasıl anlayacağız?
Mademki hadis, telafi şansı veriyor, işlenenin silineceğini müjdeliyor, o halde tövbe- özrün nasıl olması gerektiğini az daha düşünelim.

Tahtayı hiç delinmemiş hale getirmek imkansız! Yani insan beyni; yapılanı da yaptığını da unutmuyor! Unutmamak; gönlü sızlatıyor. İyi ama hadis?..

Kanaatimizce; verilen zarar cinsinden birkaç misli bir fayda ile telafi yoluna gidilirse, hiç işlenmemiş hale gelinebiliyor. Örneğe devam edelim...

Tahtanın deliklerini kapatamazsınız ama sunta- laminat- mineflo gibi kaliteli bir malzemeyle kaplayabilirsiniz! O zaman deliğin ne sızısı kalır ortada, ne de izi!..

Peki ama, kaplama yapacak imkan ve güç yoksa? O zaman hiç mi şansımız yok?

Elbette o zaman da bir çıkış yolu var. Masraf ve imkan istemeyen kolay bir yol. O yolu sizin gönüllerinize bırakalım. Belki ileride değiniriz.

Hakkını vermeyi samimiyetle niyete alıp tövbe- özür mekanizmasını layıkı vechile değerlendirebilenlere ne mutlu!

(27/04/2008)

(Mehmet Doğramacı)

254- Ah şu beynimiz!

Beyinde işitme merkezi sağ ve sol kulak üstü hizasındaki temporal alanlarda bulunur. Sağ kulaktan alınan ses verileri sol temporalalana, sol kulaktan gelenler ise sağ temporal alana giderek işlenir.

Kulağın görevi, işitilen sesleri beyindeki işitme merkezlerine iletmektir. İşitme merkezlerinde değişik derecelerdeki yapısal ya da işlevsel sorunlar sesin algılanmasında güçlüklere yol açar.  

Sağ ve solda bulunan bu merkezlerin çalışma özellikleri birbirinden farklıdır. Sol temporal bölge; seslerin somut, mantıklı ve gerçekçi içeriklerini deşifre ederken sağ temporal bölge; soyut, sanatsal, gerçek ötesi özellikleri daha iyi algılar.

Örneğin bir konserde kendinize göre salonun sağ tarafına oturulursa sesler öncelikle sol kulaktan girecek ve sağ temporal bölgeye daha kolay ulaşacak olan sesler daha iyi algılanıp yorumlanabilecektir. Müzik yerine gelen sesler seminerde olduğu gibi konuşma sesi ise salonun sol tarafında oturmak size avantaj sağlayacaktır.

Tarihte Avrupa’da kralların sağ yanına yönetimle ilgili kararlar veren danışmanları, sol yanına ise sanatçılar ve yönetim dışı danışmanları otururmuş. Sağcılık ve solculuk kavramlarının buradan kaynaklandığı rivayet edilir.

(30/04/2008)

(Dr. Güçlü Ildız))

255- Uyumlanabilmek

Cennet bu dünyada nasıl olur? Ne hal ile yaşarsanız öyle ölürsünüz, ne hal ile ölürseniz öyle dirilirsiniz demiştir Allah Resulu (SAV).Günlük yaşamımız ne derece Resulullah (SAV)’ ın bildirdikleri ile uyumlu?

Hayata bakışımızda asgari sevinç varsa biraz uyumluyuz. Gayretsiz, tevafuklarla dolu, su gibi akışkan olmuş yaşam tarzı ise tam uyumluluk gösterdiğimizin bir ölçüsü olabilir. Bu da Resulullah Efendimiz’ in(SAV) bildirdikleri doğrultusunda yaşaya yaşaya olacak. Yanlışlar bir bir dökülecek ve tertemiz kaldığımızda neşe yansıtacağız etrafımıza. Çevremizdeki insanlar da çekim alanlarımız dolayısıyla uyum ölçüsünü bize bildirir nitelikli olacak. Her anımız için hayat dersidir diye düşünmeye adapte olursak, neyi neden, niçin yapıyorum diye bilinçli hareket etmeye başlayabilmiş isek ilk adımı attık demektir. Karşımıza çıkan insanlar ve tepki düzeyimiz nasıl? Tepkilerimiz nasıl ve nereden çıkıyor? Benlik ne kadar hüküm sürüyor? Veya hangi tepki, merkezimizle uyumda olduğumuz halimizin yansıması?

Enerjimizi yanlış yerde, dünyevi amaçlar için kullanıyor isek sadece ruhsal dengemiz değil, bedenimizde de arızalar olacaktır. Hastalıklarımızın da sebebi budur. Kaynağa ait olan enerjiyi kaynakla uyum için kullanmak yerine benlik heveslerimiz için heba edişimiz. ‘ Hevasını, istek ve arzularını ilah edineni gördün mü?’(Furkan Suresi 43) buyurulmuştur.

Yaşam canlıdır, ‘’HAY’’dır.. Sürekli ileri gidiş, büyüme, gelişme söz konusudur evrende ve her şeyde. Benliğe yönelik gidişlerde geri geri yürümek vardır. Direniş, karşı koyma vardır.  Benliğimize ters gelen oluşlar ise özümüzün gerçeğine çeker, madde manaya dönüşür.  İHTİMAL Kİ; HOŞLANMADIĞINIZ ŞEY SİZİN İYİLİĞİNİZEDİR VE İHTİMAL Kİ, SEVDİĞİNİZ BİR ŞEY SİZİN KÖTÜLÜĞÜNÜZEDİR. SİZ BİLMEZSİNİZ, ALLAH BİLİR." (Bakara, 2/ 216).

Her şeyi en geniş bakış açısıyla görmeye niyet edelim. Ana kaynağın bakış açısıyla olaylara bakabiliyorsak doğru algılama ölçüsünü elde etmiş olacağız. Bu da düşe kalka olacak. Ama olacak. İman ve halis niyet ile…

Büyük bir oyun içindeyiz. Oyunda doğru hamleler yapma durumundayız ki, ruhumuzda duyalım evrensel enerjinin titreşimlerini. Ait olduğumuz yere, yuvamıza dönüş böyle mümkün olacak. Resulullah(SAV) sünneti dediğimiz o ahlak bilinçlerimizde tam yerleşip oturduğu vakit; sünnetullah denen sistemin nasıl bir cennete dönüşeceğini görebileceğiz.
Kayıp bir asrı saadet hayali değil bu. Resulullah(SAV) vermiş müjdesini; olacak!

UYUMLANACAĞIZ !

(01/05/2008)

(Ülkü Özgür))

256- Fitne'nin böylesi!

Greet Wilders ismini çoğu insan tanıyor artık. Hollandalı bir milletvekili… Onu dünya çapında meşhur eden özelliği, provokatif açıklamalarda bulunması. Rasulullah Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) Adolf Hitler’e, Kur’an-ı Kerim’i Hitler’in “Kavgam”  kitabına benzeten Wilders, şu sıralar yine gündemde.

Son mahareti  “Fitna/Fitne” adını verdiği belgesel film. Aylardır tartışılan “yapım” internette de izlendi. Ancak, tepkiler üzerine yayın durduruldu.

Anlaşılan, şeytan Ebu Cehil’in ve Ebu Leheb’ in genleriyle oynamaya başlamış. Son zamanlarda bazı kendini bilmezler, Efendimiz (s.a.v) ile uğraşıyor ve akılla izah edilemeyecek bir mantığa/akıma soyunuyor. Sonlarının ne olduğunu bilmeden düşünmeden.

Çaktırmadan resmen çirkefleşme ortamı yaratmaya çalışıyorlar.

Ve fitne gibi İslam’da asla tasvip edilemeyen bir oyuna ikna olunmasını bekliyorlar.

Sapık düşünceleri ile bu yolla gündelik hayatımıza sızmaya çalışıyor. Kimi inançsızları şekillendiriyor güya duyarlılık alanlarının içine giriyorlar.

İşte Wilders de bu şaşkınlardan biri.

Dayanağı, mistik alanlar değil, özgürlük kavramı.

Her şeyin onunla algılanabileceğini düşünüyor şaşkın. Aslında böyle bir ayırım söz konusu bile değil. Ama o herkese dayatmakta bir beis görmüyor. Az görülen bir şekilde propaganda mekanizmasını harekete geçirmesiyle bir felsefeye ulaştığını düşünüyor.

Ona göre, İslam’ın içinde kalan veya anlayışı dışında olan her şey düşman ve kötü.

İslâmı donmuş, taşlaşmış bir yargı organına benzetmeye özen gösteriyor.

Diyor ki: Bu halinizle beraber olamayız. Barış içinde yaşamaya hakkınız yok sizin.  Analizlerde bulunmayı bile hazmedemiyorsunuz.

O zaman, ona şunu sormak gerekir: Neden yaptıklarından vazgeçme eğilimi duyuyorsun, davanı sürdürmüyorsun?

Özgür bir insan neden korksun ki?

Bilinmeli ki İslam, hiçbir şartta tehdide, kutuplaşmaya, olumsuz analizlere ve kurgulara teslim olamaz.

Bu bağlamda akla şöyle bir soru gelmesi kuvvetle muhtemel.

Böyle mi olmalı dinler arası diyalogun gelip dayandığı nokta. Ne dersiniz?

(04/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

257- 2.000.000 (iki milyon) okuyucu

Mistik âlemde yeni bir dönemin başladığını, ihmal edilip dışlanan ‘sitelerin’ teorik dahi olsa merkeze yaklaştığını, er geç hak ettiği yeri bulacağını, okurların tarihsel bir yanlışı düzelttiğini, kendini sosyolojik, psikolojik, epistemolojik olarak kanıtlamaya kalkan çokbilmişlerden yakasını kurtaracağını biliyorduk.

Nitekim, öyle oldu.

Bugün www.sufizmveinsan.com izlediği stratejiyi bıkmadan usanmadan devam ettirerek, ileri görüşlü vizyon sahibi, farklı düşünen yazarları ile doğru kararlar alarak, kendini yenileyerek,  okurlarına güven vermek ve etik değerlere sahip olmak suretiyle 2.000.000 okuyucuya ulaştı.

Okurlarım biliyor, övme türü işlerin içine kendimi katmaya çalışan biri olmadığım için rahatım. Ancak, site yazarlarının hakkını yememeğe gayret edeceğim.

Hiçbirini diğerinden ayırmadan, şu hususları itiraf etmek isterim:

Onlar, yazılarını asla gösterişe kaçmadan, makyajlayarak başarılı oldular.

Yazı sonrasında arkalarında enkaz bırakmadılar.

Pohpohlama ile değil, haklı olarak bir seviyeye geldiler.

Şeffaf oldukları için de kazandılar.

Şimdi bir ahlâk pusulası olarak göze batıyorlar.

Tümü teorik ve yaşamsal yanlarıyla hak ederek söz konusu niteliklere kavuştular.

Kendilerine buradan teşekkür etmeyi bir görev addediyorum.

Ne mutlu bizlere, böyle değerlere sahip olduğumuz için.

Ne mutlu sizlere onları okuduğunuz için.

Ne mutlu bu insanlara Allah Rasulüne hizmet ettikleri için.

Nice milyonlara ulaşmak dileğiyle,

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.

(07/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

258- Konu türban değil, bakış açısı

Bugün sitemizin yorum köşesinde sıra yine bendenizde. Yazı için az bir zamanım kaldı.

Ve ben, öğleyin, Türkiye’nin tartışmasız en iyi diş hekimi Mustafa Aydoğan’ın koltuğundan kalktığım halde, dişlerimdeki problemler nedeniyle acı içinde kıvranıyorum.

Bu maddi acılar gelir geçer.

Ancak toplumsal acılar, sıkıntılar bir türlü geçecek gibi görünmüyor.

Bir yanda, gözümüzün nuru İslam dinine sıkıca sarılmış, elinden geldiğince imanını korumaya çalışan insanlar; diğer yanda aynı ülkede, aynı dine mensup, ama bakış açıları bir hayli farklı, İslami olayları bir tehlike olarak gören ve engellemeyi adeta ‘misyon’ edinmiş modernist gelenekçiler var.

Özetle, kilitlenmiş bir durum söz konusu.

Peki, bu durumda ne yapacağız?

Akla bir yığın soru geliyor.

Toplumsal yapımız, bu basit sorunu kaldırmayacak kadar geri düşünceye mi sahip?

Başörtülü hanımların çocukları vatan için, aslanlar gibi çarpışıp hayatlarına veda ederken, şehit cenazelerinde görülen manzara karşısında, her zaman olduğu gibi çağdaş hayatlarını taciz ettikleri gerekçesiyle haykırıp ‘burada başörtülü kadın’ istemiyoruz denmiyor.

Yani başı kapalı (özellikle türbanlı annelere) bu seferlik sizi affediyoruz düşüncesiyle bir lütufta mı bulunuluyor?

İşte bunu anlamak pek kolay değil.

Haliyle, bu şartlarda iki kesim arasındaki uçurum gitgide artıyor. Hiç kimse de bunun üstesinden gelmeye çabalamıyor. Toplumun birbirinden bu kadar uzaklaşmasının bir hayli tehlikeli olduğunu fark etmemiz şart.

Öfke artıyor, kullanılan sözcükler sertleşiyor, taraflar karşı tarafı sindirmek için bütün olanaklarını kullanıyor. Ve işin önemli yanı ‘aralarında ne kadar ayrılık, bilinçlenme, uyanamama olayları kavrayamama farkı olursa olsun’ bütün Müslümanlar kardeştir hükmü unutuluyor, yok olup gidiyor.
(09/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

259- Adil olma hissi mantıksal değil, duygusal

Meşhur kıssada geçer.

Allah’ın adaletimi?

Ömer’in adaletimi?

İnsanların kafasında Allah’ın adaletinin eşit bölüm olarak algılanması sonucu onu seçerler. Hâlbuki Allah’ın adaletinde kimine az kimine çok gider. Allah’ın adaletini basit bir eşit bölme sananlar, konuya tam vakıf olamadıkları ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın adaleti çok bilinmeyenli bir denklem gibidir.

Hz. Ömer’de bu noktaya atıf yaparak ben sizin kalbinizdekini bilemem Allah bilir der.

Genelin anladığı eşit bölme ise herkese aynı oranda verme ise mutlak eşitliği yansıtmamaktadır. Nitekim böyle bir adaletin doğaya, bilime, ters olduğu açık ortadadır. Son bilimsel bulgularda bunu açıklar nitelikte.

Son yapılan bir bilimsel çalışma adil olma hissinin, mantıksal değil duygusal olduğunu gösterdi. ABD'nin İllinois Üniversitesinden Ming Hsu ve ekibi, adil olma ve verimlilik söz konusu olduğunda beynin nasıl işlediğini aydınlatmak amacıyla araştırmaya katılanlar için bir senaryo yazdı. Gönüllülerden, açlıkla sarsılan az gelişmiş bir ülkedeki öksüzlere 100 kg gıda yüklü bir kamyonla yardım yaptıklarını düşünmeleri istendi. Tüm çocuklara yardım götürülmesi için yolda harcanacak süre 20 kg yükün kaybedilmesine, buna karşılık çocukların yarısına yardım dağıtılması sadece 5 kg kayba neden olacaktı. Gönüllülerin, daha az çocuğa mı ulaşmayı tercih edecekleri yoksa adil mi davranacakları sorusuna yanıt arayan araştırmacılar, katılımcıların MR'ını çekti. Gönüllülerin beynindeki 3 bölgenin farklı şekilde ve karar sürecinde farklı zamanlarda aktif hale geldiği; acı, öfke, mutluluk, iğrenme gibi duygusal deneyimleri yöneten beynin insula adlı bölümünün eşitlik, putamen adlı bölümün verimlilik söz konusu olduğunda daha aktif olduğu görüldü. Beynin çekirdeğininse karar alındığında, hem verimlilik hem de hakkaniyet durumunda daha aktif olduğu gözlendi. Araştırmacılar adil olma söz konusu olduğunda yargıların akıldan çok duygularla yönlendirildiği sonucuna vardı.

Araştırma, Amerikan "Science" dergisinde yayımlandı.

(11/05/2008)

( Dr. Turhan Doğan )

260- Hangi Fıkıh, Hangi İlmihal

İmam-ı Azam (rh.a) fıkhı; “Kişinin leh ve aleyhinde olan konuları bilmesi” diye tarif eder. Bu tanımda dünya- ahiret ikilemi yok. Her şey buna dahil. Bugün okunan fıkıh ise; içtihat (ayet- hadisten ihtiyaca göre hüküm çıkarmak) tan uzak, mezhep ekollerinin asırlar önce belirlediği metodolojiye kilitli ve eskiyi tekrardan ibaret.

Geçenlerde benim gibi İmam- Hatip kökenli bir  dostuma sordum; KUYU SULARININ HÜKMÜ hala okunuyor mu?.. Maalesef evet, hem de epeyce vakit ayırıyoruz dedi.

Neler mi okunuyor?.. “Kuyuya fare düşerse kaç kova su çıkarmak lazım, kedi düşerse kaç kova çıkarırsak temizlenmiş sayılır?..”

Allah aşkına memlekette kuyu mu kaldı?

İkinci sorum; TİCARET HUKUKUNDA ALIŞ- VERİŞ AKİTLERİ aynı mı? Evet dedi. Yani henüz borsa, enflasyon, sanal satış vb konular yok değil mi?.. Evet, yok!..

Ya İlmihaller?.. İbadetin şekil- dış şartları anlatılır ilmihallerde. Namazda ayak aralarının kaç santim olacağından tutun da,  teyemmüm toprağının cinsine kadar!..

Saygıda kusur etmediğim Hocalarım!

Ayakların duruşunu, rükuda kaç derece eğileceğimi titizlikle öğrettiniz!

NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR sırrını açmadınız, RUKUNUN,SECDENİN HAKIKATINI öğretmediniz!

Kuyu sularında kök söktürdünüz? Her taraf su iken teyemmüme haftalar ayırdınız… Affınıza sığınarak soruyorum:

1-      İlm-i Hal; Halin, durumun, mevcut yaşamın, çağın bilgisi demekti. Yepyeni, çağa paralel bir ilm-i hal yazmak için daha çok bekleyecek misiniz?..

2-      Fıkıh; kelime olarak dinde ince düşünme, hassas tefekkür, hükümlerin derununa dalmak demekti? Namazın derunu, parmak arası mesafe mi ki saatler harcadık?

3-      Hayat akıp giderken “İçtihat kapısı kapandı” diyerek, mezheplere sadakat adına savunduğunuz kilitlenmişlik daha ne kadar sürecek?..

Muhterem Hocalarım;

“Batini yorumlar bunlar, biz Kur’an- Sünnet çizgisindeyiz “ diyerek sırt çevirdiğiniz Tasavvufun; hakiki manada Fıkıh ve İlm-i hal olduğunu düşünmüş müydünüz?..

“Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesi” “Halin ilmini kavranmak” gerçekliğini sadece tasavvufta buldum. Hem de öyle bir hayretle ki; modern bilimle açılan sırlara, batini yorum diyerek aşağıladığınız ehl-i tasavvufun yıllar öncesinden müşahedesine şahit olarak!..

Hakkınızı ödeyemem hocalarım. Ama şunu da bilmenizi isterim:

Fıkıh; DİNDE DERİN DÜŞÜNME, İlmihal; HALİN BİLGİSİ olarak işlenmedikçe yeni nesil sizden şikâyetçi olacak!

Saygılarımla…

(13/05/2008)

( Mehmet Doğramacı )

261- Sigarada son saatler...

Eşimle İstinye Park’tayız. Oturduğumuz cafede,  dışarıda hafifçe yağan karı seyrediyoruz.
Dalmışım.
Bir ara, çevremdeki masalara göz attım. Yanımda küçük bebeği ile oturan genç hanım, çantasından çıkardığı paketten hemen bir sigara yaktı.
Bebeğine rağmen…
Az ilerde tek başına oturan bir bayan, elindeki kitabını okurken, bir taraftan kahvesini yudumluyor, diğer yandan sigarasını içiyordu.
Kısa süre sonra yeni gelenlerle birlikte ortalığı kesif bir dalga kapladı.
Hemen kalkmak zorunda kaldık.
Nasıl bir alışkanlıktır bu, tarifi mümkün değil. Herhalde beyindeki bağlantıları kestiği için, içmeyene zarar verdiği bilincini de yok ediyor. İnsanın insana saygısı olsa, içilmeyecek. Kişi, bu ihtiyacını dışarıda görecek. Yani normali içmemek olacak.
Ama ne gezeeer!
Sigara, içicilerde öylesine bir tiryakilik/bağımlılık yaratmış ki, bir an geldiğinde gözleri hiçbir şeyi görmez oluyor.
Bir şeye mi sinirlendin, yak bir sigara.
Evde eşinle münakaşa mı ettin, vur kendini içkiye.
Veya bir şeye mi sevindin, otur içki sofrasına, atıl sigara paketine.
Sonra!...
Efendim, sigaranın faturası yılda 9 milyar dolarmış.
Sigaraya bağlı hastalıkların ülkeye zararı ise 2,7 milyar...
Kanserden ölenlerin haddi hesabı yok.
Bu rakamlar hiç mi önemli değil.
Bildiğiniz gibi, yasalar artık kapalı alanlarda sigara içilmesini yasakladı. Yarın uygulamaya geçilecek.
Şimdi son günlerde bir tartışma başladı.
Uygulanırdı, uygulanamazdı...
Biz toplum olarak neleri tartışmıyoruz ki!.
OFFFFF!....
Yak bir cigara…

(17/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

262- Panzehir

Toplumdaki bazı bakış açılarını ne kadar anlamaya ve ardındaki hikmeti ne kadar görmeye çalışsan da bazen insanın içinden sus pus olmak gelmiyor!

Toplumun kamplaştırılmaya çalışıldığı malum noktalar günlük arkadaş sohbetlerinin de ana konusu. Hele öğle tatillerinde okuduğunuz gazete o gün bir de konuyu manşetten atmışsa… Seyreyleyin cümbüşü!

Her kafadan farklı bir ses ama hep aynı korku: Özgürlüklerimiz yavaş yavaş kısıtlanacak ve bizler yakın coğrafyadaki benzer ülkeler gibi karanlık bir devrin içine sürükleneceğiz ve hatta zaten sürüklendik bile!

Konu tahmin ettiğiniz gibi laik-şeriat ayrımcılığı. Bizim gruptaki korku da din kullanılarak bazı güç odaklarına bu ülkenin yem olması yani aslında yıllardır konuşulan ve tartışılan şeyler.

Laiklik ve din adına atıp tutmalar; var’ı yok, yok’u var zannetmeler…

Genelde bakış açılarını ters yüz etmeyi severim, doğal muhalefetimdir. Bizlere öğretildiği gibi madalyonun öbür yüzünün (hatta iyi yansıtıyorsa kim bilir kaç yüzünün) de olduğunu hatırlatmaktan ve karşıdakinin beynindeki elektrik akımını tetiklemekten hoşlanırım.

O nedenle tek bir şey soruyorum bu konulara girenlere: “Peki madem bu kadar hassassın, hem Müslümanlığını yadsımıyorsun hem de çağdaş medeniyet aşığıyım diyorsun da be kardeşim niye Din nedir? Kime gelmiştir? Rasul kimdir, ne anlatmak istemiştir? Dinciyim diyenlerin sırf ağzını kapatmak, dini tekellerinden almak için dahi olsa bunları öğrenmek istemiyorsun? Madem inancın olduğunu söylüyorsun niye merak etmiyorsun, belli klişelerle sadece itiraz ediyorsun, araştırmıyorsun, niye dinini sahiplenmiyorsun? Ama şimdi sorsak hepinize tuttuğunuz futbol takımlarınızın elli yıllık geçmişini ve galibiyetlerini yorumlarıyla sıralarsınız… Tabii o da güzel, ama hayat kurtarmıyor!”

Yani sözün özü şudur ki, din adına art niyetle veya cahilce, gafletle hareket ettiğini düşündüğünüz kesim veya kimselere, yine Din’i bilerek ve Din’in ta kendisiyle cevap verebilirsiniz; onları ancak bilgiyle terbiye eder,  toplumu ikaz edebilir, bilinçlendirirsiniz…

Yoksa sadece “dünya düzenine dönük kafaları” mutlu edecek devlet ve rejim sistemlerine ait ilkelerle “dünyası ile beraber ahireti üzerine de kafa yoranlara” bir şeyler anlatamazsınız.

Zehrin panzehiri de yine asıl kaynağındandır.

Panzehir DİN adı altındaki Allah Sistemi’nin günümüz bilimiyle açıklayan İLİM’dir.

Üstad Ahmed Hulusi’nin deyimiyle asıl KÖKTEN DİNCİ bir bakmışsınız siz olmak üzeresiniz o zaman…

Selam ve dualarımla…

(19/05/2008)

(Nilay Caki)

263- Tespih

Günümüzde dua ve zikir sayısını belirlemek amacıyla kullanılan tespihin anavatanının uzak doğu olduğu ve buradan orta doğuya ve Avrupa’ya yayıldığı rivayet ediliyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v) zikiri, parmak eklemlerini sayarak çektiği biliniyor. Sahabenin taş sayarak ya da belli aralıklarla ipe atılmış düğümleri sayarak zikir çekmelerine de karşı çıkmadığı kaynaklar tarafından bildiriliyor.

Allah Rasulu’nun (s.a.v) “parmakların yaptıklarından sual olunacaklarını” bildirmesi ile konunun önemiyle ilgili bir araştırmayı gerekli kılıyor.

Tespih çekme ve parmakla sayma durumlarında etkin olan bölge, başparmağın avuç içine bakan uç kısmıdır. Bu bölge ister tespih tanesiyle isterse eklem boğumlarıyla, kısa aralıklarla, temas halindedir. Bu aralıklarda bu bölgeye hafif bir basınç uygulanır.   

Klasik Çin tıbbı, başparmağın bu bölgesini beynin vücuttaki izdüşümü olarak belirler.

Yani her tespih tanesi çekişinde ya da başparmağın her eklem boğumuna dokunuşunda beyine buradan bir uyarının gittiği 4000 yıllık geçmişi olan Çin tıbbının tespitidir.

Keza aynı tespitler ayak başparmakları için de söylenmektedir.

Şems-i Tebriz’inin Konya’da bulunan türbesinde, bir çerçeve içinde duvarda asılı olan yazıda “namazda ayak başparmaklarınızı yere sıkıca basılı tutun” uyarısı yapılmaktadır.

Tasavvuf’a gönül veren günümüz insanı 300500 ya da 1000 taneli tespihler kullanır. Yerden tasarruf sağlamak amacıyla olsa gerek, tespih taneleri küçük boncuklardan dizilir. Bu küçücük boncukların başparmağa yeterince bası etkisi oluşturmayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

(21/05/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

264- Sessizlik

En çok hoşlandığım kelime «sessizlik» sensin. Yaşadığım ve yaşamak istediğim en güzel an, yine sensin. «Sessizlik» sana ömür boyu muhtacım. Kara borsa olduğun bu devirde seni arayan yok. Ruhları çeşitli gürültüler, hoş sözler boğmak üzere, tedbir alan düşünen kim? Gürültülerin ruhlarda yaptığı tahribatı görüp (anlayıp) ah-u zar ederek inleyen nerde?

Ben, sensiz olamam sessizlik. Beni bıraktığın an deliye dönüyorum. Bütün gürültüler üzerime çullanıyor. Ruhumu (manamı) boğmak istiyor. Senin olmadığın an kulaklarımın da olmamasını istiyorum. Oradan giren her şey ruhumdaki sessizlikten bir parça koparıp götürüyor.

Kim neden hoşlanırsa hoşlansın, ben en çok senden hoşlanıyorum. Senin olduğun mehtaplı geceler bana neler fısıldıyor neler! Hep, gece olsa da seninle kalsam, diyorum. Ne çare ki zaman ferman dinlemiyor. Seni dinlemek, seni içmek istiyorum yudum yudum. Darmadağınık zihnimi toparlamamda bana kim yardım edecek senden başka. Sen sessizlik fırtınalı şehrin yegâne limanı.

Akıllı geçinen nâdan! Sağlınızı bozan elverişsiz şartlara tedbir almayı tasarlıyorsunuz da, ruhunuzu bozan seslere karşı niye tedbir almayı düşünmüyorsunuz? Elbette düşünemezsiniz. Çünkü ses, sizi boğmuş, esir etmiş. O yüce insan (sav)ın “Bir saat düşünmek (tefekkür) bin yıllık nafile ibadete bedeldir” diye işaret ettiği ölçü kaybedilmiş.

Müslüman! Senin yerin gürültüler ordusunda değdi, sen sessizlik ordusunun rütbesiz er’isin. Vazifeni bil. Sessizliği hissettiğin an ona koş. Benliğindeki sesleri koy. Dudaklarını mühürle, açmamak üzere... Kulaklarını kilitle... O an kâinatı idare eden Mutlak Hakim’i zikret ki, topuğundan tepene kadar bütün varlığın dize gelsin. O anı tarif edebilir misin? Asla!.. Yaşadın ya yeter.

Analar-babalar! Yeni doğan yavrularınıza konuşmayı değil, susmayı öğretin. Konuşmasını nasıl olsa öğrenecekler. Ya susmasını öğrenmezlerse!.. Cemiyetin başına bela kesilirler. Siz de toprağın üstünde de altında da huzur yüzü göremezsiniz. Onun için, iki kulak ve bir ağzın verilişindeki hikmeti iyi düşünün.

Gürültüler! Niye boşuna zahmet çekiyorsunuz? Ne kadar çok olursanız olunuz, sessizlik sizi çayda şekerin eriyişi gibi bitirecek. Teknik aletler hep senin yanında değil mi? Bu halinle insanları niye huzura götüremiyorsun? Götüremezsin. Çünkü sen huzursuzluğun kaynağısın. Kime gidersen git... Ne olur beni yalnız bırak... Sen, senin aşkınla yananların yanına... Bana sessizlik yeter... Gel, sessizlik gel. Seni bulamazsam da, seni hatırlatan herşey hoş bana.. Senin olduğun her çehre: «ayna»... Seni o çehreden kıskanıyorum.

Kararımı verdim. Ömür boyu seni arayacağım. Gördüğüm herkese seni soracağım. Belki o an senden biraz daha uzaklaşırım. Fakat ne olursa olsun bulduğum an kaybetmemeğe kararlıyım. Ne olur sessizlik beni boş sesler deryasında bırakma...

(23/05/2008)

(Tabip Dr. Mevlüt Katırcı)

265- Turnusol

Bazı kavramlar, çıktığı alanın fevkinde anlamlar yüklenerek hayatımızda yer ederler. Şimdilerde entelektüellerin, köşe yazarlarının sıkça kullandığı bu kavramla tanışmam ortaokul yıllarında oldu…

Fen Bilimleri Laboratuarındayız. Bardaktaki sıvının Asit mi yoksa Baz mı olduğu turnusolle belirleniyordu. Dışarıdan iki sıvı da farksız- aynı görünürken kâğıt değince, içerikleri ayan beyan ortaya dökülüyordu. Söylenişini pek sevdik turnusolün. Anlamı da belirteç demekmiş…

Hz.Muhammed (sav) in bir işlevinin de insanlara turnusol etkisi olduğunu düşünmüş müydünüz?..

Risaleti ile açığa çıkana kadar tüm Mekke’liler aynı. Onun gelişi ile herkesin hakikati çıkıyor ortaya… Mekke’liler EBUL HIKEM (Hikmet Babası ) diyorlar ileri gelen birine… O bilge adam; gönlüne Muhammedî turnusol deyince ne renk veriyor biliyor musunuz? EBU CEHİL!... Hikmet Babasının aslında Cehaletin Babası olduğu çıkıyor ortaya… Olay 180 derece tersine dönüyor.

Bilal, sıradan bir köle. Hem de siyahî… AHAD-AHAD diye feryat ediyor Muhammedi turnusol kalbine girince… Sıradan bir köle; Rasulullahın yanı başında ilk müezzini oluyor…

Hikâyemsi, seyahat tadında tasavvuf serilerimiz okundukça; “Muhammedi bir zata yolum uğrasa, ben de nasiplensem” şeklindeki maillerde artış görüyorum. Bu yolun yolcuları ehil bir elin kendilerine uzanması için can atıyorlar. Temiz niyetli dostlara sormak istiyorum:

-  O el uzanınca gelişecek turnusol etkisine hazır mısınız?.

Muhammedi zat karşınıza çıkınca, en yakınlarınızın aslında en uzak, en uzaklarınızın da aslında en yakın olduğunu fark etmek gibi bir sarsıntıyı kaldırabilecek misiniz?..

Dün “Çok seviyorum” dediğiniz dostların bir anda karşınızda yer almasına; yıllarca nefret ettiklerinizin aslında çok sevimli dostlar olduğunun açığa çıkmasına dayanabilecek misiniz?...

Bu, dışarıda yaşanacak olan!

Ya iç dünyanız?..

Muhammedi ilim gönlünüze akmaya başladığında, o güne kadar güzel ahlak saydığınız tutumlarınızın aslında ışığı kesen birer duvar olduğunu görmek; önemsemediğiniz, size zor gelen, “Asla yapamam” dediğiniz tavırların, idrak gelişimi için zorunluluğunu fark etmek  kolay hazmedilebilir mi?..

Muhammediliğe talip olan dostlarım!

Turnusol etkisine; enfüs ve afakınızın hakikatini çırılçıplak seyretmeye hazırsanız, duanıza ben de gönülden AMİN diyorum...

(26/05/2008)

(Mehmet Doğramacı)

266- Realite
Anlatılması güç bir kavram Realite..

Ancak basit olarak şunu ifade eder; Gerçek, gerçeklik. En yeni ile en eskiyi içine alır.

Somutlaşmış bir zarurettir. Lafla olmaz, lafla insan gerçeğe ulaşamaz. Şayet böylesine bir çıkmaza girerseniz, bu kavramdan hiç nasibiniz yok demektir.

Değişim, yenilik te bir zarurettir. Eskinin ayıbı yeniliğin normali olmaktadır. Çünkü eskinin ayıplama duygusu alınmış akla gelmez hale dönüştürülmüştür. Öylesine akla gelmeyen öneriler ortaya konmuştur ki duyunca şaşırıp kalabiliyorsunuz.

Değişmemek mümkün değildir. Örneğin ağır kayıplar verildiğinde, taşınamayacak yükler taşınamayacak hale geldiğinde verilen sözler unutulur, dostluklar hatırlanmaz olur.

Yaşam boyutunda ikan ehli imana, iman ehli de şeriata dönebilir. ‘B’ nin sırrına inandığı halde tanrının yolunu tutar. Ortak noktalar unutulur. Bir düşmanlık hevesi içine girilir. Olmaması gereken kin ve nefret tohumları sergilenebilir.

O kişi haliyle düşünmekten kaçar, tahammül etmekte zorlanır, sabrı çabuk biter; Bir ideoloji barınağına sahip sığınıp fanteziler, nostaljiler üreterek, hedef aldığı kişiyi potansiyel bir tehlike gibi görmeye başlar.

Bu tipler için ‘Öyle kalsınlar. Etme bulma dünyası bu’ demeniz mümkündür.

Bu da bir realitedir.

Ne var ki mesele burada bitmemektedir. Çünkü düştükleri boşluk kendilerini iyiden iyiye aşağıya çekecek, esfeli safiline ulaştıracaktır.

Ve bizler o boşlukta kalanlara veri tabanımızdaki değerlerle yaklaşıp sempati, ‘iyi niyet’ beslemek durumundayız.

Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum; Kendilerine sağduyu ile yaklaşım yaparak, eski havalarını yakalamaları için yardımcı olmak gerekiyor.

Bütünlük alerjisine yakalananları tedavi etmek için başka bir çare de göremiyorum.

(29/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

267- Gereğini Yapmak

Bir takım çevreler ön yargıları ve sahip oldukları şeylerle bizlere zarar vermeye devam etseler de sistemin göçmemesi için üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Yani bir evladı paylaşamayan iki anneden, çocuğun ortadan ikiye bölünmesine ilk tepkiyi gösteren öz anne gibi davranma misali.

Bu girişten sonra ‘peki olumsuzluklara karşı ne yapmalı’ sorusunun cevabına kafa yorabiliriz.

Daha öncede yazdım. Yine dillendiriyorum. Beğenmeyeceğiniz, hoşunuza gitmeyecek bir olayın odak noktası olsanız bile hiç kimseye karşılık vermeniz doğru değildir. Böylesi bir yaklaşım edebe sığmaz.

O halde yapılacak yegâne şey; kabiliyet ve istidat istikametinde hemen herkesin görüşlerine saygı duymak eleştirilerine katlanmak, sunulan ortaya konan ilimden nasibi kadarı ile almak, üretmek ve yapıcı olmak la hayatın geçirilmesini temin etmektir.

Bu yaklaşım sorumluluk anlayışı ve ciddiyet açısından takdire şayandır.

Ancak böylesi bir davranış tahammülsüz olanların daha doğrusu evrenselleşmeyi bir türlü içine sindiremeyen insanların işine gelmez.

Bizim bu aşamada yapmamız gereken yegâne şey; Fikir ve irade hürriyetini sağlamak, kimliğini ortaya koymaya çalışan insanımızın taleplerini karşılama ve doğru bilgiler edinmesini temin etmektir. Eldeki veriler tükenmeden, yaşama geçtiğini görmeden, tereddütlü yollara başvurmak veya insan aklının alamayacağı konuları muhatabın üstüne yıkmakla görev yapılamaz.

Bunun için sihirli bakışlar yetmez. Niyet, bilgi ve beceri ve akıl gerekir.

‘Şurasını burasını düzeltelim, makyajını yapalım imajını parlatalım ‘ türünden kalıcı olmayan geçici eylemleri yapmanın da hiçbir manası yoktur.

İnsanları birleştirme yolu ancak şaşırtıcı hamleler sonucu olabilir.

İyi düşünüp taşınmak ve gereğini yapmak zorundayız dostlarım!.

(31/05/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

268- Tasavvuf Gerçeği ve Özgürlük

Teknolojik ve bilimsel gelişmeler hızlandıkça Hz. Muhammed (sav) den akan Risalet- Sünnetullah Hakikatinin yeni veçheleriyle açılacağı seziliyor. Üzerine tefekkür, yorum hatta idrak bina ettiğimiz, literatüre ait bilgilerin bile sarsıntı geçirmesine hazır olmalıyız diye düşünüyorum… Ezber bozma dönemi start almış görünüyor!

Bu süreçte farklı yönlerle açılacak kavramlardan biri de; TASARRUF… Kabaca “Velinin eşya, insan ve oluşuma bi iznillah hükmetmesi” diye bildiğimiz tasarrufu, genellikle mucize, keramet, harikulade boyutunda düşündük… Geniş değerlendirmek pek akla gelmedi…

“Kelebek Etkisi”ini okuduk, “Sistemde boşluk olmadığı”nı okuduk, “Domino taşları misali her oluşumun bir diğerini tetiklediği”ni okuduk ama nedense kendi beynimiz ve kalbimizi özgür düşünmek bize sevimli geldi…

Ana- babadan DNA sarmalı ile aldığımız genetik bağı, astrolojik ve çevresel etkileri bilmemize rağmen kendi başımıza olduğumuz zannı; egonun süslü oyunlarından biriydi… Oysa ayet beyinlere- kalplere an be an tasarruf edildiği noktasında uyarıyordu:

- İNSAN, (ÇOBANSIZ DEVELER GİBİ) BAŞIBOŞ OLARAK (SALINIP) BIRAKILACAĞINI MI SANIR? (Kıyame-36)

Rasülullah (sav) şöyle buyurmuştu:

- Kişi; Dostunun yolundadır.

- Kişinin dini arkadaşının dini gibidir.

Hz.Mevlana da şöyle demişti:

- Demircinin yanında durana kömür, esansçının yanında durana misk bulaşır!..

Dostlarım;

Sünnetullah Gerçeği orman kanunu gibi, güçlünün zayıfa tahakkümü, onda tasarruf etmesi şeklinde anlatıldığında bunu acımasız (!) adalete aykırı (!) bulanlardan biri de bendim…

Zaman içinde anladık ki, kelebek etkisi, beyin- kalplerde de söz konusu!  Dünya sistemindeki toplumsal hiyerarşi, beyin- kalplerde de mevcut. Bir üst birim; bir alt birimde tasarruf ediyor.

Alttaki kabul etsin, etmesin hiç önemi yok. Tasarruf eden; alttakinin haline bakmıyor bile!...

Bütün mesele; tasarruf edeni bilmekten öte, neye yönlendirildiğini fark etmekte düğümlü!.. Bu gerçek fark edildikten sonra; “Özgürlük mü, geçsene kardeşim o masalı” diyeceğinize eminim!

Bu bağlamda: YÜRÜR HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN O'DUR!." (11- 56) ayetindeki “O’DUR” işaretini, öğrendiklerimizden farklı seyredeceğimizi düşünüyor, heyecanlanıyorum!

Bizden söylemesi; ezber bozduracak gerçeklerle yüzleşmeye hazır olun!

Dini; akıl- bilim- gelişim sürecinde yeniden, yepyeni bir algı ile okuma hızlanacak.

Bu sürece yetişin, geç kalmayın olur mu?..

(04/06/2008)

(Mehmet Doğramacı)

269- Dönemler

Hayatı kısır hale, içinden çıkılmaz şekle dönüştüren nedenlerin başında hiç kuşkusuz, toplumsal tartışmaların ürünü olan içi boş şeylerle uğraşmak gelmektedir. Bu zaaflar, toplumsal tahayyülün, insan aklının dumura uğramasının bir belirtisidir.

Maalesef, günümüzdeki yaşam biçimi bu kavramların, böylesine anlamsız konuların etrafında dönüp durmakta, sürekli bir düşman avı şekline dönüşen bakış açıları ile işlerlik kazanmaktadır.

Bilinmeli ki geçiştirmekte olduğumuz süre, teklik-birlik içinde bir yaşamın, yenilenmenin, pek akla gelmediği, insan fıtratını tehdit eden etkilerin tedavisinin yapılmadığı, algılamadaki zafiyet sorunlarını önleme tedbirlerinin alınmadığı, cehaletin önüne geçilmediği, üretimin asla netleşmediği, üretime katkı yapacak uygulamaların dikkate alınmadığı ve özellikle mistik sahadaki sorunların toplumun genel yapısını bozacağı düşünceleriyle devam ediyor.

Bizler bunların süreklilik kazanmaya başladığını, nesilleri de kapsayacağını acaba fark edebiliyor muyuz?

Bu sorunların üzerine gidilmezse her ne olursa olsun, isimler ne kadar değişirse değişsin, olumsuz gidişatı değiştirmenin pek mümkün olamayacağını söylemek gerçekçi olacaktır.

Şayet bir gelişim arzulanıyorsa ilk şartı;

Dinsel ritüellerin yarattığı farklılığı ele alıp üzerinde durmak, aklıselim sahibi olarak hoşgörüye özen göstermek, sağduyulu olmak ve her türlü ayrımcılığı dışlama prensiplerine itibar etmemektir diyebilirim

Bilinmeli ki, tarih boyunca insanoğlu toplum olarak değişik dönemler yaşamıştır. Bugünlerde yaşananlar da o günlerdekilerin bir kopyasıdır.

Büyüklenmeyi bir meziyet sanmayan ise dönemlerle sınırlı kalmayacak, mutlaka düzlüğe, gerçeğe ulaşacaktır.

(06/06/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

270- “İftihar abidemiz, Efendimiz”

“İslami” adı altında yapılan müzik tarzını radyo kanallarını gezerken rastlantı sonucu dinlerdim. Müzikal kalitesi çok kötü olan ve fonda “Hu” çeken ritmin yeraldığı bu tarz bana hep itici gelmiştir.

Ürünün içeriğinde İslam adının geçmesi, yapımın mükemmel olması gerekliliğini çağrıştırıyor. Oysaki şimdiye kadar yapılanlar basitlikten öteye geçemiyor, hakkını veremiyordu.

Geçen ay piyasaya çıkan ve Efendimiz’e (sas) ithaf edilen “iftihar abidemiz, Efendimiz” albümü övgüyü fazlasıyla hakediyor. Çünkü hakkını veriyor.

Usta bir müzik yapımcısının öncülüğünde tasarlanmış albümde Ahmet Özhan, Orhan Hakalmaz, Ferdi Tayfur, Fatih Kısaparmak, Muazzez Ersoy, Funda Arar, Zara, Murat göğebakan gibi müziğimizin usta isimleri yeralıyor. Sanatçılar emekleri karşılığında her hangi bir bedel almamışlar. Ürünün kazancı ile doğu ve güneydoğu illerinde sanatçıların adını taşıyan etüd merkezleri kurulacakmış.

Müzik dünyamızın önemli bir eksikliğini tamamlayan bu album almakla ilahileri yüksek müzikal kalitesiyle dinlemenin keyfine varacak, yardıma ihtiyacı olan bölgelerimize de kararınca katkıda bulunmuş olmanın sevincini yaşayacağız.  

Tanıtım filmi (http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=101&cid=1954)
(07/06/2008)

(Dr. Güçlü Ildız)

271- Seyret, nemelazım (mı?)

- Tasavvufî hakikatler üzerine araştıran, inceleyen kişilerin hayata bakışı nasıl olmalı?..

- Yargısız seyir; hakikatte ne demek?...

- Öğrendiğimiz, içte hazmetmeye çalıştığımız bilgileri zuhura çıkarırken tavrımız ne olacak?..
Tasavvuf üzerine bazı bilgiler okundukça görüyoruz ki hakikate ait ilmi bakış ile marifetin gereği olarak; zahirin hakkını vermek üzere ortaya konması gerekenler birbirine karıştırılıyor.
Şöyle ki;

- Hakikat bakışı ile olaylarda hayır- şer görmemem gerekir. Görürsem şirkteyim.

- Hakikat yönünde zuhura geleni değiştirmek gibi nefsî bir çabamın olmaması gerekir. Aksi; takdire itiraza girer ki, iman açısından sıkıntı verir.

- Hakikat noktasından tüm insanları bir görmeli, sevmeli, fark gözetmemeliyim. Tersi; Hakkın kulları arasında ayrımcılıktır ki ciddi perdeler oluşturur…

Peki, hakikat noktasında durum bu! Ya Marifetin gereği?..

-Hayır ve Şer farkı görmeyişim, toplumun ve fertlerin zararına olacak şeylere seyirci kalmam mıdır?.. Elbette hayır! Marifet; “Bir kötülük gördüğünde elinle, gücün yetmezse dilinle, ona da gücün yetmezse kalben değiştir (hiç olmazsa buğzet)” Nebevi buyruğunun gereğini yapmaktır…

-Olayların akışına itiraz edemem hakikatte. Ama bu, insanlığa görevim ve imanımın gereği olarak gidişata dair uyarılar yapmama engel değildir. Şayet her şeyi hiçbir uyarı olmaksızın akışına bırakmak dinin emri olsaydı; Kur’an ve Hadislerde bir dizi uyarı, bir dizi emir ve yasaklar bütünü yer almazdı.

-Hakikat noktasında tüm insanlığı bir aile ve kardeşlerim olarak görüyorum. Ama zalimin zulmüne itiraz etmemem, mazlumun acısını yüreğimde hissetmemem anlamına gelmez bu. Zulme rıza da zulümdür. Mazlum kim olursa olsun yanında yer alınması da imanımın gereğidir.

Değerli Dostlarım;

Sufizm üzerine yazan ve konuşanların toplumsal ve insani konularda uyarılarını “hakikatten perdelenmek” diye nitelemek; Marifeti; zahirin hakkını hesaba katmamaktır. Unutulmamalıdır ki; İslam’ın bir Nebüvvet bir de Risalet boyutu var. Boyutların hakkını vermemek tek kanatla uçmaya çalışmaktır ki sonu felakettir.

İşte bu yüzden ehlinin şu sözü hiç aklımızdan çıkmasın

“Hakk’ın hakkını, büründüğü sûrete göre vermelisin!”

Bu yola gönül verenleri tenzih ederim, seyir; trene bakmak değildir. Seyir; kayıtsız nemelazımcılık hiç değildir…

Marifet yolculuğumuzun kolaylaşması dileklerimle…

(09/06/2008)

(Mehmet Doğramacı)

272- Mahremiyet elden giderken

Önce BBG Evi tarzı yapımlara şahit olduk. Sonra gizli kamera çekimleri, telefon dinleme vakaları. Cep telefonu ile kayıt ve resimlemeler… Çarşıları 24 saat gözleyen mobese kameralar. Bir feryattır kopuyor: Olamaz!  Özel hayata saygı! İnsan Hakları!..

Bilime, düşünceye sınır yok. İnsan üretecek, geliştirecek, pazarlayacak, sektörler oluşacak. Ne bilimi durdurabilirsiniz, ne düşünceyi, ne de teknolojiyi. O halde farklı bir noktadan bakmak gerek!  Biz, tasavvufça bakacağız her zaman olduğu gibi. Siyasi çalkalanışlar, magazinel dedikodularla işimiz olmaz. Şöyle girelim:

Tasavvuf alanında tecrübeli bir zatı ziyaret ettim. Sohbete girerken,

- Müsaadeniz olursa ses kaydı alabilir miyim, dedim. Gülerek;

- İlahi kayıt cihazları hem enfüste hem afakta an be an çalışırken, sen teyp açmışsın, açmamışsın, ne önemi var? (…) dedi.

Başkaları varken yapamadıklarımız, görülmesinden, duyulmasından rahatsız olduklarımız; takibinden çekindiklerimiz; ya şartlanmalı biçimde örtünme ihtiyacı duyduğumuz haller yada suç kapsamına girenler!..

Mesela, gıybetini yaptığımız birinin yanımıza teyp koyması işimize gelmez! Toplumsal kimliğimizin aksi bir halimizi, sevenlerimizin bilmesini istemeyiz. Bir sırlı yanımız vardır sadece kendimizin bildiği (!) bir de dışa açık vitrinimiz… Bir açıdan normal olan, özel hayata olan bu durum diğer açıdan kendi içimizdeki ikilemi, çelişkiyi ortaya koymuyor mu?..

Cibril Hadisini hatırlayın. “İhsan” nedir, sorusuna Rasülullah’(sav)ın cevabı: Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Bil ki sen onu görmesen de o seni görmektedir!
Ayet ise şu gerçeği fısıldar:Gizlediklerinizi de aşikar ettiklerinizi de bilen Allah’tır!.. (Teğabun-4, Nur-29)

Mahremiyet elden gidiyor diye kaygılananlara sormak isterim:

- Hakikatte özel hayat var mı ki?!...
- Hakikatte GİZLİ- AŞİKAR ayrımı var mı ki?!..
- Cinni ve Meleki yapılarla etrafımız sarılıyken, beyinler beyinleri, kalpler kalpleri duyarken bağımsız hayat nasıl olur?...

Elbette fitne ve fesat sebebi halleri normal görüyor değiliz. Özel hayata müdahale her ne şekilde olursa olsun savunulamaz.

Olanı seyretmek, seyirde hayır görmek, marifet yolcusunun biricik ölçüsü. Özel hayatın bu derece deşifresi ürkütücü görünse de, saklı gizli- yaşanan pek çok şeyden alıkoyması noktasından bakınca, hayırlı gelişmeler diye de nitelemek istiyorum.

Ne dersiniz, dinleme cihazları, gizli kameralar, mobeseler, takip cipleri; bizi bir türlü yaşayamadığımız ihsan boyutuna istesek de istemesek de itekleyen yardımcı unsurlar olmasın?.. Rahman, bu gelişmelerle insana hakikatini bulduracak ihsan sürecini; kalpçe yaşam dönemini açıyor olmasın?..

İlahi kayıt cihazlarının yön- mekan- zamandan münezzeh olarak an be an çalıştığını fark edenlere selam olsun!..

(16/06/2008)

(Mehmet Doğramacı)

273- Ahlaksızlıkta misilleme yoktur!

Hz. Musa kavmi ile beraber yağmur duasına çıkar. Bir gün, iki gün, üç gün... Bir türlü yağmur yağmaz. Musa Kelimullah yalnız kaldığı bir an Allah’a dua ederek bu durumun sebebini sorar: “Yarabbi! Niçin duamız kabul olmaz?”. Allahu Teala der ki: “Aranızda nemman (söz taşıyan, koğucu) var. O aranızda olduğu için duanız kabul olmadı.” Hz Musa bunun üzerine heyecanla der ki: “Yarabbi onu bana bildir, hemen aramızdan çıkarayım!” Allah buyurur: “Ya Musa! Onu sana söyleyeyim de ben mi nemman olayım!”...

Allah ahlakı !

Huuuu...

Oysa bizler zaman zaman karşımızdakinin yanlış hareketine bakarak “o bana böyle yaparsa ben de ona şöyle yaparım” tarzında misilleme yoluna gider, kendi ahlakımızdan neredeyse vazgeçer veya ödün veririz. Bunun kendimiz için aslında bir sapma olduğunu düşünmeden! Kendimize, değerlerimize olan sadakatimizden vazgeçer, intikam duygumuza yeniliriz. Sanırız ki “ona gününü gösterdim”.

Ahlaksızlıkta misilleme karşısındakine benzemektir. O zaman insan kendi yolundan çıkmış, başka bir yola girmiş olur. Ve ancak kendine yazık etmiştir.

Böyle durumlarda en iyisi Kur’an’ın tavsiyesine uyarak affetmektir. Affeden kendi özüne, aslına, tuttuğu öğüde, yoluna, Allah’a sadık kalmıştır. Sadakat ise ne değerli ve Allah yolunun olmazsa olmaz bir hasletidir. Kendi ahlakına, değerlerine, Allah’a sadık olmadan din nasıl güzel yaşanabilir? “Kulluk” Allah’a sadakatimizi ispattan başka nedir?

“Gelsin ikrarında beli diyenler”... (Pir Sultan Abdal)

Allah sadıklar zümresine ilhak eylesin!

Amin.

(18/06/2008)

(Meryem Irmak)

274- Yaşamak için...

Mistisizmin gerek amel boyutu, gerekse derunundaki ilim olarak nitelenen ve adına ‘tasavvuf denilen bilgi’ boyutu yanında ‘yaşam’ın olması isteği çok açık bir gerçektir.

Çünkü ilmi görülen, hissedilen hususlarda mutlaka ona eş olarak yaşam da aranıyor.

Hemen herkes bunu biliyor ve dile getiriyor. Hele zorluk derecesi çok yüksek bir yığın imtihanla karşılaşmış olanın bu konudaki isteği epeyce fazla oluyor.
Demek istediğim biri pekala çıkıp  ‘….ilminin değerlendirilmesi, yaşamıyla özdeşleşmelidir’ diyebilir.

Artık şunun anlaşılması gerekiyor; ilimle beraber yaşam, yaşamla beraber ilim aranıyor.

Bütün bu düşüncelerle cebelleşirken aklıma takılan hususları da açıklığa kavuşturmalıyım.

Yaşama azmi içinde bulunan kişiye uzaktan yakından gelecek her türlü olumsuzluğun onu pek yıpratmaması beklenir.

Çünkü bilgiyi hayata dönüştürmenin koşulları bu etmene dayanıyor.

Şunu iyi bilmek şart:

İnsanın psikolojik yapısını etkileyecek herhangi bir gelişme ile yaşam aynı yerde duramaz, özdeşleşemez.

Ve bütün etkenleri harmanladığınızda ilim ile yaşamın kıyaslanma durumu ortaya çıkar ki buna göre ‘yaşamın’ bir adım önde olduğu görülecektir.

İlim sahibi olanlar, yaşam tarzını olgunlaştırabilmek için değerlendirmelerini daha objektif şekilde yapmak zorundalar.

O nedenle ne bayram havası yaratabilecek bir tutuma, ne de korku filmine dönüşecek psikolojik bunalıma, özetle açık ve gizli şirke sebebiyet verme -varlığın bütün olduğunu bildiği halde- ve ayrışma modlarına girmemeleri beklenir.

Toplumdaki yetersiz din kültürü sanki üzerine vazifeymiş gibi, bir şeyler yapabilme, üretebilme gayesi ile yaşayanla alay etmeyi, küçük görmeyi, -dine kesinlikle aykırı olduğu halde- temel görevlerinden biri sayar.

Bu sübjektif, olumsuz bakış açısına karşın; övgüyü hak eden ilim sahibine yaşam daha gereklidir.

O nedenle yaşamın yorumlanabilmesi için, kişinin halkla arasındaki duvarları yıkması şart olur.

Yaşamın ilk etapları böyle başlar.

Özetle, çevreden kurtulmak, etkilenmemek...

Sonrası, devam ede giden bilgi ile yaşam bütünleşir. Artık, o mahalde yaşam aranmaz, istenmez olur.
Baki kalan ise sadece ilimdir.

(21/06/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

275- Yazarken...

Tasavvuf konularında düşünenlerin, okuyanların ve yazı yazanların genellikle edindiği bir tecrübe vardır; bir konunun üzerinde tefekkür edersiniz, tefekkür sırasında aklınıza gelen sorular belki aynı gün belki de takip eden günlerde cevaplarıyla bazen bir yazıda bazen bir filmde veya sohbette karşınıza çıkar.

Ya da bu alanda yazı yazanların çokça rastladığı gibi aklınıza düşen fikir ya da konu, daha siz yazı olarak toparlayamadan karşınıza bir yayın organında çoğunlukla da ilgili internet sitelerinde (hızlı erişim ve yayın prensibi gereği) başka biri tarafından yazılmış olarak çıkıverir. İlk zamanlar şaşırır, daha sonra ise kanıksarsınız bu durumu…

Üstünde düşündüğünüzde ise veri tabanınızdaki imgeleme sizi şu hayale ulaştırır: Özünüze yöneldiğinizde ulaşabildiğiniz bir network-ağ bağlantısı vardır ve bu ağ-bağlantısındaki belirli bir yayın frekansını yakalayabilen diğer akıllarla birlikte o yayına dahil olmaktasınızdır. Yayına maruz kalan her vehimsel birim, kendi terkibine ve ilim seviyesine en uygun şekilde aldığı yayını bazen açığa çıkarabilmekte veya bazen de çıkaramadan kapalı geçmektedir.

Sadece tasavvuf değil, tüm diğer alanlarda da bildirildiğine göre farklı frekans yayınları söz konusudur ve moda, trend gibi dünyevi oluşumlar bu şekilde ortaya çıkmaktadır. (Bu konudaki ayrıntılı açıklama Üstad Ahmed Hulusi’nin Bilincin Arınışı- http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/ ve Tek’in Seyri- http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/tek/  kitaplarında bulunmaktadır)

Bu farkındalığın sizi götürdüğü nokta ise çok açıktır: Bir fikri veya ilmi bir veriyi ortaya koyan sizin “ben” dediğiniz gibi gözükse de asıl olan TEK irade ve TEK bilinçtir. Bu gerçekle, artık kendinize veya başkasına mal etmezsiniz yazılanı, bilirsiniz ki siz yazmamışsanız dahi (sizin algılamanıza göre olan) bir başkası takdir gereği yazmıştır veya yazacaktır.

Önemli olan, o fikrin veya konunun kesret âleminde gerçeklik kazanmış olmasıdır her bir birimin algılamasına göre.

“Kün!” emri yerini bulmuş, özünüzden gelen hitaba uymuşsunuzdur ve sonucunda eğer hakkıyla kulluğunuzu eda edebilmişseniz ne ala…

Bu gerçekler ışığında artık EGO’ya prim veremezsiniz; aksi takdirde kendi kendinizi kandırmış ve ateşinize kibriti çakmış olursunuz. Kaldı ki Efendimiz (s.a.v) şu hadisinde bizlere şöyle bildirmiştir:

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah benim sözümü işitip belleyen, sonra da onu benden (başkasına) ulaştıran kimsenin yüzünü Kıyamet günü ağartsın. Zira, nice ilim taşıyıcılar vardır ki, alim değildir. Nice ilim taşıyıcıları ilmi, kendinden daha alim olana taşırlar." (Küttüb-i Sitte/ 6018)

(25/06/2008)

(Nilay Caki)

276- Madde batağında…

Daimi olarak maddeyle haşır neşir olmuş insanların geçmişini gözlemleyince, hatırı sayılır derecede hatalarla dolu olduğunu kabulleniyoruz.

Durum böyle olup insan kendi haline kaldığında, maddeye dalarak daha fazla para kazanmaktan başka hiçbir şey düşünmüyor.

İnsanlar aç kalmış, neyin mümkün olacağı, neyin olmayacağı belirlenmemiş, birileri ölmüş, karşı komşunun midesine günlerce hiçbir şey girmemiş, hatta dünya batmış, umurunda bile olmuyor.

Maneviyatın geçerli olmadığı, bireyi ön plânda mütalaa eden, sadece maddeyi kabul eden bir toplum olamaz.

İnsanoğlu madde batağından, günlük dertlerinden kurtulup dünyaya ve topluma, sözünü ettiğimiz sorunlara bütünlüklü bir bakışla yaklaşımda bulunmuyor, özetle aynı görüşte hayatına devam ediyorsa, olayların akışı içinde parçalanıp batmaya mecbur hale gelecektir.

Değerli dostlarım!...

Bu değerlendirmeler, en iyi biçimde evrensel kitap Kur’anı Kerim’ de ve Hadislerde anlatılmaktadır. Bizler gerekli olan bilgileri toplamak, kendimize çekidüzen vermek zorundayız.

Bunun istisnası yoktur.

Bilmek gerekir ki, bu konuda yapılacak hatalar, sistem sonucu mutlaka ortaya çıkar ve birey bunu fazlası ile yaşamak durumunda kalır.

(27/06/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

277- iman yoksa...

İman; insanın gelişimini sağlayan, öte âlem korkusunu, mükâfatlarını bağlayan, değerlendiren mistik bir görüştür. Aklın bilimle diyalektik ilişkisinin doğal bir sonucudur.

İnsan düşüncesi yüzyıllar boyunca, gelişmenin sırrını metafizikte, dinin hükümlerinde aradı. Bilimin gelişmesiyle, mecaz –sembol olarak kabul edilen kavramlardan, hurafenin boyunduruğundan kurtulmayı bildi. Aklın yetersiz kaldığı anlarda ise iman devreye girdi.

İnsanların mutluluğu, mutlaka kazanma hırsının törpülenmesi yine iman sayesinde istenilen noktaya ulaştı. O nedenle birtakım sebeplerle hâkim olan hurafenin egemenliği son buldu.

Bugün yine iman sayesinde bilim ve teknoloji dinle buluşmuş, kitlelerin aralarındaki alışveriş hızlanmış, özetle din-bilim ilişkisine önem verilmeye başlanmıştır. Çünkü mistik boyut, aklın mecazlarla iflasın eşiğine geldiğinde adeta bir cankurtaran görevini üstlenmiştir.

İslam dünyasında artık yeni bir dönemin başladığına, yıllardır ihmal edilip dışlanan çevrelerin bu sayede dikkat çektiğine, umursamazlığın hak ettiği tokadı yediğine, çokbilmiş cahillerin ağızlarının kapandığına tanık oluyor.

Artık iman’ bireyi yeniliğe hazırlamayı bilmiş, çocukların körebe oyununda olduğu gibi, gözleri bağlanıp nereye gideceğine emin olmadığı, kime tutunup kime tutunamayacağını bilmediği bir bocalama devresinin üstesinden gelmeyi bilmiştir....

Not: Değerli okurlarım, sizlerden bir süre izin talep ediyorum. Bu sene oldukça yorucu ve tempolu geçti. Kısa da olsa bir tatile ihtiyacım var. Tekrar buluşmak ümidiyle hoşça kalın.
Kendinize iyi bakın ve Allah a emanet olun...

(30/06/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

278- Sevmek; herkesle beraber olmak mıdır?

Sevmek; benliği eriten yegâne olgu. Ne kadar sevebilirseniz, o kadar vehmi benliğinizden arınırsınız. Bu nedenle Rabbul Aleminin tüm mahlûkatını sevmek, BİRliği özümsemek adına kuvveden fiile dönüştürmemiz gereken bir hal. Fark görmeden, ayırt etmeden, aşağılamadan, küçümsemeden sevmek durumundayız. İşte bu noktada sık sorulan ve kafaları kurcalayan bir soru var:

Herkesi sevmem, herkesle beraber olmamı gerektiriyor mu? Bazıları ile az görüşmeyi, yada hiç görüşmemeyi tercih etmem; henüz tasavvufu hazmedemediğim anlamına mı gelir?..

Bunu kendinize çok sormuşsunuzdur. Birlikte tefekkür edelim.

“Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek” esmalar arasında fark görme şirkinden çıkış için zorunlu. Nasıl, ne şekilde yaparsak yapalım, kimseye nefret, kin, kırıklık, alınganlık hissetmeyecek ölçüde bir- bütün bakmak durumundayız bu aleme. Ne var ki; bunun böyle oluşu, herkesle beraber olmak anlamına gelmiyor.

“Her kuş sürüsü ile uçar” sözü; tasavvufta çokça zikredilir. Yaratılış gayenizi layıkıyla ortaya koyabilmeniz için; kimlerle “yol arkadaşı” olacağınızı belirlemek; hem tabii bir hak, hem de kalbî selametiniz için elzem olan hayati bir tutumdur.

Enerjinizi emen, her fırsatta negativite saçan, fütursuzca haddi aşan, etik ve erdeme dönük değerleri kendi lehine kullanarak sizden talep ederken, kendisi bunlara hiç dikkat etmeyen, üstüne üstlük her olayda zeytinyağı gibi üste çıkan yapılardan uzak durmanız; en az herkesi sevmek kadar zorunlu bir tedbirdir.

Muhatabınız edep ve terbiye sınırlarını aşıyorsa ne yapacaksınız? Yapmanız gereken hiç muhatap olmamak, arkanızı dönüp gitmektir!.. Murphy Kanunu şöyle der: “Anlayışı kıtlarla tartışma, seyreden aranızdaki farkı anlamayabilir!..

İnce nokta şu; bu uzak duruşu; nefret etmeden, kırılmadan, kalbe küskünlük yerleştirmeden ortaya koymak!

Siz çok özel, çok orijinalsiniz. Eşiniz, benzeriniz yok! Bir daha dünyaya gelmeyeceksiniz. O halde seçimlerinizi dikkatli yapmak; düşüncenizi, hissiyatınızı pozitif besleyecek mahallerle bir olmak, aksine birimlerden uzaklaşmak; kulluğunuzun hakkını vermek için zorunludur.

Celal ve Cemali yerine göre açığa çıkaramaz iseniz,  bazen üzülmek, bazen yıkılmak, çoğu kere anlaşılmama çöküntüsü ile karamsarlığa düşmek talihiniz olur. İnsan İZZET sahibidir, herkesi sevmek ne kadar önemli ise, özünüzdeki insanlık şeref ve izzetini korumak, sömürülmeye izin vermemek de en az o kadar önemlidir.

Kısacası; hayatın zindan, günlerin azap olsun istemiyorsan dostum “Hakkın hakkını, büründüğü surete göre vermelisin”.

(04/07/2008)

(Mehmet Doğramacı)

279- Mertebe Farkı !

Yetmiş iki milleti bir gözle görmeyen

Şeriatın evliyası olsa hakikâtte kâfirdir.

                                              Yunus

Evliya sözünü ilim ile beraber düşünür, bilen manasına kullanırsak; insan hem bilen, alim, evliya, hem de aynı zamanda kâfir, cahil, nasıl olur? Niye olur?

Allah’ın ilmi öyle ilim ki, “Her bilenin üstünde bir bilen vardır”. Bu ilmin sonunun olmaması bizi eş zamanlı olarak hem alim hem cahil yapıyor. Bir mertebede bilen iken, alim sıfatını kuşanırken; bir sonraki mertebede ancak cahil oluyoruz! Böylelikle de her isim ve sıfat bizden izhar oluyor! Zaman ise, ân-ı daim oluyor!

Yoksa birbirine zıt manalı esmalar nasıl izhar olurdu aynı zamanda? Dahası “zıddıyet” olur muydu? İnsan hem alim hem mudil olmazsa nasıl ayna olsun 99 esmaya?

İkili bakış açısında insan ya alim ya mudildir. Birliğe doğru gittikçe, semavatta ilerledikçe bakar ki hem alim hem mudil. “Yokluk”ta ise ne alim ne mudil olduğunu anlar (herhalde!)...

Sanırım hiçbir sıfata karşı çıkmamak, her hangi bir mertebede o sıfatı mutlaka taşıdığını bilmek; Âlemlerin Rabbinin ilmine teslim olabilmek ve bir nebze olsun haddimizi bilebilmek açısından önemlidir.

Sıfatları zıttıyla taşıdığımız için “beğenmeyip almamak” bir nevi inkâr, şeytaniyet ve Allah’ın ilmini anlamamaktır.

Bir sıfatı  alan, otomatikman zıttını da alıyor ise, sıfatlar arasında ayrım gözetmeyip, nerede olduğumuza bakmalı. Çünkü insan, bir üst mertebeye gelince sıfatının zıttıyla karşılaşıp şaşırıyor! Alim iken bir bakmış ki cahil. “Bu ne küfürdür imandan içeru – Yunus”

Sıfatlara bu iyi bu kötü demeyip, Allah’ın sonsuz ilmi karşısında haşyet duyup, ilahi kudretin ve sonsuz ilmin eseri ve gereği olarak herşeyi olduğu gibi kabul eden, anlamadığı hususlar karşısında “vardır bir hikmeti” diyebilenlere ne mutlu!

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

                                               Hz. Mevlâna

(08/07/2008)

(Meryem Irmak)

280- En güzel renk!

Sevgi’nin rengi ne olabilir ki? Hiç düşündünüz mü?

Kimimiz “kırmızıyı” seçecektir; kırmızı gül ile “Sevgiliye” tüm benliğimizi sunmanın, o’nun hizmetinde olmanın, sonsuz teslimiyet tutkusunun ifadesi olarak…

Belki bazılarımız “beyazı”;  karşılık beklemeksizin sevmenin “saflığını” ifade ettiği için…

Ya da yeşil;  sevgi eğer rıza makamıysa, her şeyden razı olmaksa huzuru da beraberinde getirir; yeşil “huzurlu, razı olmuş bir kalbin rengi” olsa gerek…

Ve siyah; indinde hiç olduğunu fark etmenin haşyeti ile yokluk makamının rengi!

Tüm makamları içine alan ve “illallah” - sadece Allah - denilen!

Henüz o mutlak renkleri idrak edememiş biri olarak sevgi’nin rengini “rengarek” olarak tanımlardım.

Gerçek manada sevmek her renk bir aradayken sevebilmektir… En sevdiğim, daha az sevdiğim ya da sevmediğim diye ayırt etmeden, hepsini bir görerek ve cem ederek sevebilmek…

Sermayesi aynı toprak olan, ama değişik renkte yapraklar, çiçekler ve meyveler ile kendini ifade eden bir bitki örtüsü sevginin tablosudur

Mevlânâ Hazretleri, oğlu Bahâeddîn Veled’e şöyle nasihat etmiş:
“Bahâeddîn! Eğer dünyâdayken cennette bulunmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma! Çünkü bir kardeşini dostlukla anarsan, dâimâ sevinç içinde olursun. İşte o sevinç, dünyâ cennetinin tâ kendisidir. Eğer bir kimseyi kin ile anarsan, dâimâ üzüntü içinde olursun. İşte bu gam da cehennemin tâ kendisidir.
Dostları andığın vakit, içinin bahçesi çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar. Seni incitenleri andığın vakit ise, için dikenler ve yılanlarla dolar, rûhun sıkılır, kâbuslanır, içine bir pejmürdelik gelir. Bütün peygamberler ve velîler, mü’min kardeşlerini gönül saraylarına aldılar. Onların bu fazîleti, halkı cezbetti. Kendi arzularıyla onların ümmeti ve mürîdi oldular
.” (Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, II, 210)

Hele bir de o renklerin ortaya çıkma sebebi olan “ışık frekansını” idrak ettiyseniz!

Sevgi, ışığın yağmur damlalarından ya da bir sis bulutundan yansımasıyla oluşan ışık tayfındaki rengarenk gökkuşağıdır.

Hepimiz o ışık kaynağının varlığıyla var idiysek ve kalpler sonsuz ışık kaynağı Rasulluh’a (s.a.v) duyulan sevgi frekansında tek yürek atıyorsa…

Zaten o zaman seversiniz, ister istemez… Karşınızdaki mahalden gelen size göre hayır da olsa, şer de olsa kırılmaz, gücenmez, halen seversiniz…  İşte öyle, içiniz ısınır, küsemez ardından da affedersiniz. 

Bu konuya  Şeyh-ül Ekber Muhyiddîn İbn ARABÎ, Nesebu’l Kitabu’l Hırka isimli eserinde nasıl değinmiş:

Allah’ı ve Resûlü’nü sevdikleri için bütün müminleri, iyilerini de, kötülerini de sev.

Şeyhime dil uzattığı için buğzettiğim bir adam hakkında Rasûlullah rüyada bana bu şekilde tavsiyede bulundu ve dedi ki:
-Falana niçin buğzediyorsun?

Dedim ki:

—Şeyhime buğzedip, dil uzattığı için.

Nebî (s.a.v.) dedi ki:

—Onun Allah’ı ve beni sevdiğini bilmiyor musun?

—Biliyorum, dedim.

Buyurdu ki:

—O halde niçin onu, beni sevdiği için sevmiyorsun da, şeyhine buğzettiği için buğzediyorsun?

Dedim ki:

—Ya Resûlallah! Şu anda –ne güzel öğretmensin!- gafil olduğum bir hususa dikkatimi çektin.(42–43) (http://www.sufizmveinsan.com/aksam/hirkakitabindan2.html)

……

Bizler okuyoruz, yazı ile de aktarıyoruz lakin daimi yaşam halinde olmak nasibimizde olsun duasıyla…

(Nilay Caki)

(12/07/2008)

281- Seriül hisaba dair hassas nokta!

İşlenen her fiilinSeriül Hisab gereğince bir sonraki anı şekillendireceğini biliyoruz. Bazı oluşların erken yada geç açığa çıkışı, zaman algısının ürettiği yanılsamadan başka bir şey değil. Seriül Hisabın işleyişine dair şöyle bir soru yöneltildi:

- Bakıyorum, millet her türlü yanlışı yapıyor, senelerce bedel ödemiyor da, benim ufak bir yanlışımda ilahi tokat anında suratıma iniyor. Bana hiç mühlet verilmiyor ama zalimler ortalıkta kol geziyor.

Soruya cevap vermeden önce, soru içindeki yanlışları belirleyelim:

1-   İlahi tokat dediğini öteden biri vurmuyor, tokadı davet eden sensin!

2-   Millet yanlış yapmıyor, her birim fıtratını yaşıyor.

3-    Bazılarına mühlet verilmesi de, zaman algısına göre. Yoksa herkes yaptığının bedelini bomba pimi çekercesine anında oluşturuyor!

4-   Tasavvuf okuyor ve hala kendini BAŞKALARI ve KIYAS bakışında tutuyorsan, azabın hiç bitmez!..

Bunlardan sonra hassas noktayı müzakere edelim. Bazılarına mühlet verilmesi çeşitli ayetlerde geçer. Allah bazıları için Seriül Hisabı süreçlere yaymıştır. Onlar kimdir biliyor musun? Kalpleri mühürlü, kulakları sağır, gözleri kör diye tabir edilen perdeliler, gafiller topluluğu!... Sen kendi adına bedel ödemenin gecikmesini istemekle neyi istediğinin farkında mısın?.. İyi düşün!...

İkinci bir husus ve asıl önemli nokta ise talebinle alakalı! TALEBİN NE İSE OSUN SEN demiş Hz. Mevlana. Sen ne istemiştin? Allah’ı Bilmek, Allah’ı Bulmak değil mi?.. Daha basit ifade ile ARINMAK- PERDELERDEN SOYUNMAK!..

Eeee? Şikayetin ne? Yıkanmak istedin, hamama soktular. Soyunmak istedin, elbiseni soydular. Kir atmak istedin, haşin keseci çığlıklarına aldırmadan vazifesini yapıyor! Pişmek istedin, kazana atıyor, pişesin diye ateşi körüklüyorlar! Sorun ne peki? Sen bunlar için bilet almadın mı, tasavvufa niyet etmekle?..

Dostum, hep sana haksızlık edercesine yüklendim. “Sorumda hiç mi haklılık payı yok?” diyebilirsin. Evet var! Arınmak isteyen için seriül hisab daha seri işliyor. Perdeli kalmaman için mühlet verilmiyor diye düşün bunu da, sevin olmaz mı?...

Kabe’de, düşüncelerden de mesulüz biliyorsun.

Unutma ki öteleyenler- dışarıda arayanlar fiillerinden mesulken sen düşüncelerinden de mesulsün.

Sen içeri girdin, yola girdin, Kabe’ye girdin, Kalbe girdin dostum!..

Sen zikirle, dua ile, tefekkürle melekelerini hızla açmaya çalışmıyor musun?

İstediğin için arınışının hızlanması da gayet doğal.

Düşüncelerine, hayallerine, arzularına dahi dikkat et! Anında görüntü gelir önüne!.. Sevildiğin için gelir, bilesin!

Haydi mübarek olsun!...

(15/07/2008)

(Mehmet Doğramacı)

282- Deccalın gizem oltası !..

Bir dizi sıkıntı ve buhranla pençeleşmektedirler. Dua, niyaz, manevi yardım adına ne varsa aradıkları, buldukları işaretlere kayıtsız- şartsız yapıştıkları günlerdir.

Türbede karşılarına çıkan gizemli biri; içinde oldukları hali sayar bir bir. Hiç tanımadıkları adam, her şeyi olduğu gibi sayınca kulak kesilirler. “Söylemeden biliyorsa mutlaka Allah Ehlidir” (…)  diye düşünürler. Sohbet ilerler, sırlar, ümitler açılır. Kısa sürede dost biri, diye kabul eder, benimserler.

Bir gece sohbet ederken; “Kalkın türbeye gidelim” der adam. “Bu saatte kilitli, nasıl gireriz?” dediklerinde, “Bize kilit yok evladım, kalkın!” der… Gece yarısı türbeye yaklaşırlar. Kilitli avlu kapısı şaaakkkkk diye zincirleri çözülerek, ahşap türbe kapısı da gıcırtı ile kendi kendine açılır. Ürperti ile bakarlar birbirlerine. Dua edip dönerken emindirler, bir veli çıkmıştır önlerine!

Aradan geçen birkaç günde tekrar buluşurlar. Sohbet tarzı az daha rahat hale bürünmüş, dengesiz laflar etmeye başlamıştır. Hemen hüküm vermek istemezler ama çok özel konulara girmeye başlayınca misafirlerden uyanık biri, bazı noktalara dokunarak sorular yöneltir. Biraz bozulur adam. Bir bahane ile evden ayrılır! Gidiş o gidiş!.. Girdabın kıyısından dönmüşlerdir. Geç ayılsalar da, şükrederler.

***

Bunları niye anlattım? İnsan olarak kendinize şöyle bir bakın… GİZEM ARAMA VE HAYRET ETME IHTİYACIMIZ var değil mi? Bilimsel, çağdaş açıklamalar yerine sırlı, kerametimsi anlatımları sevmek, kolay benimsemek gibi bir zaafımız var!

Yolun büyükleri; Asıl Olan Keramet Değil, İstikamettir niye dediler? Mülhime Girdabında Çoğu Boğulur Gider, Bu Yolda Nice Başlar Kesilir Hiç Soran Olmaz uyarısı niçin?

Dostlar!

Gizemle işimiz yok bizim! Hayret ise, nasibi olanın çok ileride varacağı yüce bir makam!

 

“Allah’ı niçin göremiyoruz?” diyen dervişe şeyhi şöyle demiş: ÇOK AÇIKTA OLDUĞU İÇİN…

Her şey çok açık. Bilim ve teknoloji ile gün be gün daha da açılıyor zaten.  Hala gizem ve hayret ihtiyacı duyanlara son uyarılarımız:

İlimden şaşmayın, egoya prim vermeyin! Gözünüzden pırıltılar geçerse “Melekleri görüyorsun” diyen; egonuz, “Kan şekerine baktır” diyen; aklınızdır! Olağanüstülükte, “Vay be adam mükemmel” diyen; egonuz, “Sistemde olağanüstülük yok” diyen aklınızdır.

Deccalın fark edilmesi güç bir oltası da GİZEM VE HAYRET İHTİYACIDIR, bizden söylemesi!

Akıl ve ilimden, orta yol ve dengeden şaşmayın ki, yanmayasınız!..

Not: Olay tamamen gerçek olup ilgililerin izniyle yansıtılmıştır!

(20/07/2008)

(Mehmet Doğramacı)

283- Bir Aşk Hikâyesi

Anadolu’nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine.  Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır.  Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağına yönelir.

Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran  ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser.  Kadının sevgilisi bahçededir. Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir. Kadın kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer. Ve pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için kadın kocasını terk eder. Koşarlar iki sevgili….. Kaçarlar. Tarlaları , ovaları aşarlar….. Anadolu’da bir köy, nasıl koşmasınlar ki.

Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır.  Namus belası, Töre cinayetleri, yoksulluk, cefa, korku…Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler?

Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki :‘Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın  içinde bir şey var, beni rahatsız ediyor’ çıkartıp bakar ki….

Ayakkabısının içinde bir  tomar para!!!!!

Kocası her şeyin farkında.Biliyor ki gidecek,  ‘Beni terk edecek, ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti’

YABAN ELDE MUHTAÇ OLMASIN DİYE ! ! !

O Yoksul köylü;

 bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden  karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koydu.

O güzel insanı,

O onurlu davranışı sergileyen,

O terk edilen adamı

HEPİNİZ TANIYORSUNUZ …..

Çünkü O;

Bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi

Uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece …

Aşık Veysel, hayatında hiç kitap okumasa, OKUYAMASA bile …….

KİTAP GİBİ HAYAT YAŞAYAN ADAMLAR’DANDI…”

İşte e-postama gelen hikâye böyle…

Okuduktan sonra  düşündüm; hikâyeyi anlatan ve okuyanlar farkında mıydı acaba KİTAP GİBİ HAYAT YAŞAMAK aslında ne demekti ve yukarıda anlatılan kadın-erkek beşeri ilişkilerine değil, İNSAN olabilmek adına ne muhteşem bir örnekti !

AŞIK VEYSEL,

-BİR ALLAH AŞIĞI

-TASAVVUF ERİ

 Kin gütmez, nefret etmez, her haliyle sever çünkü;

- Bilir ki her ne yana baksan ALLAH’ın (c.c.) vechidir görünen

- Bilir ki bu bir rüya alemidir, hakikatte ise TEK’TİR bilinen

Bu sebeple ona ihanet eden en yakını olan karısı dahi olsa kızmaz, kinlenmez

ve hatta sever, düşünür, korur;

-  Görür karşısında ETE KEMİĞE BÜRÜNÜP GÖZÜKENİ

-  Görür herkesin SENARYO GEREĞİ KULLUĞUNU EDA ETTİĞİNİ

Aşık Veysel gibi Allah Aşık’larının zahir gözüyle görmeye ihtiyaçları yoktur.

Ya da okuma yazma bilmeye, gönül gözü açıktır onların takdir-i ilahi ile…

Onlar her şeyden vazgeçmişler, aşk ile yanıp, erimişlerdir…

Yunus Emre bu hali mısralarda ne güzel dile getirmiştir:

"YARATILANI SEVERİM, YARATANDAN ÖTÜRÜ”

….

Aşık Veysel ile rüya gibi bir sohbeti okumak için arzu ederseniz:

http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/bedengozu.html

Selam ve dua ile,

(23/07/2008)

(Nilay Çakı)

284- Patolojik vaka

Geçtiğimiz günlerde bir bürokrat, ‘bir kadından baş örtüsünü çıkartmasının istenmesini onun donunun çıkartılması’ anlamına geldiğini ifade eden mecazi bir söz sarf etti…

Kimse bu kelamın inceliğini dikkâte almadı.

Namus anlayışı ön plana çıktı.

Haliyle bürokratın şahsına yüklenmeler başladı.

Esasen anlatmak istediği şuydu: “İffetli bir kadına başörtüsünü çıkart demekle donunu çıkart demek arasında bir fark yoktur.

Buna göre, ülkemizde bir kadının türbanlı-başörtülü olma halinin artık patolojik bir safhaya dönüştüğünü söylemek mümkün.

Bir bakıma türban takmakla silah taşımak eş-değer olarak kabulleniliyor ve kimileri tarafından lütufta bulunuyormuş gibi, “başkalarına zarar vermeyecekse okula girmesinde bir mahzur yoktur” diye kabul görüyor.

Ayrıca  ’Türban yayılır mı?’ diye kafaları kurcalayan bir soru daha var.

Bu soruyu sormadan evvel, onların da sahip oldukları dinin kutsal kitabına şöyle bir göz atıp, gözden geçirmeleri tavsiye edilir.

Bakın, orada açık ve net tanımlanan bir uyarı bulunuyor:

Örtünün!

Farklı hayatlar yaşayan, farklı özellikleri, hükümleri benimseyen, her insan gibi etten kemikten yaratılmış, beşeri vasıflarla donatılan, kimi zaman ağlayan, kimi zaman gülen, acıyan, merhamet eden insanlar topluluğuna olan bir hitap söz konusu değil mi?

Bu emirlere uyanlar patolojik hastalar değil ki, gözlemlenip hasta muamelesi yapılsın.

Ama asıl hastalar, gerçekten tıbben derin vakalar arasında yer alan, patolojik durumları biraz aşmış kimseler.

Bu sınıf, kendine uygun düşmeyen her şeye eğreti gözle bakanlar olmalı.

Sevgiyle kalın.

(27/07/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

285- Kalbinizden dokunulduysa

  • Eğer kalbinizden gelen bir istekle nereden gelip, nereye gideceğinizi, varoluş sebebinizi  (hayatınızın bir kesitindeyken) merak etmişseniz;

  • Akabinde arayış içine girip belki çeşitli felsefeleri ve belki de doğrudan din denilen kavramı araştırmaya başlamışsanız;

  • Araştırmalarınızla beraber önünüze gelen bilgi birikimi (ki tasavvuf ilmi ve alimleri sizi en besleyici bilgiyi ulaştıran olmuştur) sizde korku, hayret, huşu, farkındalık gibi ilk manevi depremleri tetiklemişse;

  • O güne kadar hayatın amacı, hedefiniz olarak gördüğünüz/ zannettiğiniz dünyevi değerler balonunda delik açılmış ve sönmeye başlamışsa; eskisi kadar dünya aleminden zevk almıyorsanız,

  • Dünya değerlerince “yok” kabul edilen aslen ”var” olan “hakikati” sezinlemeye başlamışsanız,

  • Geceniz gündüzünüz, kalbinizde bulunan öz cevhere ulaşabilmek için bedeninizde oluşan tepkileri terbiye etsin diye beyninizi geliştirmek üstüne çalışmalarla geçiyorsa veya bu istek sizde oluşuyorsa,

  • Geçen yıllar içinde eşiniz, dostunuz bazen sizi takdir edercesine ve bazen de en ağır tenkitleri yaparak değiştiğinizi, sizi tanıdıkları siz olmadığınızı hatta o bilindik kişiliğinizin temel değerlerinin, güçlü yanlarının kalmadığını ifade ediyorlarsa,

  • Ve siz onların çoğu zaman tenkit ederek yaklaştıkları değer kayıplarınızın aslında üstünüzden bir bir alınan beşer elbiseleri olduğunun farkındaysanız,

  • Başınıza gelen dolaylı ve dolaysız bela, şer gibi gördüğünüz  olaylarda (yansanız veya seyretme lütfuna ulaşsanız dahi) artık sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalışmaktan vazgeçmişseniz…

Yukarıdaki haller yaşayanlarca farklı oluşlarla devam ediyordur “mertebe” diye ifade edilen basamaklarda…

Aslen önemli olan kalbinizden dokunulmuştur artık ve Mâlik-el Mülk”dür; yarattığında dileğince tasarruf eden!

Kalbinizden gelen hitaba layık olma zamanıdır yine takdir ne kadar edilmişse…

Ötekini, berikini artık bırakma zamanıdır mülkün sahibine, herkes ne için yaratılmış ise öyle kulluğunu eda etmekte sadece.

Selam ve dua ile.

(29/07/2008)

(Nilay Caki)

286- DAHA NİCE DÜNLER VAR YAŞANACAK veya DAHA NİCE YARINLAR VAR YAŞANAMAYACAK

Zamanın akışı geriye dönmedikçe, hâl mâziyle âti arasındaki bir köprü olarak kaldıkça, günleri nasıl yaşayacağını iyi tâyin ve tesbit etmelisin…
Geçmişin mahpushânesinde esir mi kalacaksın, geleceğin imkânlarına yelken mi açacaksın? Bütün mes’ele bu.
İyi de, ne kadarı senin elinde, sürekli akan hayatın şartlarını denetleme bahtın ne kadar?
Ne kadar çabalarsan o kadar çok; bu kat’i.
Günahsız da, melek de yok şu küre-i arzda.
Bu küre-i arzdan başka âlem de yok zâten.
Ahvâl ve şerâit ne kadar nâmüsait olsa da, sen varsın: Mâlzemen, tasarrufun, tasavvurun ve muhayyilenle sen, senin en büyük gücü, hâttâ silâhınsın.
Ha, bir bomba patlar da ensende göçüp gidersen ne mi olacak?
Onu da hesaplayacak sensin.
Müdetebbir de, tedbirli de, ihtiyatlı da, basiretli de sensin, olmak zorundasın. Hani derler ya “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi öbür âlem için çalış” diye. İşte, bu mesel senin düsturun olmalı.
Düşünebildiğin her şeyi düşün, hesapla ve icap edeni, lüzumlu olanı yap. Bunu da takıntı hâline getirme, olabildiğince tahakkuk ettir.
Gerisini ise ona bırak. Ona ister kader de, ister felek, ister Karma, ister Tanrı, ister Allah… Unutma ki sen kaadir-i mutlak değilsin, olan varsa da bırak, O bilsin.
Hiçbir şeye çok üzülme, çok da sevinme. Ağlarken de, gülerken de katılma; yarınların ne getirip götüreceğini bilemezsin.
Hele, hiç böbürlenme; iftihar etmekle mağrurluk arasındaki sınırı ihlâl etme. Tıpkı cesaretle cehaletin sınırını iyi tanımanın önemi gibi… Bu sınırları iyi tesbit ve tâyin edemeyenler, karşılığını acı öderler.
İyilik ve merhametin de ma’kûl olsun ve mukabelesini bekleme. Yoksa yaptığın iyiliğin cezasını mutlaka çekersin.
Olabildiğince sûlhla hâllet işleri ama, kaçınılmazsa eğer kavga, en iyi şekilde hâllet.
Kendinin mücellidisin; öyle ayar ver ki sahifelerine, ne sonsuzca kapalı olsun ne de açık ictihadın. Kendi mürşidin sensin; bu da vicdanî huzurla olur ancak.
Gözyaşlarını fazla harcama; nasıl olsa onlar akacak zamanı iyi bilirler.
Ve… Kimseden fazla bir şeyler de bekleme.
Mâzinin hapsinden çık, istikbâlin evhamından da.
Ölçü ve dirayet dairesinde, ânı yaşa.
Kim ne derse desin, öldükten sonra arkandan gözyaşı dökenlerin de pınarlarının bereketi mahduttur.

(31/07/2008)

(Prof.Dr.M.Kerem Doksat)

287- İstisna; metot mudur ?

Bir Anadolu şehrine düşer yolları. Camide nurani bir ihtiyar görürler. Elini öpüp dua isterler. İhtiyar laf arasında öyle tespitler yapar ki parmak ısırırlar. “Amca, tasavvufi eserler okudun mu?” dediklerinde aldıkları cevap ilginçtir:

- Okumam yazmam yok evladım!..

- Peki vahdet haline ait sırları nereden biliyorsun?

- Ben küçüklüğümden beri ibadetime devem ettim, harama el uzatmadım evladım.

Şehri ziyaret edenler, tasavvuf okumamış amcadan derin sözler duyunca hayrette kalırlar…

Delikanlı denecek yaşta bir genç, öylesine güzel yorumlar üretir ki, dinleyenler hayran olmaktan kendilerini alamazlar. Sohbet bitiminde sorarlar:

-  Çok eser okumuş, çok zikir yapmış olmalısınız?!

-  Hayır, bunları az yapıyorum. Ama sevdim, çok güçlü sevdim. Sevgi, idrakimi açtı!...

Yatalak annesine bakan hanımı ziyaret edenler halindeki tevekküle, sabra gıpta ederler. Belki okumamıştır, belki tahsil yapmamıştır ama derinliği gözden kaçmaz. O da sorulduğunda dile döktüğü hakikatlerin olsa olsa sabrın armağanı olduğunu söyleyecektir…

***

Üç örnek okudunuz.

      1-  İbadet disiplini ile hakikati fark eden…

      2-  Sevgi ve aşkla basireti açılan…

      3-  Sabrı kuşanarak hakikati sezen…

Bunlar istisna örnekler. Gözleme dayalı bu örnekleri tasavvuf yolcularından da duyuyoruz. Bunlar iletilirken sanki şöyle örtülü bir istek de seziyoruz:

- Biz yoğun zikirler, riyazatlar, okumalar yaparken, hatta bize 24 saat yetmezken, kolay yollar da varmış. Niçin onlara yönelmiyoruz? Sevgiyle, sabırla, ibadetle oluyorsa biraz biz de o yöne eğilelim!..

Bu isteğe cevabımız ne mi?..

SAKIN HAAAAAA!...

Neden sakın haaa?

İstisnalar; metot olamaz dostlar!.. İstisnalar; herkes için değil, istisna yapılar içindir! O nedenle hiçbir zaman genele önerilemezler. Evet, o yolla da Hakka eren olabilir, ama istisna yol, metot diye sunulamaz!..

Kestirme yollar her sistemde vardır. Ne var ki bazı kestirmeler, yutar insanı. Hızla hedefe varmak isterken, ani düşüşler de yaşanabilir.

Metot bellidir, uç örnekler, örnek alınacak haller değildir… Eğitim; ne sivri zekalı çocuklara göre planlanır, ne de zihinsel özürlülere göre. Eğitim; genele göre, orta bir değer ölçüsü baz alınarak planlanır!

Tasavvufun metodu, genel- geçer kaideleri bellidir.

İstisnalar kaideyi bozmaz hükmünü biliyoruz.

O halde sağa sola yalpalamak yerine; akıl, ilim, denge, orta yol, bilgi, zikir, tefekkür ve düşünce yolundan sakın ayrılmayınız, vesselam!..

(03/08/2008)

(Mehmet Doğramacı)

288- Fikirler Zikirle Karıştı

Bizim toplum olarak, güncel dokümanların ötesinde bilgi kazanma şansımız artık yok gibi.

Öyle gibi görünüyor.

Zira yatay bir gelişme baş gösterdi uzun zamandır.

Gerçekler, tümüyle olmasa dahi, sanki unutturulmak üzere yazılıyor. Durum böyle olunca, toplumsal bilgi ve yaşam, sıfır noktasında sabit bir halde durmakta devamlılık gösteriyor. Bu nedenle, birimler boş saatlerini  ‘geyik’ edebiyatı ile çözümleme yoluna ayırmış.

Kimse kimseye, insana faydalı olan, akılda kalan net bilgiler veremiyor. Etraf adeta dağıtmak veya dağılmak için koşuşturanlarla dolu. Birçok konuda bilenle bilmeyen arasındaki fark dikkate alınmıyor. Cahil toplum bu bilmeyenlerin üzerinde kalmaya hazır gibi.

Genç beyinler, birebir sohbetlerde pc başlarında fındık kabuğunu doldurmayacak bilgilerle haşır neşir olurken yorgunluktan bitap düşüyorlar.

Bu durum hiç normal değil…

Kısaca, ‘fikirler zikirlere’ karışmış vaziyette. Ortalık ‘ben en büyüğüm, en iyisini bilirim’ dercesine ahkâm kesenlerle dolu. Kimseyi beğenmiyorlar. Dalga geçmeyi pek seviyorlar. Bazıları ise öfkelerinin, alaylarının çokbilmişliklerinin altında yatan şeyin kompleksleri olduğunun farkında bile değil.

Nasıl hemen her şeyi çarçabuk bildiklerine, yorum yapabildiklerine şahsen inanamıyorum.

Yanlış mı oluyor?

Hiç önemi yok, hemen başka bir konuya geçiliyor.

Tasavvufu sahiplenenler sanki her şeyi satın aldılar.

Ama şimdi geldikleri noktada tereddüt içindeler.

Bu kadar attık tutuk, ya yutmadılar ya da yutar gibi davranıyorlar. Biz herhalde fincancı katırlarını ürküttük..demeye başladılar.

(08/08/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

289- Yükselten de, Alçaltan da O’dur !..

“Dilediğini Aziz eder (yükseltir) sin, dilediğini Zelil eder (alçaltır) sin” (3-26)

Emir Sultan Hazretleri Buhara’dan hicret ederek Bursa’ya yerleşir. Tekkesinden nurlar saçmaya başladığında, oldukça asabi yapıdaki devrin padişahı Yıldırım Beyazıt ile gerilimler yaşanır. Daha sonra, kızını Emir’e nikâhlayan Yıldırım, ilerleyen dönemlerde Emir Sultan üzerine asker yollayarak, canına kast etmeye yeltenecek kadar ileri gider.

Emir, Osmanoğullarının selameti için sürekli dua etmekte ama Yıldırım’ın ikaz dinlemeyen yapısı karşısında kaygılanmaktadır.

Timur Anadolu’yu yakıp yıkarken, “İçeride kal, savunma harbi yap, şu aşırı cesaretine gem vur” ikazlarını da dinlemeyen Yıldırım, Ankara meydan muharebesine çıkar. Sonuç fecidir. Ordu dağılır, yeni kurulan Osmanlının ilerlemesi durur, Yıldırım kafes içine konup köy köy, şehir şehir teşhir edilir Timur tarafından. Yaşanan tam bir zillettir…

***

Osmanlının 14. padişahıdır 1. Ahmet. 14 yaşında tahta çıkmış, 14 yıl hükümranlıkta bulunmuş, 28 yaşında ateşli bir hastalıktan vefat etmiştir. Hocası, rehberi AZİZ MAHMUD HÜDAİ Hazretlerine hürmette kusur etmez hiç. Hastalığının baş gösterdiği günlerde içlenerek hocasına şöyle der:

-     Atalarım gibi fetihler yapamadım. Toprak alamadım. Korkarım ki devrim kısa olacak, adım unutulup gidecek hocam, bizi kimse hatırlamayacak!

Nazik ve hürmetli padişaha AZİZ MAHMUD HÜDAİ şu müjdeyi verecektir:

-     Sen ki evliyaya hürmetlisin, sen ki bu yola bağlısın, adın; fetih yapanlardan daha çok yaşayacak, herkes seni anacak emin ol!..

İslam Dünyasının en gözde camii yapılır onun devrinde. İnşaatta işçi gibi çalışan padişah, adını ebedileştirecek görkemli bir esere imza atar! Hocasının keşfi açığa çıkmıştır. Nasıl mı?

Hala camii vesilesiyle anarız SULTAN AHMET’i… Fatihalar okuruz ebedileşen bu isme…

***

Evliyaya eğri bakma
Kevn-u mekan elindedir

Mülke hüküm süren odur
İki cihan elindedir

Sen anı şöyle sanırsın
Sencileyin bir Ademdir

Evliyanın sırrı vardır
Gizli ayan elindedir

Hak zatıyla sıfatıyla
Tecelli eyledi onda

Varlığı hak varlığıdır
Emr-i Sübhan elindedir.

Kaygusuz eder bu ilmi
Okudum anladım bildim

Bütün alemlerin hükmü
Kamil insan elindedir
.

(KAYGUSUZ ABDAL)

Bu bir yorum yazısı değil.
Ayet açıklaması hiç değil.

Gönlümüze akanlar sadece, gecenin bir yarısı.
Yükselten de, alçaltan da Odur!

Kimi kimin eliyle yükseltir, kimi kimin eliyle alçaltır, işte onu fark etmek büyük nimettir!

Hele hakiki yükselişin dünyevi anlamda yükselme mi, yoksa daha başka bir şey mi olduğunu fark etmek daha büyük nimettir!...

Evliyanın sırrını fark edenlere selam olsun!...
Henüz göremeyenlere, uyanmak nasip olsun!...

Şaban-ı Şerif, Nebevi hakikatleri aksettiren, Risalet gerçeğiyle yüzleştiren kulluk örtüsü altındaki mahalleri tanımamıza vesile olsun!

Rasülullah’ın ayında, Rasülullah (sav) ile hakiki manada tanışmak hepimize nasip olsun!

(AMİN)

(10/08/2008)

(Mehmet Doğramacı)

289- Hacı Ahmet Kayhan Dede'den DUA

ALLAH’ım lütfet ki,
Gittiğimiz her yere BARIŞ götürebilelim,
Bölücü değil, BAĞDAŞTIRICI, BİRLEŞTİRİCİ olabilelim.
Nefret olan yere SEVGİ,
Yaralanma olan yere AFFEDİCİLİK,
Kuşku olan yere, İNANÇ,
Ümitsizlik olan yere ÜMİT,
Karanlık olan yere AYDINLIK,
Üzüntü olan yere SEVİNÇ saçıcı olmayı
Bize lütfet ya Rabbi...

Kusurları gören değil, kusurları ÖRTENLERDEN;
Teselli arayanlardan değil, teselli VERENLERDEN;
Anlayış bekleyenlerden değil, ANLAYIŞ GÖSTERENLERDEN;
Yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, SEVENLERDEN olmamıza yardım et.

YAĞMUR gibi;
Hiçbir şey ayırd etmeyip,
Aktığı her yere CANLILIK bahşedenlerden;
GÜNEŞ gibi;
Hiçbir şey ayırd etmeyip,
Işığıyla tüm varlıkları AYDINLATANLARDAN;
TOPRAK gibi
Her şey üstüne bastığı halde,
Hiçbir şeyini esirgemeyip,
Nimetlerini herkese VERENLERDEN olmayı
Bize lütfet...

Alan ellerin değil, VEREN ellerin;
Affedici olduğu için AFFEDİLENLERİN;
Hak ile DOĞAN, hak ile YAŞAYAN, hak ile ÖLENLERİN,
Sonsuz hayatta yeniden doğanların safına KATILMAYI
Bizlere NASİP eyle… AMİN

(12/08/2008)

(Hacı Ahmed Kayhan)

290- Ahlak

Her şeyden önce bir insanlık koşuludur, ahlâk sahibi olmak. Ayrıca başlı başına bir erdemdir. Çünkü doğada, beşer dışında hiç bir canlı bu kavrama uygun yaşamaz.

İnsan kendine has bu durumu, fıtratı gereği tarih boyunca sorgulamış ve bir değerlendirme, ayrıca yakınma meselesi haline getirmiştir.

Ahlak dışı davranışlar, bilinçsiz/eğitimsiz kalmanın ürünüdür ve dinde yer bulamaz. Bu koşullar, bireyin henüz sürüleşme psikolojisinden kurtulamamasıyla eş anlamlıdır.

Dolayısıyla Müslüman olan herkes öncelikle ‘ahlaklı’ olmaya mecburdur.

Ahlak sınırlarını çizemeyen insan, daha baştan ‘yalnızlık’ koşullarını seçmiş, teslim olmuş, toplum dışı kalmıştır.

Oysa ahlak sahibi her kişi çevresi ile uyumlu yaşamış, toplum kurallarının sadık uygulayıcısı olmuş ve büyük oranda “hayırsever”  davranışları ile toplumsal yaşamda tutunamayanlar arasından kolaylıkla sıyrılmış, kendini ‘çevresinin ve dinin bekasına’ hasretmiş ve seviyesini bir kez daha teyit ederken, yükseklere tırmanmayı bilmiştir.

Yaşam şunu göstermiştir ki; sosyal alanda olduğu gibi mistik alanda da insanlığın büyük bir bölümü ahlak sahibi insanlara güven duymaktadır.

Üstelik bu yeni de değildir.

Tarih boyu canlılığını korumaktadır.

(15/08/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

291- "Yoruma muhtaç"

Değerli okurlar bu haftaki yorum yazımda, yaşantımızda her zaman karşılaşabileceğimiz kıssalara yer verdim. Hisselerini siz bulun.

Hepinizin bildiği bir hikâyedir;

Cenaze namazını kıldıracak imam bulunamayınca, bir grup cemaat, başındaki sarığa bakarak Bekri Mustafa’ya gelmişler:

-Cenaze ortada kaldı, bize bir cenaze namazı kıldır da defnedelim mevtayı.

Bekri Mustafa “olmaz” falan demişse de, çok ısrar etmişler.

Bekri, elinden geldiği kadarıyla cenaze namazını kıldırmış.

Mevta tam omuzlara alınacakken de ağzını tabuta yanaştırıp bir şeyler fısıldamış.

Birisi ”Hocam, ne dediniz mevtaya” diye sorunca Bekri cevap vermiş:

Mevtaya dedim ki, eğer sana öteki dünyada bu dünyanın ahvalinden sual edecek olurlarsa, onlara Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar dünyanın ne halde olduğunu anlarlar artık.

Cam yıkayıcı çocuk, sabah akşam “Bizim üniversitelerimizde başörtüsü diye bir sorun yoktur. Kızlarımız başını açıp huzur içinde derslere giriyor” diyen bir rektöre arabasının kirden görünmeyen camlarını göstererek “ Sileyim mi efendim” demiş.

Rektör “İstemem, camlar temiz” deyince, çocuk ikinci bir öneri getirmiş:

O halde izin verin de, gözlüklerinizi sileyim!”

Abdullah Cevdet,  Shakspeare’den çevirdiği Hamlet’i imzalayarak Neyzen Tevfik’e hediye eder.

Neyzen, bir gün Kadıköy’den karşıya geçecektir ama çoğu zaman olduğu gibi gene meteliksizdir.

Hamlet’i,  Fenerbahçe’de 5 kuruşa satarak vapur parasını çıkarır.

Onun bu hali,  tanıyanlarını üzmüştür.

Birisi, “Ah Neyzen ah, gene meteliksizsin galiba” deyince, Neyzen şöyle der:

Ne yapalım, Allah mekândan münezzehtir, ben de metelikten.”

Hoşçakalııııın!

(20/08/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

292- Doğruyu bulabilmek.

Kendine yontmakta ego çok maharetlidir. Ne yapar eder, kendine toz kondurmaz. Yontarken en çok kullandığı da duygulardır. “Duygusal değerlendirmelerden kaçının, yanarsınız” uyarısı da bu yüzdendir.

Siz bir yaşam sürüyorsunuz. Sevinçleriniz, acılarınız, arzularınız, hayalleriniz, istekleriniz var. “Bir türlü olmuyor” dedikleriniz olduğu gibi “Neden ama?” sorularını da çok soruyorsunuz!..

Tüm cevapların sizde olduğunu biliyor musunuz? Olumsuz diye gördüklerinizin sizden kaynaklandığını kabul edebilecek misiniz? Suçu karşıya atmak, sebebi ötelemek artık size göre değil. Siz tasavvufa gönül verdiniz, avam gibi, perdeli yığınlar gibi sebepleri dışarı atamazsınız! Sadece bilgisini mi konuşacaksınız tasavvufun?.. Ne zaman yüzleşeceksiniz kendinizle?

Bir de soruyorsunuz; BİLGİYİ YAŞAMA NASIL GEÇİRİRİZ?..

Cevap: KENDİNİZLE YÜZLEŞEBİLDİĞİNİZDE, BİLGİNİN YAŞAMI START ALIR!

İyi de nasıl yapacağız o yüzleşmeyi?..

Rasülullah (sav) her akşam yatarken VİCDAN MUHASEBESİ yapmamızı öneriyor!

Vicdanın sesi, Hak`kın seslenişidir!.. "Vicdan"ına hesap vermekle, ‘’Allah`a hesap’’ vermiş olacaksın!. (AH)

Vicdan bu ise yapmamız gereken açık. Oturun bu akşam ve sorgulayın kendinizi. Doğumunuzdan çocukluğunuza, gençliğinizden orta yaşınıza, ailenizden ata köklerinize, dostlarınızdan çevrenize, sevgilerinizden nefretlerinize, taleplerinizden elde ettiklerinize kadar her şeyi sorgulayın… Öteye atmadan. Programınızın sizden size doğru işlediğini, çekim ve dua sırrını da bilerek sorgulayın…Ve yüzleşin kendinizle!…

Şayet bunu objektif kriterlerle, egonun ağzını bağlayıp bilinçli biçimde yapabilirseniz, ne başkasını suçlama, ne olaylara yükleme, ne sebeplere atma girdabına düşmeyecek ve Yunus (as) ın meşhur duasında olduğu gibi BEN NEFSİNE; KENDİNE ZULMEDENLERDEN OLDUM, SEN SUBHANSIN diyeceksiniz!…

Salik kul olmak Salih amellerden geçiyor. Salih amel ise önce Salih kavramını kendinde oturtmakla fiile dönüşür… Nedir Salih olmak!?

Salih; sulh yapan, barışan demek! Kimle sulh yapacaksınız? Dışarıdan önce içeriyle, başkalarından önce kendinizle!… Önce yüzleşecek, sonra fark edecek, sonra barışacaksınız kendinizle!.. “Ne ettiysem kendi kendime ettim, düşünce-duygu ve fiillerimin sonuçları imiş yaşadıklarım, acı diye nitelediklerim” diyeceksiniz.

Aşama aşama önce başkalarından, sonra sebeplerden, sonra kendinizden razı olacaksınız!..  Bunları tamamladığınızda ne yaşadığınızı, ne olacağını merak ediyorsunuz değil mi?...

Bir soru geldi geçenlerde: “Kadir gecesi sadece zaman dilimi değil, bizde her an yaşanabilecek bir idrak açılımı ise, Beraat gecesini nasıl düşünelim?..

KENDİMİZLE YÜZLEŞİP, SALİH OLMAYA KAPI ARALADIĞIMIZ HER İDRAK ANI BİR BERAAT GETİRİR, diye düşünsek olmaz mı?…

“Yüzleştim ama Allah beni affetti mi?”, sorusu hala geliyor mu aklınıza? Yunus (as) “NEFSIME ZULMETTIM” demiş, affedilmişti. Siz de bunu dediyseniz!... Demenin de idrak ettiğini yaşamak olduğunu biliyorsanız!..

Beraat Gecesi geçti. Beraati; Kendiyle yüzleşme bilip, her anı HOŞNUTSUZLUĞUNDAN RIZASINA, CEZALANDIRMASINDAN AFFINA, GAZABINDAN RAHMETINE SIĞINMA bilinci içinde değerlendirmek, Benliği yere sererek Hakikat Secdemizi ikmal etmek geceyle kayıtlı değil. Bunu her an yapabiliriz, nasibimizde varsa.

Selam olsun kendisiyle yüzleşenlere!...

Selam olsun, secde edip vehmi benliği yere serenlere!

Selam olsun, barışanlara, BİRleşenlere!..

(22/08/2008)

(Mehmet Doğramacı)

293- Sürüden ayrılan kuzu

Öyle görünüyor ki hayallerinin, beklentilerinin gerçekleşmemesi durumunda birçok tasavvuf ehlinin gerisin geriye dönüşü ile uzun süre var zannettiği imanını-inancını kaybetmesi (aslında hâlâ var zannediyor) ve bunun yanı sıra karşılaşacağı felaketler, yalnızca manevi alanla sınırlı kalmayacak, o kişinin sinir sistemini de yerinden oynatacaktır.

Bu nedenle, sürüden ayrılanların başına geleceklerin hesabını kitabını tahmin etmek çok zor olmasa gerek. 

Düne kadar iman dairesinde iken bugün komşusu ile hasımane bir tavır içine girmiş olmaları, dostlukların/menfaatlerin bitimini müteakip hemen hemen önceki hallerine dönmeleri, hatta eskiyi aratır bir tutum içine girmeleri kayıp olarak değil de başka ne şekilde izah edilebilir?

Ayrıca, etrafta intikam ve menfaat tutkusuyla gezinip yanıp tutuşan, tırnaklarını biraz daha derine geçirebilmek için sabırsızlıkla bekleyen kurtların, sürüsünden ayrılmış bu kuzuları gözden kaçırabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Anımsayın bakalım!

Soruların yanıtını erbabı versin…

Gelgelelim sürüsünden ayrılan kuzuya, Kur’an şu ifadeyle uyarıda bulunmak istiyor:

‘Rahman’ın zikrinden yüz çevirene Allah şeytanı musallat eder.’

Şu bile söylenebilir; Akla gelebilen her türlü fikrin doğru olup olmadığı sabitleşmemiş iken, önyargılı bir halde şeytanın oyunlarına alet olmanın bedeli çok ağır sonuçlar doğurabilecek, kişi sadece kimlik kaybına uğramakla kalmayıp çok şeyler kaybettiğini bir gün mutlaka anlayacak ve “bu hallere düşmeseydim” diyebilecektir.

(24/08/2008)

(Ahmet F. Yüksel)

294- Empati

“Empati” sözlük anlamı ile kendinizi karşınızdakinin yerine koyabilmek, onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak algılayıp bunu ona anlatabilmek olarak ifade ediliyor.

Bugünlerde sosyal hayatta çok da fazla kullanılıyor. Empati kurmaktan artık sağlıklı ilişkilerin olmazsa olmazı olarak bahsediliyor. Şirketler çalışanlarını eğitirken özellikle bu kavramın üstünde duruyor. Kendi ayakkabılarından çık ve git karşındakinin ayakkabılarının içine gir, bir de ordan bak olaylara, içinde bulunulan duruma diye...

Empati üç önemli adımdan oluşuyor:

  1. Empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.

  2. Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru anlamamız gereklidir.

  3. Empati tanımındaki son öğe ise empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır.

Sempati’den farklı* ve karıştırılmaması gerekiyor; sempati karşındaki ile senin aynı duygu ve düşüncelere sahip olman nedeniyledir. Empati ise bambaşka bir varoluşu anlamak ve kabullenip, karşı iletişime geçebilmektir.

2000’li yılları yaşadığımız şu dönemde basit bir kabiliyetmiş gibi bahsedilirken empatiden; hayata uygulamaya çalıştığınızda aslında kişiliğinizden, sahiplendiğiniz tüm değerlerden fedekarlık gerektiriyor, karşınızdakinin değerlerini, sahiplendiklerini anlamaya çalışmak çok emek istiyor…

Beyindeki ayna nöronların aktifliği ile doğru orantılı olan empati kurabilme özelliğinin aslında bizim kültürümüzdeki genel ifadesi “üzüm üzüme baka baka kararır” .

1990’lı yıllarda maymun beyni üzerinde yapılan bir araştırmada ayna sinir hücrelerini ekibiyle keşfeden Giacomo Rizzolatti buluşunu şöyle ifade etmişti:

“Ayna sinir hücreleri insanları yıldızlara uzandırırken, maymunları ancak fıstıklara uzandırır."**

Ya bu konuda deha kabiliyetinde olanlar? IQ’su 145’in üzerinde olan, karşısındakinin öfkesini, korkusunu, hiddetini, neşesini veya mutluluğunu beyninde (oluşan renkler ile) görebilen ve hatta aynı anda aynı duyguları hissedebilenler?

Empati isimli edebiyat-bilim-felsefe içerikli eserinde Adam Fawer’a göre böyle insanlar daha çocuk yaşlarda tespit edilmeye çalışılıyor ve belli eğitimler ile özel olarak yetiştirilip gerekli görüldüğünde görevlendiriliyorlar.

Hem sürükleyici bir roman tadında olması hem de aslında bizlerin çok da uzak olmadığı bilim-felsefe kavramlarını akıcı bir şekilde önünüze imgeleyerek koyması nedeniyle Adam Fawer’ın hem Empati’sini hem de bir önceki eseri Olasılıksız’ını (eğer okunmadıysa) tavsiye ederim…

Selamlarımla...

* http://sufizmveinsan.com/sohbet/empatisempati.html

** http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm

(26/08/2008)

(Nilay Çakı)

295- Ramazan ayı, kendimizi yetiştirme ayı

Mübarek ramazan ayında müslümanlar arasında ayrı bir coşku ve özel bir manevi duygu oluşur ve herkes bu duyguların sayesinde yüce Allah katına daha fazla yakınlaşmaya çalışır. Bu ay kendimizi yetiştirmemiz açısından oldukça değerli bir ay sayılır ve bu yüzden bu ayda bazı özel şartları yerine getirmek gerekir.

İnsanlar kendilerini sabırlı olmaya alıştırmalı, çünkü bu özellik insanların izzet ve şerefine vesile olan bir özelliktir. Kendini yetiştirmek isteyen bir insan tembellikten kaçınmalı ve onu Allah'ına yakınlaştıran amellere yönelmelidir.

İffet ve paklık, yüce Allah katına yakınlaşma zaruretlerinden biridir. Sabırlı insan zorluklara daha kolay katlanır ve asla boyun eğmez. Akıl ve ruhun erdemliliğine doğru ilerlemek ve takva ve amel kanatları ile izzet ve azametin doruğuna ve yüce Allah katına ulaşmak gerekir. Dünyanın geçici zevklerine karşı takva silahı ile donanmak ve böylece cennete kavuşmak gerekir.

Asi nefsimizi yenmemiz ve başkalarının söylemlerinden etkilenmemek gerekir. Sevgi, dostluk, fedakârlık, arkadaşlık, hoşgörü, bağışlama gibi duyguları nefret, kin, öfke, kibir, bencillik, hırs ve şiddet gibi duygulardan üstün tutmak gerekir. Erdemliliğe kavuşmak için mübarek ramazan ayı en iyi fırsattır ve bu fırsatın her anını değerlendirmek ve kendimizi yetiştirmek gerekir. Bu ayda cennet kapıları insanların karşısında açılır ve insanlar ayrı bir ruhsal âlemde seyreder.

Ramazan ayı tövbe ve geri dönüş ayıdır. Bu ay, özgürlük, cehennemden kurtuluş ve cennete kavuşma ayıdır.İmam Zeynel Abidin (as) mübarek ramazan ayı hakkında şöyle buyurur: Ey yüce Rabbim, seçkin işlerin ve özel vecibelerin arasında ramazan ayını da koydun. Bu ayı diğer aylardan üstün tuttun ve tüm zamanlar ve devranlar arasında onu seçtin ve yılın diğer vakitlerinden üstün kıldın ve bu seçimin sebebi Kuran'ı Kerim ve bu ayda gönderdiğin nur içindi ve bu ayda imanı iki kat arttırdın ve orucunu farz kıldın ve gece yarısı ibadetlerini tavsiye ettin ve bin bir geceden daha kıymetli olan kadir gecesini bu ayda azamet kazandırdın. Daha sonra bu ay vesilesi ile tüm ümmetlerin arasından seçtin ve fazileti yüzünden bizi diğer dinlerin izleyicilerinden üstün tuttun. O zaman senin emrinle orucunu tutuyor ve senin yardımınla gece ibadetini yapıyoruz.

Rabbim 1429 senesinin ramazanı şerifini bihakkın ifa edenlerden ve ramazanın razı olduğu kullardan eylesin, inşallah.

(31/08/2008)

(Bilal Atış)

296- Ramazan Ayının Hususiyetleri

On bir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayına bir kere daha kavuşmanın hazzını ve kıvancını yaşıyoruz. Rahmet esintilerinin yoğunlaştığı bir iklimi bize yaşatan bu mümtaz ayın bazı hususiyetlerini sizlerle paylaşmak istedik.

Öncelikle Kur’anı Kerim’in inzal edilmeye başlandığı bir süreci ifade etmesi açısından önemli bir hususiyete sahiptir diyebiliriz. Bu anlamda nüzul sisteminin işleyişi doğrultusunda özden gelen yeni açılım ve ilhamlara beşiklik etmektedir. Bereket ayı olarak vasfedilmesi de manevi rızıklanma ve feyizlenme anlamında daha ziyade yüksek kozmik tesirlerin artması sebebiyledir. Üç aylarda ve özellikle Ramazan’da ruhani yönümüz daha ön plana çıkmaktadır.Ruhun serbest hareket imkanı yükselmektedir.Ruh gücünün artırılmasına yönelik ibadet adı altındaki çalışmalarda yoğunlaşma da ruhun bu özelliğini daha da güçlendirmektedir.

Orucun niyetiyle birlikte midemiz şartlı reflekse geçerek metabolizmamızda önemli müspet tesirler oluşturur. Böylelikle kilo fazlalığı olanlar kilo verirken ,zayıf olanlar ise kilo alma fırsatı yakalar.Genel anlamda da metabolizmada revizyon ve tazelenme başlar.