Günün Yorumu

111- MUTLULUK NEDİR ?

- İşler bir açılsa değme keyfime. Ama nerede, piyasa ölü kardeşim!
- Emekli olup çocukları da evlendirdim mi benden mutlusu yok!
- Sınavı bir kazansam, beni kimse tutamaz.
- Bir türlü yüzüm gülmedi, hep çile, hep dert.
- Çevrem beni bir anlasa, daha mutlu olacağım.

Mutluluk nedir sorusuna aldığım cevaplar aynı eksende dönüyor. İşler yoluna girerse, idealler gerçekleşirse, çevre anlayış gösterirse, başarılı olunursa mutlu oluyor insanlar. Acaba mutluluk bu mu? Mutluluk her şeyin tıkırında gitmesi mi?

Dünyanın en mutlu insanı kim sizce? Şüphesiz Alemlerin Efendisi Hz.Muhammed (s.a.v)

Doğmadan yetim, 6 yaşında anneden, 8 yaşında dededen mahrum. Tebliğinin Mekke’de ki 13 yılı İşkence, Boykot, Dışlanma, Tehdit… Medine’deki 10 yılı Savaş ve Açlık!..
Bu nasıl mutluluk Allah Aşkına?!...

Ne dersiniz, mutluluk anlayışımızda bir sakatlık mı var?!..
Yoksa mutluluk daha farklı bir şey mi?..

(19/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

112- BİZE GÖRE DEĞİL!

http://www.hasiok.com/connect.php?id=1726&access=1
Bu adresi bir tıklayın.

Gördüğüm kadarı ile bir otopsi yapılıyor ve doktorda bir taraftan öğrencilerine izahat veriyor.
Kısaca işinin başında. Onun için bir anormallik yok
Ama inanın vahdet ehli de aynı bu doktor gibi.
Acıma hislerinden beşeri değerlerden yoksun.
Diğer yandan ölü ise feryat ediyor; ‘Yapmayın, etmeyin’ diye bağırıp çağırıyor ne var ki sesini duyurması mümkün olmuyor
Orada yatan mevt için ne kadar acı değil mi dostlarım! Zannediliyor ki o bir ölü.
Ve ilginç olanı bu işlemin insanlığa hizmet için yapıldığının düşünülmesi.

(22/07/2006)

(Ahmet F. Yüksel)

113- KOPYALA AMA YAPIŞTIRMA!

Beynin çalışma mekanizmasına göre insan; yeni karşılaştığı olay, kişi yada fiilleri eski birikimlerinden kopyalama suretiyle değerlendirir. Birikimlere kıyas etmek değerlendirmenin önünü açtığı kadar, idraki geriye de hapsedebilir! Bu durumda kıyas; anlamaya yardımcı olmak yerine kalın bir perdeye dönüşür. Yanlış yargılar, şüpheler, dedikodu, suizan ve hatta iftira- bühtan derecesine varan azaplar bundan dolayı yaşanır. En ağır bedel ise Hakikatten gafil olmaktır.

Tarih; insanların kopyala, yapıştır kolaycılığı sebebi ile hakikati anlaşılamayan olay, kişi ve fiiller mezarlığıdır.

Kopyala, yapıştırla değerlendirmek, karşıdakine değil değerlendirene perde çeker! Kıyas mekanizmasını işletirken yeni doğuşları- yeni oluşları fark edebilme yürekliliği gösterenler; azabı saadete, kötüyü iyiye, narı nura, cehennemi cennete dönüştüreceklerdir. Etraftan yardım almak, eskiden kopya etmek yerine SADECE ALLAH diyerek Hakikatine yönelenler sıradan insanların MUCİZE- KERAMET dediği, aslında gayet doğal olan işleyiş boyutlarını keşfetmişler.

Kopyalayın ama, her zaman yapıştırmayın. Gaflet, üzerinize bir yapışırsa sıyrılmak hiç de kolay değildir. Yeniyi, HASBUNALLAH- SÜBHANALLAH diyerek yorumsuz seyredenlere selam olsun!

(26/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

114- BİLSE!..

- Geçmişteki fiilleriyle bugününü oluşturduğunu bilse “İçim acıyor, insanlardan darbe aldım” diyerek kimseyi suçlamayacaktı…

- Sistemin yerli yerince işlediğini, mekanizmada haksızlığın muhal olduğunu bilse, “Bana haksızlık yaptılar” diye üzülerek geceler boyu depresyona girmeyecekti.

- Başarı ve Yapmak kavramlarının benlik- şirk koktuğunu bilse “Başaramadım, yapamadım” diye sorumluluklar altında ezilerek yıkılmayacaktı.

- Gayret edenin himmet bulacağını, marifetin iltifata tabi olduğunu bilse “Dünya; torpil dünyası, gariplere fırsat verilmiyor” demeyecekti.

- Adandığı şeyin sadece Allah olması gerektiğini bilse, vuran kişiler görülse de asıl vuranın işleyişini inkar ettiği sistem olduğunu bilse “Beni en yakınlarım ardımdan vurdu, oysa onlara ömrümü adamıştım” diye kimseye sitem etmeyecekti.

- Her birimin sadece kendi idrakini ortaya koyduğunu, kimsenin kimseye anlayış gösterme zorunluluğunun olmadığını bilse, “Eşim ve çocuklarım bile beni anlamadı”  diye çöküntüye uğramayacaktı.

- Her yıkılışın yeniden inşa olduğunu bilse, yalnızlığa itildiğinde AHADİYET ve SAMEDİYET kapısında olduğunu bilse, “Yapayalnız, kimsesizim”  diyerek perişan olmayacaktı.

***

“Bildiğimi bilseydiniz….” buyurdu Rasülullah! Bilseydik Ona Ümmet olmakta, Rabbimize Kullukta ihmal gösterir miydik?...

(30/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

115- SOHBET EDER MİSİNİZ?

Sözlü Kültürden geliyoruz. Yazılı ana kaynaklarımız az. Konuşmayı, dertleşmeyi seviyoruz. Belki de bu yüzden kitap okumak bizim gibi toplumlarda fazla ilgi görmüyor.

Hakikat Yolunun öncelikli metodu; sohbet. Erkam’ ın Evindeki sohbetlerle  tebliğe başlıyor Rasülullah (s.a.v). Daha sonra Mescid-i Nebevi’de sürüyor halkalar. Ashab- Sahabe kelimesinin bir anlamının da SOHBET EDENLER demek olduğunu biliyor muydunuz? Rasülullah’ı dinlerken: “Başımızın üzerinde kuş varmış da uçuverecekmiş gibi dikkat kesilirdik” diyor Sahabe. Kelâma kulak verenler; Kemâle erişiyor! Ne var ki günümüz insanına dinlemekten çok, bildiğini satmak daha sevimli geliyor.

Televizyonla başlayıp, bilgisayar- internetle devam eden enformatik bombardıman; sohbeti katletti!.. Kitaplarınız, internetiniz, yazışmalarınız olabilir. Ama mutlaka sohbet etmelisiniz! Sadece ilmin değil; hâlin, yaşantının, feyzin yansımasıdır sohbet. Kelâm etmeseniz de bir araya gelmeli, görüşmeli, kucaklaşmalısınız. Yüreğin yürekle, beynin beyinle takviye edildiği manevi şarj dinamosudur sohbet meclisi. Yunus, sohbetle açılan sırları şöyle fısıldar:

Sohbet cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür

Sohbet Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir.

***

Kim ki bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola

Bir ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki.

(30/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

116- KESTİRME BİR YOL

Hakikat; hayli gayret- emek ister. Okumak, araştırmak, kainata ve özüne yorumsuz nazar etmek gerektiği gibi zikir ve riyazatlar da elzemdir. Bu yola baş koyanların ifadesine göre Vahdet ikliminden koku almak en az bir 20 seneye yayılan süreç!.. “ İyi ama bunun kısa yolu yok mu?” diyeceksiniz!...

Alternatif bir yol elbette var. Hem yoğun bir emek de istemiyor. Yapılacak şey oldukça basit. “Ben yapabilir miyim?” tereddüdüne düşmeyin. Lazım olan potansiyel hepimizde fazlası ile mevcut. Harcadıkça çoğalan, paylaştıkça artan, verdikçe misli misli geri dönen biricik şey o!..

Deve çobanını Üveys El Karani, Celaleddin Hocayı Mevlana, Oduncu Dervişi Yunus Emre’ ye dönüştüren o ulvi pırıltı!... Açığa çıktığında tüm mahlukatın dize geldiği yegane olgu!

Nefreti, düşmanlığı, hasedi, kırgınlığı eriten; dikeni gül eyleyen sihirli formül. Ne mi?...

SEVMEK!... Sevebilir miyiz?.. Benliği bir yana koyup “Yaratılanı Yaratandan Ötürü Sevme” sırrına erebilir miyiz? Kalabalık bir kesret dünyası değil sevmeniz gereken. Tek bir Zatı çok sevin; ötekiler anında size sevgili kesilecekler!.. Kimi mi?...

HZ.MUHAMMED (s.a.v)i…Evrenin Kalbini sevin, bütün kalpler sizin olsun. Kainatın öz cevherine yönelin, bütün mücevherler sizin olsun!

Seni Seviyoruz Ya Rasülallah!
Sevenler adedince salat u selam sana!

(05/09/2006)

(Mehmet Doğramacı)

117- SIRLI BİR METOT

İnsanların çoğunluğu sıkıntı dönemlerinde kişilere başvurur. Kişide çare aramak; çözüm bekleyen işler için hatırlı kimseler devreye koymak, genellikle benimsenen işlevsel bir metot. Kınamıyorum, bu da Sunnetullah dahilinde doğal bir vakıa.

Dikkât çekmek istediğim; sırlı bir yöntem! Ne var ki çok az insan bunu keşfedip uygularken çoğunluk perdeli kalıyor.

Kişilerle sorununuz mu var? Çözüm isteyen işler çıkmaza mı girdi? Yakın çevrenizde bazı arkadaşlarınızla gerilim mi yaşadınız? Hayati bir konuda, düzeyli bir referans mı lazım?

Boş verin! Alışılmış yöntemleri atın kenara! Kimseye açılmayın! Kimseden yardım istemeyin! Sabredin, Tevekkül edin, Razı olarak Seyredin! Teslim olun sunnetullahın akışına! İlla açmak lazımsa; kutlu vakitlerde gözyaşlarıyla imzalı mektuplar yazın Rabbinize!.. O sizi dinleyecek ve mutlaka cevabın en güzelini verecektir!

Delil mi? Bıçaktan kurtulan İsmail; çölde zemzem bulan Hacer; Zindandan Saraya yürüyen Yusuf! Ve işkenceyle çıkarıldığı Mekke’ye Fetihle dönen Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)!..

“Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz” (Fatiha-4-5) sırrını fark eden; sebepleri aşıp müsebbibe yönelen; kişilere değil SADECE AMA SADECE ALLAH’A YASLANANLARA SELAM OLSUN!..  

(09-09-2006)

(Mehmet Doğramacı)

118 - Zamanlama hatası

Fenerbahçe –Sivas maçının son çeyreğinde, orta yuvarlak civarına bir pozisyonda Lugano’nun zamanlama hatası yaparak yüksek bir topu Baliliye kaptırması ve bomboş bir pozisyonda gole giden rakibine engel olmak için önce formasından çekip sona da çelme atması, ama düşürememesi dikkât çekiciydi.

Bu hareket, bütünüyle futbolcunun o an içindeki zamanlama hatasına dayanıyor. Anlaşılan şu ki; santra civarı, yan gelip yatma yeri olmuyor.

Aslında böylesi durumlar hemen herkesin başına gelebilir.

Ama önemli olan, bunun üzerinde önemle durulmasıdır. Şayet yeterince algılanamıyorsa bireyler arasında  diyalog söz konusu olamaz. Olsa olsa birbirlerine olan tahammüllerin sınırlarını aşmasıyla mümkün olur.

Sebebi, bireyde mevcut Bari ismini yeterince kuvveden fiile çıkmaması ile alakalıdır. Zamanlamanın yerinde ve yeterince kullanılabilmesi için bu ön şart budur.

(19-09-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

 

119 - Ümmetim

Alemlerin Efendisi (s.a.v) için söylenmiş çok bilinen bir söz: “ Doğarken Ümmetim, yaşarken Ümmetim, Mi’racta Ümmetim, ölüm anında Ümmetim dedi. Mahşerde de Ümmetim diyecek!”

Bu sözü hiç düşündünüz mü?.. Ümmet; geniş kitle demek! Kur’an, kuşlar ve diğer hayvanlar için de ümmet tabirini kullanır. Terim anlamını genişleterek düşünürsek YARATILMIŞLARIN TAMAMI; ÜMMET diyebiliriz!..

Niçin Efendimiz “ümmetim” diyor? Her güzel şeyi niye ümmetine istiyor? Ömrünü ümmete hakikâti fark ettirmeye adaması neden ?..

Kişisel Gelişim, NLP ya da Farkındalık seminerlerinde çokça söylenen bir olgu; Mutlu olmak istiyorsanız MUTLU ETMEYE ÇALIŞINIZ! Hakiki Mutluluk VERMEKTİR! Hakiki huzur PAYLAŞMAK ve BAŞKALARI İÇİN KOŞMAKTIR!..

“ Ya Rabbi bana ver!” sözüne kıyasla “Rabbim ümmete, insanlığa, başkalarına bol bol ver!” diye dua etmeyi Ümmet kavramı çerçevesinde çok anlamlı buluyorum!..

“Kendim için istiyorsam namerdim” sözünü samimiyetle söyleyenlere, Ümmete adanmayı yaşam ilkesi olarak seçenlere, istenecek BENi bir kenara iterek Biz kavramındaki Biri fark edenlere, kendisi dışındakileri kendinden gayrı görmeyenlere; Ümmetim diyen Rasül’ ün izinde yürüyenlere selam olsun!..

(26-09-2006)

(Mehmet Doğramacı)

120 - Nasip

Adam kölesi ile şehre iner pazar yapmak için. Ezan okununca köle namaz için müsaade ister ve camiye girer. Saatler geçip de çıkmayınca Efendisi içeri seslenir:

- Heyyy! Niçin gelmiyorsun seni dışarı salmayan mı var?

- Evet efendim bırakmıyor.

- Kim o bırakmayan?

- Seni içeri almayan kuvvet beni de dışarı bırakmıyor efendim!...

***

Hakikat yolunda fark ettiğiniz bazı gerçeklerden sonra insanların uğraştığı sorunlar, halleri, gidişatları size garip gelecek. Dertleri, sorunları kolayca çözümlenecekken niçin göremiyorlar diye üzüleceksiniz. Tavsiye ve destek için canhıraş biçimde gayret edeceksiniz.

Öneriler güzel. Sabrı ve Hakkı tavsiye de farz! Aman dikkat, her şey nasiple! Sakın sistemi zorlamayın!.. Unutmayın ki; içeri almayan da O, dışarı salmayan da!...

İçeri girmeyenler de en az girenler kadar güzel diyebiliyorsanız ne mutlu size!..

(27-10-2006)

(Mehmet Doğramacı)

121 - Bir Veli ile Muttaki arasındaki fark

‘Saflığını-arılığını’ korumaya dönük, bir kasılma olmaksızın enerjisini kullanan, tüketmeyen, ‘esas meseleye odaklanarak yaşayan’, derdini herkese anlatma, açma ihtiyacını hissetmeyen, yanıp tutuşmayan, fikrine/ilmine, mekârimi ahlâka güvenen, Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğine inanan, her şeyin ‘olurunu bulmaya’ çalışan, ‘bulduğu ile yetinen’, küçük işlerde ‘ hesaplaşmalarda’ erimeyen, ‘metin olan’, deneyim sahibi, beşeri münasebetlerde dengeyi korumayı bilen biri olarak tanımlanabilir bir Veli. O’nda bahsi geçen bu ipuçlarını yakalayabilirsiniz...

‘Gayba iman’ eden, korunmanın yollarına başvuran, sistemi anlamaktan, okumaktan ötürü ‘korunma ihtiyacını’ hisseden ve bunu bir hidayet yani gerçeği görme gibi kabul eden, kendisine ‘verilenden infak’ eden,’namaz dinin temelidir’ esası ile namazı ikame eden ise muttaki sınıfında yer alır.

“O halde fark nerede?” diye soranlara şu yanıtı vermek mümkün:

Velinin hedefi Allah’a ermek, Muttakinin hedefi ise Cennete ulaşmaktır denebilir.

Şimdi bu analize göre hangisi sahihtir?

Aşikâr ki, Veliler-Yakıyn Ehli- İslâm âleminin şahikası sayılıyorlardır.

(03-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

122 - Kısa bir süre önce

Bir buçuk yaşındaki bir bebeğe, annesinin de haberi olduğu halde, tecavüz edilmesi belki dünya tarihinde işlenen suçların ‘en kötüsü’ oldu diyebilirim.

Bütün toplum/ülke ve dünya, bu insanlık ayıbını konuştu.

Değerlendirmeye çabaladı, ancak akıl, klişelerin, yargıların ve üslupların ötesindeki bu ölçüyü kavrayamadı.

Olanlar yüzünden insanın ağzı bir karış açık kaldı. Bugüne kadar irili ufaklı pek çok şeye şahit olunmasına rağmen, böylesi gerçekten görülmedi.

Bu türlüsü, töre yüzünden çocuklarını kendi elleri ile boğan, katledenlerin yaptıklarını dahi acayip geride bıraktı.

Ne sosyal, ne kültürel yaşam, ne de dini dokümanlar bu olayı anlatamadı, yorumlayamadı.

Akla ve mantığa uymayan, insanın hayal gücüne dahi sığmayan,  ‘anneye-babaya emanet olduğu kabul edilen’ bir bebeğe başka canlı türüne rastlanmayacak bir teşebbüsü oluşturmak için kavramlar bir şey ifade etmez.

Bu insanlıktan çıkmışlar hakkında söylenebilecek en son söz bence şöyle olmalı:

‘Ya Rabbi, bunu yapanları sana havale ediyoruz.’

(07-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

123 - Etraf Sensin!...

Yakın görüştüğünüz yada hayatta karşınıza çıkan kişileri hiç düşündünüz mü? Sevdikleriniz de var, beğenmedikleriniz de. Hatta iş icabı beraber olmak zorunda kaldıklarınız da. Elinizde olsa bazısı ile yüz yüze gelmek bile istemezsiniz, ama nedense sürekli karşınıza çıkarlar, kopamazsınız! Düşündünüz mü sebebini ?..

Bir süre önce tanıştığım iki şahsı düşündüm. Biri olgunluk, tevazu, hilm, aşkla dolu tecrübeli bir gönül insanı. Diğeri coşkun, hareketli, nefsiyle mücadele azminde, alabildiğine delikanlı! Bu ikisi neden karşıma çıktı ?!..

Geldiğim nokta; İkisini de ben doğurdum! Biri ulaşmayı arzuladığım maneviyatın, diğeri geride bıraktığım hallerin somutlaşmasından başkası değil! İnanın böyle!.. İster negatif, ister pozitif görün, sizinle olanlar sizden başkası değil! Kimi olumsuzluklarınızın, kimi bastırılmış güdülerinizin, kimi ideallerinizin, kimi gayelerinizin, kimi aşmanız gerekenlerin şahsileşmiş örnekleri! Çekim yasası gereğince siz çektiniz onları! Kendinizi tanıyın diye!

Etrafımdakiler; benim! Etrafımı benimsiyor, doğurduklarımı seviyorum!

Çünkü kendimi seviyorum!...

(11-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

124 - Mezarımız nerede olmalı?

Gömülme hususunda son zamanlardaki talep, din eksenli yaşayanların dışında kalanlarda garip bir gelişme gösteriyor.

Deniyor ki, mezarım gül bahçeleri içinde, selvi ağaçları altında ya da dere kenarlarında olsun. Bu nedenle ‘Aşiyan’ı tercih’ ederim. Çünkü Boğaz’ı görüyor.

İsteklere bakar mısınız!

Ne hikmetse, böyle yerleri tercih ediyor, tutku ile istiyorlar. İşe yarayacağını düşünüp berbat bir yere gömülmek istemiyorlar.

Herhalde işin aslını bilmiyorlar veya habersizler.

Anlatalım:

Her kim, nerede gömülürse gömülsün, bir şey değişmez. Mezar yerini “iyi” ya da “berbat” diye vasıflandırmak doğru değil. Aralarında fark olmadığını söylemek gerekiyor.

“Nedir bu fark, neler olabilir?” diye sorarsanız, mevtanın kısa bir süre boyut değiştirerek gayb âlemine geçmesi, önemli olanın boyut değiştirmeden önce münkire nekire üstünlük sağlamasıdır.

Bu arada, mistik bir ayrıntıdaki uyarıyı da unutmayalım: Allah Rasulü (s.a.v) diyor ki: ‘Ölülerinizi Salih kimselerin yanına gömün.’ Böylece, gayb âleminde, huzurlu bir ortamın nimetlerinden faydalansın. Berzah hayatı ona zindan olmasın.

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.

(13-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

125 - Balarısı

- Vahyi nasıl işitiriz, diye sordu halkaya yeni katılan genç. Herkes kendince yöntemler saydı. Hiçbiri genci tatmin etmiş görünmüyordu. Grubun en tecrübelisi söze girdi: “ Vahyi biz duyamayız, balarısı duyar!..”

Herkes şaşkındı. Devam etti:

- “Rabbin balarısına vahyetti”(Nahl-68) yi arı mucize hayvan, bal süper gıda diye anlarsan hava alırsın! Kur’an ne biyoloji kitabı, ne de gıda rehberi! Deli etme insanı!

Celalini Cemal takip eder, inciler döktürürdü. Yine öyle oldu:

- Arı ne yapar? Bal. Kendi için? Hayır, insanlık için! Renk ayırmaksızın çiçek dolaşır. Kraliçeye sadık, kovana bağlı! Ne anladınız ?!..

Biri çekinerek sıraladı: “ 1- Arı gibi insanlık için yaşayacağız. Ego için değil. 2- Kesretteki manalardan özler toplayıp, Vahdet mayası yoğuracağız. 3- Gönül kovanına bağlı, Rehbere sadık çalışacağız. Böylece vahyi işitiriz!..

“İşte bu! ” dedi keyifle. İşareti ile ikram faslı açıldı. Bal şerbeti dolu kaseler içilirken balarısının vahiy alışı, Rasülullah’ın bal şerbeti sevmesi ayrı bir boyutta konuşuluyordu.

(16-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

126 - Beleşcilik

Karşılıksız iyilik infak’a, her şeyi maddi manevi sürekli başkasından beklemek yani bir anlamda üretimsizlik ise beleşçiliğe dayanır. Beleşçilerin beklentilere, ilginç ve özgün yaklaşımları vardır.

Özellikle ‘üretim’ ile ilgili konulara önem vermeye hiç de niyetli görünmezler. Üzerine eğilmedikleri gibi tam tersine duyarsız davranırlar. Bu tür sınıfın türemesi, asalak hale gelmesi toplumun yapısını, kültürel konumunu tehlikeye atar. 

Ayrıca, gerçek anlamdaki iyiliğin, pişirilip hazır halde önüne konan sofranın varlığını hissedemediklerinden tanınmaları güç bir hale gelebilir. Beleşçilik vasfı, insani değerler açısından hiç de tasvip edilen bir değer değildir.

O yüzden insan üretebilmeli, hazıra konma sevdasından vazgeçerek tembelliği huy haline getirmekten kaçınmalıdır.

Ancak, yardım istemekle, beleşçi olmak aynı şey değildir.

Yardım, çözemeyen ama çözmeye azimli olan bir kişiye yapılan iyiliktir. Bir nevi paylaşmadır. Bu farkı ayırt etmeden yapılacak her iyilik, herkesi ‘beleşçi hale’ getirecek ve toplum dağıtacaktır.

(19-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

127 - Rüyada Onu Görmek!

“Rüyada beni gören; hakikaten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez!” hadisini hiç tefekkür ettiniz mi? Rüya için mi söylendi sadece? Tefekkür edelim!

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!”  hadisi dünya hayatının özü. “ İçinizden bir rasül gönderen Odur! ” (9/128)  “ Rasül göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz” (17/15) ayetleri Risalet işlevinin kıyamete kadar daim olduğunun delili! Hadisi okuyalım:

“ Rüyada ( dünya hayatında) beni gören ( Risalet işlevimle Sünnetullah hakikatini açan, yaşayan bir zata erişen) hakikaten beni görmüştür! ( Ondan yansıyan ilim- hal bendendir!) Çünkü şeytan benim suretime giremez! ( Beşeriyet; hakikatime perde çekemez! O zatın beşeriyetine takılıp sakın mesajından perdelenmeyin!)

Benzer işaretleri çok önceden okuyan Kaygusuz Abdal’ ı dinleyelim:

Maksud cihana gelmekten / Kişi Rabbin bilmekmiş
Rabbini bilmekten murad;  / Evliyasın bulmakmış!
Evliyaya gönül vermek; / Rengine boyanmakmış!

***

Biz böyle okuduk. Doğrusunu Allah ve Rasülü bilir!
Dünya hayatında yolu bir Hak Dostuna uğrayıp, gereğince nasiplenenlere selam olsun!

(23-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

127 - Eylem

Mistisizm– Tasavvuf boyutunda ‘eylem yapabilme’, aklın icapları doğrultusunda bir strateji ortaya koyma, ‘bayrak açma’  olarak kabul edilir. Karşılığı çok şiddetli olur.

Ahlakçı tutum, eylemi kişinin kendini kanıtlaması, meydan okuması gibi görmeye yatkındır. Şayet eylemi ortaya koyan, tarzını belli ederse bu kaygı daha da şekillenir. Anlık çıkışlar ise eylem amacından ziyade, içgüdülere, benliğin kontrolsüzlüğüne bağlanabilir.

Kendini bilen, koruyan/korunmak isteyen, eylemsizleştirici olmanın yollarını arar. Namus gibi belalı bir konuda  bile hassasiyetini korur. Toplum açısından eyleme girişmenin en bariz yolu, kadın konusundaki zafiyettir.

Kadınlara yönelik bir yaptırımda ne olursa olsun birey duygularına kapılır, kendini kaybeder, ürkütücü olur. Tanınmaz hale gelir.

Bu ise faydacılıktan ziyade, onları hapsetmek ve toplum hayatına adım atmalarını engellemek demektir.

Bu şekildeki eylemler gayeden uzaklaşır, şiddet ve baskı unsuru sayılır.

(27-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

128 - Olmadı Sn. Polat

Bildiğiniz gibi Arda, Galatasaray’ın parlayan yıldızı. On dokuz  yaşında, yani kimlik ve kişiliğini kazanmış, delikanlılık çağına girmiş, kısaca rüştünü ispatlamış biri. Ne var ki, kısa bir süre önce Zidane’yi hatırlatan hareketi ona hiç yakışmadı.
Bu konuyla ilgili yoruma girmeden, medyada, yaşıtları ile ilgili haber yaratan, sık sık okuduğumuz ve gördüğümüz birkaç örneği size aktarmaya çalışalım:
-Babasının otomobiline aldığı üç  arkadaşı ile Boğazı gezisine çıkan on yedi  yaşındaki genç, bir direğe çarptı, gençlerden ikisi öldü, ikisi ağır yaralı.
-Falanca okulda gençler arasında çıkan kavga sonunda bir öğrenci tabanca ile vuruldu, hastaneye giderken yolda yaşamını yitirdi.
-Bir lise öğrencisi çantasında taşıdığı bıçakla öğretmenini ağır yaraladı.
-Yaşları 16-17 arasındaki dört genç, bir kızı eve kapatıp tecavüz etti.
Bu dokümanların ışığında tekrar Arda’ya dönüp şunları söyleyebiliriz: Verdiği her karar, yaptığı her davranış kendisini bağlar. Ancak Arda’nın davranışını yanlış olarak yorumlamak, ona doğruyu göstermek, yardımcı olmak demektir. Aksi düşünülemez. Ne var ki, GS yöneticisi Adnan Polat’ın, Arda’ya bu hareketinin sonrasında “ Kimse senden özür beklemiyor” demesi, topluma ibret olması açısından hiç de etik olmadı. Kulağını çekeceği yerde, bu sözü; ‘Ardacığım, sen, başka maçlarda da istediğine kafa vurabilir, tekme atabilirsin” anlamına gelmez mi?
Atatürk’ün ‘ben sporcunun zeki ve ahlaklı olanını severim’ özdeyişine hiç uymadı doğrusu!

(30-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

129 - Ahlaksız teklifte 'ama' faktörü

Aliye isimli dizi, uzun zaman gündeme oturdu. Çünkü toplumda kanayan bir yaraya parmak basmıştı. Şimdi yerini ‘Bin bir gece Masalı’na bıraktı. Bu dizi de anlaşılan, epey gürültü koparacağa benzer. Konusunu ve adını kimilerince masum olan bir ahlaksızlık olayından almış.

Şöyle ki senaryo; çok zor durumda olan bir kadına hasta oğlunun tedavisi için patronuyla 150 bin dolar karşılığında bir gece birlikte olma teklifinin getirilmesi ve bunun kabul edilmesi ile ilgili.

Bence bu dizi, toplumun genel yapısını, nerede, hangi düzeyde bulunduğunu da açık seçik ortaya koyması açısından çok ilginç. Yapılan araştırmalar bunu gösteriyor.

Ama bu çok farklı; ‘Evladım için yapamayacağım şey yoktur’ diyenler de var.

Oysa sağduyulu televizyon yayıncılığının temel ilkelerinden biri, aile kavramını ayakta tutmak, desteklemektir.
Hem anneler, hem hasta çocuklar aşağılanıyor.
Ve bütün Türkiye de ahlaksızlığın yüceltilmesine alkış tutuyor.
Böylece, ahlâk erozyona uğruyor demeye getiriyorlar.
Şunu da ilave etmeden geçemiyorlar: Anneler bugün çocuklarının ameliyatı, yarın eğitimi için fahişeliğe başlamazsa utanç duyacaklar herhalde…
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü, ‘Ama’ demenin sonu yoktur. Zira, bir kere bir şeyi yapan/yaşayan, ‘ ar damarı çatladığından’ ikincisi başına geldiğinde bu faktörü unutur, hatırlamaz bile.

(04-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

130 - Dini Duygu ve Hac İbadeti

Dini duygu yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır.  Her ne kadar günümüzde dünya gündemi fitneler ile çalkalansa da insanların güven duyacağı her şeyini tevdi edebileceği dayanak noktası Allah inancı devamlı bir ihtiyaçtır.

Çokları vicdan ile hesaplaşma korkusundan bu ihtiyacı görmezlikten gelip, geçici dostluklar, bağımlılıklar, eğlence, alkol, uyuşturucu gibi şeyler ile avunsalar da bu hakikat değişmez. Nitekim yaşadığımız çağın stres asrı olmasının arkasında yatan sebep dini hakikatlerden uzaklaşmak olarak ifade edilebilir. Bu acı hakikati ilahi Rehberimiz “Her kim benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz” (Taha, 20/124) ayetiyle beyan etmektedir.

Hac ve İslam Kardeşliği Heyecanı

Bu günlerde hac ibadeti; Müslümanları heyecanlandırmaktadır. Kâbe etrafındaki tavaf tevhidin simgelerindendir. Beyaz kefen rengi ihramlar ile Arafat’taki vakfe “Ölmeden önce ölünüz” kelamının tecellisi gibidir.

 İslâm özü itibariyle birlik, beraberlik, muhabbet ve kardeşlik dinidir. Mal, makam ve ırk farkı gözetilmeksizin, yapılacak olan tavaf ve ibadetler, İslam dünyasının kaynaşmasına vesile olması temennisiyle…

(08-12-2006)

(Emin Sert)

131 - Neler olabilir?

Bazı konular gündemimizi oluşturuyor. Ve halk arasında ciddi yaklaşım farkları bulunuyor. Muradım, burada tartışma yaratmak, meşru platformların dışına çıkmak değil. Kim haklı kim haksız tartışmalarına girmekten yana da değilim. Tartışmalardan esinlenerek toplumsal yaşamda temel konularda olup bitenlerle ilgili ne düşündüğümü, birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istedim.
· Çocuk hayat bulmuşsa – 120. günde beyin ruhu üretir bebek canlılığa kavuşur- kürtaj yaptırmak kesinlikle yanlış bir işlevdir. Bu resmen bir can almadır ve adı CİNAYET’ tir.
· Doğuştan azaları tam olan bir insan, sonraki evrelerde, elini veya ayağını bir trafik kazasında kaybederse, ölüm ötesi yaşamda vücut azaları tam olarak sonsuza dek yaşamına devam eder. Hayatta iken olagelen bir eksiklik ruha yansımaz.
· Buna benzer şekilde erkek olarak dünyaya gelen biri, dünya yaşamında geçirdiği ameliyatla kadın olmuş (aslında böyle bir şey tıp açısından mümkün değil) ve bu şekilde hayatına devam ediyorsa, ölüm ötesinde ruhen erkektir. Erkek görüntüsü ve kemâlatı ile haşr olacaktır.
· Doğuştan âma olup gözleri hiç açılmayan, ışıktan yoksun kimseler ölüm ötesinde göreceklerdir.

Yine doğuştan sağır-dilsiz olarak dünyaya gelenler ise ahiret boyutundaki sürelerde hem duyacak hem de konuşacaklardır.

(15-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

132 - Apronda Deve Kurban Etmek

Onarımı tamamlanan RJ 100 tipi yolcu uçaklarının sonuncusu, İngiltere’ye teslim edilmek üzere aprona çekilince personel, ‘kendi arasında topladığı parayla’ bir kurban kesiyor. Ancak, durum farklı yönlere çekilirken özellikle, başlarındaki şef-mühendis suçlanıyor ve olay adeta kara bir mizaha dönüştürülürken “bu ne rezillik!” deniyor.
Peki bunun ne sakıncası olabilir?
Ülkemizin % 99’ u Müslüman değil mi?
Güya Allah’a, resulüne inanan bir milletiz!
Allah Rasulü Hz. Muhammed’in
kurban kesimini bir ilaha kan akıtmak şeklinde buyurmadığı ortada. Çünkü kendisi, tanrının olmadığını söylüyor.
O halde?!..
Kurban, sadece haccın bir rükunu değil. Kevser suresinde “kurban kesin” demiyor mu? Diğer surelerde bu ilahi emir yok mu?
Şu halde, havaalanında deve kesme konusu çok fazla abartılmadı mı dersiniz?
Lütfen, biraz akıllı ve vicdanlı olalım. Bu arkadaş hırsız değil, arsız değil. Dar kafalı hiç değil, aksine iyi niyetli. Eldeki, işe yaramayan bozuk uçakların çıkması nedeni ile en içten duygularına tercüman olmuş ve adağını yerine getirerek deve kurban etmiş, etini de fakire fukaraya dağıtmış.
Bunun neresi kara mizah anlayamadım.
Anlayan varsa, lütfen bizi de aydınlatsın ışığa kavuşalım derim.
(22-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

133 - Ait Olmak mı ?..
Şehirlerarası mola yerinde çaylarını yudumlarken aidiyet duygusunun insan için olmazsa olmazlığından bahis açıldı. Herkes sırayla aidiyetlerini dile getirdi:

- Benim için memleket mühim! Hemşerilerimi görmezsem rahat edemem.

- Ailem her şeyim! Onlar için yaşarım.

- Sevdiğime canım feda! Her şeyim O benim.

- İşime aşığım! Beni hayata bağlar işim.

- Akrabalar ve eş- dost olmadan asla! Bunalıma girerim çevrem olmazsa.

- Bilimselliğe tutkunum! Bilimsel olanın haricindekiler açmaz beni.

Aykırı çıkışlarıyla bilinen pat diye girdi söze:

- Kelepçeleriniz, prangalarınız mübarek olsun! Sırat Köprüsünde ayağa dolanan kancalar varmış hani?! Kancalarınızı sevdiniz demek?..

Ötekiler bozuldu. “ Nasıl yani, aidiyetlerimiz kötü mü? “dediler. Bizimki devam etti:

- Rasulullah (s.a.v) nereye aitti? Sizin gibi aidiyetleri var mıydı? Neden “dünyaMIZ ” yerine “dünyaNIZ “ demeyi tercih etti?..

Kalkış anonsu duyulurken ekledi:

Mola yerine yapışan; otobüsü kaçırır! Dünya; Ebediyet Yolcusunun molasından başka bir şey değil!..

(28-12-2006)

(Mehmet Doğramacı)

134 - İnsani Değerler

Geçtiğimiz hafta içinde iki olay, toplum yaşamında dikkâtleri üzerine çekti. İlk olay, Galatasaray'ın değişmez, alternatifsiz kalecisi Mondragon'la ilgiliydi. Fenerbahçe maçında fanatik seyircilerin ikinci yarının hemen başlarında kafasına attığı ses bombasıyla bir süre yerde kalan ve işitme sorunu yaşayan Faryd Aly Camilo Mondragon, Türk futboluna leke düşürmemek için maça devam edeceğini belirtmiş; ‘Bugün (Salı günü) öğle saatlerine kadar hafif bir uğultu duydum. Hakemle o konuyu konuşmamıştım, ama zaten ne olursa olsun sahada yatmayacak ve oyuna devam edecektim. Bu kadar güzel bir gösteriyi lekelemek istemedim. Sportif ahlakım buna izin vermezdi. Türk futbolunun imajını kötüleyemezdim. Güzel olması gereken bir olayın kötü sonlanmasına neden olmamak için o maça devam etmem gerektiğini düşündüm." demiştir.

Bu arada, Mondragon'un maça, üzerinde hasta köpeği için 'Tommy her zaman kalbimizdesin!' yazılı bir tişörtle çıktığını da söylersek onun hiç de yapmacık hareketler içinde olmadığını, kişiliğini süfli yaşamla şekillendirmediğini gözlemliyoruz.

Öte yandan Galatasaray Teknik Direktörü Gerets de, kafasına yabancı cisim atarak alnını delen ev sahibi takım seyircisi için, ‘keskin nişancıymış, tebrik ederim’ demekle yetindi. Bu bir anlamda ‘kendisine taş atana, gül atıp karşılık vermek’ anlamına gelir.

Taş gözüne gelebilir, kör olmasına dahi neden olabilirdi. Ama o, sakin ve efendi durmasını bildi, öfke yağdırmadı, oyunla ilgilendi.

Bütün bu olumsuzlukların bir daha asla olmaması için ve bizlere neler yapılması gerektiğine dair çok önemli dersler veren bu iki insanı hiç unutmayacağız.

(05-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

135 - Nerede, Nasıl, Kiminle ?..

Tasavvufla ilgilenenler temel kavramları bilir, bakış açılarını onlarla genişletirler. Mertebe, Esma, Batini Mana, Sünnetullah vb konular ana eksen. Bunları tabii ki bilecek, tefekkür edeceğiz. Dikkat çekmek istediğim; tasavvufun nerede, nasıl, kiminle yaşanacağı?..

Bu iş sadece okumak, yazmak ve  sohbet olsaydı yüzlerce Veysel Karani, binlerce Mevlana, sayısız Yunus’lar seyrederdik! Çok azlar değil mi?

Bu iş; yaşamdır efendim, kavram edebiyatı değil!.. Nasıl yaşanır? Sizde, sizinle, şimdi! Talep ettiğiniz idraki ve çevrenizde gelişenleri paralel bağlarla düşünün! İdrak; çilesiyle, nimet; belasıyla geliyor! Kuliste senaryo tekrarı kolay! Sahne performansı hiç de öyle değil! Kavramlarla erilse; Veliler çile çekmez, oturur kavram ezberlerdi!

Ötede değil; evinizde, işyerinizde canlı sahnelerle gelecek talep ettikleriniz! Öze talipseniz, öz çıkana dek yontulacak, sıkılacaksınız! “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” sırrını isteyen; yontulacak ki kalem olsun! Kalemsiz yazılmaz, okunmaz!

Yontulmaya, sıkılmaya razıysanız şu gerçeği hiç unutmayın:

Binanın sağlamlığı; teknik raporla resmiyet, depremle hakikat kazanır!

Deprem başladığında ayakta kalanlardan olmanızı niyaz ederim.

(07-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

136 - Ahtapot

Yılbaşı ve onun devamı olan bayram günlerinde yurt sathında, yine çoğunluğu kurallara uymama ve aşırı hız nedeniyle kazalar meydana geldi. Bu bağlamda, son yıllardaki ölü bilânçosuna bir göz atalım.
İstatistikler şunu gösteriyor:
1998’ te 9 günlük tatilde 159 kaza, 216 ölü, 375 yaralı,
1999’ da 9 günlük tatilde 134 kaza, 190 ölü, 340 yaralı,
2000’ de 9 günlük tatilde 121 kaza, 176 ölü, 275 yaralı,
2001’ de 9 günlük tatilde 132 kaza, 190 ölü, 255 yaralı,
2002’ da 5 günlük tatilde 52  kaza,   58 ölü, 10 yaralı,
2003’ te 9 günlük tatilde 83kaza,  114 ölü, 252 yaralı,
2004’ te 5 günlük tatilde 46 kaza,   60 ölü, 129 yaralı,
2005’ te 4 günlük tatilde 46 kaza,   78 ölü  145 yaralı,
2006’ da 9 günlük tatilde 80 kaza, 109 ölü, 179 yaralı.
2007 yılı rakamları ise henüz kesinleşmedi, ama ölü sayısının 60 civarında olduğu tahmin ediliyor. Belirli sürelerde trafiğe ve kurallara uymanın gerekli olduğu dile getiriledursun, yurt sathındaki kişisel düzen bu idealin karşısında duruyor. Buna aslında bir düzen değil, insanların yaşamını bitiren, süründüren bir ahtapot desek yeridir. Trafik, varlığıyla hayatı cehenneme çevirirken, toplumun ne yazık ki bu canavarı önemseyemez, hatta fark edemez durumda olduğu görülüyor.
Ateş düştüğü yeri yakar derler. İşte bunu bir bilip idrak etsek, davranış tutarlılığına bir kavuşabilsek, ahtapotun kolları düşecek ve bizler yeni acılarla  karşılaşmak durumunda kalmayacağız.
Başka acılar yaşamamak dileğiyle Allah’a emanet olun.

(12-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

137 - Kimi Severim

Ben en çok gusülhânede cesedimi yıkayacak, henüz tanımadığım ve asla tanıyamayacağım memuru severim.

Çünkü benim için hayır duaları edecektir; mâzimi, günahlarımı ve yalanlarımı hiç bilmeden.

Çünkü bu iş duasız yapılabilecek bir iş değildir.

Ben en çok o memuru severim.

Çünkü beni, bana rağmen, çenemi bağlamış vaziyette, tertemiz bir şekilde mezarıma hazırlayacaktır.

Ve bunu kafaya takmayacaktır çünkü sırada daha çok ceset vardır ve hep de olacaktır.

Ve evine gittiğinde eşine benden bahsetmeyecektir müspet veya menfi şekilde...

İşte, aldığı üç beş kuruş bahşiş veya uyduruk maaşla izah edilemeyecek kadar ulvî bir iş yapan o kişi var ya...

Hani, kendi cesedini kimin yıkayacağını bilmeden sessiz sedâsızca işini yapan o insan var ya...

Ben, en çok onu severim.

(15-01-2007)

(Prof.Dr. M. Kerem Doksat)

138 - Tersini Hesaba Katın!

İnsan; neyi çözümlerse çözümlesin, yeterince çözemediği unsur yine kendisi! “ Kalıp düşünce ve algılarından kurtulduk ” dediğimizde bile kalıplar var, fark edemediğimiz!

Fikir üreteni; o fikri en iyi yaşayan olarak kabul de bir kalıp! Biri, ilmin vazgeçilmezliğinden bahsetse; Onu alim sayar çoğunluk. Biri  “ Hedefe varmak için rehber lazım” dese; iyi rehber olduğu zannı uyanır! Kim neyi dillendiriyorsa onu en iyi O yaşar diye kabul ederiz. Acaba öyle mi? Geçenlerde bir psikolog tersini söyledi:
- Kişinin yoğunlaştığı şeye dikkat edin! Gündemde tuttuğu konu; zaafı yada dinmemiş özlemi olabilir! “ Ego kötüdür ”, diyenin şuur altında güçlü bir ego, “ Tevazu olmazsa olmaz ”  diyenin derununda kibir ve hükmetme arzusu uyuyor olabilir!..

Bu ilginç tespit şunları düşündürdü:
- Kimseyi gözünde idolleştirme, beşerdir!
- Tâbi olacağın şey İlimdir; Alim değil!
- “ İnsan; dilinin altında saklıdır. Konuşturun ne olduğunu söylesin!” (Hz.Ali)

Zaafın bilinsin istemiyorsan, susabildiğin kadar sus!

(19-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

139 - Gerilim!

Gerilim, taraflar arasındaki uzlaşmaz tutumun devamlılığı halinde, kendiliğinden ortaya çıkan bir haslettir. Sinirlerine hâkim olamayan bireyler, bilinçsiz şekilde bir güvensizlik ortamı yaratmak durumunda kalıyorlar. Ortamının başıbozuk oluşu ayrıca taraflar arasında iletişim bozukluğuna da neden teşkil ediyor.

Toplumsal yaşamda gerilimi kimin kaşıdığının, kimin hangi gerekçelerle bu gerilimi artırdığının, kimin haklı ya da haksız olduğunun hiç mi hiç önemi yok demek mümkün değil. Mutlaka başlatan bir taraf olacaktır. Aksi düşünülemez. Önemli olan, her iki tarafın da eleştirel yanlarını tırmandırmaması, şiddete başvurmamasıdır.

Gerilimin panzehirinin toplumdaki bilgi ve enformasyonun artırılması olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

Toplumun topyekûn görüşlerinin artırılmasından, özgürleştirilmesinden, ilminden, paylaşımından başka hangi önemli mevzi var ki?

Bu nedenle yalnızca bayram ve yılbaşı vesilesiyle de olsa gerilimin yavaşlatılması, 'zeytin dalı uzatıp uzlaştırıcı' mesajların verilmesi büyük önem taşıyor.
Uzlaşmada iyi niyet ve hoş görünün sırrı var. Bu işe soyunanlara fazlasıyla görev düşüyor ve onların rolünün altını çizmek gerekiyor.

Birbirleriyle kardeşçe yaşamak ve durumu rayından çıkaracak bir noktaya götürmemek aklın eseri olsa gerek. Altımızda yer alan fay hatları kırıldıktan, kısaca iş işten geçtikten sonra yumuşamak bir işe yaramadığı gibi insan kalitesinden de bazı şeyleri alıp götürüyor.

(22-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

140 - Harika Bir Antivirüs

Beyninde bir dizi sorunla daralmış, hiçbir şeye odaklanamaz olmuştu. Ne duygusunu ne de aklını kullanabiliyordu. İnsanlar, ilişkiler, gelişmeler gönlünü kilitliyordu, bilgisayarı bozan virüs gibi.
İyi bir antivirüs olsa, gönlüme yüklesem, benliğim temizlense diye iç geçirdi. Sonra güldü kendi kendine; bilgisayara antivirüs yüklenirdi ama şuura ne yüklenebilirdi ?..

Uykuya daldı. Rüyasında tarihi bir bedestendeydi. Yazılım satan dükkana gitti ayakları. Nur yüzlü satıcı:
- Antivirüs arıyorsun değil mi?
- Evet, dedi heyecanla..
Bir dizi program çıkarıp tanıttı:
- Bak bu RİYAZAT. Müthiş temizler. Kullanımı zor. Herkes kaldıramaz! Şu İLİM. Pahalı değil ama gayret, sebat ister. Boşluk affetmez.
Daralmıştı:
- Ucuz, zahmetsiz bir şey yok mu?
Adam anladı, gülümseyerek:
- Var! Verdiklerimin çoğu şuuruna yükleyemedi. Kaldırmadı kapasiteleri. Dene istersen. Ücret istemem. Hediyem olsun.
Dükkandan sevinçle çıkarken ambalajdaki yazıya baktı:< Bu program; İMAN- EDEP- SALİH AMEL- HALİS NİYET- FEDAKARLIK ile desteklenerek kullanılırsa bilinci tüm virüslerden temizler. Hiçbir hakkı mahfuz değildir. Bolca kopyalanabilir.
Etiketi açıp programın adını okudu:
SEVGİ !..

(27-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

141 - Yaşam Düzeni

İstanbul’dan uçup Londra’ya konunca, kendimi bir sessizlik kentinde buldum.  Önceleri bu sessizliğe uyumda bir süre zorlandım.

Metroda, açık trende, otobüste müzik, olması gerektiği şekilde, kulaklıkla dinleniyor. Kimseyi uyarmak zorunda kalmıyorsunuz.

Etki-tepki, eylem-karşı eylem gibi bizde olağan karşılanan kurallara da yer yok. İnsanlar kültürlü ve birbirlerine saygılı.

Durulacak yer herkes tarafından çok iyi biliniyor. Kimse rahatsız olmuyor. Burada sistem ön planda, ayrıca hayat pamuk ipliğine de bağlı değil.

Ölüm yolu,

Ölüm virajı,

Ölüm geçidi,

Ölüm kavşağı gibi deyimlere hiç rastlamıyorsunuz.

Aklıma takılan soru şu: Sahi bu toplumsal düzen yapılırken biz neredeydik acaba?

Anlayacağınız, toplumsal enerji hayal âleminde yaşam düzeni içinde yerini alıyor.

(31-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

142 - Küresel ısınma

Önceleri kimse fazla ciddiye almıyordu, küresel ısınmanın somut belirtileri kendini hissettirinceye kadar. Artık en duyarsız-lakayt olanlar bile bu ısınmanın insanlığın en büyük tehlikelerinden biri olduğunun farkında.

Neredeyse kış bitti. Ne yağmur yağıyor, ne kar. Sadece zaman zaman oluşan kuru bir soğuk. Bu havayı enteresan bir şekilde Londra’da da yakaladım.  Kaldığım süre içinde yağmurun damlası düşmedi desem yeridir.

Uzmanların hazırladığı rapora göre; sera etkisi yaratan karbondioksit gazları salımında, endüstriler kadar olmasa bile bireylerin payı da bulunuyor.

Örneğin, 2002 yılında159 milyon ton olan özel amaçlı enerji tüketimi, bir yıl içinde yüzde 4.7 oranda artış göstermiş.

Buna göre, ilerleyen sürelerde küresel ısınmanın etkileri tüm dünyayı içine alacak ve bu durum insanoğluna açlık, su kıtlığı olarak yansıyacak.

Şimdi bizim üzerimize düşen görev, yapmamız gereken şey, işin ciddiyetinin farkına varıp tüketim alışkanlıklarımızda aşırılığa gitmemek olmalı. Örneğin Fransa’ da halk, çantalarında taşıdıkları bez poşetlerle marketlerde alışveriş yapıyor.

Anlayacağınız, söz konusu olgu artık kapımıza kadar geldi.

Lütfen dikkât!

(02-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

143 - Neyi Iskaladık

Kanuni’yi eleştirdik Hürrem’e tutuldu diye. “Cihan padişahında sevebilecek kocaman bir yürek varmış, hükümranlık otoritesine kalbini feda etmemiş” diyemedik!

Kays, Leyla için çöllere düştü. Mecnun dediler. Mecnun deli demekti. Sevmek delilikti! Mecnun olmasa edebiyat arşivleri, ölümsüz eserler kimi referans alacaktı, görülmedi!..

Yusuf (as) öne çıktı da Züleyha kerih görüldü! Evrensel bir şahsiyetin yoğrulmasında Züleyha’ nın payını önemsemedik! Züleyha’ yı; saldıran, nefis kölesi bir kadın saydık!..

Ferhat dağları delerek su getirmişti Şirin için. Hayat veren bengisunun özden fışkırması için Şirin sevgilinin aşkı; motor güç idi. O gücü göremedik!..

Alemlerin Efendisi Hümeyra’ sını seviyordu. Gece Medine sokaklarında koşuya çıkacak kadar! Onun içtiği yerden içecek, yediği yerden yiyecek kadar. Efendimiz Onun hücresinde kanatlandı ukbaya! Ravza; Aişe’ nin hücresi! İslam Tarihi okuduk ama okuyamadık Hz.Muhammed (sav) ile Aişe-i Hümeyra aşkını!..

Sevgiyi ıskaladık dostlar!..
Akıl, mantık, realite dedik ıskaladık sevgiyi!...

Sevebilecek cesaret sahiplerine selam olsun!
Aşk olsun!..

(14-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

144 - Gasp

Biz globalleşmeden, varlık- yokluk arası bir dengeden, çokluğun olmamasından dem vururken, insanlar sorunların pençesinde hiç de öyle düşünüldüğü gibi ‘global’ yaşamıyorlar.

Düşünün bir kere; en önemli sorunlardan biri ‘Gasp’. Artık kimse bu konuyu konuşmak bile istemiyor. “Evet, böyle bir durum var” diyenler, demenin ötesinde bir şey yapamıyor.

Halk, çaresiz bir şekilde mahallesinde, sokağında, evinde, şiddete dayalı gasp olaylarına karşı yapayalnız kalıyor. Kendilerine ‘el uzatacak’ ve bu sorunlarını çözecek birilerini arıyor. Ama seslerini duyuracak kimseyi bulamıyor.

Çoğunluk, ‘değerlerin kaybolmasından’ yakınıp şikâyet ederken, sorunun daha çok, kolay edinim zihniyetinden kaynaklandığını söylüyor. Bazıları ise ‘şekilsel bir dindarlıkla da olsa’ gidişatı durdurabileceğini düşünüyor. O nedenle dini bilgilerin topluma daha fazla yansıtılmasını istiyor. Ancak, bu arada ‘irtica yükseliyor’ gibisinden sesler de duyuluyor.

Bu sorunlar böylece başka sorunları da beraberinde getiriyor ve GASP olaylarının çözümü unutulup gidiyor.

(19-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

145 - Kader değil de ne?

Uzmanlar, hemen herkesin korktuğu ama gözünü kapattığı bir gerçeği bir kez daha haykırıyor:

‘Zamanı geldi.’

Bilim adamlarının verdiği bilgiye göre aynı deprem bugün olsa, bakın ‘İstanbul’ da neler olacak:

10 bin bina tamamen yıkılacak.

50 – 60 bin bina ağır hasar görecek.

40 – 50 bin kişi ölecek.

Kentin alt yapısı çökecek.

Ayrıca Prof. Sucuoğlu’nun verdiği bilgiye göre sadece ‘Fatih ilçesinde’ deprem riski çok yüksek olan bina sayısı 5 bin. Böyle bir felaketin sonuçlarını düşünmek bile korkunç.

Bütün bu verilere rağmen, İstanbul halkının kuşkuya düşmeyi bir an bile aklına getirmediği ortada.Bu insanların ‘kendilerine hiçbir şey olmayacağına’ dair inançları var.

Asla telaşa kapılmıyorlar. Hatta bir süre evvel bazı kentlerin yok olmasına neden olan depremleri görmelerine/yaşamalarına rağmen bu gerçeği kabullenmeye yanaşmıyorlar.

İnançları öylesine sağlam ki, bu kentten çekip gitmek yerine kalmayı yeğliyorlar. Köklü inatları öyle güçlü ki bunu kendilerine yediremiyorlar. Alıştıkları mekânlarından bir türlü ayrılamıyorlar.

Gülümseyerek konuyu şu yorumla kapatalım:

Bu ilginç tavır için sizi bilmem, ama ben sadece “KADER” diyorum.

(24-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

146 - Harika Bir Antivirüs

Sn. A.Hulusi, KUR’AN MUCİZESİ EKBERİYET yazısında “Geçmişteki değerli zâtların, hangi cümleyi veya şiiri hangi aşamada söylediklerine; yazdıklarının sıralamasına çok dikkat etmek, olayın seyrini anlamak ve düşünsel gelişmeleri hakkıyla tespit açısından çok önemlidir.” tespitinde bulunuyor.

Evrensel zatlar; muhtelif görüşlere dayanak alınırlar. Mevlana, Yunus’u sevenler arasındaki çeşniye şaşarsınız! Zıt bakışların ortak paydası bu zatlar. Belli boyuttaki söyleme tâbi olmak, bu ilginçliği ortaya çıkarır. Mesela, Namazı savunanların da, önemsemeyenlerin de referansı Yunus! Niçin mi? Bakın şiirlere:

Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil

...

Bana namaz kılmaz diyen / Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem / Hak biliyor niyazımı

Her kim Müslüman olmadı / Beş vakit namaz kılmadı
Bilin Müslüman olmayan / Ol tamuya girse gerek!

***

Hangi Yunus? Çelişki mi var? Hayır!..  Boyutsal yolculuğun farklı istasyonları bunlar!
Boyutsallıkta boğulmadan, Cem denizine dalanlardan olmamız niyazıyla!

(02-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

147 - Toplum çöküyor

Toplumsal yaşamda sapkınlık (dalalet) ve aymazlık ( gaflet)  içinde yaşamını sürdürebilen insanlar olabilir. Gözünü hırs bürüyen, yalakalık yapmak suretiyle bir yerlere gelme çabasında olan, yeteneksiz, cahil, gelişmemiş, alt yapıdan yoksun, kültürden nasibini almamış olanlar da bulunabilir. Bunlar doğal ve olağandır. Ancak, ahlakın temel esaslarından yoksun olunması artık ciddi şekilde tehlike arz etmektedir.

Tinerciler,gasp, hırsızlık, tecavüz, magandacılık olayları toplumun çöktüğünün bir kanıtıdır. Ne yazık ki, din, küreselleşme ve çağdaş anlayışlar arasında bu olumsuz faktörler gitgide artmakta ve çok tehlikeli bir hal almaktadır.

Hemen herkesin dindar olması beklenemez. Bunu hoşgörü ile karşılamak lazım. Benim yakınmam, toplumun iyice süflileşmesi ve bu batağa gömülmesidir.

Dostlarım! Bunu yazmak bile bana acı veriyor. Ancak söylemek zorundayım. Müstahak olan, layık olduğu şeyin karşılığını bir şekilde alacaktır.

Bundan hiç şüpheniz olmasın.

(07-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

148 - Toplum çöküyor

Sanıldığı gibi, ‘imaj peşinde koşma’ hevesi yeni ortaya çıkan bir durum değil. Biz oldum olası ‘onun’ peşindeyiz. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, giydiğimiz elbisenin modaya uygun olup olmadığı, saç şeklimiz, boyası, makyajımız sanki ‘imaj’ inşa eden yapı taşlarıdır.

Ancak, çok az kimsenin aklına çağımızın ilerleyen teknolojisine adım atmak, yaşamın gündelik sözcüklerini değiştirmek, kavramlara yeni kavramlar eklemek gelmez. Bu soyut görüntü, her ne hikmetse imaj değişikliği olarak kabul edilemez.

Anlaşılan şu ki; bu kavramı algılamada bir biçim farkı var. Benim burada söylemek istediğim, insanın özünde bu imajı yakalayabilmesi.

Bu gerçeği bilmeden yaşıyorsak, buna imaj değil, ‘uymak’ ya da ‘moda’ dense daha makul olacaktır.

Sorunların kaynağına inmedikçe imaj değişikliğinin olabileceğini düşünmüyorum, kabul edemiyorum.

(12-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

149 - Semerci olmak kolay değil...

Hikâye bu ya, eşekler, köydeki semerciden çok şikâyetçilermiş. Semerci, onlara göre hiç de iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları, kanlı yaralarla doluymuş. Eşekler, bir gece bir araya toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua etmişler. Ertesi gün duaları kabul olmuş ve köye gerçekten yeni bir semerci çıkagelmiş. Ne var ki, bu semerci de bir türlü eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar azalacakken daha da artmaya başlamış.
Eşekler, öğrendiler ya metodu, yine bir araya toplanıp köye yeni bir semerci gelmesi için dua etmişler. Gerçekten bu defa da, mevcut semerci köyden ayrılmış, yerine başka bir semerci gelmiş. Eşekler, her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler. Ama çok zaman geçmeden, yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin gittikçe daha kalitesizleştiğini, yaralarının ise  iyice kötüleştiğini ve kanadığını görmüşler. Bir semerci gitmiş, diğeri gelmiş. Her seferinde, eşekler yeni semerci gelmesi için dua etmişler.

Bu hikâye, kaç semerci değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum. Nihayet, bir gün eşekler toplanıp bu defa eski semerciden kurtulmak için değil de eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.

Hikâye böyle bitiyor…

Kıssadan hisse; Kim “ben iyi bir semerciyim” diyorsa kocaman bir yalan bu. Kendini beğenmeyen çok az.  Ama bizler onlara bir şekilde inanıyor, inanmak istiyoruz. Ve temcid pilavı gibi aynı şeyleri tekrar edip yaşıyoruz.

Bunun farkına varmamız için dönüp şöyle geriye bakmamız lazım. Tasavvufta kaç semercinin kellesi gitmiş!...

Saymakla bitmez. Hem de ucuz sebeplerle.  Çözümün değil de problemin parçası olanlar, olması gereken yerde değil, hemen semerci konumuna geçiyorlar.

Çünkü semercilikten tad alıyorlar.

(21-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

150- Duymak mı, duymazlıktan gelmek mi?

Bir hikâyeyle başlıyoruz yine bugün.

Hikâyemizdeki kişi, artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından şüpheleniyormuş ve onun işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. Ancak karısını kırmadan, incitmeden ona nasıl yaklaşması gerektiğinden pek de emin değilmiş. Bu durumu konuşmak için hemen aile doktorunu aramış. Doktor, adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için ona çok basit bir yöntem önermiş: "Yapacağın tek şey şu, karından 40 adım ileride dur. Normal bir konuşma tonuyla ona bir şeyler söyle. Eğer duymazsa ona yaklaş, 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar aynı şeyi tekrar et." O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam, doktorun tavsiye ettiği yöntemi uygulamaya başlamış. Kırk adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Cevap yok. Mutfağa biraz daha yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var
? Gene cevap yok. Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Durum çok ciddi. Hâlâ cevap yok. Adam mutfağın kapısına gelmiş, artık mesafe iyice azalmış ve aynı soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Gene cevap alamamış. Bu defa, karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu büyük bir merakla tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var?
Karısı:
- Hayatım, beşinci kez sana söylüyorum, Tavuuuk! Kıssadan hisse; Hemen belirtmek gerekir ki bazen sorun, düşündüğümüz gibi karşımızdaki kişilerde değil, kendimizde olabilir. Bu bakımdan, kimseyi zan altında bırakmak doğru ve yakışık olmaz. Egomuzu tatmin eder şekilde karşımızdakileri ‘beni dinlemiyor, beni anlamıyor’ diyerek eleştirenler acaba, kendilerini duyuyor ve anlayabiliyorlar mı? Bizler bir şeyleri değiştirmek istiyorsak kuşkusuz, işe başkalarından değil, kendimizden başlamalıyız.

Amaç, yapay paylaşım grupları yaratmak değil, sorumluluk taşımak olmalıdır.

(28-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

151- Sesler

Her fiil ve düşünce, anında kayda geçip SERİÜL HİSAB gereği karşılık almak üzere kader planımızda yerini alır. Kişi, tuğla örercesine yarınını bina eder. Kah mayın döşer, kah diken eker, kah gül diker kendi levh-i mahfuzuna !..

Tuhaflık şu ki; mayın patladığında kim döşedi diye kızar etrafa! Bahçesini dikenler sarınca komşu bahçıvana öfke kusar! Güller açtığında şaşkına döner!..

Yaşam; özdeki sesler arasında tercihtir. Akıl- Mantık kısıtlı açıları ile seslenirken Nefis- Ego, “Senden iyisi yok, yürü aslanım” diye yalakalaşır! İkisi de hakikati yansıtmaktan uzaktır.

Bir üçüncü ses var içimizde; VİCDAN! Yalan söylemez, torpil geçmez! Onun sesiyle rota alanlar; şaşırmaz! Kader bestesini vicdan notasından okuyan; daimi salat yaşar!

Vicdan nedir mi diyorsun? Vicdan; Özündeki Allah!.. Allah; yalandan beri ve adil! Üzülmek, yıkılmak ve de ziyana uğrayanlardan olmak istemiyorsan kulak ver o sese! Dinle ve derhal gereğini yap! Yaltaklanan egona, ukala aklına prim vermeden!

Allah’ı dinlemezsen ne mi olur?

Aklından bile geçirme!..

(23-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

152- Yüzleşmek

Yüzleşme korkusu, ‘mevcut bilginin, yaşanan olayların ertelenmesidir’ bir bakıma. İçimizde, derinlerde saklı bir yerde duran bir hadise/mesele ile nedense dışarıda karşılaşmaktan kaçınırız.

Zira, bundan çıkacak sonuçlara katlanmaya ve bu sonuçlarla yaşamaya hazır değilizdir.

Yüzleşme, pek görmeye alışık olmadığımız bir yaşam biçimidir. Bu bakımdan, toplumun hiçbir ferdi kolay kolay yüzleşmek istemez, buna pek fırsat da tanımaz. Uzaktan da olsa haklılığını savunur, ama yüzleşmeyi arzulamaz. ‘Yüzleşerek öğreneceğimiz’ gerçekler yerine, çeşitli yalanlar uydurmak, bahanelere sığınmak bireyin işine gelir.

Çünkü yüzleştiğinde doğrular karşısında dağılacağını, epeyce zayıf duruma düşeceğini bilir. Ve mutlaka kendine bir koruma havzası oluşturur.

Ne var ki bu eksik, sağlıksız halini sürdürürken, başı dik olacağı yerde artık eğilir.

Heba olan yılları da bu şekilde gelir geçer.

Yüzleşmekten kaçınmayın, metin olun diyorum.

(05-04-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

153- Sevmek; bnzemektir!

İmam Malik (rh.a) Medine Ekolünün; Rasülullah öğretisine sıkı sıkıya bağlı Sünnet Ekolünün öncüsü. Günlük hayatta ve yorumlarında önceliği; Hadisler!

Bir ziyafete davet edilir. Yemeğin sonunda kavun ikram edilir. Herkes büyük olarak İmamın başlamasını beklerken o yerinden kalkar, kapıya yönelir. Ziyafet sahibi: “Ya İmam bir kusur mu ettik, ne oldu ki ?” diye sorar.

İmam: “Rasülullah’ın kavun- karpuz yeme adabını henüz bilmiyorum. Hadislere bakacağım, O nasıl yemişse öyle yemeliyim. Sevgimin gereği bu! ” buyurur.

Hz.Ömer (r.a) umre yapıyor. Hacer-i Evsede gelince mırıldanır: “Ey Kara Taş!.. Rasulullahı seni öperken görmeseydim vallahi yüzüne bakmazdım. Madem o öptü, ben de öpüyorum!”

***

İki muhteşem sevgi- bağlılık örneği okudunuz! Efendimizin bildirdiklerini bilim tasdik edince seviniyoruz. Ya henüz bilimin keşfedemedikleri?  Ya küçük ayrıntı sandıklarımız? Nasıl davranacağız?..

İman; bütünlüktür, parçalanma kabul etmez! Aşk; kendinden geçip, O olmaktır! İman ve sevginizin icabı olarak sorun kendinize; YAŞANTIM, BAKIŞIM NE KADAR ONA BENZİYOR?

Sevmek ;benzemektir! Binlerce salavat olsun Sevgilime!

(08-04-2007)

(Mehmet Doğramacı)

154- Başkalarına Bakmak

Karşımızdakini anlamanın en etkili yöntemi, kendimizi onun yerine koymaktır. Yani bir anlamda empati kurabilmektir. Ne var ki bizler, başkalarına kendimizmiş gibi bakmakta bir hayli zorlanırız. Bu kolay bir iş değildir. En başta fedakârlığı gerektirir. Ayrıca huy ve karakter yapısında elastiki olmayı öngörür.

Dikkât ettiyseniz, şimdilerde toplum giderek artan bir biçimde bencilleşiyor. Birlik beraberlik duyguları kıymetini kaybedip çöpe atılıyor. Bir kişinin değil, kendini başkasının yerine koyabilmesi, onun en basit bir hatasını olduğu gibi kabul edip saygı duyması bile muhal.

Ben köhnemiş duygulardan/sistemlerden bahsetmiyorum. İnsanı insan yapan değerlerin birer birer kaybolduğunu düşünüyorum ve bunu dile getiriyorum. Artık, kendimiz için istediğimiz şeyleri karşımızdaki için düşünemiyor, önünü açarak, ona her türlü kolaylığı gösterip beklenen, arzulanan bir değişimi gerçekleştiremiyoruz.

Böyle olunca, toplumsal duygumuzu da insani davranışlarımızı da kaybedip gidiyoruz. Ben merkezli bir insan modeli ile yaşamak zorunda kalıyoruz. Ve sonuçta ince, nazik, zarif, hoşgörülü ve saygın insanlardan oluşan bir toplum olmaktan çıkıp insanları ezer bir hayata doğru yol alıyoruz.

Bencilliğin boyutlarının artması bize yararın aksine, zarar veriyor ve gerginlikler yarattığı gibi bizi bizden alıkoyuyor, perdeliyor.

(11-04-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

155- Hılful Fudul Öldü mü?

Kız çocuklarını diri diri gömen, riba, tefecilik, ihtikar vb akla hayale gelmedik aşağılık davranışlarla esfel- i safilinde yaşayan Mekke müşrik toplumunda dahi hayırlı bir oluşum vardı: Hılful Fudul Cemiyeti. Yani ERDEMLİLER BİRLİĞİ, FAZİLETLİLER DAYANIŞMASI.

Faziletli insanlar çeşitli kabilelerden bir araya gelir; iyilik- güzel ahlak örneklerini yaşatmaya gayret ederlerdi. Allah Rasülü (s.a.v) 30 lu yaşlarda bu cemiyete aktif olarak katılmıştır.

Yıllar sonra Medine’de eski günleri yad edenler sorar: “Müşriklerdeki hılful fudule ne dersiniz Ya Rasülallah ? ” Efendimiz beklenmeyen bir cevap verir: “ O cemiyet bugün de olsa tereddütsüz aralarında yer alırdım!..”

***

Toplumsal çözülme ve çöküntünün hızlandığı şu dönemde halimizden şikayet ederek güya çözüm arıyoruz. Karanlığa lanet okuyanlar değil, ışık yakanlar, yakmaya davrananlar aydınlanacak.

Kendi görüşümüze uygun oluşumlarda yer almak kolaycılık değil mi? Ahlak, çevre, eğitim, sağlık, yardımlaşma gibi ortak değerler adına, yaşam tarzlarını benimsemediklerimizle de bir araya gelebilir miyiz?

Bana kalırsa böylesi birliktelik; Sünnet !

Fazilet ve ahlak adına geniş yelpazeli oluşumları hayata geçirenlere, çağdaş Hılful Fudulleri canlandıranlara  selam olsun!..

(Mehmet Doğramacı)

156- Mevlana'yı Anarken

Yoldan çıkmış insanın rotası, küçük sapmaların zaman içinde artması, büyük sapmalara dönüşmesiyle oluşur. Sadece bu kadarla kalmaz. Bu, işin bir yüzüdür. Öteki yanı daha da vahimdir. Burada artık inkârlar, tenkitler yer alır. Söz konusu gelişmelere vakıf olan bir veli ise devreye girerek salikin rotasını tekrar eski haline dönüştürebilir. İşte onların fark edemediğimiz bir özelliği de budur.

Velilerin çoğu örtülüdür. Örtülü kalınması istenmiştir. Çok azı açığa çıkmıştır. Çünkü onların veli olduğunu bile bile yapılacak bir hareket pahalıya patlar, yapanı bulur. Zira onlar bir başka boyutun insanlarıdır.  

Veliler insanlığı etkileyen ortaya çıkışlarında, bireysel yetenek ve ileriye dönük bakış açılarının yanında, içinde yaşadıkları toplumsal etkeni asla göz ardı etmezler.

Kimler mi bu veliler?

Örneğin;

Abdülkerim Ceyli, Şems-i Tebrizi, Abdülkadir Geylani, İmamı Gazali, Merkez Efendi gibi...

Bu gerçek yaşam ustaları içinde şöhreti ülkemiz dışına taşan, evrensel kimliğe bürünmüş biri varsa o da Mevlana hazretleridir.

Onun eserleri dünyanın önde gelen dillerine çevrilmiş, kitapçılarda her zaman alıcılarını bekler halde tutulmuştur.

Birleşmiş Milletler’in bir bilim ve eğitim kurumu konumunda bulunan UNESCO da 2007 yılını,  800. doğum yılı nedeniyle, Uluslararası Mevlana yılı ilan etmiştir.

Varlığın özü ile bağlar kurarak evrensel değerlerle ön plana çıkan ve ölümsüzleşen Mevlana Hazretlerini burada derin saygı ve sevgi ile anmayı görev addediyorum.

(23-04-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

157- İsyan tavan yaparsa!..

Bazı dostlar; “Hep içsel konuları mı yazacaksın, biraz da toplumsal gelişmelere değinsen!” dediler.  Yetinmeyip; “Enfus ve afak tek ise iç kadar dışı da önemsemelisin “ diye eklediler.

Haklılar. İstenen; gidişatın yorumlanması! Kahve ağzıyla “N’olacak memleketin hali? “ sorusunun düzeyli bir cevabı!
Dünya globalleşiyor; köye dönüşüyor, geleneksel unsurlar geriye itiliyor. Ülkemiz? Ahlaksızlık diz boyu! Haksızlık, günah, sapıklık o biçim! Manzara karamsar değil mi?..

Bana göre ümit verici! Niçin mi? Hz.Muhammed (s.a.v) hangi toplumdan çıktı? Mekke! Nasıldı Mekke? Rüşvet, karaborsa, zulüm, kız çocuklarını öldürme, fuhuş vb o biçim! Yani; günah- isyanda tavan yapan bir toplumdan çıktı Rasülullah (s.a.v)!

Fizikten pek anlamam, uzmanları şöyle diyor; sıcak tavan yaparsa soğuğa, soğuk tavan yaparsa sıcağa dönüşür! İsyan, günah, şirk tavan yaptı! O halde? Dönüşüm çok yakın!..

Globalleşme; Tekliğe çekiyor bizi diye baksanız!

Medyatik gündem yerine bilimsel gelişmelere odaklansanız!

Madde- Mana, Bilim- Din ikilemleri hızla eridiğini göreceksiniz.

Risaletin yeni bir bilinçle okunuşuna şahit olacaksınız!

Mekke’den nasıl Rasülullah (as) çıkmışsa; bu manzaradan da yepyeni bir hakikat bilinci açığa çıkacak! Şüpheniz olmasın!

Delili: http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm

Okuyun, anlayacaksınız!...

(Mehmet Doğramacı)

158 - Değerli Okurlar

Bilindiği gibi dost sohbetlerinin beklentileri, bilgi alışverişi yerine tedirginliği arttırıcı dedikodular eşliğinde sona ermektedir.

Bir takım alışılageldik durumlar bu ortamlarda gözden kaçmaktadır. 

Takdir edersiniz ki gaye bu değildir. Amaç toplumsal bilgi alışverişidir. Özellikle mistik alanda yapılan konuşmalarda hiçbir şeyin elde edilememesi, doküman yetersizliğine bağlanabilir.

Detaylı dökümün yapılması ve ne demeye geldiğinin tartışılması dahi o ortamın gayet güzel şekilde geçmesine vesile olabilir. İşte biz bu nedenle sufizmveinsan.com portalı olarak, ‘Bilgi güçtür; toplumsal bilgi, toplumun gücüdür’ ilkesinden yola çıkıp,  her hafta Cuma günü Din öğretmeni, portalımızın Kur’an ve Hadis bölümünün editörü Sn. Hamdi Canik’in derlediği Sohbet konuları’ başlığı altında, düşündürücü-değişik metinlerle size faydalı olmaya gayret edeceğiz.

Toplumun her kesimi ile ortak bir paydada buluşarak geleceğin dünyasında yer almak için sizlere sunduğumuz bu hizmetten ötürü gurur duymaktayız.

Sevgi ile kalın. Allaha emanet olun.

30-04-2007

(Ahmet F. Yüksel)

159- Kaç Kişiyiz

Bugünlerde akıllardaki soru, toplum içinde farklı yaşam görüşlerini temsil eden kesimlerin, kararlarda azınlıkta kalmaları veya tam tersi çoğunluk gücüne sahip olmalarına rağmen, gerçekte kaç kişi oldukları? Hatta özel internet siteleri var; kendi görüşlerinde olanların sayısal üstünlüğünü anlamak ve kanıtlamak üzere faaliyette olan.

'Çokluk'larını bilmek, bir kesim için gidişatı değiştirmek, başka bir kesim içinse mevcut şartları korumak adına kendilerine hedef koydukları önemli kriter.
Kriteri belirlerken “kaç kişiyiz?” diye hesaplamaktansa, her birey kendisi ve kendi gibi düşünmeyenler için Yaratanın ahlakıyla ahlaklanmış olma hallerinden kaçını yerine getirdiğinin hesabını tutsa, bugün seyredilen toplumsal huzursuzluk tekrar etmeyebilir.

Ana amacı hilafeti yaşamak üzere yeryüzünde halk edilen İNSAN, efendimiz Rasûlullah Hz. Muhammed'i (s.a.v) ve tebliğ ettiği Kur'an'ı 'oku'duğunda keşfedecektir ki:
Kaç kişi diye saymaya çalıştığı kendi ve diğerleri, özünde "TEK BİR"

02-05-2007

(Nilay Çakı)

 

160- Kutsal Kilitler

Cahillik; kilitlenmişliktir. Amenna!
Yeniye açık olmamak; perdedir. Amenna!
İlim okuyamamak; kilitlenmişliktir. Buna da amenna!

Bunlar herkesin kabul ettiği, bir çırpıda gördüğü kilitler! Ya görünmeyenler? Ya sevimli geldiği için açılım zannedilen  kilitler?! Avama avam, cahile cahil demek  kolay! Ya aydın geçinirken geniş bir sahadan cahil kalmak ne, düşündük mü hiç?..

Orhan Veli’yi sevmek; Yahya Kemal’e  berbat demeyi mi gerektirir ?

Düşünsel yazıları sevmek, sevgi yazılarına burun kıvırmayı mı getirir ?

İlim öğrendiği hocasını göklere çıkarıp, diğer tüm ustaları cahil saymak; ilim midir ?

Gerçeği tek boyut sayarak öteki boyutlara sırt çevirmek hüner midir ?

Bunlar ne biliyor musunuz ? Kutsal kilitler !...

Kilitlenenin farkında olmadığı, hatta kilitlenmişliğini maharet sandığı kutsal perdeler !..

Sevmek güzel, ama sevdiğinin ışığında gözleri kamaşıp etrafa karanlık demek ve yok saymak, ciddi bir facia, dehşet bir körlük!..

Hakikat tek açıdan okunsa; pergel 360 derece dönmeden, 45 derecede daire çizebilirdi. Ama çizilmiyor! Turu tamamlamaksa niyetiniz, yeni açılara da açık olmaya mecbursunuz !

Başka boyutlar da var dostlar !

Kutsal kilitlerinizi kıracak cesaretiniz varsa başka boyutlar da var !...

05-05-2007

(Mehmet Doğramacı)

 

161- Sapkınlık

Madde batağına gömülen toplumların uğradıkları düş kırıklığı, yaşadıkları rahatsızlık duygusu ve içinde bulundukları bunalımları anlamak zor olmasa gerek. Bu bağlamda tasavvur edilmesi ve dile getirilmesi epeyce zor olan bazı olayların bireyin veri tabanında önemli bir yer tuttuğunu ve şekillendiğini söylemek zorundayız.

Onlar, bu nedenden ötürü günlük sorunlarına/konularına uygun çözümler üretmekte yetersiz kalmaktadırlar.

Açık bir şekilde gözlemlenen bu sapkınlık durumunun münferit olaylar sonucu oluşmadığını, astrolojik etkiler- gen faktörü-şartlanmalar-değer yargıları ile vücut bulduğunu, insanların iç dünyalarını ortaya koyarken, tam bir tatmine ulaşmadan, fikirlerini gözden geçirmeden, duygularını diğerlerine, kısaca topluma yansıttığını görmekteyiz.

Toplumsal koşullar dikkâte alındığında sapkınlığın apayrı bir boyut olduğu düşüncesine ulaşmak hiç de zor değil.

Burada akla biraz da merak içeren bir soru geliyor: Acaba sapkınlık yaygınlaşıyor mu?

Zira google arama portalında bu kavramla ilgili araştırma yapıldığında, ülkeler bazında ilk sırada yer aldığımızı gözlemlemekteyiz.

Psikiyatr dilinde psikopatolojik bir vakıa olarak bilinen ve her biri diğerinden farklı ve diğerininkiyle çelişen talepler şeklinde varlığını hissettiren bu hastalığın beynin gelişmesinde önemli rol oynadığı, bazı noktalarda anlamayı yavaşlattığı düşünüldüğünde ne kadar korkunç bir duygu ile yaşanmakta olduğu ortadadır.

Bu olumsuz-iç karartıcı tabloyu kabullenmek epeyce zor, ama durum bu kadar ciddi.

Bu hastalığı göz ardı etmemek, süratle tedaviye gitmek, şuurumuza yerleşmeden ondan uzaklaşmak, düşünülecek biricik gerçekliktir.

(14-05-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

162- Köprü

Köprü; engeller aşıran hayati, vazgeçilmez unsur. Nehirler, vadiler, boğazlar onunla aşılır! Köprü kurmak kolay; köprü olmak zordur!

Köprü; geçilmeyi, çiğnenmeyi, hiçe sayılmayı göze alır. Benliği olanlar köprü olamaz. Taraf olanlar köprü kuramaz. Karşı karşıya gelen, gerilen, neredeyse düşmanlığa sürüklenen krizlerde köprülüğü göze alanlar basiret açar. Onlar lamba tutar görünmeyen, bâkir alanlara!

Köprü şahsiyetler; seyir ehlidir. Geçilmek, ezilmek, çiğnenmek, hakarete uğramak umurlarında değildir. İnsanlığa fayda, sıkıntıyı aşma, bunalımı rahatlatmadır gayeleri.

Sevgiyi, ilmi, hakikati gönülce yayan; avamdan havasa, cahilden okumuşa, köylüden kentliye herkesçe sevilen Köprü Şahsiyetlere hasretiz! Yunus’lar, Mevlana’lar yetiştiremiyoruz asırlardır. Onlar aramızda değilse köprü işlevi rafa mı kalkacak ? Hayır.

“ İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun” (A.İmran 104) buyrulmuşsa, köprülük önemli bir kulluk görevi.

***

Zihinler karmaşık, toplum sancılı!.. Allah Ehli; taraflardan birini tutan değil; Hakkın taraftarı olarak birlik feneri yakandır! Her iki kıyıyı da hak gören köprü olabilir.

Gerilene, ötekinden (…) korkana köprü olmak için kalkın! Şimdi! Apartmanınızda, işyerinizde, çevrenizde insanlara birlik ışığı tutma vakti. Bunu onlar için değil; kendiniz için yapacaksınız. Ne dedik, benliği olanlar köprü olamaz!

Nihai gaye benliği eritmekse, işte size bulunmaz fırsat!

(17-05-2007)

(Mehmet Doğramacı)

163- Allah ilmini yaşama modellemek

Allah ilmini yaşama modellemek, dinin yani sistemin çarkları içinde var olabilmenin temel şartlarından.

İlmini öğrenmeden, altında yatan hikmeti bilmeden yapılacak her türlü ibadet ve fiil, taklit-i iman ve şirki beraberinde getiriyor. İlmini bilip de gereğini hayata geçirmemek ise zaten pişmanlık ve sancılı bir ruh haline yol açmakta ki cehennem olarak işaret edilen, varolunan boyutta yaşanmaya başlanmış oluyor.

Rasulullah ve son nebi Hz. Muhammed’in (s.a.v) en büyük mucizesi ‘ilim’.
O’ndan irsal olan ilim, zaman ve mekân kaydından bağımsız olarak kendisinden sonra gelecek tüm nesiller için varlığın hakikâtini, insanın evrende varoluş gayesini, sistemini ve hepimizin geçeceği ölümötesi sonsuz yaşam gerçeğini beyinlere açıyor.

Sistemi ‘oku’mak ile kastedilen, ilmi bilip şuurlu bir şekilde yaşama geçirebilmek.
Bugünün bilimi, Rasulullah mucizesinin sadece bir kısmını keşfedebilmiş. Ehli tarafından bilinen ve henüz açığa çıkmayanlar ise buzdağının görünmeyen kısmı. Bu konudaki bazı saptamalar dileyenlerce Rasulullah bugün yaşasaydı yazı dizisinden takip edilebilir. Ne var ki Rasulullah’ın 1400 yıl önce işaret ettiği, günümüz bilimi tarafından daha yeni keşfedilen ilim verilerini öğrenmek, eğer iman anlayışını öze yönlendirmiyorsa faydasız. Bu durumu Efendimiz (s.a.v), şu hadisi ile izah etmiştir:

“Kıyamet günü insanların en çok hasret (pişmanlık) çekeni, dünyada imkanı olup da ilim öğrenmeyen ile, öğrettiği ilimden işitenler faydalandığı halde kendisi faydalanamayan kişidir.” Hz.Muhammed (s.a.v.)

Allah bizlere o muhteşem Zat’ın ilmini idrak edebilmeyi, hazmetmeyi ve hakkını verebilmeyi nasip etsin.

(21-05-2007)

(Nilay Çakı)

164- Nar mı, Nur mu?

Güneş Nur mu, Nar mı ?

Alev püskürtmesine, milyonlarca dünya boyunda patlamalarına bakarsanız Nar! Aydınlatmasına, canlılık bahşetmesine bakarsanız Nur!

Nar- Nur bile göreceli. Aralarında fark sadece bir harf. Kur’ancada NAR yazılırken Nun ile Ra arasında; ortada ELİF, NUR yazılırken ortada VAV var! İkisinin de aslı NUN ve RA !..

Hemen itiraz etmeyin NUR- NAR ayrı diye. Öz tekse ikilik bize göre! Nar- Nurun özde birliğini hissedelim. Derinlere dalacak değilim. Narın Nura nasıl dönüştüğünü düşünelim basit bir gerçekten yola çıkarak.

Dünya atmosferle korunuyor. Atmosferi geçen akım nur olup hayat veriyor. Dünya belli bir ölçü ile dönüyor güneş etrafında. Milim sapsa kıyamet kopar diyor ehli. Ne anladık?

Nar olan güneş; KORUNMA VE ÖLÇÜ ile Nura dönüştü! Yani; ibadeti, kulluk bilincini kalkan edinerek ateş salan nefsinizden ve dış zararlılardan korunursanız... Ölçüyü elden bırakmaz; aklı, duyguyu dengede kullanır, sünnetullaha uygun yaşarsanız… Tıpkı dünya gibi;Narı Nura, azabı saadete, acıyı hazza, zararı faydaya dönüştürürsünüz!

İki olgu özde bir zaten. Bütün sır; KORUNMA VE ÖLÇÜDE düğümlü…

Çözenlere aşk olsun!

(28-05-2007)

(Mehmet Doğramacı)

 

165- Secret, Rıza, B Sırrı

Secret; egoizm, firavunlaşma yada deccaliyet olarak görülebilir. RIZA es geçilip evrenimizi oluşturduğumuz tezine yoğurda üfleyerek yaklaşımı doğal karşılıyorum.

Secrete bir de B sırrından baksak! B sırrını; Beraberlik- Birlik- Ayrılmazlık diye düşünüyorum. Billah; Bi– Allah şeklinde hissedersem, Rabbul Alemin adına, Onunla oluşumun sürdüğünü fark edersem B’nin anlamı hayat buluyor!

Bu açıdan Secret muhteşem bir hakikat! Secrete paralel ilahi hitaplar var. İşte biri: “ Onlar kendi nefslerini (bakış açılarını- düşüncelerini- hallerini) değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki hükmünü değiştirmez! ” (13/11)

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz ” (76/30,81/29 ) ayeti ne peki, diyebilirsiniz.

Ötede bir dileyen değil; sizde, sizinle dileyeni fark ederseniz çelişki kalmaz!

***

“ Her şey olumlu görmekte saklıysa Enbiya, Evliya niye ıstırap çekti ?” diye sorabilirsiniz.

Istırap bize göre… Onlara göre yaşananın adı; zevk!

Hoştur bana senden gelen, kahrın da hoş lütfun da hoş“Yanmada derman buldu bu gönlüm “ mısraları ıstırap mı yansıtıyor, huzur mu ?..

“Secret  Batıdan geldi, bununla sistemi değerlendiremeyiz”  diyenlere hadisleri hatırlatayım: İNNEMEL A’MALU Bİ NNİYAT ” Ameller ( b sırrınca) Niyetlere göredir ! “

Ben kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-ü zan beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan beslerse ona göre karşılık veririm.”

Hadis bunlar, Secretten değil, Muhteşem Evrensel Gönül (s.a.v) den!

Yargısız, perdesiz, B’nin işareti ile değerlendirebilenlere Selam Olsun!

(30-05-2007)

(Mehmet Doğramacı)

166- Toplumsal Hafıza

Güncel olaylar gösteriyor ki toplumsal hafızamızı kaybetmiş bulunmaktayız. Üstelik bu durum, farklı kutuplardaki görüşleri savunan fikir sahipleri tarafından, son yıllardaki çeşitli vakaların ardından hatırlatılmış ve herkes bu uyarılardan nasibini almıştır. Geçmişte topluma acı veren ve sistemin çalışma prensipleri gereği, sonuçları halen bugünü de şekilleyen tecrübeler yok farz edilmektedir.

Hafıza kaybı ne demektir? Varlığı kavramada rehberimiz olan tasavvuf yönlü açıklamalara bakıldığında, ‘günlük yaşamın içerdiği bilgi’ anlamında hafızanın, ruhta kayıtlı olduğu ve asla kaybolmadığıdır. Beynin, fonksiyon yetersizliği nedeniyle ruhtan bu kayıtları geri alamaması hafıza kaybıdır. Gerçekte ise kayıp yok, okuyamama durumu mevcuttur. Mesela kişinin kafasını çarpması, beynin hafızadaki kayıtlara ulaşma fonksiyonuna zarar verir, ruhtaki kayıtları silmez.

Peki o zaman, toplum olarak kafamıza ne çarpmıştır da beyinlerimiz hafıza kayıtlarımızı geri alamamaktadır?  Acaba, varlığı sadece madde boyutu kabul etmek mi beyinleri bloke edip fonksiyon yetersizliğine yol açmaktadır? Toplum olarak maneviyatımızdan uzaklaşmış olmak mıdır bizleri zaten deneyimlenmişten alıkoyan?

Zaman “İlim” güneşinin parladığı, bilimin “İlime” koşarak yaklaştığı zaman.        İnsanlık sadece beş  duyu ile var kabul etmenin sancılarını çekmiş ve gerekli dersleri çıkarmış olarak, tüm felsefi ve metafizik öğretilere kapılarını ardına kadar açmış durumda. Herkesin idrakine uygun hakikât bilgisine varabilecek yollar artık sadece ekrandaki bir ‘tık’lama kadar uzakta…

Ve her devirde ve her koşulda nuruyla bizi aydınlatmaya devam eden o muhteşem Zat, Efendimiz (s.a.v) bize bildirmiş"Şu Kur'ân'ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl ‚ kasem olsun Kur'ân-ı Kerim'in (hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır." Buharî, Fedailu'1-Kur'ân 23; Müslim, Salâtu'l-Müsâfırîn 231 (791).

(03-06-2007)

(Nilay Çakı)

167- Allah ıslah etsin

Yaşamında tanımadığı, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde yanlı davranan, etrafı ile durmadan didişen, açıkça zan kokan biçimde hedef gösteren; tarafsız kalmayı yeğleyip doğruyu anlatmaya çalışan kişilere kızan, onların görüşlerini dikkâte almaya bile özen göstermeyen bazı saf insanları son kez uyarıyorum.

Yıllardır çözülemeyen tasavvuf bağlantılı sorunlara somut çıkışlar sağlamak ve İslâm’ı çağdaş bilimler ışığında yeniden algılamak, sinsi komplolara karşı korumak adına bunları yapmayın.

Kaynak suyundan bahsederken, farkında olmadan cahil görüşlerinizle bu suyu kirletmeyin. En azından ona karşı edepli olun.

Yaptığınız işin bilincine varın. Eleştirel yaklaşımlarınız yapıcı olsun, yıkıcı olmasın.

İnanç sahibi bir kişinin diğer bir İslam ferdine saldırısının Efendimizi derinden yaralayacağını iyi düşünün.

Velev ki o kişi hata yapmış bile olsa..

Allah ilmine otuz beş yılını vermiş biri olarak sizlere sesleniyorum: Umarım, bu konuda peşine düşeceğiniz kişinin, (her kimse) tomografik yapısını önceden çıkarmayı ihmal etmez, ağzına her ‘Allah’ kelamı alan insanın konuşmasına bakıp ‘ne kadar da güzel konuşuyor’ deyip karar vermezsiniz.

Geçmiş hatalardan ders çıkarıp toplumun beklentilerine yanıt veren, güvenilir, ilim sahibi insanlara gereken önemi ve değeri vermezseniz, bilin ki bu saldırganlığınız ancak cehaletle vasıflanabilecek ve karşılığını mutlaka bir şekilde alacaksınız.

Değerli arkadaşlarım! Hiç kimsenin kapris ve kırgınlık gösterileri yapabileceği bir dönemde değiliz.

Hedef bellidir!

Lütfen, bize verilen nimetin farkına varalım ve bu şansımızı iyi değerlendirelim, derim.

(08-06-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

168- Fanatizm; Sadakat mi ?.. Taassup; Vefa mı ?..

Tutkulu sevgi ve bağlılık, kavramları girift hale getiriyor. Kişi sadakat adına fanatikleştiğinin farkına varmazken; vefa gösterdiğini sanıp taassup içinde ömür tüketebiliyor. Bunları ayırmak zihinde mümkün belki, ama yaşam boyutunda güç. Tuhaf olan; karıştıranların bunu kutsal bir ödev sanması!

Ayna tutuyorsunuz, farklı cihetler görülsün diye. Tavır; “ Senin aynana bakarsam, kendi aynamı inkar etmiş olurum “ Farklı boyuta pencere açıyorsunuz. Berrak zihinler hoşnut olurken, biri kalkıp diyor; “ Dediğin hakikat olsa hocamız söyler. Onun demediğini nereden çıkarıyorsun?..

Bunlar rehbere, hocaya, ustaya sadakat adına söyleniyor. Vefaya sığınılıyor. Bunları açıp, ayrıştıralım.

İlkokul hocasına saygı duymak, aramak; Vefadır! Ömür boyu onun hediyesi Polyanna’dan başka kitap okumamak; Taassuptur! Sonraki her kitabı Polyanna’ya kıyas; Kör Taassuptur! Ustanın usulünü benimsemek; Sadakat, ömür boyu o usule saplanıp, diğerlerini görmemek; Fanatizmdir. Hele kendi reçetesini şifa, ötekileri zehir görmek; klinik vakıadır!

Yeni söylemlere tepki verenler! Sadakat adına itiraz edenler! Sadakatiniz fanatizme dönüşüyor, vefanız taassup olmuş farkında mısınız?

Ebubekir (r.a), Efendimiz (s.a.v) nin irtihalinde fanatizme prim vermemiş:  “Muhammed’e tapan varsa bilsin ki o ölmüştür. Allah’a ibadet edenler için Allah Bakidir! ” demişti.

Kimse Ebubekir (r.a) den daha sadık, sahabeden daha vefalı olamaz! Bu halleri yaşarken vicdan ve akıl mihverimiz olsun!

Fanatizme düşmeyen Sadakat Ehline, Taassuba saplanmayan Vefalı Gönüllere selam olsun!

(13-06-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

169- İki kavram: Hüküm ve Hoşgörü

Hüküm ve hoşgörü, insanın tekamül yolculuğunda iki uç nokta…

Hüküm vermek sözlük anlamında düşünerek yargılamak, egemenliği altına almak demek.

Çevremizdeki davranışlara, olaylara verdiğimiz tepkiler, aslında terkibimize uyanları hoş, uymayanları ise nahoş değerlendirip, hüküm vermemizin sonucudur. Gerçekte ise bu durum nefse tabi olduğumuzu gösterir.

İlahi hükümler dahi kişinin kendini bilmesi ve uygulayarak kurtuluşa ermesi için vardır; başkaları için hüküm verme hakkını doğurmazlar. Şayet ilahi hükümlere aykırı fiiller devamlılık gösteriyorsa, ALLAH için o fiillerin doğduğu mahalden uzaklaşmak yerinde olur.

Tüm varlıktaki tek hüküm sahibi Cenab-ı Hakk’tır. Bize düşen, kendimiz dışındaki varlıkta da  O’nun hükmüne itaat etmektir. Gavsı AZAM ABDÜLKADİR GEYLANİ (ksa) Hz.leri’nin “Öğütleri”nde konu şöyle yer alır: “HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?”

Tasavvuf yaşamına gönüllü olanlara nefsini yenmesi için tepkisiz kalma ve sabır reçeteleri verilir;  “hüküm verme, tepkiye dönüştürme, etrafında olan bitene sana göre hoş olmasa  bile sabır göster, katlan” denir.

Sabır gösterip, katlanma halinden hoşgörü haline geçmek ise önemli bir aşamadır.

Hoşgörü  varlıktaki her oluşu kabullenme, yaratandan ötürü olduğunu bilerek rıza göstermedir; burada katlanma, sabır yoktur. Ehlinin bildirdiğine göre, kelimenin bizzat verdiği anlam gibi her oluşu iyi, güzel, yerli yerinde görme, arkasındaki hikmeti idrak etmek demektir. İnancın gereğidir; Allah’tan emin olma halinin yaşantısıdır.

Efendimiz’e (s.a.v) ait olanlar başta olmak üzere, İslam tarihi hoşgörü makamının eşsiz örnekleri, kıssalarıyla doludur tüm insanlığa ruh veren.

Gönüllü olduğumuz bu yolda ne mertebede olduğumuzu bilmek istersek, terazinin bir tarafına hüküm diğer tarafına da hoşgörü örneklerimizi koymalıyız. Ağır gelen taraf, beşerlikten hiçliğe varacak tekamül yolculuğunda  daha ne kadar yolumuz var sorusuna cevap olabilir…

(17-06-2007)

(Nilay Çakı)

170- Şehit Cenazelerinden Manzaralar

Dikkât etmişinizdir, TV’ de ana haberler cenaze törenleri ile başlıyor. Görüntülerin ardı arkası gelmiyor, bu gidişle kesilecek gibi de görünmüyor. Keza basın da öyle. Ölüm haberleri manşetten veriliyor.

Yakınlarını kaybetmiş insanların iç yakan görüntülerini görmezlikten gelmek elde değil. Bu insanlarımıza ne kadar üzüldüğümüzü belirtmeğe gerek var mı? Ne var ki ateş düştüğü yeri yakıyor.

Bu açıdan bakıldığında, acıyı yakından duyanların feryatlarını, taşkınlığa varmayan davranış biçimlerini makul kabul etmek gerekir.

Bu bahsettiklerim, haliyle yakınları içindir.

Ancaaak!...

Bir cenaze törenine/namazına katılanların tepkileri/öfkeleri ne denli büyük olursa olsun, birtakım kurallara uyma zorunluluğu vardır.

Kraldan çok kralcı olarak, örneğin slogan atmak, amaçsız şekilde bağırıp çağırmak, ölü yakınlarını dahi tedirgin edici tavırlara girmek, suçlu bulduğu, muhalif olduğu kişi, kurum ve kuruluşları bu süre içinde protesto etmek, fani dünyayı terk edip boyut değiştirenler için büyük bir saygısızlık hatta bundan öte haksızlık olur.

Bu tarz davranışların, sosyal yaşamda uygun bulunmadığı gibi İslam dininde de kesinlikle yasaklandığı unutulmamalıdır.

Cenazelerde bağırıp çağıranlar şunu iyi bilmeli ki, altında sorumsuzluk yatan davranışlar hiç hoş değil.

Zira, bu kişiler akılla duygu arasındaki diyalektik ilişkiyi irdelemeyi kafalarına koyamıyorlar ve günaha giriyorlar.

Bizden söylemesi!…

(22-05-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

171- Merak ve Gizem

Gelişimi hızlandıran, akışa yön veren can alıcı dürtü; merak! Bilimsel araştırmalarda, hayatî buluşlarda, derin tefekkürlerde onun rolü hiç de küçümsenecek gibi değil.

Henüz fark etmeyenlere hakikati açan kalem ehli de merak unsurunu fazlaca kullanır. “Şunları dikkate alın, beni anlarsınız” yada “ Bundan ötesi sırdır, ancak nasibi olana açılır “ gibi söylemler; idrak gayretini tetiklemeye yöneliktir.

Merak; gizemle at başı gider. Merakın ana amacı; gizemli görüneni çözmektir. Kur’an, merak uyandırma metodunu afaki ve enfüsi seyrin vazgeçilmezleri arasında vurgular:

-          Deveye bakmaz mısınız, nasıl yaratıldı?

-          Göğe bakmaz mısınız, nasıl yükseltildi?

-          Düşünenler için gece- gündüzün peş peşe gelişinde ibretler vardır.

Merak, genelde dışa dönük işler. İşte bu notada bazı sorular geliyor akla:
Öteden keşif yakalamaya, sır elde etmeye çalışmak da perde olabilir mi? Örtü altındakini açma çabası, apaçık olanı görmeye set çekebilir mi? Bir konunun hakikat olması için illa gizemler içermesi mi gerekir? Basit ve alıştığımız unsurlarda da hakikatler yok mu?

Zihnimin bu sorularla yorulduğu bir akşam uğradığım gönül ehli zata sordum:

-          Allah’ı neden göremiyoruz?!...

Verdiği cevaba bakın:

-          Çok açıkta, çok ortada, tamamen göz önünde olduğu için!...

Uzakta gizem ararken, burnunun dibini görememek ne büyük hüsran!

Merakınız daim olsun!

Sırrı hem enfüste hem afakta görebilenlere selam olsun.

(24-06-2007)

(Mehmet Doğramacı)

172- Suyun Akışına Bırakmak

Olayların üstesinden gelemediğimiz, temel stratejimize şekil veremediğimiz, gücümüzün üzerindeki baskılara boyun eğmek zorunda kaldığımız durumlarda akla sıkça kullanılan bir söz, uyarı gelir:

“ Kendini suyun akışına bırak ”

Bu tavır belki de en gerçekçi, en kolay olanıdır.

Suyun akışındaki doğallık, önce belirsizliğin bir yansıması gibi görülebilir. Ama işin aslı böyle değildir. Su, bulabildiği tüm mekânları, kıvrımları kaplayıp en kuytu yerlere bile nüfuz eder. Bireyde yayılma ve genişleme diyalektiğinin bir işaretidir.

Bu akış bileşimimizin yatkınlığı üzerine kurulu olamaz. Ayrıca, bu aşamada insanlar hür, eşit, vazgeçilmez haklarla doğar diye düşünmenin ve inatlaşmanın fazla bir esprisi yoktur. Zira, bütün bunlar bir aldatmacadan, gösteriden ileri gidemez.

Bildiğimiz, ama teşebbüs edip de başaramadığımız, benliğimizi meşgul eden yollardır anlatılanlar.

Biz inatla o kıvrımlara girmeyi denemiş, ancak başarıya ulaşamamışızdır. Artık, bir daha o noktalara girmek istemez, adeta kaçar hale geliriz.

İşin enteresan yanı; insanın kendini suyun akışına bırakması, zorlukların üstesinden gelmesi demektir. Çünkü bu hal, teslim oluşun, benliği terk etmenin, gerçekçiliğin zor da olsa bir itirafıdır.

Belki insanoğlu başlarda ister istemez çekinir, hatta utanır, eli ayağı birbirine dolaşır, ama sonra suyun akıntısına kapılmayı arzu eder.

Ve geriye dönüşü olmayan bir hareketle kendini suya bırakır.

Çünkü kurtuluşun, kendini tanımanın tek yolu budur.

(28-06-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

173- Hayat Projemiz

Proje Yönetimi eğitimlerinde detaylı teknik altyapı bilgisinin ardından verilen ana mesaj şudur: “Proje için gerekli olan maddi ve bilgi anlamındaki tüm donanım, projenin sahibi tarafından eksiksiz tamamlanmış olsa bile, proje takımını oluşturan insan faktörü aslen başarı veya başarısızlığın belirleyicisidir.”

Bir proje liderinin başarıya ulaşmak için yapması gereken, takımı oluşturan bireyleri -kendi de dâhil olmak üzere- çok iyi tanımak, onların birbirinden tamamen farklı olan duygu ve düşüncelerinden oluşan yapılarını anlamak, projede bulunma nedenleri olan görevlerini en iyi şekilde eda etmeleri için projenin akış sürecinde gerekli olan bilgi ve araç organizasyonunu en doğru şekliyle sağlayan koordinatör olmaktır.

Profesyonel iş yaşamıyla alakalı gözüken bu tavsiyeler, aslında tasavvuf bakış açısına sahip bizler tarafından incelendiğinde görülecektir ki “sonsuz, sınırsız TEK’ten” HİÇLİK durağına varacağı bildirilen yolculukla ilgili mesajlar hayatın her kesitinde sürekli ve değişmez haldedir.

Bizim anlayışımızla deşifre etmek gerekirse, projemizin başarısı için kendimizi tanıyıp bilerek projede yer alan diğerlerinin yerine kendimizi koymak; yardımcı, hataları sabırla karşılayan ve telafi eden, sakin ve hoşgörülü, takım üyelerini değil egosunu hükmü altına alabilen bir proje yöneticisi olmak beklenen sonuca odaklanmış proje yönetiminin ana şartları olarak görülüyor.

Sözün özü, kendi hayat projemizi yönetirken bahsedilen kaidelere ne kadar uyuyor olduğumuz, projenin başarısı açısından hayati önem taşıyor…

(02-07-2007)

(Nilay Çakı)

174- Teslim Olan, Teslim Alır

Teslimiyet mekanizması hakkında fikirlerimi tepki çekme riskini de göze alarak dökülebildiği ölçüde yazacağım. Mucize, keramet, olağanüstü dedik, sistemle aramıza duvar ördük. Hakikati okumaya çalışmak yerine, bizi aşar deyip rafa kaldırmayı kulluk saydık! Bazı oluşları tefekkür etmenin vakti geldi artık.

Mucizeyi, kerameti basite alıp “Biz de yapabiliriz “ imasından Rabbime sığınırım. Bu sığınma, Musa (as) yı, İbrahim (as)i, İsmail(as)i tefekkür etmeme engel değil! İşleyen mekanizmayı merak etmem de doğal.

Başarı Dizileri, Kişisel Gelişim herkeste tutmuyor. Secret ortaya atıldı, birbirimizi anlamak yerine yargıladık, perdelendik. Hepsi bir yana, bari öz mirasımız olanı fark edelim.

Musa (as) kavminin Kızıldeniz’i geçişi sır. Asayı uzattı, deniz yarıldı demek, bilimle dinin kesiştiği noktada hiçbirimizi tatmin etmiyor. İbrahim’e ateşin gülistan oluşunu tefekkür etmedik?! İsmail ve bıçağa yaklaşmadık bile. İşleyen ne acaba desek, dinden mi çıkarız?

Çocukluktan itibaren bilincimizle Hakikat arasını kesen tuğlalar örüldü:

-          Cıs, ateş yakar!
-          Suya girme, boğar!
-          Bıçakla oynama, keser!
-          Dikkat et, düşersin!

Tuğlalar hayat boyu yükseldi. “Yapamayız, edemeyiz, bize göre değil ” kaydı normal yaşamımız oldu. Kayıtlardan çıkanlar, bize göre ya sihirdir, ya mucize! Örneklerin ortak paydasında ne var?! Onu arayalım birlikte.

Musa hakkında bir anekdot: Musa, kavmini denizin önünde telkin etti. “ Allah’a teslim olun, boğulmayı aklınızdan çıkarın. Teslim olarak yürüyün suya! ”  Bu telkinle motive olan ahali boğazına kadar batsa da yürüyüşe devam etti. Bir süre sonra deniz açılıverdi!..”

İbrahim; ateşin yakıcılığını aklına getirmedi. Aklı ( Cebrail) “Seni kurtaralım ” dediğinde “Girme Rabbimle arama, bana Allah yeter, o ne güzel Vekildir” dedi! Fiziğe değil, fiziğin Rabbine kilitlenen bilince; ateş gülistan oldu!

İsmail; “Madem takdir Rabbimin, teslimim ” dedi. Bıçak kesmedi.

***

Fark ettiniz, hepsinde ortak payda; TESLİMİYET! Yargısız, çekincesiz, tereddütsüz teslimiyet! Beşeri kayıtları silerek teslimiyet!

Teslimiyet; Mülkün Maliki ile ünsiyet etmektir! Ünsiyet; eminliktir! Mülk; Malikiyle ünsiyet edenin önünde dize gelir. Sistem; sahibine teslim olanın lehine işler! Çobanla samimiyseniz, köpek ısırmaz! Teslim olan, işi sahibinden bağlayandır!

Teslim olan; teslim alır bi iznillah!
Teslim olanda teslim alan; SELAM sahibidir!..

(06-07-2007)

(Mehmet Doğramacı)

175- Önce

Bir şeyi çok açık, net ve yürekli bir biçimde dile getirmek istiyorum. Bireyin tasavvuf ilmini alması, derinliklerine ulaşabilmesi, bunun yanı sıra birebir konuşmalara veya sohbet ortamlarına katılabilmesi için yapması gereken, önce bu felsefenin temelini ve amacını ciddi şekilde tanımak olmalı, sonrasında ise ‘Bu işi yüzüme gözüme bulaştırmayayım’ endişesiyle yaşamamalıdır.

Allah ehli olmaya aday olan kimsenin hırsı; aklının ve yeteneklerinin önüne geçmemeli, işin vahametini anlamalıdır. Bu kişi yalakalık yapmamalı, dürüst ve tutarlı olmayı bilmelidir.

Örneğin yüzüne güldüğünüz, paylaşımda bulunduğunuz dostunuzun boynuna sarıldığınızda, onun hakkında akla hayale gelmeyen şeyler düşünürseniz bu davranışınız hiç de etik olamaz.

Mesele şudur: Bahsettiğim öneriler bir sır değil, düzeltilmesi gereken basit hamlelerdir.

Amaç ve hedef birleşiyorsa artık ilk adım atılmış demektir. Artık gerekçeleri ne olursa olsun hiç sağa sola yalpa yapmadan dimdik ayakta durabilme zarureti hâsıl olur.

Özet olarak, saydığım bu hususların telafi edilememesi bireyin uhrevi konulara başlamadan önce bitmesi, tükenmesi anlamına gelir. Ayrıca o bireyin sağlıklı bir yol aldığı da söylenemez.

Pek sempati ile de karşılanmaz.

(11-07-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

176- Hayal ettiklerimize ulaşabilir miyiz?

Şu sıralar malum SECRET kitabının da etkisiyle herkes aynı soruya ait cevabın peşinde.

İnsanı tebessüm ettirecek kadar olur olmaz her şeyi isteyip, gerçekleşmediğini görünce kısa sürede Sır’rın peşini bırakanlar ise çoğunlukta.

SECRET kitabını, yazılarına konu etmeyen popüler köşe yazarı da kalmadı hemen hemen… Kimisi ciddi analizler ile kimisi ise esprili yaklaşımlarla SECRET’ın bireysel, toplumsal, olumlu veya olumsuz etkilerini anlatıyorlar, kendilerince.

Yaratılış prensiplerini göz önüne alarak SECRET’ı açıklayan, kâinatın işleyişi, sistemin çalışma mekanizmasına dair ilgili bilgileri günümüz insanına veren yazılar da bizlerin ilgi alanı güncel kaynaklarda mevcut. Özellikle Tasavvuf ehline konuyla ilgili derin bir bakış açısı getirmek ve bulundukları yol güzergâhında her an bu prensiplerin de kullanıldığını anlatmak üzere ele alınan, üstünde durulması ve düşünülmesi gereken, yeni açılımlar oluşturacak bu tarz yazılar için şükürler olsun.

YENİ, aslında o tek an da hep var olan ama insanlığın, zaman kavramına kıyasla kendi algılamasında oluşturduğu bir kavram.

Bize yenilik gelen, yaratılışta her an ve kesintisiz var; idraklara ulaştığı zaman yeni olarak adlandırıyoruz. Keşif ve fetih ehli bu gerçeğin her devirde farkında olmuş ve farkındalıklarını üsluplarına göre bizlere anlatmaktalar eserleriyle.

YENİ’den korkmamak, üzerinde durmak, düşünmek, Kur’an ve sahih hadisler rehberliğinde araştırmak ve ilahi hükümlere bağlamak,  idrak edilen her şeyin sistemin işleyiş prensipleriyle ilgili ipucu olması nedeniyle- bizler için önemli.

İmanından emin olan YENİ’yi öteleyemez. Yeniyi ve eskiyi, hayır ya da şerr olarak ama hepsini  yerli yerinde görmek Tevhid inancının yaşantısıdır.

Tasavvufa gönül koyanlarımızın hayali belli, ona ulaşabilmek için önümüze konan ilk ve daimi formül “La ilahe illallah” sadece dilimizde mi yoksa aynı zamanda kalbimizde mi, kendimize sormamız gerekiyor.

Bu sorunun cevabı, “Hayal ettiğimize ulaşabilir miyiz?"sorusuna da ışık tutuyor...

(16-07-2007)

(Nilay Çakı)

177- Pergelin İğnesi

Kimi kitaplarla oluşan hava; bilimle dini buluşturmak üzere öne sürülen tezleri artırmakla beraber fazlaca kafa karışıklığı doğurdu. Secret okuyanların; “İyi ama, bu deccaliyete sürükler” tedirginlikleri ve “ Her şey elimizde ise Kaza- Kader- Ecel- Mutlak İrade nereye oturacak? ” soruları, kaygıları belirginleştiriyor.

Gerek Batının bilimsel- psikolojik ve gerekse Doğunun kadim terapi yöntemleri karşısında duruşumuz ne olacak? Ciddi bir soru ve problem.

Hakikat Tek. Din; (sistem- yol- kurtuluş formülü) İslam. İslam kemale erdirilmiş. Bilim ve hayat adına ne ararsanız İslam’da mevcut.

Diğer kaynaklara sırt mı dönelim? Hayır. Onlarda da hakikat kırıntısı bazı doneler, İslami öğretileri kavramamıza vesile olabilir.  Ama ayakların kaydığı nokta feci: Bilincin tamamen oraya akması, İslamî olandan vazgeçilip ötekinin benimsemesi! Yoga çalışanın namazı terki! Budist mantralarının, zikir açılımı getireceği sanılması! Secret’le ilahi takdirin bir kenara atılması! Tehlikeye dikkat!..

Rast gele turlamakla yörüngede akmak aynı şey değil. Merkez; Rasülullah (s.a.v), Yörünge; İslam’dır. İslam’a çivili bir bilinçteyseniz istediğiniz öğretide tur atın. Henüz okuduklarınız yerine oturmamışsa kımıldamayın! Pergelin iğnesi kımıldıyorsa; daire çizilmez!

Aklı karışanlara önerim; Batı- Doğu kaynaklı güncel açılımlar yerine, Kur’an- Hadis- İslam Tarihi- Tasavvuf bilgilerini olgunlaştırmaya öncelik veriniz.

***

Rasülümü anlamaya yardımcı bilgiye evet, gayrısına özendirecek bilgiye hayır!

Kimden, nasıl çıkarsa çıksın, hayır!

Zikzak çizen bir bilinçtense yerinde sayan iman; hayırlıdır! Aman dikkat!

Rabbani oluyorum derken, Deccaliyete düşme riski de var!

(19-07-2007)

(Mehmet Doğramacı)

178- Kandil

Aziz Meslekdaşlarım,

Hz. Muhammed'in ana rahmine düşüşünün realite açısından ne ehemmiyeti var! O bir Allah kulu, çok özel bir elçi, ama nihâyetinde bir kul ve bir insan.

Hâlbuki, bu "düşüş" Yüceler Yücesi'nden bu âleme gelişi (ihtisası kazanışı), gebelikteki süre ihtisası, doğum sınavı, ilk nefes ise uzmanlığı... remzediyor diye düşünüyorum.

Akademik olan ve olmayan Hayat ise Çıraklık (çocukluk - yardımcı doçentlik), Kalfalık (yetişkinlik - doçentlik), Üstadlık (ihtiyarlık ve kemâl - profesörlük/şeflik) seneleriyle allegorize.

Sonra, bir gün, Rejisör/Baştabip/Rektörlük "tamam" diyor ve tekrar Ezelî-Ebedî Nûr'a, yâni Maşrık'a kavuşuyoruz.

Maşrık (Doğu) hem istikamet, hem Hakikat, hem de esas Varlık, yâni Öz (Essence).

Zâten hep oradayız, O'ndayız.

Hz. Muhammed Mustafa'nın teşrifi ve muhteşem hayatı her dinden, dilden, itikattan, inkârdan, ideolojiden, hâriçten ve dâhilden insanlara rehber olsun.

Allah Hepimizi Sevgi ve SAYGIYLA Kavuştursun!

Dilerim öyle olur...

(24-07-2007)

(M.Kerem Doksat)

179- Bikini Simge midir?

Çağdaş olduklarını düşünen anti dinci medyanın saptırdığı konulardan biri de hiç kuşkusuz, ‘türban’ dır. Nedense İslâm kadınının başörtüsü uygulamasını istediği bir başka şekle dönüştürmesi suç oldu.

Türbana kuşku ile yaklaşan aydınlar ‘çağdaşlık’ elden gidiyor haykırışlarıyla tartışmaları başlattı. Ve türban takan sınıfın çağdaş uygarlığa ters düşeceğini, toplumun bilimden, kültürden kopmasının asıl nedeninin bu olduğunu ileri sürdüler.

Ayrıca, inançları doğrultusunda yaşamayı tercih edenleri ‘takiye’ yapmakla suçlayarak bunun bir simge olduğunu vurguladılar.

Bu ısrarlarının altındaki neden, esasen tesettür konusunun kendilerine çok yabancı geldiği ve bu örtünme şeklinin çağdışı olduğu izlenimiydi.

Ancak gerçekleri saptırmak o kadar kolay olmuyor. Çünkü türban ya da başörtüsü bir tesettür biçimidir. Bu da bir hükümdür.

Simge olma durumu ile uzaktan-yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.

Dostlarım! Din keyfi bir olay değildir. Başörtüsü kullanmak belirli bir yaşa kadar mecburidir. İslâm’a inanan her kadının buna uyma zorunluluğu vardır.

Bu şartları kabullenmeyen ve özgürce düşünmede ve hareket etmede serbest olanların rahatlıkla giydikleri deniz kıyafeti için ‘Bikini bir simgedir’ dense bu makul olur mu, sizce hiç yakışık alır mı?

İnanın bu soruyu ben sormuyorum!

Türban takan hanımlar dile getiriyor.

(27-07-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

180- "Önyargı"

Önyargı, insanlığın bugün dahi ilim veya bilim ile geldiği modern çağa rağmen, sonucu mutsuzluk olan kavga, kin, nefret gibi halife insan için kabul edilemez davranışların baş sebebi.

Sözlük anlamı olarak şöyle ifade edilmekte: “Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir.“

Aslında sadece mikro planda karşımıza çıktığını düşündüğümüz önyargı, evreni ve kendimizi 5 duyu (ya da bilimin yeni keşfine göre 32 duyu) ile algıladıklarımızla değerlendirdiğimiz sürece bizle birlikte hep var olacak.

Nasıl kurtulacağız önyargıdan?

Tasavvufa gönüllü olanların kendilerine ilk edinecekleri içsel bakış açısı bu noktada ortaya çıkıyor. Tüm şartlanmalarımızdan ve önyargılarımızdan kurtulup, ‘yorumsuz seyredebilmek.’ yani iyi, kötü veya doğru yanlış olarak yargılamak yerine karşınıza gelenin ardındaki hikmeti algılamaya çalışmakla, araştırmakla ve insan için hiç değişmeyecek olan ilahi hükümlere bağlamakla mümkün.

Karşılık vermek, kin tutmak gibi negatif duyguların sonuçlarını yaşamanın veya yaşatmanın yorumsuz olmakla yakından uzaktan ilgisi yok, ehlinin bildirdiğine göre...

Zaten her sorun ve her mutsuzluk, “sen ve ben” kavgasından, “biz ve o” ayrımından kaynaklanmıyor mu?

Büyük mutasavvıf Yunus Emre şu dörtlükle önyargısız olmayı öğütlüyor:

"Sen sana ne sanırsan,
Ayrıya da onu san,
Dört kitabın manası
Budur, eğer var ise...
"

(31-07-2007)

(Ncaki)

181- Kuraklığa Çare

İstanbul’un iki aylık suyu kaldı.

-          Ankara’da durum feci.

-          Tuz gölü yok oluyor.

-          Büyükçekmece gölü çekiliyor.

Herkes konuşuyor da çare önerileri fazlaca öne çıkmıyor. Galiba felaket tellallığını seven, olumsuzu yaymaktan keyif alan bir toplum olduk. Şunu bilelim; konu global güçlerin abarttığı kadar vahim değil. 33 yılda bir yaşanan doğal durum. Bundan sonrası felaket, söylemleri de komplo teorisi.

Melen Çayı İstanbul’a akıtılacak, Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirilecekmiş. Oldukça pahalı ve zaman isteyen projeler. Yapılsın tabii.

Aklımın almadığı, insanoğlu kolay, etkin, masrafsız yöntemler varken niçin uzakta aramayı seçer? “ Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayâl edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu.” (AH)

Konu dağılmasın! Kuraklığa dönelim. Masrafsız ve çok etkin bir önerim var. Diyanetten bekledim ama kınanmaktan mı korktular bilmiyorum, önermek fakire düştü:
YAĞMUR DUASI !...

Hem milli hem dini kültür köklerimizde var. Yabancısı değiliz. Çığırtkan bazı medya organları çağdaşlığa aykırı (!) diyecekse tepelere çıkmaya gerek yok!

Diyanet bir genelge yayınlasın. Bu Cuma, o kutlu saatte tüm camilerde yağmur duası yapalım ülke çapında. Milyonların, aynı anda açtığı elin, geri çevrilmeyeceğine, çok çabuk netice vereceğine inanıyorum. Duanın gücü üzerine bilimsel tezler ortada. Çağdışı, bilim dışı bir şey istemiyoruz, etkin bir mekanizmayı bir kere kullansak kıyamet mi kopar?..

Teklif bizden, organize yetkililerden.
Diyanetten cevap bekliyorum!...

(03-08-2007)

(Mehmet Doğramacı)

182- Sorgulama

“Baba yahu, demiş çocuğu, biz Laz mıyız, Türk müyüz, Kürt müyüz neyiz?

Babam da çok küçükken bu soruyu büyük dedeme sormuş: ‘Dede, demiş, biz Laz mıyız, Türk müyüz, Kürt müyüz?’  

Babasının dedesi de, torununa, yarın öleceğiz, demiş.

Allah bize soracak:

- Men Rabbüke

- Ve men nebiyyüke

- Ve ma dinüke

Torunum, Allah bize ‘ve ma kavmüke’ diye bir soru sormayacak” demiş.

Ne demek bu?

Yarın öleceğiz. Allah bize;

Rabbin kim,

Nebin kim,

Dinin ne? Bunları soracak.

Ama bize kavmin nedir diye bir soru sormayacak. Torunum sana sordukları zaman, ‘Elhamdülillah Müslümanım’ de , geç demiş. Olay bu kadar basit.”

Evet, bir gün ( o gün ne zamansa) o gün gelecek ve hemen herkes istisnasız bu suallerin muhatabı olacaktır. O yüzdendir ki sorumluluk duygusu beslememek veya bunu hiç düşünmemek bir yıkımla sonuçlanabilecektir. Bizler kabire ne zaman gireriz düşüncesiyle hayâl kuracağımıza, sorgulama nasıl olacak diye düşüneceğimize, ayrı ayrı sorulan bu üç soruyu nasıl biliriz, yeterli dökümanları nerden sağlayabiliriz çabasına girsek, bunları çok önceden bilsek, hazır olsak çok daha iyi olmaz mı?

Dedenin torununa söylediği gibi bu kadar basit oluyorsa, sadece müslümanım demekle bitiyorsa mesele yok. Ama toruna verilecek cevapların daha olgun, bilinçli, duyarlı olması gerekir diye düşünüyorum.

Ümit ediyorum ki varsayımların hiç hesaba katılmadığı bu ortamın sürecinden hızla geçmenin yolunu Allah hepimize nasip eder.

(06-08-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

183- Ateşten Gömlek Giydik

Tasavvuf yolculuğuna gönüllü olanlara, yolculuğa çıkmış olanlardan bir mesaj gelir: “Karşınıza neler çıkabilir, duraklara varabilmeniz için aşmanız gerekenler nelerdir mutlaka bilginiz olsun...”

Denir ki:
“Yolculuk sırasında yanınızda (nefsinize ait) ne varsa hepsi birer birer elinizden alınıverir. Kalmasına izin verilen tek eşya var; o da bir ateşten gömlek

Ateşten gömlek giydik,
Bu acıyı biz bildik;
Biz bu aşka yanınca
Yaradana can verdik...*

Mesajın devamı şöyledir:
"Ateşten gömleği üstünüze göre biçen, sizin zannettiğinizi elinizden alıveren, yolculuğun sonuna varıp varmayacağınıza Zat’en karar veren, aynı(a)”

Öldürmeği dilerdin,
Biz yanarken gülerdin,
Bu nefsi katletmeğe
Hançerini bilerdin.*

Mesajın son cümlesi yolculuğun seyri hakkında fikir verir:
“Can veren ile hançerleyen, seven ve sevilen, hepsini BİR’lediğinde yol almışsın demektir.”

Mesajın tamamını ‘oku’yabilen yolcu için ne denir ki?
Ne mutlu o ateşten gömleği giyebilene, ne mutlu ateşten gömleği ile yanarken için için sevinene!

*İsmail Emre - Doğuşlar I - Sayfa No 29
http://www.ismailemre.net/index-turkce.htm

(09-08-2007)

(Ncaki)

184- Mazide Kalan 'Sevdalar'

Şu garip dünyada neler olmuyor ki!

Ben diyeyim on, siz deyin onbeş sene bile yaşamadan her şey başkalaşıyor, sevdalar değişiyor.

Birini tanıyorum. Geçmiş yıllarda inanç sahibi olarak bilinirdi.

Sonraki süreçlerde devreye farklı şeyler girdi, kafayı değiştirdi, umduğu dağlara kar yağdı. Döndü, dün sapına kadar imanlı biri iken bu kez sapına kadar inançsız biri oldu. Hani ağır imtihanlardan geçtiği için böyle davranıyor desem.

Ama ne gezer!

Herhalde o yıllarda tutkusu gerçekleşmemişti. Veya kendisinde bir imansızlık geni bulunuyordu.

Eskiden yetmişiki milleti bir gören miskin Yunus’un sözlerini çerçeveletip duvara astığını biliyorum. Artık; rezalet, kepazelik, ahlaksızlık, acımasızlık, adaletsizlik kavramları ile boğuşup duruyor.

Bu davranışı ile nasıl bir düzen, nasıl bir ‘amentü anlayışı’ ile yaşadığını, açık ve seçik bir biçimde ortaya koyuyor.

Eşitlik ve adalet arayışları alabildiğine artıyor. Sistemi sorguluyor. İnsanların kendisine yönelik eleştirel tavrından ise kurtulmak istiyor.

Nerdeeen nereye!

Size eskilerden başlayıp, günümüze kadar uzanan bir yaşam öyküsü bu anlattığım.

Evet, böyle oluyor bazı ‘sevdalar’ sevgili dostlarım.

(15-08-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

185- Çalışan Kadın

80’li yılların başlangıcında kadın olmak demek evinde oturmak, çocuğuna bakmak, eşine manevi olarak destek olmak demekti. Kadının genelde çalışma nedeni gelir düşüklüğünden doğan mecburiyettendi.

90’lı yıllarda  toplum, tüketim çılgınlığının hızlanan ivmesine kendini bıraktı. Reklam mecraları kullanılırken seçilen idoller, aldığı iyi eğitim ile hatırı sayılır firmalarda çalışıp iyi para kazanan, ekonomik özgürlüğünü ilan etmiş kadınları temsil ediyordu. O yılların popüler kimliğiydi; çalışan kadın olmak.

2000’li yılların başında ortaya çıkan resim ise çok farklıydı: Kollektif akıl ve ruh sağlığı açısından çok önemli görevleri olan kadın, kariyerine yönelik ağırlıklı kapasite yüklemesinin sonucunda ÖZünden gelen annelik, ailenin BİRleştiricisi olma görevlerinin hakkını tam olarak veremiyordu.

Dünyada kadınlar için kariyer olanaklarının bugüne kadar en elverişli olduğu ülke İngiltere’nin Hükümet İstatistik Bürosu’na göre 1997-2005 yılları arasında çalışan kadınların sayısında 16%’lık düşüş var. Buradan yola çıkılarak yapılan araştırmanın bazı sonuçlarına göre İngiltere’de çalışan kadınlar işlerinden istifa ederek çocuklarına, ailelerine ve kendi ruhsal gelişimlerine zaman ayırıyorlar ya da “ev ofis” uygulamasına geçerek daha rahat bir çalışma ortamını seçiyorlar. Nedenleri, işyerinde rekabet adına verilen yoğun uğraşın sonucunda insan olabilmenin temel unsurlarından olan sevgi ve hoşgörünün yitirilmesi ve dolayısıyla yaşam gücünün kaybolması.

İlmine inandığım bir büyüğümün “Eşin, çocukların ve işin hakkını vereceksin, yoksa o yaşanana tasavvuf denmez” sözleri zaman ve mekan üstü risalet nurunun kesintisiz olarak yönümüzü tayin ettiğini gösteriyor. Örnek şahsiyetlerden Hz.Aişe(r.a) gibi Sahabe-i Kiramın erkeklerini toplayıp Fıkıh-Hadis dersleri veren İlim Ehli, Hz. Hatice’tül Kübra(r.a.) gibi girişimci, olgun, başarılı erkeğin tek dayanağı olabilmek bugün de kadını huzura kavuşturan formül olarak önümüzde duruyor.

(23-08-2007)

(Ncaki)

186- Sürüleşme aşamasından geçmek

Bunca yıllık tecrübeme dayanarak şunları söyleyebilirim: Düşüncelerin özgürce tartışıldığı, boyutlandırıldığı, hoşgörünün esas alındığı, bilginin silah gibi kullanılmadığı ortamları arıyor insanoğlu.

Gerçeği bulmanın yolunda, var oluşun aslını öğrenmeye çalışan, kendini aydınlatacak temel kaynakları bulabilmek için uğraş veriyor. 

Gösterişten uzak, hoşgörüye dayalı yaşamı ile hemen herkes tarafından ayakta alkışlanabilecek insanları bulabilmek ise artık neredeyse tesadüflere kalmış.

Ama öğrendiğini kendine saklamayan, paylaşan, çok söze gerek duymadan, somut örneklerle sonuca ulaşanın sayısı bir elin parmaklarının sayısı kadar az.

Burada asıl sorun ‘zulüm yapmak’ değil, insanoğlunun üzerindeki örtüyü çekip almaktır. Çünkü biz sürüleşme aşamasından çıkmayı hedefliyoruz. İnsan sayılmaya değmeyen, ‘nankörler’ sınıfında yer almak istemiyoruz.

Amaç, anlamsız sözcüklerle, eveleyip gevelemelerle, hiçbir şey söylemeden bir şeyler anlatan şov dünyası yaratmak değil.

İşte bizler böyle olduğunu düşünüyoruz.

Her zaman olduğu gibi, şimdi de…

(27-08-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

187- Cevap Anahtarı

Çocuk yetiştirmek ebeveynlerin üstündeki en büyük insani sorumluluklardan biri. Herkes anlayışına göre ve imkanları dahilinde evlatlarını zamanın şartlarına hazırlamak için uğraş veriyor.

Türkiye gibi insan mozaiği çok renkli olan bir coğrafyada bu konudaki fikir çeşitliliği de haliyle çok fazla. Daha anne karnından başlayarak bebeklerine günün popüler yabancı dilini öğretmek amacıyla seslenenler mi, çocuklarımı tamamıyla doğal ortamda yapaylıktan ve şartlandırmalardan arındırılmış yetiştireceğim deyip, şehirden doğal hayata göçenler mi dersiniz…

Hemen akıllara Hz. Ali’nin (r.a) “ÇOCUKLARINIZI BULUNDUĞUNUZ ZAMANA GÖRE DEĞİL, GELECEK ZAMANA GÖRE TERBİYE EDİNİZ. ZİRA ONLAR SİZİN ZAMANLARINIZDAN BAŞKA BİR ZAMAN İÇİN YARATILMIŞLARDIR.sözleri takılıyor……

Konuya şimdilik zahiri boyuttan bakıp irdeleyince akla değişik sorular geliyor; mesela:

- Bugünün popüler dili İngilizce de yarının dünya dili ya Çinceyse?

Hatta biraz daha ileri gidelim:

- Ya yarının dünyasında  yabancı dil kavramı yoksa? Beyinsel veri transferi yöntemi iletişim kurmak için yeterliyse? Hatta özel seanslarda  beyinlere yerleştirilen elektrodlarla  ilgili alanlara müdahale edilebiliyorsa? Bu seanslardan geçmemiş veya bu yeteneği elde etmemiş olanlar, zaten hayata bir adım geriden başlıyorlarsa? İletişim eksikliği nedeniyle iş başvuruları olumsuz sonuçlanıyor, eş arayışlarında tercih edilmiyorlarsa?

Evet biraz ütopik oldu ama muhtemelen 70’li yıllarda anne ve babalarımız da gözle görülür bir kablo ağı olmadan bilgisayar üzerinden dünyanın herhangi bir noktasındaki görsel veya işitsel bilgiye “bir tıkla” ulaşabilmeyi, meşhur Uzay Yolu dizisini seyrederken dahi hayal edememişti.

Aslında insan beyni tüm soruların cevap anahtarı. Çocuklarımızın beyin kapasitelerini arttırmaları için yapacakları çalışmalar taktirlerinde varsa bulundukları devrin ilmini değerlendirmelerini ve insanın sonsuz yolculuğunda huzura varmalarını sağlayacaktır.

Ne mutlu bizlere ki beynin çalışma prensiplerini ve kapasitesinin nasıl arttırılacağını Kur’an-ı Kerim ve Rasulullah Hz. Muhammed’in (s.a.v) hadisleri temelinde günümüz ilmi ile çözerek sürekli düşünce sistemimizi yenileyen Üstâd ve konunun diğer ehli, 1400 yıl önce ibadet adı altında sunulan çalışmaların zahiri boyutuyla aynı zamanda beyin kapasitesini arttırmanın en kestirme yolu olduğunu bizlere açıklamaktalar.

(03-09-2007)

(Ncaki)

188- Niyetin su içmekse

İlim elde etmenin ilk yolu; okumak. Bunu kitap, kaset, cd, vaaz, sohbet, seminer vb araçlarla  alabilirsiniz. Hele internet gibi engin ve zengin bilgi okyanusu önünüzde ise iş daha da kolay.

Hakikatin azığı sadece kuru bilgi değildir. Salt bilgi ile öze varılsa; Yunan Filozofları ile Uzak Doğu Mistikleri hakikati en iyi okuyan kimseler olurdu. Bu yolun değişmez, vazgeçilmez gıdası; Hikmettir!

Hikmet; salt bilgiden öte, manalar ve fiiller arasında bağ kurarak, adeta zihinsel devreleri tamamlayarak hakiki aydınlanmaya ulaşmaktır. Kur’an buna işaret etmek üzere pek çok ayette: “ AKLETMEZ MİSİNİZ ?” diye sorar. Akletmek; bağ kurmaktır.

Hikmet; hikmet ehlinden; sizden önce fark eden, ruhuna vakıf olan zattan doğar! Hak Ehli; Hikmet Çeşmesidir. Peki, hikmet nasıl alınır? Biricik örneğimiz Rasulullah (sav) Efendimizden nasıl almışlarsa öyle! Sahabe tavrı; hikmeti elde etmenin en kolay, en etkin, en pratik yolu. Rasülullah sorardı:
- Şu dağın ardında ne var, biliyor musunuz?
Dağın ardını çok iyi bilmelerine, belki her gün geçmelerine rağmen değişmez cevap şu idi:

- Allah ve Rasülü daha iyi bilir!

Risalet Pınarı; Çağdaş Hakikat Ehlinden akmaya devam ediyor. Talip olunan hikmetse; bilgi yarıştırma, didişme, ispata girişme; hikmet ehlinin değil, talibin önünü keser! Hikmet ehli önünde “Ben de biliyorum” iddiasında olan değil; “Lütfen bana da bildirin “ diyen kazanır!

Susamış, bağrı yanık kişi çeşmeyi sorgulamaksızın suya eğilir. Maksat su içmekse, bardağı musluğa süren kazanır. Çeşmenin konumunu, suyun mineral değerlerini tartışan içinse ne harareti söndürme, ne de suya kanma şansı çok zayıftır.

(07-09-2007)

(Mehmet Doğramacı)

 

189- Adama Sormuşlar

Adama sormuşlar: “Sizin evde kararları kim verir?”  Adam; “Büyük kararları ben veririm, küçük kararları karım verir.” demiş. “Karınız hangi tür kararları verir?” diye sormuşlar, adam “Mesela,” demiş, “hangi evde oturacağız, hangi yemek odası takımını alacağız, kaç çocuk yapacağız, işte bu gibi kararları karım verir.” “E, peki,” demişler, “sizin verdiğiniz büyük kararlar hangileri?” “Vallahi,” demiş adam, “İsrail- Filistin meselesi nasıl çözülecek? İran’a nükleer araştırma izni verilsin mi? ABD Irak’tan ne zaman çıksın? İşte, bu tür kararları da ben veririm.”

Gündelik, sıradan bir hayat içinde kendine yer beğenmeyen, hemen her şeye tepeden bakan bazı aile reislerinin, hak ve düşünce özgürlüğünü yukarıdaki hikâyeye benzer bir şekilde yansıtması doğaldır.

Küçük konuları doğrudan doğruya eşlerine havale ederek, onları basit işlevlerle bir güzel sınırlamayı çok iyi bilirler.

Bu durumda akla, kendilerine halk arasında yakıştırılan ‘kazak erkek’ sözü gelir. Ne var ki,  yaptıkları sadece göstermelik olup bir hiçten ibarettir.

Bu tipler genelde başkalarının gölgesi arkasında saklanıp durur. Kendi anlayış ve zihniyetlerinin ortaya çıkmasını katiyen istemezler.

İnsanlarımızın anlamakta güçlük çektiği bu duruma niçin girdikleri, neyi ispat etmek istedikleri doğrusu hiç bilinmez. İnsanlık bir aşamaya gelene kadar onların yaşam hikâyelerini daha çok anacak ve konuşacaktır.

(10-09-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

190- Bir Alışveriş Hikayesi

“Bir çift evin birini almaya talip olmuş. Emlakçı aracılığıyla satılan ev için irtibata geçtiklerinde öğrenmişler ki emlakçının iki şubesine ait ortak portföymüş. Pazarlıklar yapılmış, satın alma kararı verilmiş. Tapuya gitme günü gelip çatmış. Emlakçının şubelerinin bayan temsilcileri ve işin asıl muhatapları tapuda hazır bulunmuşlar.

Ne olduysa orada olmuş… İki farklı şubenin bayan yetkilileri anlaşılmaz şekilde karşılıklı uzlaşmaz davranıyorlarmış. Satan adına bir şube, satın alan adına da diğer şube temsilcisi işlemlerle ilgili pürüzler çıkarıyorlarmış. İşin garibi, evin satılmasından kâr edecek olanlar da onlarmış. Ortalık gerilmiş. Satan ve satın alan taraf olan iki bey, karşılıklı anlayışla işin içinden sıyrılmışlar ve işlemi tamamlamışlar.

Ayrılırken bayanlar, kızgınlıkla arkadaşları olan karşı şubeleri ile bir daha iş yapmayacakları hususunda söyleniyorlarmış. Beyler ise bu süreçte birbirlerini tanımış, irtibat bilgilerini vermiş ve muhabbetle helalleşip vedalaşmışlar.”

On beş yıl kadar önce bir yakınım “İslam ve peygamberi kadına ayrımcılık yapıyor, bak şu ayet ve hadis kanıtlarıyla bu kitapta var, al oku” diye bir hukuk profesörünün kalın kitabını vermek istemişti. “Olmaz öyle şey, evet var o ayet ve hadisler, ama ayrımcılık adına olamaz; arkasındaki hakikati sen, ben şu anki idrakimizle anlayamayız” diyerek kitabı orada iade etmiştim. Koşulsuz doğruluğunu kabul ettiğim ayet ve Efendimiz’in (s.a.v) hadislerinin ardındaki hakikate ulaşmayı da hep Rabb’imden talep ettim. Ne güzel takdir edilmiş ki birkaç sene sonra aynı yakınım İslami rotaya oturmuş olarak beni Üstad’ın kitapları ile tanıştırıp hakikat yörüngesini görmeme vesile olanlardandı; şükürler olsun.

O gün bugündür idrak ettirildi ki sistemde yeri olmayan “eşitlik” ismindeki vehmi fikirler, annelik makamı gibi bir mertebe ile ödüllendirilen kadını, yaratılışındaki zaafları idrak etme ve kendini tanıma konusunda geri bıraktığıdır. Mesela, ehlinin bildirdiğine göre kadın, duygularına teslim olduğu anda beyninde aktifleşen negatif hücre sayısı erkeğinkinin sekiz katıdır ve hormonal faaliyetleri kadında bazı sınırlılıkları oluşturur. Bu, doğanın kanunu, Allah’ın takdiridir.

İnsan hayatla alışverişte, önce yaratılış prensiplerindeki üstünlükleri ve zaafları bilmeli, ilahi hükümlerle belirlenen çalışmalar ile terkibini aşmalıdır ki sonrasında sistemin gereği halife vasfını ortaya koyabilsin.

(13-09-2007)

(Ncaki)

191- Mükemmeli arayan kim?

Kişinin, aleyhine gördüğü şeyi kabulü zordur. Hele başka bir mahale teslimiyet çok daha zor. Kolay seyir için ayna mahaller, rehber zatlar aramak tabii bir istek. Bunda kınanacak yön yok. Ne var ki arayanların genelde öne sürdükleri mantıklı- akılcı görünen mazeret şu;

- Henüz mükemmel zatı bulamadım. Bulsam, teslim olurum. Kime tutunsam elime geliyor, derhal eksiği çıkıyor!

Mutasavvıf bir zata, hakiki rehberi nasıl buluruz dediğimde şöyle dedi: “ Duyacak kulağın, görecek gözün, kavrayacak basiretin varsa, dünya  rehber kaynıyor!... Yıldızlar, çiçekler, sular, insanlar BİR in yansıması değil mi? Mükemmel işliyor her şey!”

Şimdi soralım;

1- Her şey zaten mükemmelse, mükemmeli aramak mantıklı mı?..

2- Her şey mükemmelse eksiklik zatlarda mı, basiretimizde mi?..

3- Sistem mükemmel iken ilave bir mükemmellik arayan hangi boyutumuz?...

Bunlar zihnimizi aydınlattı ise can alıcı soruya gelelim: Mükemmeli arayan kim?

El Cevap: Maneviyat, kutsallık, mantık, akıl, bilim kisvelerine ustalıkla bürünerek kendini saklayan EGO! Yanlış duymadınız, Ego! Delil mi? Efendimize iman etmeyenlerin gerekçelerine bakın:

- Bizden çıkmalıydı son nebi! (Yahudiler)

- İsa Allah’ın oğlu, insan oğluna mı uyalım? (Hıristiyanlar)

- Düzenimize karışmasan uyardık. (Mekke İleri Gelenleri)

- Bin yıllık medeniyetimize sırt mı dönelim? (İranlılar)

- Keçi- deve kokuları arasından çıkan birine uymak mı? (Bizans)

Teslim olmama gerekçeleri görünüşte mantıklı. Altında şirk kokusunu almak zor değil..

***

İlim- Hikmet yolculuğunda mükemmeli arayan dostlar!

Egonun en sevdiği putun adıdır Mükemmel !..  Oyuna gelmeyin!

Muhammedi bakış; eksik görmeyen bakıştır! Eksik görmez ki mükemmellik arasın!

Gerçekten susayanın; testinin şekliyle, çeşmenin tasıyla işi olmaz! Oyalanıyor ve bir de “mükemmellik” kılıfına sığınıyorsa; ya henüz tam susamamıştır, yada burnunun dibini göremediğinin farkında değildir.

İlim ve Hikmet Pınarları gürül gürül çağlıyor.

Gayesi ve gayreti ab-ı hayat olanlara selam olsun!

(16-09-2007)

(Mehmet Doğramacı)

192- Siyah beyaz Köpeklerimiz...

Yaşlı Kızılderili reisi, kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyordu.

Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahtı ve 12 yaşındaki çocuk, kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlardı.

Dedesinin, sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar.

Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık.

O merakla, bir gün sordu dedesine:

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar", dedi, "Benim için iki simgedir evlat". "Neyin simgesi" diye sordu çocuk. "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda ve gözümün önünde tutarım onları". Çocuk, sözün burasında; "mücadele varsa, kazananı da olmalı" diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekledi: "Peki" dedi "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?" Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa, "Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem"...

Değerli okurlarım!
Bilge reisin mesajı çok açık. Bizler de nasıl bir hayat yaşamak istiyorsak, içimizdeki siyah ve beyazı fark ederek, devamlı olumsuzluğa iteni aç bırakıp susturmalı, diğerini beslemeliyiz diyorum.

(21-09-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

193- Yükümüz Hafiflesin mi?

Hepsinin uzun odun parçalarından oluşan çok ağır yükleri vardı. Sırtlarında taşıyarak yollarına devam ediyor, hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Kan ter içindeydiler, canları acıyordu, bazıları ise artık hissetmiyordu.

İçlerinden bir tanesi dayanamayarak, “bu çok ağır, lütfen ucundan biraz keseyim, hafiflerse çok daha iyi taşıyabilirim!” dedi. Yükünden bir miktar kesmesine izin verildi; artık eskisine göre daha rahattı, kolay ilerliyordu. Bir miktar daha yol aldılar. Bir süre sonra sırtındaki odun parçasının yine de ağır geldiğini hissetti, dayanamayacak gibi olmuştu ve “lütfen bu yük hâlâ çok ağır, biraz daha kesersem eminim varacağımız yere kadar dayanabileceğim” dedi. Bir kez daha kesmesine izin verildi.

Bir süre ilerledikten sonra önlerinde çok derin bir yarık belirdi, yola devam etmek için o yarığı geçmeleri şarttı. Bir ses “elinizdeki odunları yarığın üstüne koyun, karşıya geçmenizi taşıdığınız bu odunlar sağlayacak, onlar sizin köprünüz” dedi. Herkes odun parçalarını köprü yapıp karşıya geçmeye başladı. O da sırtındakini herkes gibi yarığa yerleştirip karşıya geçmek istedi, ama elindeki odun parçası neredeyse başlangıçtaki halinin yarısı kadardı, köprü vazifesi göremedi. Yarığın öte tarafında öylece kalakaldı; diğerleri ise yollarına devam ettiler…

Hepimiz kendi gücümüze göre yüklüyüz; bu yük bazen başımıza gelen bela, bazen sorumlu olduğumuz çalışmalar bazen de uzak durmak zorunda olduğumuz yasaklardan oluşuyor. Sabrettiğimizin mükâfatı, ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ile müjdelenmiş; sabredemediğimizde neyle karşılaşacağımız ise şöyle ifade ediliyor:

Allahu Teâlâ buyurdu ki: Benim hükmüme razı olmayan ve verdiğim musibete sabretmeyen benden başka Rab arasın. [Taberani]

Yükümüzü hafifletmek isterken, daha büyük belalara maruz kalmak da var!

(25-09-2007)

(Ncaki)

194- Kendin Olmadan Rabbini Bulmak mı?

Herkesin bildiği meşhur hadis:“Kendini bilen; Rabbini bilir!..”

Rabbini bilmenin yolu kendini bilmekten geçiyor. Kendini bilmeyen için Rabbe giden yol tıkalı.

Bilmek; hakiki manada gereğini yaşamak ise de, günümüzde kuru bilgi ezberi sanıldığı için biz Bilmek ve Bulmak kavramlarını ayrı mütalaa ediyoruz. Okuyan kendini bilebilir, Rabbini de bilebilir. Ama Rabbini Bulmak kuru bilgiden öte, imtihan süreçleri ile gelişen uzun soluklu bir maratondur.Kimler Rabbini bulur ?

Hadisteki işaretten hareketle, kimler kendini bulmuş ise onlar Rabbini bulur!.. Kendini bulmak nedir o halde?..

Kendini bulmak, deyince konuyu Egoistlikle karıştıranlar için açalım: Kendini bulmak ile ego arasındaki fark, Everest ile Guam Çukuru gibidir:

1- Egoistlerin beyninde çatışma sürerken, Kendini Bulanlar; iç çatışmayı bitirmişlerdir.

2- Egoistler; gergin, kıskanç, hırslı yaşarken; Kendini Bulanlar; saf denecek ölçüde dinginliğe ermişlerdir.

3- Egoistler; zorlama ve dayatmalarla etrafa hükmetme çabasında iken, Kendini Bulanlar; etrafa değil kendine hakim olmayı ilke edinmişlerdir.

4- Egoistler; kendinde hata görmeyip, yanlışları açığa çıkınca özür dilememek için kıvırırken, Kendini Bulanlar; “ Aranızda en aşağı kul benim, hakkınızı helal edin ” diyecek olgunluktadır.

5- Egoistler; heva ve hevesleri için ortalığı ateşe vermekten çekinmezken, Kendini Bulanlar; “Başkaları yanmasın, ben yanarım, yeter ki kimse zarar görmesin” diyenlerdir.

Maddeler uzar gider. Maksat anlaşıldı. Ego ile Kendini Bulmanın ana farkı; birinin içeride- dışarıda sürekli SAVAŞ, diğerinin daimi BARIŞ yaşamasıdır!

Dostum, Rabbini bulmak istersin değil mi? O halde önce kendini bul!.. Kayıtlar, kutsallar, tabular hayatından çıkmadıkça kendini bulamazsın!  Yaslandıklarını, aşılmazlarını sorgula ve ayağa kalk!

Samediyyetini fark etmeyen Ahadiyyete varamaz!

Fark et artık. Başkası için değil, kendi selametin için  yap bunu!..

(29-09-2007)

(Mehmet Doğramacı)

195- Yenilenmeye Engel Olan Pürüzler

Geriye dönük olan insana uyarıda bulunmak, onun değişmesini dilemek mantıken uygun olmaz. Anlaşılacağı üzere sözümüz, Allah Ehli olmaya çalışan, tutuculuk ve hurafe anlayışıyla uzak/yakın ilgisi bulunmayan, yenilenme çabası içindeki bireyleredir.

Bu aşamada yapılacak ilk iş, toplumu tedirgin eden, kimi zaman düşündüren, kimi zaman da can sıkan, öfke, kin, nefret gibi duygulardan kurtulmak ve bunun yanı sıra sağlıklı bir düşünce yapısına sahip olmaktır.

Sağlam düşünmenin birinci koşulu, zihni bulandıran bu pürüzlerin giderilmesi ve takıntılardan süratle uzaklaşılmasıdır. Bahsi geçen pürüzlerin giderilmesiyle birlikte artık yapılacak iş, nifak tohumları ekmeyi bırakmak, dedikodu denilen ucubelikten sıyrılmaktır.

İkinci ve önemli koşul ise yaşam boyu bireyi zor durumda bırakan ‘kuşku’ illetinden vazgeçilmesidir. Ancak, bu işin üstesinden gelebilmek salim bir kafayla düşünmekle gerçekleşir.

Zira bu zaaf, basit ve üstünkörü bir denetleme/değerlendirme ile kapatılacak gibi değildir. Bireyin, gerektiği anlarda bu duyguyla ilgili olarak kendiyle önemli bir muhasebeye girmesi, onunla savaşması şarttır.

Kuşku, yerini ‘teslimiyetçiliğe’ bırakmadıkça kişi bir adım bile ileriye gidemez.

İnsanoğlunun bu son derece büyük yanlışlardan/pürüzlerden bir an önce dönmesi gerekiyor.

Kendisinde bir yığın pürüzler bulunurken ve bu sorunlar kapıda beklerken yenilenme aşamasına girmek kolay olmaz.

Şayet mutlaka yapılması gereken değişiklikler varsa, onların üzerinde durmak yenilenmeye dönük akılcı bir yaklaşım olmaz mı, ne dersiniz?

(03-10-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

196- Paylaşmak

Şimdilerde hepimiz bir telaştayız…

Ne kadar vermeliyim? Fazlasını vermeliyim! Peki ya yanlış hesap yapıp farz kılınan minimum miktarın dahi altında kalırsam…

İyi hesaplamalı, yok muydu bunun şöyle tam hesabını yapabilecek bir çalışma? Aaa varmış, ‘zekatmatik’, herkes de kullanıyor… Hesabı oradan yapmak lazım; yalnız bir arkadaş iletti, virüslü olan da var; indirmeden kontrol etmek de lazım.”

İşte öyle bir koşuşturmaca, arka arkaya infak konulu farklı bir sürü elektronik posta…

İnfak; bahşedilen rızıktan bağışlamak, başkalarıyla paylaşmak demek… Dikkat edilirse tanımlamada paylaşmak kelimesi kullanılmış; sadece bağışlamak değil…

Paylaşmak nasıl olur?

Malın diye kabulleniyorsan eğer, ancak bağışlarsın…

Hâlbuki sana ait olmadığını fark ettiysen, emaneti paylaşırsın.

Sahiplenmediğin zaman karşılık da beklemezsin. Karşılık beklememek, elindekinin senin olmadığını idrak etmek demektir.

Paylaşmak, kendine paye biçmeden, karşılık beklemeden, “benim” demeden, BEN’den geçerek…

Tabii en önemlisi, sevdiklerinden infak etmek. Mesela, çok sevdiğini bir eşyanı, çıkarıp rahatlıkla verebiliyor musun? Başkasıyla paylaşıyor musun?

Paylaşıldığı sürece sahiplenme düşüncesinden kurtulunur.

Vuslat kapısının açılabilmesi için paylaşmanın zamanı, yeri yokmuş. Örnek; hayatı boyunca tüm maddi manevi varlığını, her şeyini her an “halka hizmete” tesis etmiş; İslam ahlakının güzel temsilcisi, ikinin ikincisi Sıddık-î Ekber (r.a.).

Duamız; infakı hakikatiyle idrak edebilmektir.

(06-10-2007)

(Ncaki)

197- Iydu'l- Fıtır

Konfüçyüs dili çok önemser. “Halkın halini düzeltmek; dili düzeltmekten geçer, çünkü dil düzgün olursa insanlar birbirini güzel anlar ve huzur doğar” der. “Dil, bozulursa din dahi elden gider” diyerek konuyu çok ileri götüren düşünürler de vardır.

Global kültür fırtınası dilimizi ve kavramlarımızı alt üst ede dursun, geleneksel kavramlar dahi bizi nelerden perdelemiş öğrendikçe fark ediyoruz.

Oruç- Kur’an ayından sonraki bayrama RAMAZAN BAYRAMI diyoruz. Sanki orucun zorlayan halinden kurtulduğumuza sevinir gibi. Dini motifleri öcü- çağdışı gördüğü için, bazı medya organları ŞEKER BAYRAMI da diyor. Tabirin geldiği yeri okuyunca içimi hüzün kapladı. http://www.turklider.org/tr/editmodule.aspx?tabid=1&mid=2186&itemid=8020&itemindex=0

Gelelim işin özüne. Bu bayramın Rasülullah (sav) dilinde adı ne Ramazan, ne de Şeker! Efendimiz IYDU’L-FITIR tabir etmiş… Yani FITRATIN BAYRAMI demiş…

Zahiren bedene oruç tutturan; batinen nefsin istek, arzu ve beklentilerinden imsak eyleyen, uzaklaşan; Özünün hitabı Kur’ana gönülce kulak verenlerin; gayretlerinin ödülü olarak fıtratlarını fark etme bayramı… Fatır olan Allah’ın, her birime ayrı ve özel bir program lütfettiğini görme, anlama, her şeyde hükmünü yürütenin Tek olduğu bilinciyle Hak görme, Hoş görme, Bir görme bayramı!..

“Fıtır Sadakası” buyurmuştu Rasulullah. Biz Fitre dedik. Fıtır Sadakası; fıtratını fark edenin kendi programı doğrultusunda kendinde olan her şeyden insanlığa infakı demekti. Adı fitre olunca, alimler de ölçeğe vurunca komik bağışlarla geçiştirilen sadakalar çıktı ortaya!..

Gördünüz değil mi, bir kavramın aslına varmak neler söyledi bize. Ramazanla, Şekerle bunları fark etmeye imkan mı var?..

FITIR BAYRAMINIZ Kutlu Olsun.

FITIR SADAKASINI fıtratı doğrultusunda infak bilenlere ve sadece Ramazanda değil, ömür boyu o bilinçle yaşamayı göze alanlara selam olsun!...

(11-10-2007)

(Mdoğramacı)

198- Kapanmayan Yara: Türban

Bitip tükenmek bilmeyen TÜRBAN konusu, tüm şiddeti ve ayrımcı niteliği ile yine tartışmaların merkezine oturdu.

Son zamanlarda akla gelen soru şu:

Şayet türban yasağı kalkarsa başı açık kız öğrenciler üzerinde gerçekten baskı yapılır mı?

İşte bu hususa cevap aranıyor.

Bin dereden su getiriliyor, ama karşıt düşüncede olanların aklına, ‘ister Hıristiyan ister Müslüman olsun, Türkiye dışında hiçbir ülkede, üniversite düzeyinde türban yasaklanmış değil.’ şeklinde bir fikir gelmiyor.

Başı örtülü insanların ikinci sınıf kategoride yer aldığı kesinleşen bu ülkede onların tahsillerini engellemede başka düşünceler mi yatıyor bilemiyorum.

Çünkü gördüğüm kadarı ile birbirine ters gibi kabul edilen arkadaş grupları içinde hiçbir gerginlik olmadığı gibi, kendi sınıflarında dahi olmayan, takdir edilecek bir hoşgörü mevcut.

UNESCO tarafından 2007’nin Mevlâna yılı olarak kabul edilmesi ve bu muhteşem insanla ilgili olarak dünyada, ülkemizde bir yığın etkinliklerin düzenlenmesi yanında böylesine acaip fikirlerin de bulunması, herhalde Allah’ın bizler için yarattığı bir seyir alanı/lutfu olmalı, diyorum.

(17-10-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

199- Onlarda farketsin mi

Tasavvufla ilgilenenlerin sıkıntı çekebileceği bir konu da bildiklerini yakın çevre ile paylaşım. İnsan, yaşadığı güzelliği, fark ettiği gerçeği açmak ister. Bunun altında; “Onlar da fark etsin, onlar da dertlerinden kurtuluversin” şeklinde samimi niyetler yatar.

Niyetin samimiyeti, fiilin doğruluğu anlamına gelir mi?.. “Cehennem; iyi niyet tuğlaları ile örülmüştür “ sözü Hz.Ömer(r.a) e ait. Mutlak Cehennem bir yana; kişi çoğu kere iyi niyetinden dolayı acı ve azap çeker.

Tefekkür ediyor, zikir- dua çalışmaları ile farkındalığa ilerliyorsunuz. Gün be gün, gerçeği anlamaya başlıyorsunuz. Paylaşmak, ışık olmak, şifa reçeteleri önermek istiyorsunuz. Heyecanla anlatıyor, faydalansınlar istiyorsunuz. Ne var ki gayretiniz çoğu kere ters tepiyor. Fikirleriniz ya uçuk geliyor, yada sizi tuhaf diye niteliyorlar. Öneriniz tepki, aşağılama, yalnızlığa itilme, hatta adınızın deliye çıkmasına bile sebep olabiliyor. Üzülüyorsunuz. Niçin? Unuttuklarınız var heyecandan:

-          Her şey nasiple. Her programı, her işletim sistemi kaldırmaz!
-          Yoğun gayretle bulduğunuzu, bir anda nasıl anlasınlar?
-          Tasavvuf; her başı ağrıyana verilecek aspirin değil. Bir içimlik ilaç hiç değil.
-          İnsanlar kapıdan satışa değil, arayarak bulduğuna değer verir.
-          Kolay gelen; çoğunluğa uymaktır. Tasavvuf; geleneğe, alışılmışa muhalefetle başlar. Muhalifler, etrafı tedirgin eder.

Bunları dikkate almadığınız için üzüldünüz. Ama unutmayın; “Onlar” dedikleriniz de Haktan! Beşeriyetten soyunmak herkese göre mi? Kutsal örtüler, yapışılan tabular, alışılan arzular, sığınılan unvanlarla gayet mutlu olana soyun demek hakaretin en ağırı (!..) Kimseye hakaret etmeyin! Ama tebliğ vazifemiz var, diyorsanız şu ilahi hitaplar hatırınızda olsun:

“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!” (26/3)

“Sen sadece bir hatırlatıcısın!” (88-21)

“Onları hidayete erdirmek sana ait değil. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir.”(2-272)

En etkin tebliğ; yaşamaktır.
Hele bir yaşayın, yaşadığınıza talip olacak dostlar da çıkar! 

(22-10-2007)

(Mehmet Doğramacı)

200- Uyan Ey Gözlerim Uyan

Çoğu zaman,  yaşadığımız olaylar bizlere gidişi anlatan veya haber veren işaretlerdir. Sistemi oluşturan, sonsuz noktalardan bazılarıdır onlar, yan yana geldikçe adeta bir ipi oluşturmakta ve varlıklarının sebebini ortaya çıkarmaktadırlar.

Eğer basiretle değerlendirebiliyorsak olanları, arkasındaki hikmeti sezebiliyorsak, anlarız ki o bağımsız gibi gözüken olaylar aslında sebep sonuç ilişkisinin vazgeçilmezleridir.

İşte sistemdeki her şeyi yerli yerinde görmeye ve arkasındaki hikmeti çözmeye muktedir olunduğunda, cennet yaşamı tatmaya başlanılırmış ehlinin bildirdiğine göre…

Tam tersi durum ise “uyku hali” olarak adlandırılıyor. Efendimiz’in (s.a.v) “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar” hadisi şerifi, olayların arkasındakileri görememe, bilinçli olarak çevresinde olan biteni, elde ettiği ilmi, dilediği gibi yönlendirememe halini anlatmakta.

Uyku halinden kurtulmak için kendini bir beden, bir birim, bir beşer zannetmekten vazgeçip, “Mâlik-el mülk, mülkünde dilediği gibi tasarruf etmededir, ne dilerse onu yapar ben O’nun için varım” demek gerekirmiş.

Güftesi Sultan III. Murat Han’a ait şu dizeler uyku halinden kurtulma isteğini ne güzel dile getirmiş:

Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince  tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
http://www.uyaneygozlerim.com/

(24-10-2007)

(Ncaki)

 



Üst Ana sayfa e-mail