|
111-
MUTLULUK NEDİR ?
-
İşler bir açılsa değme keyfime. Ama nerede, piyasa ölü kardeşim!
- Emekli olup çocukları da evlendirdim mi benden mutlusu yok!
- Sınavı bir kazansam, beni kimse tutamaz.
- Bir türlü yüzüm gülmedi, hep çile, hep dert.
- Çevrem beni bir anlasa, daha mutlu olacağım.
Mutluluk nedir sorusuna aldığım cevaplar aynı eksende
dönüyor. İşler yoluna girerse, idealler gerçekleşirse,
çevre anlayış gösterirse, başarılı olunursa mutlu oluyor
insanlar. Acaba mutluluk bu mu? Mutluluk her şeyin
tıkırında gitmesi mi?
Dünyanın en mutlu insanı kim sizce? Şüphesiz Alemlerin
Efendisi Hz.Muhammed (s.a.v)
Doğmadan yetim, 6 yaşında anneden, 8 yaşında dededen
mahrum. Tebliğinin Mekke’de ki 13 yılı İşkence, Boykot,
Dışlanma, Tehdit… Medine’deki 10 yılı Savaş ve Açlık!..
Bu nasıl mutluluk Allah Aşkına?!...
Ne dersiniz, mutluluk anlayışımızda bir sakatlık mı
var?!..
Yoksa mutluluk daha farklı bir şey mi?..
(19/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
112-
BİZE GÖRE DEĞİL!
http://www.hasiok.com/connect.php?id=1726&access=1
Bu adresi bir tıklayın.
Gördüğüm
kadarı ile bir otopsi yapılıyor ve doktorda bir taraftan
öğrencilerine izahat veriyor.
Kısaca işinin başında. Onun için bir anormallik yok
Ama inanın vahdet ehli de aynı bu doktor gibi.
Acıma hislerinden beşeri değerlerden yoksun.
Diğer yandan ölü ise feryat ediyor; ‘Yapmayın, etmeyin’ diye
bağırıp çağırıyor ne var ki sesini duyurması mümkün olmuyor
Orada yatan mevt için ne kadar acı değil mi dostlarım!
Zannediliyor ki o bir ölü.
Ve ilginç olanı bu işlemin insanlığa hizmet için yapıldığının
düşünülmesi.
(22/07/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
113-
KOPYALA AMA YAPIŞTIRMA!
Beynin çalışma mekanizmasına göre insan; yeni karşılaştığı olay,
kişi yada fiilleri eski birikimlerinden kopyalama suretiyle
değerlendirir. Birikimlere kıyas etmek değerlendirmenin önünü açtığı
kadar, idraki geriye de hapsedebilir! Bu durumda kıyas; anlamaya
yardımcı olmak yerine kalın bir perdeye dönüşür. Yanlış yargılar,
şüpheler, dedikodu, suizan ve hatta iftira- bühtan derecesine varan
azaplar bundan dolayı yaşanır. En ağır bedel ise Hakikatten gafil
olmaktır.
Tarih; insanların kopyala, yapıştır kolaycılığı sebebi ile hakikati
anlaşılamayan olay, kişi ve fiiller mezarlığıdır.
Kopyala, yapıştırla değerlendirmek, karşıdakine değil değerlendirene
perde çeker! Kıyas mekanizmasını işletirken yeni doğuşları- yeni
oluşları fark edebilme yürekliliği gösterenler; azabı saadete,
kötüyü iyiye, narı nura, cehennemi cennete dönüştüreceklerdir.
Etraftan yardım almak, eskiden kopya etmek yerine SADECE ALLAH
diyerek Hakikatine yönelenler sıradan insanların MUCİZE- KERAMET
dediği, aslında gayet doğal olan işleyiş boyutlarını keşfetmişler.
Kopyalayın ama, her zaman yapıştırmayın. Gaflet, üzerinize bir
yapışırsa sıyrılmak hiç de kolay değildir. Yeniyi, HASBUNALLAH-
SÜBHANALLAH diyerek yorumsuz seyredenlere selam olsun!
(26/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
114-
BİLSE!..
- Geçmişteki fiilleriyle bugününü oluşturduğunu bilse
“İçim acıyor, insanlardan darbe aldım”
diyerek
kimseyi suçlamayacaktı…
- Sistemin yerli yerince işlediğini, mekanizmada
haksızlığın muhal olduğunu bilse,
“Bana haksızlık yaptılar”
diye üzülerek geceler boyu depresyona girmeyecekti.
- Başarı ve Yapmak kavramlarının benlik- şirk koktuğunu
bilse
“Başaramadım, yapamadım”
diye sorumluluklar altında ezilerek yıkılmayacaktı.
- Gayret edenin himmet bulacağını, marifetin iltifata
tabi olduğunu bilse
“Dünya; torpil dünyası, gariplere fırsat verilmiyor”
demeyecekti.
- Adandığı şeyin sadece Allah olması gerektiğini bilse,
vuran kişiler görülse de asıl vuranın işleyişini inkar
ettiği sistem olduğunu bilse
“Beni en yakınlarım ardımdan vurdu, oysa onlara ömrümü
adamıştım”
diye kimseye sitem etmeyecekti.
- Her birimin sadece kendi idrakini ortaya koyduğunu,
kimsenin kimseye anlayış gösterme zorunluluğunun
olmadığını bilse,
“Eşim ve çocuklarım bile beni anlamadı”
diye
çöküntüye uğramayacaktı.
- Her yıkılışın yeniden inşa olduğunu bilse, yalnızlığa
itildiğinde AHADİYET ve SAMEDİYET kapısında olduğunu
bilse,
“Yapayalnız, kimsesizim”
diyerek perişan olmayacaktı.
***
“Bildiğimi bilseydiniz….”
buyurdu Rasülullah! Bilseydik Ona Ümmet olmakta,
Rabbimize Kullukta ihmal gösterir miydik?...
(30/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
115-
SOHBET EDER MİSİNİZ?
Sözlü
Kültürden geliyoruz. Yazılı ana kaynaklarımız az. Konuşmayı,
dertleşmeyi seviyoruz. Belki de bu yüzden kitap okumak bizim gibi
toplumlarda fazla ilgi görmüyor.
Hakikat
Yolunun öncelikli metodu; sohbet. Erkam’ ın Evindeki sohbetlerle
tebliğe başlıyor Rasülullah (s.a.v). Daha sonra Mescid-i Nebevi’de
sürüyor halkalar. Ashab- Sahabe kelimesinin bir anlamının da
SOHBET EDENLER demek olduğunu biliyor muydunuz? Rasülullah’ı
dinlerken: “Başımızın üzerinde kuş varmış da uçuverecekmiş gibi
dikkat kesilirdik” diyor Sahabe. Kelâma kulak verenler; Kemâle
erişiyor! Ne var ki günümüz insanına dinlemekten çok, bildiğini
satmak daha sevimli geliyor.
Televizyonla başlayıp, bilgisayar- internetle devam eden enformatik
bombardıman; sohbeti katletti!.. Kitaplarınız, internetiniz,
yazışmalarınız olabilir. Ama mutlaka sohbet etmelisiniz! Sadece
ilmin değil; hâlin, yaşantının, feyzin yansımasıdır sohbet. Kelâm
etmeseniz de bir araya gelmeli, görüşmeli, kucaklaşmalısınız.
Yüreğin yürekle, beynin beyinle takviye edildiği manevi şarj
dinamosudur sohbet meclisi. Yunus, sohbetle açılan sırları şöyle
fısıldar:
Sohbet
cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür
Sohbet
Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir.
***
Kim ki
bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola
Bir
ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki.
(30/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
116-
KESTİRME BİR YOL
Hakikat; hayli gayret- emek ister. Okumak, araştırmak, kainata ve
özüne yorumsuz nazar etmek gerektiği gibi zikir ve riyazatlar da
elzemdir. Bu yola baş koyanların ifadesine göre Vahdet ikliminden
koku almak en az bir 20 seneye yayılan süreç!.. “ İyi ama bunun kısa
yolu yok mu?” diyeceksiniz!...
Alternatif bir yol elbette var. Hem yoğun bir emek de istemiyor.
Yapılacak şey oldukça basit. “Ben yapabilir miyim?” tereddüdüne
düşmeyin. Lazım olan potansiyel hepimizde fazlası ile mevcut.
Harcadıkça çoğalan, paylaştıkça artan, verdikçe misli misli geri
dönen biricik şey o!..
Deve çobanını Üveys El Karani, Celaleddin Hocayı Mevlana,
Oduncu Dervişi Yunus Emre’ ye dönüştüren o ulvi pırıltı!...
Açığa çıktığında tüm mahlukatın dize geldiği yegane olgu!
Nefreti, düşmanlığı, hasedi, kırgınlığı eriten; dikeni gül eyleyen
sihirli formül. Ne mi?...
SEVMEK!...
Sevebilir miyiz?.. Benliği bir yana koyup “Yaratılanı Yaratandan
Ötürü Sevme” sırrına erebilir miyiz? Kalabalık bir kesret dünyası
değil sevmeniz gereken. Tek bir Zatı çok sevin; ötekiler anında size
sevgili kesilecekler!.. Kimi mi?...
HZ.MUHAMMED (s.a.v)i…Evrenin
Kalbini sevin, bütün kalpler sizin olsun. Kainatın öz cevherine
yönelin, bütün mücevherler sizin olsun!
Seni Seviyoruz Ya Rasülallah!
Sevenler adedince salat u selam sana!
(05/09/2006)
(Mehmet Doğramacı)
117-
SIRLI BİR METOT
İnsanların çoğunluğu sıkıntı dönemlerinde kişilere başvurur. Kişide
çare aramak; çözüm bekleyen işler için hatırlı kimseler devreye
koymak, genellikle benimsenen işlevsel bir metot. Kınamıyorum, bu da
Sunnetullah dahilinde doğal bir vakıa.
Dikkât çekmek istediğim; sırlı bir yöntem! Ne var ki çok az insan bunu
keşfedip uygularken çoğunluk perdeli kalıyor.
Kişilerle sorununuz mu var? Çözüm isteyen işler çıkmaza mı girdi?
Yakın çevrenizde bazı arkadaşlarınızla gerilim mi yaşadınız? Hayati
bir konuda, düzeyli bir referans mı lazım?
Boş
verin! Alışılmış yöntemleri atın kenara! Kimseye açılmayın! Kimseden
yardım istemeyin! Sabredin, Tevekkül edin, Razı olarak
Seyredin! Teslim olun sunnetullahın akışına! İlla açmak
lazımsa; kutlu vakitlerde gözyaşlarıyla imzalı mektuplar yazın
Rabbinize!.. O sizi dinleyecek ve mutlaka cevabın en güzelini
verecektir!
Delil mi? Bıçaktan kurtulan İsmail; çölde zemzem bulan Hacer;
Zindandan Saraya yürüyen Yusuf! Ve işkenceyle çıkarıldığı Mekke’ye
Fetihle dönen Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)!..
“Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz”
(Fatiha-4-5) sırrını fark eden; sebepleri aşıp müsebbibe yönelen;
kişilere değil SADECE AMA SADECE ALLAH’A YASLANANLARA SELAM
OLSUN!..
(09-09-2006)
(Mehmet Doğramacı)
118 -
Zamanlama
hatası
Fenerbahçe –Sivas
maçının son çeyreğinde, orta yuvarlak civarına bir
pozisyonda Lugano’nun zamanlama hatası yaparak
yüksek bir topu Baliliye kaptırması ve bomboş bir
pozisyonda gole giden rakibine engel olmak için önce
formasından çekip sona da çelme atması, ama düşürememesi
dikkât çekiciydi.
Bu
hareket, bütünüyle futbolcunun o an içindeki zamanlama hatasına
dayanıyor. Anlaşılan şu ki; santra civarı, yan gelip yatma yeri
olmuyor.
Aslında böylesi durumlar hemen herkesin başına gelebilir.
Ama
önemli olan, bunun üzerinde önemle durulmasıdır. Şayet yeterince
algılanamıyorsa bireyler arasında diyalog söz konusu olamaz. Olsa
olsa birbirlerine olan tahammüllerin sınırlarını aşmasıyla mümkün
olur.
Sebebi, bireyde mevcut Bari ismini yeterince kuvveden fiile
çıkmaması ile alakalıdır. Zamanlamanın yerinde ve yeterince
kullanılabilmesi için bu ön şart budur.
(19-09-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
119 -
Ümmetim
Alemlerin
Efendisi (s.a.v) için söylenmiş çok bilinen bir söz: “ Doğarken
Ümmetim, yaşarken Ümmetim, Mi’racta Ümmetim, ölüm anında Ümmetim dedi.
Mahşerde de Ümmetim diyecek!”
Bu sözü hiç
düşündünüz mü?.. Ümmet; geniş kitle demek! Kur’an, kuşlar ve diğer
hayvanlar için de ümmet tabirini kullanır. Terim anlamını genişleterek
düşünürsek YARATILMIŞLARIN TAMAMI; ÜMMET diyebiliriz!..
Niçin
Efendimiz “ümmetim” diyor? Her güzel şeyi niye ümmetine istiyor?
Ömrünü ümmete hakikâti fark ettirmeye adaması neden ?..
Kişisel
Gelişim, NLP ya da Farkındalık seminerlerinde çokça söylenen bir olgu;
Mutlu olmak istiyorsanız MUTLU ETMEYE ÇALIŞINIZ! Hakiki Mutluluk
VERMEKTİR! Hakiki huzur PAYLAŞMAK ve BAŞKALARI İÇİN KOŞMAKTIR!..
“ Ya Rabbi
bana ver!” sözüne kıyasla “Rabbim ümmete, insanlığa, başkalarına bol
bol ver!” diye dua etmeyi Ümmet kavramı çerçevesinde çok anlamlı
buluyorum!..
“Kendim
için istiyorsam namerdim”
sözünü samimiyetle söyleyenlere, Ümmete adanmayı yaşam ilkesi olarak
seçenlere, istenecek BENi bir kenara iterek Biz kavramındaki Biri
fark edenlere, kendisi dışındakileri kendinden gayrı görmeyenlere;
Ümmetim diyen Rasül’ ün izinde yürüyenlere selam olsun!..
(26-09-2006)
(Mehmet Doğramacı)
120 -
Nasip
Adam kölesi ile
şehre iner pazar yapmak için. Ezan okununca köle namaz için müsaade
ister ve camiye girer. Saatler geçip de çıkmayınca Efendisi içeri
seslenir:
- Heyyy! Niçin
gelmiyorsun seni dışarı salmayan mı var?
- Evet efendim
bırakmıyor.
- Kim o
bırakmayan?
- Seni içeri
almayan kuvvet beni de dışarı bırakmıyor efendim!...
***
Hakikat yolunda
fark ettiğiniz bazı gerçeklerden sonra insanların uğraştığı
sorunlar, halleri, gidişatları size garip gelecek. Dertleri,
sorunları kolayca çözümlenecekken niçin göremiyorlar diye
üzüleceksiniz. Tavsiye ve destek için canhıraş biçimde gayret
edeceksiniz.
Öneriler güzel.
Sabrı ve Hakkı tavsiye de farz! Aman dikkat, her şey nasiple! Sakın
sistemi zorlamayın!.. Unutmayın ki; içeri almayan da O, dışarı
salmayan da!...
İçeri
girmeyenler de en az girenler kadar güzel diyebiliyorsanız ne mutlu
size!..
(27-10-2006)
(Mehmet Doğramacı)
121 -
Bir Veli ile Muttaki arasındaki fark
‘Saflığını-arılığını’ korumaya dönük, bir kasılma olmaksızın
enerjisini kullanan, tüketmeyen, ‘esas meseleye odaklanarak
yaşayan’, derdini herkese anlatma, açma ihtiyacını hissetmeyen,
yanıp tutuşmayan, fikrine/ilmine, mekârimi ahlâka güvenen, Allah’ın
rahmetinin gazabını geçtiğine inanan, her şeyin ‘olurunu bulmaya’
çalışan, ‘bulduğu ile yetinen’, küçük işlerde ‘ hesaplaşmalarda’
erimeyen, ‘metin olan’, deneyim sahibi, beşeri münasebetlerde
dengeyi korumayı bilen biri olarak tanımlanabilir bir Veli. O’nda
bahsi geçen bu ipuçlarını yakalayabilirsiniz...
‘Gayba iman’
eden, korunmanın yollarına başvuran, sistemi anlamaktan, okumaktan
ötürü ‘korunma ihtiyacını’ hisseden ve bunu bir hidayet yani gerçeği
görme gibi kabul eden, kendisine ‘verilenden infak’ eden,’namaz
dinin temelidir’ esası ile namazı ikame eden ise muttaki sınıfında
yer alır.
“O halde fark
nerede?” diye soranlara şu yanıtı vermek mümkün:
Velinin hedefi
Allah’a ermek, Muttakinin hedefi ise Cennete ulaşmaktır denebilir.
Şimdi bu analize
göre hangisi sahihtir?
Aşikâr ki,
Veliler-Yakıyn Ehli- İslâm âleminin şahikası sayılıyorlardır.
(03-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
122 -
Kısa bir süre önce
Bir buçuk
yaşındaki bir bebeğe, annesinin de haberi olduğu halde, tecavüz
edilmesi belki dünya tarihinde işlenen suçların ‘en kötüsü’ oldu
diyebilirim.
Bütün
toplum/ülke ve dünya, bu insanlık ayıbını konuştu.
Değerlendirmeye
çabaladı, ancak akıl, klişelerin, yargıların ve üslupların
ötesindeki bu ölçüyü kavrayamadı.
Olanlar yüzünden
insanın ağzı bir karış açık kaldı. Bugüne kadar irili ufaklı pek çok
şeye şahit olunmasına rağmen, böylesi gerçekten görülmedi.
Bu türlüsü, töre
yüzünden çocuklarını kendi elleri ile boğan, katledenlerin
yaptıklarını dahi acayip geride bıraktı.
Ne sosyal, ne
kültürel yaşam, ne de dini dokümanlar bu olayı anlatamadı,
yorumlayamadı.
Akla ve mantığa
uymayan, insanın hayal gücüne dahi sığmayan, ‘anneye-babaya emanet
olduğu kabul edilen’ bir bebeğe başka canlı türüne rastlanmayacak
bir teşebbüsü oluşturmak için kavramlar bir şey ifade etmez.
Bu insanlıktan
çıkmışlar hakkında söylenebilecek en son söz bence şöyle olmalı:
‘Ya Rabbi, bunu
yapanları sana havale ediyoruz.’
(07-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
123 - Etraf Sensin!...
Yakın
görüştüğünüz yada hayatta karşınıza çıkan kişileri hiç düşündünüz
mü? Sevdikleriniz de var, beğenmedikleriniz de. Hatta iş icabı
beraber olmak zorunda kaldıklarınız da. Elinizde olsa bazısı ile yüz
yüze gelmek bile istemezsiniz, ama nedense sürekli karşınıza
çıkarlar, kopamazsınız! Düşündünüz mü sebebini ?..
Bir süre önce
tanıştığım iki şahsı düşündüm. Biri olgunluk, tevazu, hilm, aşkla
dolu tecrübeli bir gönül insanı. Diğeri coşkun, hareketli, nefsiyle
mücadele azminde, alabildiğine delikanlı! Bu ikisi neden karşıma
çıktı ?!..
Geldiğim nokta;
İkisini de ben doğurdum! Biri ulaşmayı arzuladığım maneviyatın,
diğeri geride bıraktığım hallerin somutlaşmasından başkası değil!
İnanın böyle!.. İster negatif, ister pozitif görün, sizinle olanlar
sizden başkası değil! Kimi olumsuzluklarınızın, kimi bastırılmış
güdülerinizin, kimi ideallerinizin, kimi gayelerinizin, kimi aşmanız
gerekenlerin şahsileşmiş örnekleri! Çekim yasası gereğince siz
çektiniz onları! Kendinizi tanıyın diye!
Etrafımdakiler;
benim! Etrafımı benimsiyor, doğurduklarımı seviyorum!
Çünkü kendimi
seviyorum!...
(11-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
124 -
Mezarımız nerede olmalı?
Gömülme hususunda son zamanlardaki
talep, din eksenli yaşayanların dışında kalanlarda garip bir gelişme
gösteriyor.
Deniyor ki, mezarım gül bahçeleri
içinde, selvi ağaçları altında ya da dere kenarlarında olsun. Bu
nedenle ‘Aşiyan’ı tercih’ ederim. Çünkü Boğaz’ı görüyor.
İsteklere bakar mısınız!
Ne hikmetse, böyle yerleri tercih
ediyor, tutku ile istiyorlar. İşe yarayacağını düşünüp berbat bir
yere gömülmek istemiyorlar.
Herhalde işin aslını bilmiyorlar veya
habersizler.
Anlatalım:
Her kim, nerede gömülürse gömülsün,
bir şey değişmez. Mezar yerini “iyi” ya da “berbat” diye
vasıflandırmak doğru değil. Aralarında fark olmadığını söylemek
gerekiyor.
“Nedir bu fark, neler olabilir?” diye
sorarsanız, mevtanın kısa bir süre boyut değiştirerek gayb âlemine
geçmesi, önemli olanın boyut değiştirmeden önce münkire nekire üstünlük
sağlamasıdır.
Bu arada, mistik bir ayrıntıdaki
uyarıyı da unutmayalım: Allah Rasulü (s.a.v) diyor ki: ‘Ölülerinizi
Salih kimselerin yanına gömün.’ Böylece, gayb âleminde, huzurlu bir
ortamın nimetlerinden faydalansın. Berzah hayatı ona zindan olmasın.
Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.
(13-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
125 - Balarısı
- Vahyi nasıl işitiriz, diye sordu
halkaya yeni katılan genç. Herkes kendince yöntemler saydı. Hiçbiri
genci tatmin etmiş görünmüyordu. Grubun en tecrübelisi söze girdi: “
Vahyi biz duyamayız, balarısı duyar!..”
Herkes şaşkındı. Devam etti:
- “Rabbin balarısına
vahyetti”(Nahl-68) yi arı mucize hayvan, bal süper gıda diye
anlarsan hava alırsın! Kur’an ne biyoloji kitabı, ne de gıda
rehberi! Deli etme insanı!
Celalini Cemal takip eder, inciler
döktürürdü. Yine öyle oldu:
- Arı ne yapar? Bal. Kendi için?
Hayır, insanlık için! Renk ayırmaksızın çiçek dolaşır. Kraliçeye
sadık, kovana bağlı! Ne anladınız ?!..
Biri çekinerek sıraladı: “ 1- Arı
gibi insanlık için yaşayacağız. Ego için değil. 2- Kesretteki
manalardan özler toplayıp, Vahdet mayası yoğuracağız. 3- Gönül
kovanına bağlı, Rehbere sadık çalışacağız. Böylece vahyi işitiriz!..
“İşte bu! ” dedi keyifle. İşareti ile
ikram faslı açıldı. Bal şerbeti dolu kaseler içilirken balarısının
vahiy alışı, Rasülullah’ın bal şerbeti sevmesi ayrı bir boyutta
konuşuluyordu.
(16-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
126 -
Beleşcilik
Karşılıksız
iyilik infak’a, her şeyi maddi manevi sürekli başkasından beklemek
yani bir anlamda üretimsizlik ise beleşçiliğe dayanır. Beleşçilerin
beklentilere, ilginç ve özgün yaklaşımları vardır.
Özellikle
‘üretim’ ile ilgili konulara önem vermeye hiç de niyetli
görünmezler. Üzerine eğilmedikleri gibi tam tersine duyarsız
davranırlar. Bu tür sınıfın türemesi, asalak hale gelmesi toplumun
yapısını, kültürel konumunu tehlikeye atar.
Ayrıca, gerçek
anlamdaki iyiliğin, pişirilip hazır halde önüne konan sofranın
varlığını hissedemediklerinden tanınmaları güç bir hale gelebilir.
Beleşçilik vasfı, insani değerler açısından hiç de tasvip edilen bir
değer değildir.
O yüzden insan
üretebilmeli, hazıra konma sevdasından vazgeçerek tembelliği huy
haline getirmekten kaçınmalıdır.
Ancak, yardım
istemekle, beleşçi olmak aynı şey değildir.
Yardım,
çözemeyen ama çözmeye azimli olan bir kişiye yapılan iyiliktir. Bir
nevi paylaşmadır. Bu farkı ayırt etmeden yapılacak her iyilik,
herkesi ‘beleşçi hale’ getirecek ve toplum dağıtacaktır.
(19-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
127 - Rüyada Onu Görmek!
“Rüyada beni gören;
hakikaten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez!”
hadisini hiç tefekkür ettiniz mi? Rüya için mi söylendi sadece?
Tefekkür edelim!
“İnsanlar uykudadır, ölünce
uyanırlar!” hadisi dünya hayatının özü. “ İçinizden bir rasül
gönderen Odur! ” (9/128) “ Rasül göndermedikçe kimseye azap edecek
değiliz” (17/15) ayetleri Risalet işlevinin kıyamete kadar daim
olduğunun delili! Hadisi okuyalım:
“ Rüyada ( dünya hayatında)
beni gören ( Risalet işlevimle Sünnetullah hakikatini açan, yaşayan
bir zata erişen) hakikaten beni görmüştür! ( Ondan yansıyan ilim-
hal bendendir!) Çünkü şeytan benim suretime giremez! ( Beşeriyet;
hakikatime perde çekemez! O zatın beşeriyetine takılıp sakın
mesajından perdelenmeyin!)
…
Benzer işaretleri çok önceden okuyan
Kaygusuz Abdal’ ı dinleyelim:
Maksud cihana gelmekten / Kişi Rabbin
bilmekmiş
Rabbini bilmekten murad; / Evliyasın bulmakmış!
Evliyaya gönül vermek; / Rengine boyanmakmış!
***
Biz böyle okuduk. Doğrusunu Allah ve
Rasülü bilir!
Dünya hayatında yolu bir Hak Dostuna uğrayıp, gereğince
nasiplenenlere selam olsun!
(23-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
127 -
Eylem
Mistisizm– Tasavvuf
boyutunda ‘eylem yapabilme’, aklın icapları doğrultusunda bir
strateji ortaya koyma, ‘bayrak açma’ olarak kabul edilir.
Karşılığı çok şiddetli olur.
Ahlakçı tutum, eylemi kişinin kendini kanıtlaması, meydan okuması
gibi görmeye yatkındır. Şayet eylemi ortaya koyan, tarzını belli
ederse bu kaygı daha da şekillenir. Anlık çıkışlar ise eylem
amacından ziyade, içgüdülere, benliğin kontrolsüzlüğüne
bağlanabilir.
Kendini bilen, koruyan/korunmak isteyen, eylemsizleştirici
olmanın yollarını arar. Namus gibi belalı bir konuda bile
hassasiyetini korur. Toplum açısından eyleme girişmenin en bariz
yolu, kadın konusundaki zafiyettir.
Kadınlara yönelik bir yaptırımda ne olursa olsun birey duygularına
kapılır, kendini kaybeder, ürkütücü olur. Tanınmaz hale gelir.
Bu
ise faydacılıktan ziyade, onları hapsetmek ve toplum hayatına adım
atmalarını engellemek demektir.
Bu
şekildeki eylemler gayeden uzaklaşır, şiddet ve baskı unsuru
sayılır.
(27-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
128 -
Olmadı Sn. Polat
Bildiğiniz gibi Arda, Galatasaray’ın parlayan yıldızı. On
dokuz yaşında, yani kimlik ve kişiliğini kazanmış, delikanlılık
çağına girmiş, kısaca rüştünü ispatlamış biri. Ne var ki, kısa bir
süre önce Zidane’yi hatırlatan hareketi ona hiç yakışmadı.
Bu konuyla ilgili yoruma girmeden, medyada, yaşıtları ile ilgili
haber yaratan, sık sık okuduğumuz ve gördüğümüz birkaç örneği size
aktarmaya çalışalım:
-Babasının otomobiline aldığı üç arkadaşı ile Boğazı
gezisine çıkan on yedi yaşındaki genç, bir direğe çarptı,
gençlerden ikisi öldü, ikisi ağır yaralı.
-Falanca okulda gençler arasında çıkan kavga sonunda bir öğrenci
tabanca ile vuruldu, hastaneye giderken yolda yaşamını yitirdi.
-Bir lise öğrencisi çantasında taşıdığı bıçakla
öğretmenini ağır yaraladı.
-Yaşları 16-17 arasındaki dört genç, bir kızı eve
kapatıp tecavüz etti.
Bu dokümanların ışığında tekrar Arda’ya dönüp şunları
söyleyebiliriz: Verdiği her karar, yaptığı her davranış kendisini
bağlar. Ancak Arda’nın davranışını yanlış olarak yorumlamak, ona
doğruyu göstermek, yardımcı olmak demektir. Aksi düşünülemez. Ne var
ki, GS yöneticisi Adnan Polat’ın, Arda’ya bu hareketinin
sonrasında “ Kimse senden özür beklemiyor” demesi, topluma
ibret olması açısından hiç de etik olmadı. Kulağını çekeceği yerde,
bu sözü; ‘Ardacığım, sen, başka maçlarda da istediğine
kafa vurabilir, tekme atabilirsin” anlamına gelmez mi?
Atatürk’ün ‘ben sporcunun zeki ve ahlaklı olanını severim’
özdeyişine hiç uymadı doğrusu!
(30-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
129 -
Ahlaksız teklifte 'ama' faktörü
Aliye
isimli dizi, uzun zaman gündeme oturdu. Çünkü toplumda kanayan bir
yaraya parmak basmıştı. Şimdi yerini ‘Bin bir gece Masalı’na
bıraktı. Bu dizi de anlaşılan, epey gürültü koparacağa benzer.
Konusunu ve adını kimilerince masum olan bir ahlaksızlık olayından
almış.
Şöyle ki
senaryo; çok zor durumda olan bir kadına hasta oğlunun tedavisi için
patronuyla 150 bin dolar karşılığında bir gece birlikte olma
teklifinin getirilmesi ve bunun kabul edilmesi ile ilgili.
Bence bu
dizi, toplumun genel yapısını, nerede, hangi düzeyde bulunduğunu da
açık seçik ortaya koyması açısından çok ilginç. Yapılan araştırmalar
bunu gösteriyor.
Ama bu
çok farklı; ‘Evladım için yapamayacağım şey yoktur’ diyenler
de var.
Oysa sağduyulu televizyon
yayıncılığının temel ilkelerinden biri, aile kavramını ayakta
tutmak, desteklemektir.
Hem anneler, hem hasta çocuklar aşağılanıyor.
Ve bütün Türkiye de ahlaksızlığın yüceltilmesine alkış tutuyor.
Böylece, ahlâk erozyona uğruyor demeye getiriyorlar.
Şunu da ilave etmeden geçemiyorlar: Anneler bugün çocuklarının
ameliyatı, yarın eğitimi için fahişeliğe başlamazsa utanç duyacaklar
herhalde…
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü, ‘Ama’ demenin sonu yoktur.
Zira, bir kere bir şeyi yapan/yaşayan, ‘ ar damarı çatladığından’
ikincisi başına geldiğinde bu faktörü unutur, hatırlamaz bile.
(04-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
130 - Dini Duygu ve Hac
İbadeti
Dini duygu
yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. Her ne kadar günümüzde dünya
gündemi fitneler ile çalkalansa da insanların güven duyacağı her
şeyini tevdi edebileceği dayanak noktası Allah inancı devamlı bir
ihtiyaçtır.
Çokları vicdan
ile hesaplaşma korkusundan bu ihtiyacı görmezlikten gelip, geçici
dostluklar, bağımlılıklar, eğlence, alkol, uyuşturucu gibi şeyler
ile avunsalar da bu hakikat değişmez. Nitekim yaşadığımız çağın
stres asrı olmasının arkasında yatan sebep dini hakikatlerden
uzaklaşmak olarak ifade edilebilir. Bu acı hakikati ilahi Rehberimiz
“Her kim benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki)
ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak
haşrederiz” (Taha, 20/124) ayetiyle beyan etmektedir.
Hac ve İslam
Kardeşliği Heyecanı
Bu günlerde hac
ibadeti; Müslümanları heyecanlandırmaktadır. Kâbe etrafındaki tavaf
tevhidin simgelerindendir. Beyaz kefen rengi ihramlar ile
Arafat’taki vakfe “Ölmeden önce ölünüz” kelamının tecellisi gibidir.
İslâm özü itibariyle birlik, beraberlik, muhabbet ve kardeşlik
dinidir. Mal, makam ve ırk farkı gözetilmeksizin, yapılacak olan
tavaf ve ibadetler, İslam dünyasının kaynaşmasına vesile olması
temennisiyle…
(08-12-2006)
(Emin Sert)
131 -
Neler olabilir?
Bazı konular gündemimizi oluşturuyor. Ve halk arasında ciddi
yaklaşım farkları bulunuyor. Muradım, burada tartışma yaratmak,
meşru platformların dışına çıkmak değil. Kim haklı kim haksız
tartışmalarına girmekten yana da değilim. Tartışmalardan esinlenerek
toplumsal yaşamda temel konularda olup bitenlerle ilgili ne
düşündüğümü, birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istedim.
·
Çocuk hayat bulmuşsa – 120. günde beyin ruhu üretir bebek canlılığa
kavuşur- kürtaj yaptırmak kesinlikle yanlış bir işlevdir. Bu resmen
bir can almadır ve adı CİNAYET’ tir.
·
Doğuştan azaları tam olan bir insan, sonraki evrelerde, elini veya
ayağını bir trafik kazasında kaybederse, ölüm ötesi yaşamda vücut
azaları tam olarak sonsuza dek yaşamına devam eder. Hayatta iken
olagelen bir eksiklik ruha yansımaz.
·
Buna benzer şekilde erkek olarak dünyaya gelen biri, dünya yaşamında
geçirdiği ameliyatla kadın olmuş (aslında böyle bir şey tıp
açısından mümkün değil) ve bu şekilde hayatına devam ediyorsa, ölüm
ötesinde ruhen erkektir. Erkek görüntüsü ve kemâlatı ile haşr
olacaktır.
·
Doğuştan âma olup gözleri hiç açılmayan, ışıktan yoksun kimseler
ölüm ötesinde göreceklerdir.
Yine doğuştan sağır-dilsiz olarak dünyaya gelenler ise ahiret
boyutundaki sürelerde hem duyacak hem de konuşacaklardır.
(15-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
132 -
Apronda Deve Kurban Etmek
Onarımı tamamlanan RJ 100 tipi yolcu uçaklarının sonuncusu,
İngiltere’ye teslim edilmek üzere aprona çekilince personel,
‘kendi arasında topladığı parayla’ bir kurban kesiyor. Ancak,
durum farklı yönlere çekilirken özellikle, başlarındaki şef-mühendis
suçlanıyor ve olay adeta kara bir mizaha dönüştürülürken “bu ne
rezillik!” deniyor.
Peki bunun ne sakıncası olabilir?
Ülkemizin % 99’ u Müslüman değil mi?
Güya Allah’a, resulüne inanan bir milletiz!
Allah Rasulü Hz. Muhammed’in
kurban kesimini bir ilaha kan akıtmak şeklinde buyurmadığı ortada.
Çünkü kendisi, tanrının olmadığını söylüyor.
O halde?!..
Kurban, sadece haccın bir rükunu değil. Kevser suresinde “kurban
kesin” demiyor mu? Diğer surelerde bu ilahi emir yok mu?
Şu halde, havaalanında deve kesme konusu çok fazla abartılmadı mı
dersiniz?
Lütfen, biraz akıllı ve vicdanlı olalım. Bu arkadaş hırsız değil,
arsız değil. Dar kafalı hiç değil, aksine iyi niyetli. Eldeki, işe
yaramayan bozuk uçakların çıkması nedeni ile en içten duygularına
tercüman olmuş ve adağını yerine getirerek deve kurban etmiş, etini
de fakire fukaraya dağıtmış.
Bunun neresi kara mizah anlayamadım.
Anlayan varsa, lütfen bizi de aydınlatsın ışığa kavuşalım derim.
(22-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
133 - Ait Olmak mı ?..
Şehirlerarası mola yerinde çaylarını yudumlarken aidiyet duygusunun
insan için olmazsa olmazlığından bahis açıldı. Herkes sırayla
aidiyetlerini dile getirdi:
-
Benim için memleket mühim! Hemşerilerimi görmezsem rahat edemem.
- Ailem
her şeyim! Onlar için yaşarım.
- Sevdiğime
canım feda! Her şeyim O benim.
- İşime
aşığım! Beni hayata bağlar işim.
- Akrabalar
ve eş- dost olmadan asla! Bunalıma girerim çevrem olmazsa.
- Bilimselliğe
tutkunum! Bilimsel olanın haricindekiler açmaz beni.
Aykırı çıkışlarıyla bilinen pat diye girdi söze:
- Kelepçeleriniz,
prangalarınız mübarek olsun! Sırat Köprüsünde ayağa dolanan kancalar
varmış hani?! Kancalarınızı sevdiniz demek?..
Ötekiler bozuldu. “ Nasıl yani, aidiyetlerimiz kötü mü? “dediler.
Bizimki devam etti:
- Rasulullah
(s.a.v) nereye aitti? Sizin gibi aidiyetleri var mıydı? Neden
“dünyaMIZ ” yerine “dünyaNIZ “ demeyi tercih etti?..
Kalkış anonsu duyulurken ekledi:
Mola yerine yapışan; otobüsü kaçırır! Dünya; Ebediyet Yolcusunun
molasından başka bir şey değil!..
(28-12-2006)
(Mehmet Doğramacı)
134 -
İnsani Değerler
Geçtiğimiz hafta
içinde iki olay, toplum yaşamında dikkâtleri üzerine çekti. İlk
olay, Galatasaray'ın değişmez, alternatifsiz kalecisi Mondragon'la
ilgiliydi.
Fenerbahçe maçında fanatik seyircilerin ikinci yarının hemen
başlarında kafasına attığı ses bombasıyla bir süre yerde kalan ve
işitme sorunu yaşayan Faryd Aly Camilo Mondragon, Türk futboluna
leke düşürmemek için maça devam edeceğini belirtmiş; ‘Bugün (Salı
günü) öğle saatlerine kadar hafif bir uğultu duydum. Hakemle o
konuyu konuşmamıştım, ama zaten ne olursa olsun sahada yatmayacak ve
oyuna devam edecektim. Bu kadar güzel bir gösteriyi lekelemek
istemedim. Sportif ahlakım buna izin vermezdi. Türk futbolunun
imajını kötüleyemezdim. Güzel olması gereken bir olayın kötü
sonlanmasına neden olmamak için o maça devam etmem gerektiğini
düşündüm." demiştir.
Bu arada,
Mondragon'un maça, üzerinde hasta köpeği için 'Tommy her zaman
kalbimizdesin!' yazılı bir tişörtle çıktığını da söylersek onun hiç
de yapmacık hareketler içinde olmadığını, kişiliğini süfli yaşamla
şekillendirmediğini gözlemliyoruz.
Öte yandan
Galatasaray Teknik Direktörü Gerets de, kafasına yabancı cisim
atarak alnını delen ev sahibi takım seyircisi için, ‘keskin
nişancıymış, tebrik ederim’ demekle yetindi. Bu bir anlamda
‘kendisine taş atana, gül atıp karşılık vermek’ anlamına gelir.
Taş gözüne
gelebilir, kör olmasına dahi neden olabilirdi. Ama o, sakin ve
efendi durmasını bildi, öfke yağdırmadı, oyunla ilgilendi.
Bütün bu
olumsuzlukların bir daha asla olmaması için ve bizlere neler
yapılması gerektiğine dair çok önemli dersler veren bu iki insanı
hiç unutmayacağız.
(05-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
135 -
Nerede, Nasıl, Kiminle ?..
Tasavvufla ilgilenenler temel kavramları bilir, bakış açılarını
onlarla genişletirler. Mertebe, Esma, Batini Mana, Sünnetullah vb
konular ana eksen. Bunları tabii ki bilecek, tefekkür edeceğiz.
Dikkat çekmek istediğim; tasavvufun nerede, nasıl, kiminle
yaşanacağı?..
Bu iş
sadece okumak, yazmak ve sohbet olsaydı yüzlerce Veysel Karani,
binlerce Mevlana, sayısız Yunus’lar seyrederdik! Çok azlar değil mi?
Bu iş;
yaşamdır efendim, kavram edebiyatı değil!.. Nasıl yaşanır? Sizde, sizinle, şimdi! Talep ettiğiniz idraki ve
çevrenizde gelişenleri paralel bağlarla düşünün! İdrak;
çilesiyle,
nimet;
belasıyla geliyor!
Kuliste senaryo tekrarı kolay! Sahne performansı hiç de öyle değil!
Kavramlarla erilse; Veliler çile çekmez, oturur kavram ezberlerdi!
Ötede
değil; evinizde, işyerinizde canlı sahnelerle gelecek talep
ettikleriniz! Öze talipseniz, öz çıkana dek yontulacak,
sıkılacaksınız! “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” sırrını
isteyen; yontulacak ki kalem olsun! Kalemsiz yazılmaz, okunmaz!
Yontulmaya, sıkılmaya razıysanız şu gerçeği hiç unutmayın:
Binanın sağlamlığı; teknik raporla resmiyet, depremle hakikat
kazanır!
Deprem
başladığında ayakta kalanlardan olmanızı niyaz ederim.
(07-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
136 - Ahtapot
Yılbaşı ve onun devamı olan bayram günlerinde yurt sathında, yine
çoğunluğu kurallara uymama ve aşırı hız nedeniyle kazalar meydana
geldi. Bu bağlamda, son yıllardaki ölü bilânçosuna bir göz atalım.
İstatistikler şunu gösteriyor:
1998’ te
9 günlük tatilde 159 kaza, 216 ölü, 375 yaralı,
1999’
da 9 günlük tatilde 134 kaza, 190 ölü, 340 yaralı,
2000’
de 9 günlük tatilde 121 kaza, 176 ölü, 275 yaralı,
2001’
de 9 günlük tatilde 132 kaza, 190 ölü, 255 yaralı,
2002’
da 5 günlük tatilde 52 kaza, 58 ölü, 10 yaralı,
2003’
te 9 günlük tatilde 83kaza, 114 ölü, 252 yaralı,
2004’
te 5 günlük tatilde 46 kaza, 60 ölü, 129 yaralı,
2005’
te 4 günlük tatilde 46 kaza, 78 ölü 145 yaralı,
2006’
da 9 günlük tatilde 80 kaza, 109 ölü, 179 yaralı.
2007 yılı
rakamları ise henüz kesinleşmedi, ama ölü sayısının 60
civarında olduğu tahmin ediliyor. Belirli sürelerde trafiğe ve
kurallara uymanın gerekli olduğu dile getiriledursun, yurt
sathındaki kişisel düzen bu idealin karşısında duruyor. Buna aslında
bir düzen değil, insanların yaşamını bitiren, süründüren bir ahtapot
desek yeridir. Trafik, varlığıyla hayatı cehenneme çevirirken,
toplumun ne yazık ki bu canavarı önemseyemez, hatta fark edemez
durumda olduğu görülüyor.
Ateş düştüğü yeri yakar derler. İşte bunu bir bilip idrak etsek,
davranış tutarlılığına bir kavuşabilsek, ahtapotun kolları düşecek
ve bizler yeni acılarla karşılaşmak durumunda kalmayacağız.
Başka acılar yaşamamak dileğiyle Allah’a emanet olun.
(12-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
137 - Kimi Severim
Ben en çok gusülhânede cesedimi
yıkayacak, henüz tanımadığım ve asla tanıyamayacağım memuru
severim.
Çünkü benim için hayır duaları
edecektir; mâzimi, günahlarımı ve yalanlarımı hiç bilmeden.
Çünkü bu iş duasız
yapılabilecek bir iş değildir.
Ben en çok o memuru severim.
Çünkü beni, bana rağmen,
çenemi bağlamış vaziyette, tertemiz bir şekilde mezarıma
hazırlayacaktır.
Ve bunu kafaya takmayacaktır
çünkü sırada daha çok ceset vardır ve hep de olacaktır.
Ve evine gittiğinde eşine
benden bahsetmeyecektir müspet veya menfi şekilde...
İşte, aldığı üç beş kuruş
bahşiş veya uyduruk maaşla izah edilemeyecek kadar ulvî bir iş
yapan o kişi var ya...
Hani, kendi cesedini kimin
yıkayacağını bilmeden sessiz sedâsızca işini yapan o insan var
ya...
(15-01-2007)
(Prof.Dr. M. Kerem Doksat)
138 - Tersini Hesaba Katın!
İnsan; neyi çözümlerse
çözümlesin, yeterince çözemediği unsur yine kendisi! “ Kalıp düşünce
ve algılarından kurtulduk ” dediğimizde bile kalıplar var, fark
edemediğimiz!
Fikir üreteni; o fikri en iyi
yaşayan olarak kabul de bir kalıp! Biri, ilmin vazgeçilmezliğinden
bahsetse; Onu alim sayar çoğunluk. Biri “ Hedefe varmak için rehber
lazım” dese; iyi rehber olduğu zannı uyanır! Kim neyi
dillendiriyorsa onu en iyi O yaşar diye kabul ederiz. Acaba öyle mi?
Geçenlerde bir psikolog tersini söyledi:
- Kişinin yoğunlaştığı şeye dikkat edin! Gündemde tuttuğu konu;
zaafı yada dinmemiş özlemi olabilir! “ Ego kötüdür ”, diyenin şuur
altında güçlü bir ego, “ Tevazu olmazsa olmaz ” diyenin derununda
kibir ve hükmetme arzusu uyuyor olabilir!..
Bu ilginç tespit şunları
düşündürdü:
- Kimseyi gözünde idolleştirme, beşerdir!
- Tâbi olacağın şey İlimdir; Alim değil!
- “ İnsan; dilinin altında saklıdır. Konuşturun ne olduğunu
söylesin!” (Hz.Ali)
Zaafın bilinsin istemiyorsan,
susabildiğin kadar sus!
(19-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
139 - Gerilim!
Gerilim, taraflar arasındaki
uzlaşmaz tutumun devamlılığı halinde, kendiliğinden ortaya çıkan bir
haslettir. Sinirlerine hâkim olamayan bireyler, bilinçsiz şekilde
bir güvensizlik ortamı yaratmak durumunda kalıyorlar. Ortamının
başıbozuk oluşu ayrıca taraflar arasında iletişim bozukluğuna da
neden teşkil ediyor.
Toplumsal yaşamda gerilimi kimin
kaşıdığının, kimin hangi gerekçelerle bu gerilimi artırdığının,
kimin haklı ya da haksız olduğunun hiç mi hiç önemi yok demek mümkün
değil. Mutlaka başlatan bir taraf olacaktır. Aksi düşünülemez.
Önemli olan, her iki tarafın da eleştirel yanlarını tırmandırmaması,
şiddete başvurmamasıdır.
Gerilimin panzehirinin toplumdaki
bilgi ve enformasyonun artırılması olduğunu söylemek çok da yanlış
olmaz.
Toplumun topyekûn görüşlerinin
artırılmasından, özgürleştirilmesinden, ilminden, paylaşımından
başka hangi önemli mevzi var ki?
Bu nedenle yalnızca bayram ve
yılbaşı vesilesiyle de olsa gerilimin yavaşlatılması, 'zeytin dalı
uzatıp uzlaştırıcı' mesajların verilmesi büyük önem taşıyor.
Uzlaşmada iyi niyet ve hoş görünün sırrı var. Bu işe soyunanlara
fazlasıyla görev düşüyor ve onların rolünün altını çizmek gerekiyor.
Birbirleriyle kardeşçe yaşamak ve
durumu rayından çıkaracak bir noktaya götürmemek aklın eseri olsa
gerek. Altımızda yer alan fay hatları kırıldıktan, kısaca iş işten
geçtikten sonra yumuşamak bir işe yaramadığı gibi insan kalitesinden
de bazı şeyleri alıp götürüyor.
(22-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
140 - Harika Bir Antivirüs
Beyninde
bir dizi sorunla daralmış, hiçbir şeye odaklanamaz olmuştu. Ne
duygusunu ne de aklını kullanabiliyordu. İnsanlar, ilişkiler,
gelişmeler gönlünü kilitliyordu, bilgisayarı bozan virüs gibi.
İyi bir antivirüs olsa, gönlüme yüklesem, benliğim temizlense diye
iç geçirdi. Sonra güldü kendi kendine; bilgisayara antivirüs
yüklenirdi ama şuura ne yüklenebilirdi ?..
…
Uykuya daldı. Rüyasında tarihi bir bedestendeydi. Yazılım satan
dükkana gitti ayakları. Nur yüzlü satıcı:
- Antivirüs arıyorsun değil mi?
- Evet, dedi heyecanla..
Bir dizi program çıkarıp tanıttı:
- Bak bu RİYAZAT. Müthiş temizler. Kullanımı zor. Herkes kaldıramaz!
Şu İLİM. Pahalı değil ama gayret, sebat ister. Boşluk affetmez.
Daralmıştı:
- Ucuz, zahmetsiz bir şey yok mu?
Adam anladı, gülümseyerek:
- Var! Verdiklerimin çoğu şuuruna yükleyemedi. Kaldırmadı
kapasiteleri. Dene istersen. Ücret istemem. Hediyem olsun.
Dükkandan sevinçle çıkarken ambalajdaki yazıya baktı:< Bu program;
İMAN- EDEP- SALİH AMEL- HALİS NİYET- FEDAKARLIK ile desteklenerek
kullanılırsa bilinci tüm virüslerden temizler. Hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Bolca kopyalanabilir.
Etiketi açıp programın adını okudu:
SEVGİ
!..
(27-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
141 - Yaşam Düzeni
İstanbul’dan
uçup Londra’ya konunca, kendimi bir sessizlik kentinde buldum.
Önceleri bu sessizliğe uyumda bir süre zorlandım.
Metroda, açık trende, otobüste müzik, olması gerektiği şekilde,
kulaklıkla dinleniyor. Kimseyi uyarmak zorunda kalmıyorsunuz.
Etki-tepki, eylem-karşı eylem gibi bizde olağan karşılanan kurallara
da yer yok. İnsanlar kültürlü ve birbirlerine saygılı.
Durulacak yer herkes tarafından çok iyi biliniyor. Kimse rahatsız
olmuyor. Burada sistem ön planda, ayrıca hayat pamuk ipliğine de
bağlı değil.
Ölüm yolu,
Ölüm virajı,
Ölüm geçidi,
Ölüm kavşağı gibi deyimlere hiç rastlamıyorsunuz.
Aklıma takılan soru şu: Sahi bu toplumsal düzen yapılırken biz
neredeydik acaba?
Anlayacağınız, toplumsal enerji hayal âleminde yaşam düzeni içinde
yerini alıyor.
(31-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
142 - Küresel ısınma
Önceleri kimse fazla ciddiye almıyordu, küresel ısınmanın somut
belirtileri kendini hissettirinceye kadar. Artık en duyarsız-lakayt
olanlar bile bu ısınmanın insanlığın en büyük tehlikelerinden biri
olduğunun farkında.
Neredeyse kış bitti. Ne yağmur yağıyor, ne kar. Sadece zaman zaman
oluşan kuru bir soğuk. Bu havayı enteresan bir şekilde Londra’da da
yakaladım. Kaldığım süre içinde yağmurun damlası düşmedi desem
yeridir.
Uzmanların hazırladığı rapora göre; sera etkisi yaratan
karbondioksit gazları salımında, endüstriler kadar olmasa bile
bireylerin payı da bulunuyor.
Örneğin, 2002 yılında159 milyon ton olan özel amaçlı enerji
tüketimi, bir yıl içinde yüzde 4.7 oranda artış göstermiş.
Buna göre, ilerleyen sürelerde küresel ısınmanın etkileri tüm
dünyayı içine alacak ve bu durum insanoğluna açlık, su kıtlığı
olarak yansıyacak.
Şimdi bizim üzerimize düşen görev, yapmamız gereken şey, işin
ciddiyetinin farkına varıp tüketim alışkanlıklarımızda aşırılığa
gitmemek olmalı. Örneğin Fransa’ da halk, çantalarında taşıdıkları
bez poşetlerle marketlerde alışveriş yapıyor.
Anlayacağınız, söz konusu olgu artık kapımıza kadar geldi.
Lütfen dikkât!
(02-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
143 - Neyi Iskaladık
Kanuni’yi eleştirdik Hürrem’e tutuldu diye. “Cihan padişahında
sevebilecek kocaman bir yürek varmış, hükümranlık otoritesine
kalbini feda etmemiş” diyemedik!
…
Kays, Leyla için çöllere düştü. Mecnun dediler. Mecnun deli demekti.
Sevmek delilikti! Mecnun olmasa edebiyat arşivleri, ölümsüz eserler
kimi referans alacaktı, görülmedi!..
…
Yusuf (as) öne çıktı da Züleyha kerih görüldü! Evrensel bir
şahsiyetin yoğrulmasında Züleyha’ nın payını önemsemedik! Züleyha’
yı; saldıran, nefis kölesi bir kadın saydık!..
…
Ferhat dağları delerek su getirmişti Şirin için. Hayat veren
bengisunun özden fışkırması için Şirin sevgilinin aşkı; motor güç
idi. O gücü göremedik!..
…
Alemlerin Efendisi Hümeyra’ sını seviyordu. Gece Medine sokaklarında
koşuya çıkacak kadar! Onun içtiği yerden içecek, yediği yerden
yiyecek kadar. Efendimiz Onun hücresinde kanatlandı ukbaya! Ravza;
Aişe’ nin hücresi! İslam Tarihi okuduk ama okuyamadık Hz.Muhammed
(sav) ile Aişe-i Hümeyra aşkını!..
…
Sevgiyi ıskaladık dostlar!..
Akıl, mantık, realite dedik ıskaladık sevgiyi!...
Sevebilecek cesaret sahiplerine selam olsun!
Aşk olsun!..
(14-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
144 - Gasp
Biz globalleşmeden, varlık- yokluk arası bir dengeden, çokluğun
olmamasından dem vururken, insanlar sorunların pençesinde hiç de
öyle düşünüldüğü gibi ‘global’ yaşamıyorlar.
Düşünün bir kere; en önemli sorunlardan biri ‘Gasp’. Artık kimse bu
konuyu konuşmak bile istemiyor. “Evet, böyle bir durum var”
diyenler, demenin ötesinde bir şey yapamıyor.
Halk, çaresiz bir şekilde mahallesinde, sokağında, evinde, şiddete
dayalı gasp olaylarına karşı yapayalnız kalıyor. Kendilerine ‘el
uzatacak’ ve bu sorunlarını çözecek birilerini arıyor. Ama seslerini
duyuracak kimseyi bulamıyor.
Çoğunluk, ‘değerlerin kaybolmasından’ yakınıp şikâyet ederken,
sorunun daha çok, kolay edinim zihniyetinden kaynaklandığını
söylüyor. Bazıları ise ‘şekilsel bir dindarlıkla da olsa’ gidişatı
durdurabileceğini düşünüyor. O nedenle dini bilgilerin topluma daha
fazla yansıtılmasını istiyor. Ancak, bu arada ‘irtica yükseliyor’
gibisinden sesler de duyuluyor.
Bu sorunlar böylece başka sorunları da beraberinde getiriyor ve GASP
olaylarının çözümü unutulup gidiyor.
(19-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
145 - Kader değil de ne?
Uzmanlar, hemen herkesin korktuğu ama gözünü kapattığı bir gerçeği
bir kez daha haykırıyor:
‘Zamanı geldi.’
Bilim adamlarının verdiği bilgiye göre aynı deprem bugün olsa, bakın
‘İstanbul’ da neler olacak:
10 bin bina tamamen yıkılacak.
50 – 60 bin bina ağır hasar görecek.
40 – 50 bin kişi ölecek.
Kentin alt yapısı çökecek.
Ayrıca Prof. Sucuoğlu’nun verdiği bilgiye göre sadece ‘Fatih
ilçesinde’ deprem riski çok yüksek olan bina sayısı 5 bin. Böyle bir
felaketin sonuçlarını düşünmek bile korkunç.
Bütün bu verilere rağmen, İstanbul halkının kuşkuya düşmeyi bir an
bile aklına getirmediği ortada.Bu insanların ‘kendilerine hiçbir şey
olmayacağına’ dair inançları var.
Asla telaşa kapılmıyorlar. Hatta bir süre evvel bazı kentlerin yok
olmasına neden olan depremleri görmelerine/yaşamalarına rağmen bu
gerçeği kabullenmeye yanaşmıyorlar.
İnançları öylesine sağlam ki, bu kentten çekip gitmek yerine kalmayı
yeğliyorlar. Köklü inatları öyle güçlü ki bunu kendilerine
yediremiyorlar. Alıştıkları mekânlarından bir türlü ayrılamıyorlar.
Gülümseyerek konuyu şu yorumla kapatalım:
Bu ilginç tavır için sizi bilmem, ama ben sadece “KADER” diyorum.
(24-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
146 - Harika Bir Antivirüs
Sn. A.Hulusi, KUR’AN MUCİZESİ EKBERİYET yazısında “Geçmişteki
değerli zâtların, hangi cümleyi veya şiiri hangi aşamada
söylediklerine; yazdıklarının sıralamasına çok dikkat etmek, olayın
seyrini anlamak ve düşünsel gelişmeleri hakkıyla tespit açısından
çok önemlidir.” tespitinde bulunuyor.
Evrensel zatlar; muhtelif görüşlere dayanak alınırlar. Mevlana,
Yunus’u sevenler arasındaki çeşniye şaşarsınız! Zıt bakışların ortak
paydası bu zatlar. Belli boyuttaki söyleme tâbi olmak, bu ilginçliği
ortaya çıkarır. Mesela, Namazı savunanların da, önemsemeyenlerin de
referansı Yunus! Niçin mi? Bakın şiirlere:
Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil
...
Bana namaz kılmaz diyen / Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem / Hak biliyor niyazımı
…
Her kim Müslüman olmadı / Beş vakit namaz kılmadı
Bilin Müslüman olmayan / Ol tamuya girse gerek!
***
Hangi Yunus? Çelişki mi var? Hayır!.. Boyutsal yolculuğun farklı
istasyonları bunlar!
Boyutsallıkta boğulmadan, Cem denizine dalanlardan olmamız
niyazıyla!
(02-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
147 -
Toplum çöküyor
Toplumsal yaşamda sapkınlık (dalalet) ve aymazlık ( gaflet) içinde
yaşamını sürdürebilen insanlar olabilir. Gözünü hırs bürüyen,
yalakalık yapmak suretiyle bir yerlere gelme çabasında olan,
yeteneksiz, cahil, gelişmemiş, alt yapıdan yoksun, kültürden
nasibini almamış olanlar da bulunabilir. Bunlar doğal ve olağandır.
Ancak, ahlakın temel esaslarından yoksun olunması artık ciddi
şekilde tehlike arz etmektedir.
Tinerciler,gasp, hırsızlık, tecavüz, magandacılık olayları toplumun
çöktüğünün bir kanıtıdır. Ne yazık ki, din, küreselleşme ve çağdaş
anlayışlar arasında bu olumsuz faktörler gitgide artmakta ve çok
tehlikeli bir hal almaktadır.
Hemen herkesin dindar olması beklenemez. Bunu hoşgörü ile karşılamak
lazım. Benim yakınmam, toplumun iyice süflileşmesi ve bu batağa
gömülmesidir.
Dostlarım! Bunu yazmak bile bana acı veriyor. Ancak söylemek
zorundayım. Müstahak olan, layık olduğu şeyin karşılığını bir
şekilde alacaktır.
Bundan hiç şüpheniz olmasın.
(07-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
148 -
Toplum çöküyor
Sanıldığı gibi, ‘imaj peşinde koşma’ hevesi yeni ortaya çıkan bir
durum değil. Biz oldum olası ‘onun’ peşindeyiz. Dışarıdan nasıl
göründüğümüz, giydiğimiz elbisenin modaya uygun olup olmadığı, saç
şeklimiz, boyası, makyajımız sanki ‘imaj’ inşa eden yapı taşlarıdır.
Ancak, çok az kimsenin aklına çağımızın ilerleyen teknolojisine adım
atmak, yaşamın gündelik sözcüklerini değiştirmek, kavramlara yeni
kavramlar eklemek gelmez. Bu soyut görüntü, her ne hikmetse imaj
değişikliği olarak kabul edilemez.
Anlaşılan şu ki; bu kavramı algılamada bir biçim farkı var. Benim
burada söylemek istediğim, insanın özünde bu imajı yakalayabilmesi.
Bu gerçeği bilmeden yaşıyorsak, buna imaj değil, ‘uymak’ ya da
‘moda’ dense daha makul olacaktır.
Sorunların kaynağına inmedikçe imaj değişikliğinin olabileceğini
düşünmüyorum, kabul edemiyorum.
(12-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
149 -
Semerci olmak kolay değil...
Hikâye bu
ya, eşekler, köydeki semerciden çok şikâyetçilermiş. Semerci,
onlara göre hiç de iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları, kanlı
yaralarla doluymuş. Eşekler, bir gece bir araya toplanıp yeni bir
semercinin gelmesi için dua etmişler. Ertesi gün duaları kabul olmuş
ve köye gerçekten yeni bir semerci çıkagelmiş. Ne var ki, bu semerci
de bir türlü eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar
azalacakken daha da artmaya başlamış.
Eşekler, öğrendiler
ya metodu, yine bir araya toplanıp köye yeni bir semerci gelmesi
için dua etmişler. Gerçekten bu defa da, mevcut semerci köyden
ayrılmış, yerine başka bir semerci gelmiş. Eşekler, her semerci
değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler. Ama çok zaman
geçmeden, yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin
gittikçe daha kalitesizleştiğini, yaralarının ise iyice
kötüleştiğini ve kanadığını görmüşler. Bir semerci gitmiş, diğeri
gelmiş. Her seferinde, eşekler yeni semerci gelmesi için dua
etmişler.
Bu hikâye, kaç semerci
değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum. Nihayet, bir gün
eşekler toplanıp bu defa eski semerciden kurtulmak için değil de
eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.
Hikâye böyle bitiyor…
Kıssadan hisse;
Kim “ben iyi bir semerciyim” diyorsa
kocaman bir yalan bu. Kendini beğenmeyen çok az. Ama bizler onlara
bir şekilde inanıyor, inanmak istiyoruz. Ve temcid pilavı gibi aynı
şeyleri tekrar edip yaşıyoruz.
Bunun farkına varmamız için dönüp şöyle geriye bakmamız lazım.
Tasavvufta kaç semercinin kellesi gitmiş!...
Saymakla bitmez. Hem de ucuz sebeplerle. Çözümün değil de problemin
parçası olanlar, olması gereken yerde değil, hemen semerci konumuna
geçiyorlar.
Çünkü semercilikten tad alıyorlar.
(21-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
150-
Duymak mı, duymazlıktan gelmek mi?
Bir hikâyeyle başlıyoruz yine bugün.
Hikâyemizdeki kişi, artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından
şüpheleniyormuş ve onun işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu
düşünüyormuş. Ancak karısını kırmadan, incitmeden ona nasıl
yaklaşması gerektiğinden pek de emin değilmiş. Bu durumu konuşmak
için hemen aile doktorunu aramış. Doktor, adamın karısının ne kadar
duyduğunu anlayabilmesi için ona çok basit bir yöntem önermiş:
"Yapacağın tek şey şu, karından 40 adım ileride dur. Normal bir
konuşma tonuyla ona bir şeyler söyle. Eğer duymazsa ona yaklaş, 30
adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar
aynı şeyi tekrar et." O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini
hazırlarken adam, doktorun tavsiye ettiği yöntemi uygulamaya
başlamış. Kırk adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla
seslenmiş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Cevap yok. Mutfağa biraz daha
yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:
- Hayatım,
bu akşam yemekte ne var?
Gene cevap yok. Mutfağa biraz daha
yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Durum çok ciddi. Hâlâ cevap yok.
Adam mutfağın kapısına gelmiş, artık mesafe iyice azalmış ve aynı
soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Gene cevap alamamış. Bu defa,
karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu büyük bir merakla tekrar
sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var?
Karısı:
- Hayatım, beşinci kez sana söylüyorum, Tavuuuk! Kıssadan hisse;
Hemen belirtmek gerekir ki bazen sorun, düşündüğümüz gibi
karşımızdaki kişilerde değil, kendimizde olabilir. Bu bakımdan,
kimseyi zan altında bırakmak doğru ve yakışık olmaz. Egomuzu tatmin
eder şekilde karşımızdakileri ‘beni dinlemiyor, beni anlamıyor’
diyerek eleştirenler acaba, kendilerini duyuyor ve anlayabiliyorlar
mı? Bizler bir şeyleri değiştirmek istiyorsak kuşkusuz, işe
başkalarından değil, kendimizden başlamalıyız.
Amaç, yapay paylaşım grupları yaratmak değil, sorumluluk taşımak
olmalıdır.
(28-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
151-
Sesler
Her
fiil ve düşünce, anında kayda geçip SERİÜL HİSAB gereği karşılık
almak üzere kader planımızda yerini alır.
Kişi, tuğla örercesine yarınını bina eder. Kah mayın döşer, kah
diken eker, kah gül diker kendi levh-i mahfuzuna !..
Tuhaflık şu ki; mayın patladığında kim döşedi diye kızar etrafa!
Bahçesini dikenler sarınca komşu bahçıvana öfke kusar! Güller
açtığında şaşkına döner!..
Yaşam; özdeki sesler arasında tercihtir.
Akıl- Mantık kısıtlı açıları ile seslenirken Nefis- Ego, “Senden
iyisi yok, yürü aslanım” diye yalakalaşır! İkisi de hakikati
yansıtmaktan uzaktır.
Bir
üçüncü ses var içimizde; VİCDAN! Yalan söylemez, torpil geçmez! Onun
sesiyle rota alanlar; şaşırmaz! Kader
bestesini vicdan notasından okuyan; daimi salat yaşar!
Vicdan nedir mi diyorsun? Vicdan; Özündeki Allah!.. Allah;
yalandan beri ve adil! Üzülmek, yıkılmak ve de ziyana uğrayanlardan
olmak istemiyorsan kulak ver o sese! Dinle ve derhal gereğini yap!
Yaltaklanan egona, ukala aklına prim vermeden!
Allah’ı dinlemezsen ne mi olur?
Aklından bile geçirme!..
(23-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
152-
Yüzleşmek
Yüzleşme korkusu, ‘mevcut bilginin, yaşanan olayların
ertelenmesidir’ bir bakıma. İçimizde, derinlerde saklı bir yerde
duran bir hadise/mesele ile nedense dışarıda karşılaşmaktan
kaçınırız.
Zira, bundan çıkacak sonuçlara katlanmaya ve bu sonuçlarla
yaşamaya hazır değilizdir.
Yüzleşme, pek görmeye alışık olmadığımız bir yaşam biçimidir. Bu
bakımdan, toplumun hiçbir ferdi kolay kolay yüzleşmek istemez, buna
pek fırsat da tanımaz. Uzaktan da olsa haklılığını savunur, ama
yüzleşmeyi arzulamaz. ‘Yüzleşerek öğreneceğimiz’ gerçekler yerine,
çeşitli yalanlar uydurmak, bahanelere sığınmak bireyin işine gelir.
Çünkü yüzleştiğinde doğrular karşısında dağılacağını, epeyce
zayıf duruma düşeceğini bilir. Ve mutlaka kendine bir koruma havzası
oluşturur.
Ne var ki bu eksik, sağlıksız halini sürdürürken, başı dik
olacağı yerde artık eğilir.
Heba olan yılları da bu şekilde gelir geçer.
Yüzleşmekten kaçınmayın, metin olun diyorum.
(05-04-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
153-
Sevmek; bnzemektir!
İmam Malik (rh.a) Medine Ekolünün; Rasülullah öğretisine sıkı sıkıya
bağlı Sünnet Ekolünün öncüsü. Günlük hayatta ve yorumlarında
önceliği; Hadisler!
Bir ziyafete davet edilir. Yemeğin sonunda kavun ikram edilir.
Herkes büyük olarak İmamın başlamasını beklerken o yerinden kalkar,
kapıya yönelir. Ziyafet sahibi: “Ya İmam bir kusur mu ettik, ne oldu
ki ?” diye sorar.
İmam: “Rasülullah’ın kavun- karpuz yeme adabını henüz bilmiyorum.
Hadislere bakacağım, O nasıl yemişse öyle yemeliyim. Sevgimin gereği
bu! ” buyurur.
…
Hz.Ömer (r.a) umre yapıyor. Hacer-i Evsede gelince mırıldanır: “Ey
Kara Taş!.. Rasulullahı seni öperken görmeseydim vallahi yüzüne
bakmazdım. Madem o öptü, ben de öpüyorum!”
***
İki muhteşem sevgi- bağlılık örneği okudunuz! Efendimizin
bildirdiklerini bilim tasdik edince seviniyoruz. Ya henüz bilimin
keşfedemedikleri? Ya küçük ayrıntı sandıklarımız? Nasıl
davranacağız?..
İman; bütünlüktür, parçalanma kabul etmez! Aşk; kendinden geçip, O
olmaktır! İman ve sevginizin icabı olarak sorun kendinize; YAŞANTIM,
BAKIŞIM NE KADAR ONA BENZİYOR?
Sevmek ;benzemektir! Binlerce salavat olsun Sevgilime!
(08-04-2007)
(Mehmet Doğramacı)
154-
Başkalarına Bakmak
Karşımızdakini anlamanın en etkili yöntemi, kendimizi onun yerine
koymaktır. Yani bir anlamda empati kurabilmektir. Ne var ki bizler,
başkalarına kendimizmiş gibi bakmakta bir hayli zorlanırız. Bu kolay
bir iş değildir. En başta fedakârlığı gerektirir. Ayrıca huy ve
karakter yapısında elastiki olmayı öngörür.
Dikkât ettiyseniz, şimdilerde toplum giderek artan bir biçimde
bencilleşiyor. Birlik beraberlik duyguları kıymetini kaybedip çöpe
atılıyor. Bir kişinin değil, kendini başkasının yerine koyabilmesi,
onun en basit bir hatasını olduğu gibi kabul edip saygı duyması bile
muhal.
Ben
köhnemiş duygulardan/sistemlerden bahsetmiyorum. İnsanı insan yapan
değerlerin birer birer kaybolduğunu düşünüyorum ve bunu dile
getiriyorum. Artık, kendimiz için istediğimiz şeyleri karşımızdaki
için düşünemiyor, önünü açarak, ona her türlü kolaylığı gösterip
beklenen, arzulanan bir değişimi gerçekleştiremiyoruz.
Böyle olunca, toplumsal duygumuzu da insani davranışlarımızı da
kaybedip gidiyoruz. Ben merkezli bir insan modeli ile yaşamak
zorunda kalıyoruz. Ve sonuçta ince, nazik, zarif, hoşgörülü ve
saygın insanlardan oluşan bir toplum olmaktan çıkıp insanları ezer
bir hayata doğru yol alıyoruz.
Bencilliğin boyutlarının artması bize yararın aksine, zarar veriyor
ve gerginlikler yarattığı gibi bizi bizden alıkoyuyor, perdeliyor.
(11-04-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
155-
Hılful Fudul Öldü mü?
Kız
çocuklarını diri diri gömen, riba, tefecilik, ihtikar vb akla hayale
gelmedik aşağılık davranışlarla esfel- i safilinde yaşayan Mekke
müşrik toplumunda dahi hayırlı bir oluşum vardı: Hılful Fudul
Cemiyeti. Yani ERDEMLİLER BİRLİĞİ, FAZİLETLİLER DAYANIŞMASI.
Faziletli insanlar çeşitli kabilelerden bir araya gelir; iyilik-
güzel ahlak örneklerini yaşatmaya gayret ederlerdi. Allah Rasülü
(s.a.v) 30 lu yaşlarda bu cemiyete aktif olarak katılmıştır.
Yıllar sonra Medine’de eski günleri yad edenler sorar:
“Müşriklerdeki hılful fudule ne dersiniz Ya Rasülallah ? ” Efendimiz
beklenmeyen bir cevap verir: “ O cemiyet bugün de olsa tereddütsüz
aralarında yer alırdım!..”
***
Toplumsal çözülme ve çöküntünün hızlandığı şu dönemde halimizden
şikayet ederek güya çözüm arıyoruz. Karanlığa lanet okuyanlar değil,
ışık yakanlar, yakmaya davrananlar aydınlanacak.
Kendi görüşümüze uygun oluşumlarda yer almak kolaycılık değil mi?
Ahlak, çevre, eğitim, sağlık, yardımlaşma gibi ortak değerler adına,
yaşam tarzlarını benimsemediklerimizle de bir araya gelebilir miyiz?
Bana kalırsa böylesi birliktelik; Sünnet !
Fazilet ve ahlak adına geniş yelpazeli oluşumları hayata
geçirenlere, çağdaş Hılful Fudulleri canlandıranlara selam olsun!..
(Mehmet Doğramacı)
156-
Mevlana'yı Anarken
Yoldan çıkmış insanın rotası, küçük sapmaların zaman içinde artması,
büyük sapmalara dönüşmesiyle oluşur. Sadece bu kadarla kalmaz. Bu,
işin bir yüzüdür. Öteki yanı daha da vahimdir. Burada artık
inkârlar, tenkitler yer alır. Söz konusu gelişmelere vakıf olan bir
veli ise devreye girerek salikin rotasını tekrar eski haline
dönüştürebilir. İşte onların fark edemediğimiz bir özelliği de
budur.
Velilerin
çoğu örtülüdür. Örtülü kalınması istenmiştir. Çok azı açığa
çıkmıştır. Çünkü onların veli olduğunu bile
bile
yapılacak bir hareket pahalıya patlar,
yapanı bulur.
Zira onlar bir başka boyutun insanlarıdır.
Veliler insanlığı etkileyen ortaya çıkışlarında, bireysel yetenek ve
ileriye dönük bakış açılarının yanında, içinde yaşadıkları toplumsal
etkeni asla göz ardı etmezler.
Kimler mi bu veliler?
Örneğin;
Abdülkerim Ceyli, Şems-i Tebrizi, Abdülkadir Geylani,
İmamı Gazali, Merkez Efendi gibi...
Bu
gerçek yaşam ustaları içinde şöhreti ülkemiz dışına taşan, evrensel
kimliğe bürünmüş biri varsa o da Mevlana hazretleridir.
Onun eserleri dünyanın önde gelen dillerine çevrilmiş, kitapçılarda
her zaman alıcılarını bekler halde tutulmuştur.
Birleşmiş Milletler’in bir bilim ve eğitim kurumu konumunda bulunan
UNESCO da 2007 yılını, 800. doğum yılı nedeniyle,
Uluslararası Mevlana yılı ilan etmiştir.
Varlığın özü ile bağlar kurarak evrensel değerlerle ön plana çıkan
ve ölümsüzleşen Mevlana Hazretlerini burada derin saygı ve sevgi ile
anmayı görev addediyorum.
(23-04-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
157-
İsyan tavan yaparsa!..
Bazı dostlar; “Hep içsel konuları mı yazacaksın, biraz da
toplumsal gelişmelere değinsen!” dediler. Yetinmeyip; “Enfus
ve afak tek ise iç kadar dışı da önemsemelisin “ diye eklediler.
Haklılar. İstenen; gidişatın yorumlanması! Kahve ağzıyla
“N’olacak memleketin hali? “ sorusunun düzeyli bir cevabı!
Dünya globalleşiyor; köye dönüşüyor, geleneksel unsurlar geriye
itiliyor. Ülkemiz? Ahlaksızlık diz boyu! Haksızlık, günah, sapıklık
o biçim! Manzara karamsar değil mi?..
Bana göre ümit verici! Niçin mi? Hz.Muhammed (s.a.v) hangi toplumdan
çıktı? Mekke! Nasıldı Mekke? Rüşvet, karaborsa, zulüm, kız
çocuklarını öldürme, fuhuş vb o biçim! Yani; günah- isyanda tavan
yapan bir toplumdan çıktı Rasülullah (s.a.v)!
Fizikten pek anlamam, uzmanları şöyle diyor; sıcak tavan yaparsa
soğuğa, soğuk tavan yaparsa sıcağa dönüşür! İsyan, günah, şirk
tavan yaptı! O halde? Dönüşüm çok yakın!..
Globalleşme; Tekliğe çekiyor bizi diye baksanız!
Medyatik gündem yerine bilimsel gelişmelere odaklansanız!
Madde- Mana, Bilim- Din ikilemleri hızla eridiğini göreceksiniz.
Risaletin yeni bir bilinçle okunuşuna şahit olacaksınız!
Mekke’den nasıl Rasülullah (as) çıkmışsa; bu manzaradan da yepyeni
bir hakikat bilinci açığa çıkacak!
Şüpheniz olmasın!
Delili:
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm
Okuyun, anlayacaksınız!...
(Mehmet Doğramacı)
158 - Değerli Okurlar
Bilindiği gibi dost sohbetlerinin
beklentileri, bilgi alışverişi yerine tedirginliği arttırıcı
dedikodular eşliğinde sona ermektedir.
Bir takım alışılageldik durumlar
bu ortamlarda gözden kaçmaktadır.
Takdir edersiniz ki gaye bu
değildir. Amaç toplumsal bilgi alışverişidir. Özellikle mistik
alanda yapılan konuşmalarda hiçbir şeyin elde edilememesi,
doküman yetersizliğine bağlanabilir.
Detaylı dökümün yapılması ve ne
demeye geldiğinin tartışılması dahi o ortamın gayet güzel şekilde
geçmesine vesile olabilir. İşte biz bu nedenle
sufizmveinsan.com portalı olarak,
‘Bilgi güçtür; toplumsal bilgi, toplumun gücüdür’ ilkesinden
yola çıkıp, her hafta Cuma günü Din öğretmeni, portalımızın
Kur’an ve Hadis bölümünün editörü Sn. Hamdi Canik’in
derlediği ‘Sohbet konuları’
başlığı altında, düşündürücü-değişik metinlerle size faydalı olmaya
gayret edeceğiz.
Toplumun her kesimi ile ortak bir
paydada buluşarak geleceğin dünyasında yer almak için sizlere
sunduğumuz bu hizmetten ötürü gurur duymaktayız.
Sevgi ile kalın. Allaha emanet
olun.
30-04-2007
(Ahmet F. Yüksel)
159-
Kaç Kişiyiz
Bugünlerde
akıllardaki soru, toplum içinde farklı yaşam görüşlerini temsil eden
kesimlerin, kararlarda azınlıkta kalmaları veya tam tersi çoğunluk
gücüne sahip olmalarına rağmen, gerçekte kaç kişi oldukları? Hatta
özel internet siteleri var; kendi görüşlerinde olanların sayısal
üstünlüğünü anlamak ve kanıtlamak üzere faaliyette olan.
'Çokluk'larını
bilmek, bir kesim için gidişatı değiştirmek, başka bir kesim içinse
mevcut şartları korumak adına kendilerine hedef koydukları önemli
kriter.
Kriteri belirlerken “kaç kişiyiz?” diye hesaplamaktansa, her birey
kendisi ve kendi gibi düşünmeyenler için Yaratanın ahlakıyla
ahlaklanmış olma hallerinden kaçını yerine getirdiğinin hesabını
tutsa, bugün seyredilen toplumsal huzursuzluk tekrar etmeyebilir.
Ana amacı hilafeti yaşamak üzere yeryüzünde halk edilen İNSAN,
efendimiz Rasûlullah Hz. Muhammed'i (s.a.v) ve tebliğ ettiği
Kur'an'ı 'oku'duğunda keşfedecektir ki:
Kaç kişi diye saymaya çalıştığı kendi ve diğerleri, özünde "TEK BİR"
02-05-2007
(Nilay Çakı)
160-
Kutsal Kilitler
Cahillik;
kilitlenmişliktir. Amenna!
Yeniye açık olmamak; perdedir. Amenna!
İlim okuyamamak; kilitlenmişliktir. Buna da amenna!
Bunlar
herkesin kabul ettiği, bir çırpıda gördüğü kilitler! Ya
görünmeyenler? Ya sevimli geldiği için açılım zannedilen kilitler?!
Avama avam, cahile cahil demek kolay! Ya aydın geçinirken geniş bir
sahadan cahil kalmak ne, düşündük mü hiç?..
Orhan Veli’yi
sevmek; Yahya Kemal’e berbat demeyi mi gerektirir ?
Düşünsel
yazıları sevmek, sevgi yazılarına burun kıvırmayı mı getirir ?
İlim
öğrendiği hocasını göklere çıkarıp, diğer tüm ustaları cahil saymak;
ilim midir ?
Gerçeği tek
boyut sayarak öteki boyutlara sırt çevirmek hüner midir ?
Bunlar ne
biliyor musunuz ? Kutsal kilitler !...
Kilitlenenin
farkında olmadığı, hatta kilitlenmişliğini maharet sandığı kutsal
perdeler !..
Sevmek güzel,
ama sevdiğinin ışığında gözleri kamaşıp etrafa karanlık demek ve yok
saymak, ciddi bir facia, dehşet bir körlük!..
Hakikat tek
açıdan okunsa; pergel 360 derece dönmeden, 45 derecede daire
çizebilirdi. Ama çizilmiyor! Turu tamamlamaksa niyetiniz, yeni
açılara da açık olmaya mecbursunuz !
Başka
boyutlar da var dostlar !
Kutsal
kilitlerinizi kıracak cesaretiniz varsa başka boyutlar da var !...
05-05-2007
(Mehmet Doğramacı)
161-
Sapkınlık
Madde
batağına gömülen toplumların uğradıkları düş kırıklığı,
yaşadıkları rahatsızlık duygusu ve içinde bulundukları bunalımları
anlamak zor olmasa gerek. Bu bağlamda tasavvur edilmesi ve dile
getirilmesi epeyce zor olan bazı olayların bireyin veri tabanında
önemli bir yer tuttuğunu ve şekillendiğini söylemek zorundayız.
Onlar, bu
nedenden ötürü günlük sorunlarına/konularına uygun çözümler
üretmekte yetersiz kalmaktadırlar.
Açık bir
şekilde gözlemlenen bu sapkınlık durumunun münferit olaylar sonucu
oluşmadığını, astrolojik etkiler- gen faktörü-şartlanmalar-değer
yargıları ile vücut bulduğunu, insanların iç dünyalarını ortaya
koyarken, tam bir tatmine ulaşmadan, fikirlerini gözden geçirmeden,
duygularını diğerlerine, kısaca topluma yansıttığını
görmekteyiz.
Toplumsal
koşullar dikkâte alındığında sapkınlığın apayrı bir boyut olduğu
düşüncesine ulaşmak hiç de zor değil.
Burada akla
biraz da merak içeren bir soru geliyor: Acaba sapkınlık
yaygınlaşıyor mu?
Zira
google arama portalında bu kavramla ilgili araştırma
yapıldığında, ülkeler bazında ilk sırada yer aldığımızı
gözlemlemekteyiz.
Psikiyatr dilinde psikopatolojik bir vakıa olarak bilinen ve
her biri diğerinden farklı ve diğerininkiyle çelişen talepler
şeklinde varlığını hissettiren bu hastalığın beynin gelişmesinde
önemli rol oynadığı, bazı noktalarda anlamayı yavaşlattığı
düşünüldüğünde ne kadar korkunç bir duygu ile yaşanmakta olduğu
ortadadır.
Bu
olumsuz-iç karartıcı tabloyu kabullenmek epeyce zor, ama durum bu
kadar ciddi.
Bu
hastalığı göz ardı etmemek, süratle tedaviye gitmek, şuurumuza
yerleşmeden ondan uzaklaşmak, düşünülecek biricik gerçekliktir.
(14-05-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
162- Köprü
Köprü;
engeller aşıran hayati, vazgeçilmez unsur. Nehirler, vadiler,
boğazlar onunla aşılır! Köprü kurmak kolay;
köprü olmak zordur!
Köprü;
geçilmeyi, çiğnenmeyi, hiçe sayılmayı göze alır.
Benliği olanlar köprü olamaz. Taraf olanlar köprü kuramaz. Karşı
karşıya gelen, gerilen, neredeyse düşmanlığa sürüklenen krizlerde
köprülüğü göze alanlar basiret açar. Onlar lamba tutar görünmeyen,
bâkir alanlara!
Köprü
şahsiyetler; seyir ehlidir. Geçilmek, ezilmek, çiğnenmek, hakarete
uğramak umurlarında değildir. İnsanlığa fayda, sıkıntıyı aşma,
bunalımı rahatlatmadır gayeleri.
Sevgiyi,
ilmi, hakikati gönülce yayan; avamdan havasa, cahilden okumuşa,
köylüden kentliye herkesçe sevilen Köprü Şahsiyetlere
hasretiz! Yunus’lar, Mevlana’lar yetiştiremiyoruz asırlardır. Onlar
aramızda değilse köprü işlevi rafa mı kalkacak ? Hayır.
“
İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun”
(A.İmran 104) buyrulmuşsa, köprülük önemli bir kulluk görevi.
***
Zihinler
karmaşık, toplum sancılı!.. Allah Ehli; taraflardan birini tutan
değil; Hakkın taraftarı olarak birlik feneri yakandır! Her iki
kıyıyı da hak gören köprü olabilir.
Gerilene,
ötekinden (…) korkana köprü olmak için kalkın! Şimdi!
Apartmanınızda, işyerinizde, çevrenizde insanlara birlik ışığı tutma
vakti. Bunu onlar için değil; kendiniz için yapacaksınız. Ne dedik,
benliği olanlar köprü olamaz!
Nihai gaye
benliği eritmekse, işte size bulunmaz fırsat!
(17-05-2007)
(Mehmet Doğramacı)
163-
Allah ilmini yaşama modellemek
Allah
ilmini yaşama modellemek,
dinin yani sistemin çarkları içinde var olabilmenin temel
şartlarından.
İlmini
öğrenmeden, altında yatan hikmeti bilmeden yapılacak her türlü
ibadet ve fiil, taklit-i iman ve şirki beraberinde getiriyor. İlmini
bilip de gereğini hayata geçirmemek ise zaten pişmanlık ve sancılı
bir ruh haline yol açmakta ki cehennem olarak işaret edilen,
varolunan boyutta yaşanmaya başlanmış oluyor.
Rasulullah
ve son nebi Hz. Muhammed’in (s.a.v) en büyük mucizesi ‘ilim’.
O’ndan irsal olan ilim, zaman ve mekân kaydından bağımsız olarak
kendisinden sonra gelecek tüm nesiller için varlığın hakikâtini,
insanın evrende varoluş gayesini, sistemini ve hepimizin geçeceği
ölümötesi sonsuz yaşam gerçeğini beyinlere açıyor.
Sistemi
‘oku’mak ile kastedilen, ilmi bilip şuurlu bir şekilde yaşama
geçirebilmek.
Bugünün bilimi, Rasulullah mucizesinin sadece bir kısmını
keşfedebilmiş. Ehli tarafından bilinen ve henüz açığa çıkmayanlar
ise buzdağının görünmeyen kısmı. Bu konudaki bazı saptamalar
dileyenlerce Rasulullah bugün yaşasaydı yazı dizisinden takip
edilebilir. Ne var ki Rasulullah’ın 1400 yıl önce işaret ettiği,
günümüz bilimi tarafından daha yeni keşfedilen ilim verilerini
öğrenmek, eğer iman anlayışını öze yönlendirmiyorsa faydasız. Bu
durumu Efendimiz (s.a.v), şu hadisi ile izah etmiştir:
“Kıyamet günü insanların en çok hasret
(pişmanlık)
çekeni, dünyada imkanı olup da ilim öğrenmeyen ile, öğrettiği
ilimden işitenler faydalandığı halde kendisi faydalanamayan
kişidir.”
Hz.Muhammed (s.a.v.)
Allah
bizlere o muhteşem Zat’ın ilmini idrak edebilmeyi, hazmetmeyi ve
hakkını verebilmeyi nasip etsin.
(21-05-2007)
(Nilay Çakı)
164-
Nar mı, Nur mu?
Güneş Nur mu,
Nar mı ?
Alev
püskürtmesine, milyonlarca dünya boyunda patlamalarına bakarsanız
Nar! Aydınlatmasına, canlılık bahşetmesine bakarsanız Nur!
Nar- Nur bile
göreceli. Aralarında fark sadece bir harf. Kur’ancada NAR yazılırken
Nun ile Ra arasında; ortada ELİF, NUR yazılırken ortada VAV var!
İkisinin de aslı NUN ve RA !..
Hemen itiraz
etmeyin NUR- NAR ayrı diye. Öz tekse ikilik bize göre! Nar- Nurun
özde birliğini hissedelim. Derinlere dalacak değilim. Narın Nura
nasıl dönüştüğünü düşünelim basit bir gerçekten yola çıkarak.
Dünya
atmosferle korunuyor. Atmosferi geçen akım nur olup hayat
veriyor. Dünya belli bir ölçü ile dönüyor güneş etrafında.
Milim sapsa kıyamet kopar diyor ehli. Ne anladık?
Nar olan
güneş; KORUNMA VE ÖLÇÜ ile Nura dönüştü! Yani; ibadeti, kulluk
bilincini kalkan edinerek ateş salan nefsinizden ve dış
zararlılardan korunursanız... Ölçüyü elden bırakmaz; aklı, duyguyu
dengede kullanır, sünnetullaha uygun yaşarsanız… Tıpkı dünya
gibi;Narı Nura, azabı saadete, acıyı hazza, zararı faydaya
dönüştürürsünüz!
…
İki olgu özde
bir zaten. Bütün sır; KORUNMA VE ÖLÇÜDE düğümlü…
Çözenlere aşk
olsun!
(28-05-2007)
(Mehmet Doğramacı)
165-
Secret, Rıza, B Sırrı
Secret;
egoizm, firavunlaşma yada deccaliyet olarak görülebilir. RIZA es
geçilip evrenimizi oluşturduğumuz tezine yoğurda üfleyerek yaklaşımı
doğal karşılıyorum.
Secrete bir
de B sırrından baksak! B sırrını; Beraberlik- Birlik- Ayrılmazlık
diye düşünüyorum. Billah; Bi– Allah şeklinde hissedersem, Rabbul
Alemin adına, Onunla oluşumun sürdüğünü fark edersem B’nin anlamı
hayat buluyor!
Bu açıdan
Secret muhteşem bir hakikat! Secrete paralel ilahi hitaplar var.
İşte biri: “ Onlar kendi nefslerini (bakış açılarını- düşüncelerini-
hallerini) değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki hükmünü
değiştirmez! ” (13/11)
…
“Allah
dilemedikçe siz dileyemezsiniz ” (76/30,81/29 ) ayeti ne peki,
diyebilirsiniz.
Ötede
bir dileyen değil; sizde, sizinle dileyeni
fark ederseniz çelişki kalmaz!
***
“ Her
şey olumlu görmekte saklıysa Enbiya, Evliya niye ıstırap çekti ?”
diye sorabilirsiniz.
Istırap
bize göre… Onlara göre yaşananın adı; zevk!
“Hoştur
bana senden gelen, kahrın da hoş lütfun da hoş” “Yanmada
derman buldu bu gönlüm “ mısraları ıstırap mı yansıtıyor, huzur
mu ?..
…
“Secret
Batıdan geldi, bununla sistemi değerlendiremeyiz”
diyenlere hadisleri hatırlatayım: İNNEMEL A’MALU Bİ NNİYAT ”
Ameller ( b sırrınca) Niyetlere göredir ! “
“
Ben
kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-ü zan
beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan
beslerse ona göre karşılık veririm.”
Hadis bunlar, Secretten değil, Muhteşem Evrensel Gönül (s.a.v) den!
…
Yargısız,
perdesiz, B’nin işareti ile değerlendirebilenlere Selam Olsun!
(30-05-2007)
(Mehmet Doğramacı)
166-
Toplumsal Hafıza
Güncel olaylar gösteriyor ki toplumsal hafızamızı kaybetmiş
bulunmaktayız.
Üstelik bu durum, farklı kutuplardaki görüşleri savunan fikir
sahipleri tarafından, son yıllardaki çeşitli vakaların ardından
hatırlatılmış ve herkes bu uyarılardan nasibini almıştır. Geçmişte
topluma acı veren ve sistemin çalışma prensipleri gereği, sonuçları
halen bugünü de şekilleyen tecrübeler yok farz edilmektedir.
Hafıza kaybı ne demektir?
Varlığı kavramada rehberimiz olan tasavvuf yönlü açıklamalara
bakıldığında, ‘günlük yaşamın içerdiği bilgi’ anlamında hafızanın,
ruhta kayıtlı olduğu ve asla kaybolmadığıdır. Beynin, fonksiyon
yetersizliği nedeniyle ruhtan bu kayıtları geri alamaması hafıza
kaybıdır. Gerçekte ise kayıp yok, okuyamama durumu mevcuttur. Mesela
kişinin kafasını çarpması, beynin hafızadaki kayıtlara ulaşma
fonksiyonuna zarar verir, ruhtaki kayıtları silmez.
Peki o zaman, toplum olarak kafamıza ne çarpmıştır da beyinlerimiz
hafıza kayıtlarımızı geri alamamaktadır?
Acaba, varlığı sadece madde boyutu kabul etmek mi beyinleri bloke
edip fonksiyon yetersizliğine yol açmaktadır? Toplum olarak
maneviyatımızdan uzaklaşmış olmak mıdır bizleri zaten
deneyimlenmişten alıkoyan?
Zaman “İlim” güneşinin parladığı, bilimin “İlime” koşarak yaklaştığı
zaman. İnsanlık
sadece beş duyu ile var kabul etmenin sancılarını çekmiş ve gerekli
dersleri çıkarmış olarak, tüm felsefi ve metafizik öğretilere
kapılarını ardına kadar açmış durumda. Herkesin idrakine uygun
hakikât bilgisine varabilecek yollar artık sadece ekrandaki bir
‘tık’lama kadar uzakta…
Ve
her devirde ve her koşulda nuruyla bizi aydınlatmaya devam eden o
muhteşem Zat, Efendimiz (s.a.v) bize bildirmiş:
"Şu Kur'ân'ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed'in nefsini
kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl ‚ kasem olsun Kur'ân-ı Kerim'in
(hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından
daha kolaydır."
Buharî, Fedailu'1-Kur'ân
23; Müslim, Salâtu'l-Müsâfırîn 231 (791).
(03-06-2007)
(Nilay Çakı)
167-
Allah ıslah etsin
Yaşamında
tanımadığı, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde yanlı
davranan, etrafı ile durmadan didişen, açıkça zan kokan biçimde
hedef gösteren; tarafsız kalmayı yeğleyip doğruyu anlatmaya çalışan
kişilere kızan, onların görüşlerini dikkâte almaya bile özen
göstermeyen bazı saf insanları son kez uyarıyorum.
Yıllardır
çözülemeyen tasavvuf bağlantılı sorunlara somut çıkışlar sağlamak ve
İslâm’ı çağdaş bilimler ışığında yeniden algılamak, sinsi komplolara
karşı korumak adına bunları yapmayın.
Kaynak
suyundan bahsederken, farkında olmadan cahil görüşlerinizle bu suyu
kirletmeyin. En azından ona karşı edepli olun.
Yaptığınız
işin bilincine varın. Eleştirel yaklaşımlarınız yapıcı olsun, yıkıcı
olmasın.
İnanç sahibi
bir kişinin diğer bir İslam ferdine saldırısının Efendimizi derinden
yaralayacağını iyi düşünün.
Velev ki o
kişi hata yapmış bile olsa..
Allah ilmine
otuz beş yılını vermiş biri olarak sizlere sesleniyorum: Umarım, bu
konuda peşine düşeceğiniz kişinin, (her kimse) tomografik yapısını
önceden çıkarmayı ihmal etmez, ağzına her ‘Allah’ kelamı alan
insanın konuşmasına bakıp ‘ne kadar da güzel konuşuyor’ deyip
karar vermezsiniz.
Geçmiş
hatalardan ders çıkarıp toplumun beklentilerine yanıt veren,
güvenilir, ilim sahibi insanlara gereken önemi ve değeri
vermezseniz, bilin ki bu saldırganlığınız ancak cehaletle
vasıflanabilecek ve karşılığını mutlaka bir şekilde alacaksınız.
Değerli
arkadaşlarım!
Hiç kimsenin kapris ve kırgınlık gösterileri yapabileceği bir
dönemde değiliz.
Hedef
bellidir!
Lütfen, bize
verilen nimetin farkına varalım ve bu şansımızı iyi değerlendirelim,
derim.
(08-06-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
168-
Fanatizm; Sadakat mi ?.. Taassup;
Vefa mı ?..
Tutkulu sevgi ve bağlılık, kavramları girift hale getiriyor. Kişi
sadakat adına fanatikleştiğinin farkına varmazken; vefa gösterdiğini
sanıp taassup içinde ömür tüketebiliyor. Bunları ayırmak zihinde
mümkün belki, ama yaşam boyutunda güç. Tuhaf olan; karıştıranların
bunu kutsal bir ödev sanması!
Ayna tutuyorsunuz, farklı cihetler görülsün diye. Tavır; “ Senin
aynana bakarsam, kendi aynamı inkar etmiş olurum “ Farklı boyuta
pencere açıyorsunuz. Berrak zihinler hoşnut olurken, biri kalkıp
diyor; “ Dediğin hakikat olsa hocamız söyler. Onun demediğini
nereden çıkarıyorsun?..
Bunlar rehbere, hocaya, ustaya sadakat adına söyleniyor. Vefaya
sığınılıyor. Bunları açıp, ayrıştıralım.
İlkokul hocasına saygı duymak, aramak; Vefadır! Ömür boyu
onun hediyesi Polyanna’dan başka kitap okumamak; Taassuptur!
Sonraki her kitabı Polyanna’ya kıyas; Kör Taassuptur! Ustanın
usulünü benimsemek; Sadakat, ömür boyu o usule saplanıp,
diğerlerini görmemek; Fanatizmdir. Hele kendi reçetesini
şifa, ötekileri zehir görmek; klinik vakıadır!
…
Yeni söylemlere tepki verenler! Sadakat adına itiraz edenler!
Sadakatiniz fanatizme dönüşüyor, vefanız taassup olmuş farkında
mısınız?
Ebubekir (r.a), Efendimiz (s.a.v) nin irtihalinde fanatizme prim
vermemiş: “Muhammed’e tapan varsa bilsin ki o ölmüştür. Allah’a
ibadet edenler için Allah Bakidir! ” demişti.
Kimse Ebubekir (r.a) den daha sadık, sahabeden daha vefalı olamaz!
Bu halleri yaşarken vicdan ve akıl mihverimiz olsun!
Fanatizme düşmeyen Sadakat Ehline, Taassuba saplanmayan Vefalı
Gönüllere selam olsun!
(13-06-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
169-
İki kavram: Hüküm ve
Hoşgörü
Hüküm ve
hoşgörü, insanın tekamül yolculuğunda iki uç nokta…
Hüküm vermek
sözlük anlamında düşünerek yargılamak, egemenliği altına almak
demek.
Çevremizdeki
davranışlara, olaylara verdiğimiz tepkiler, aslında terkibimize
uyanları hoş, uymayanları ise nahoş değerlendirip, hüküm vermemizin
sonucudur. Gerçekte ise bu durum nefse tabi
olduğumuzu gösterir.
İlahi
hükümler dahi kişinin kendini bilmesi ve uygulayarak kurtuluşa
ermesi için vardır; başkaları için hüküm verme hakkını doğurmazlar.
Şayet ilahi hükümlere aykırı fiiller devamlılık gösteriyorsa, ALLAH
için o fiillerin doğduğu mahalden uzaklaşmak yerinde olur.
Tüm
varlıktaki tek hüküm sahibi Cenab-ı Hakk’tır. Bize düşen, kendimiz
dışındaki varlıkta da O’nun hükmüne itaat etmektir. Gavsı
AZAM ABDÜLKADİR GEYLANİ (ksa) Hz.leri’nin “Öğütleri”nde konu şöyle
yer alır: “HAK’la
çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham
etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde
ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük
hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu?
Merhametin O’nunkinden fazla mı?”
Tasavvuf
yaşamına gönüllü olanlara nefsini yenmesi için tepkisiz kalma ve
sabır reçeteleri verilir; “hüküm verme, tepkiye dönüştürme,
etrafında olan bitene sana göre hoş olmasa bile sabır göster,
katlan” denir.
Sabır
gösterip, katlanma halinden hoşgörü haline geçmek ise önemli bir
aşamadır.
Hoşgörü
varlıktaki her oluşu kabullenme, yaratandan ötürü
olduğunu bilerek rıza göstermedir; burada katlanma, sabır yoktur.
Ehlinin bildirdiğine göre, kelimenin bizzat verdiği anlam gibi her
oluşu iyi, güzel, yerli yerinde görme, arkasındaki
hikmeti idrak etmek demektir. İnancın gereğidir; Allah’tan emin
olma halinin yaşantısıdır.
Efendimiz’e
(s.a.v) ait olanlar başta olmak üzere, İslam tarihi hoşgörü
makamının eşsiz örnekleri, kıssalarıyla doludur tüm insanlığa ruh
veren.
Gönüllü
olduğumuz bu yolda ne mertebede olduğumuzu bilmek istersek,
terazinin bir tarafına hüküm diğer tarafına da hoşgörü örneklerimizi
koymalıyız. Ağır gelen taraf, beşerlikten hiçliğe varacak tekamül
yolculuğunda daha ne kadar yolumuz var sorusuna cevap olabilir…
(17-06-2007)
(Nilay Çakı)
170- Şehit Cenazelerinden
Manzaralar
Dikkât
etmişinizdir, TV’ de ana haberler cenaze törenleri ile başlıyor.
Görüntülerin ardı arkası gelmiyor, bu gidişle kesilecek gibi de
görünmüyor. Keza basın da öyle. Ölüm haberleri manşetten
veriliyor.
Yakınlarını
kaybetmiş insanların iç yakan görüntülerini görmezlikten gelmek elde
değil. Bu insanlarımıza ne kadar üzüldüğümüzü belirtmeğe gerek var
mı? Ne var ki ateş düştüğü yeri yakıyor.
Bu açıdan
bakıldığında, acıyı yakından duyanların feryatlarını, taşkınlığa
varmayan davranış biçimlerini makul kabul etmek gerekir.
Bu
bahsettiklerim, haliyle yakınları içindir.
Ancaaak!...
Bir cenaze
törenine/namazına katılanların tepkileri/öfkeleri ne denli büyük
olursa olsun, birtakım kurallara uyma zorunluluğu vardır.
Kraldan çok
kralcı olarak, örneğin slogan atmak, amaçsız şekilde bağırıp
çağırmak, ölü yakınlarını dahi tedirgin edici tavırlara girmek,
suçlu bulduğu, muhalif olduğu kişi, kurum ve kuruluşları bu süre
içinde protesto etmek, fani dünyayı terk edip boyut değiştirenler
için büyük bir saygısızlık hatta bundan öte haksızlık olur.
Bu tarz
davranışların, sosyal yaşamda uygun bulunmadığı gibi İslam dininde
de kesinlikle yasaklandığı unutulmamalıdır.
Cenazelerde
bağırıp çağıranlar şunu iyi bilmeli ki, altında sorumsuzluk yatan
davranışlar hiç hoş değil.
Zira, bu
kişiler akılla duygu arasındaki diyalektik ilişkiyi irdelemeyi
kafalarına koyamıyorlar ve günaha giriyorlar.
Bizden
söylemesi!…
(22-05-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
171- Merak ve Gizem
Gelişimi
hızlandıran, akışa yön veren can alıcı dürtü; merak! Bilimsel
araştırmalarda, hayatî buluşlarda, derin tefekkürlerde onun rolü hiç
de küçümsenecek gibi değil.
Henüz fark
etmeyenlere hakikati açan kalem ehli de merak unsurunu fazlaca
kullanır. “Şunları dikkate alın, beni anlarsınız” yada “
Bundan ötesi sırdır, ancak nasibi olana açılır “ gibi söylemler;
idrak gayretini tetiklemeye yöneliktir.
Merak;
gizemle at başı gider. Merakın ana amacı; gizemli görüneni
çözmektir. Kur’an, merak uyandırma metodunu afaki ve enfüsi seyrin
vazgeçilmezleri arasında vurgular:
-
Deveye bakmaz mısınız, nasıl yaratıldı?
-
Göğe bakmaz mısınız, nasıl yükseltildi?
-
Düşünenler için gece- gündüzün peş peşe gelişinde ibretler vardır.
Merak,
genelde dışa dönük işler. İşte bu notada bazı sorular geliyor akla:
Öteden keşif yakalamaya, sır elde etmeye çalışmak da perde olabilir
mi? Örtü altındakini açma çabası, apaçık olanı görmeye set çekebilir
mi? Bir konunun hakikat olması için illa gizemler içermesi mi
gerekir? Basit ve alıştığımız unsurlarda da hakikatler yok mu?
Zihnimin bu
sorularla yorulduğu bir akşam uğradığım gönül ehli zata sordum:
-
Allah’ı neden göremiyoruz?!...
Verdiği
cevaba bakın:
-
Çok
açıkta, çok ortada, tamamen göz önünde olduğu için!...
Uzakta
gizem ararken, burnunun dibini görememek ne büyük hüsran!
Merakınız
daim olsun!
Sırrı hem
enfüste hem afakta görebilenlere selam olsun.
(24-06-2007)
(Mehmet Doğramacı)
172- Suyun Akışına Bırakmak
Olayların
üstesinden gelemediğimiz, temel stratejimize şekil veremediğimiz,
gücümüzün üzerindeki baskılara boyun eğmek zorunda kaldığımız
durumlarda akla sıkça kullanılan bir söz, uyarı gelir:
“
Kendini suyun akışına bırak ”
Bu tavır
belki de en gerçekçi, en kolay olanıdır.
Suyun
akışındaki doğallık, önce belirsizliğin bir yansıması gibi
görülebilir. Ama işin aslı böyle değildir. Su, bulabildiği tüm
mekânları, kıvrımları kaplayıp en kuytu yerlere bile nüfuz eder.
Bireyde yayılma ve genişleme diyalektiğinin bir işaretidir.
Bu akış
bileşimimizin yatkınlığı üzerine kurulu olamaz. Ayrıca, bu aşamada
insanlar hür, eşit, vazgeçilmez haklarla doğar diye düşünmenin ve
inatlaşmanın fazla bir esprisi yoktur. Zira, bütün bunlar bir
aldatmacadan, gösteriden ileri gidemez.
Bildiğimiz,
ama teşebbüs edip de başaramadığımız, benliğimizi meşgul eden
yollardır anlatılanlar.
Biz inatla
o kıvrımlara girmeyi denemiş, ancak başarıya ulaşamamışızdır. Artık,
bir daha o noktalara girmek istemez, adeta kaçar hale geliriz.
İşin
enteresan yanı; insanın kendini suyun akışına bırakması,
zorlukların üstesinden gelmesi demektir. Çünkü bu hal, teslim
oluşun, benliği terk etmenin, gerçekçiliğin zor da olsa bir
itirafıdır.
Belki
insanoğlu başlarda ister istemez çekinir, hatta utanır, eli ayağı
birbirine dolaşır, ama sonra suyun akıntısına kapılmayı arzu
eder.
Ve geriye
dönüşü olmayan bir hareketle kendini suya bırakır.
Çünkü
kurtuluşun, kendini tanımanın tek yolu budur.
(28-06-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
173-
Hayat Projemiz
Proje Yönetimi eğitimlerinde detaylı teknik altyapı bilgisinin
ardından verilen ana mesaj şudur: “Proje için gerekli olan maddi
ve bilgi anlamındaki tüm donanım, projenin sahibi tarafından
eksiksiz tamamlanmış olsa bile, proje takımını oluşturan insan
faktörü aslen başarı veya başarısızlığın belirleyicisidir.”
Bir proje liderinin başarıya ulaşmak için yapması gereken, takımı
oluşturan bireyleri -kendi de dâhil olmak üzere- çok iyi tanımak,
onların birbirinden tamamen farklı olan duygu ve düşüncelerinden
oluşan yapılarını anlamak, projede bulunma nedenleri olan
görevlerini en iyi şekilde eda etmeleri için projenin akış sürecinde
gerekli olan bilgi ve araç organizasyonunu en doğru şekliyle
sağlayan koordinatör olmaktır.
Profesyonel iş yaşamıyla alakalı gözüken bu tavsiyeler, aslında
tasavvuf bakış açısına sahip bizler tarafından incelendiğinde
görülecektir ki “sonsuz, sınırsız TEK’ten”
HİÇLİK durağına varacağı bildirilen yolculukla ilgili mesajlar
hayatın her kesitinde sürekli ve değişmez
haldedir.
Bizim anlayışımızla deşifre etmek gerekirse, projemizin başarısı
için kendimizi tanıyıp bilerek projede yer alan diğerlerinin yerine
kendimizi koymak; yardımcı, hataları sabırla karşılayan ve telafi
eden, sakin ve hoşgörülü, takım üyelerini değil egosunu hükmü altına
alabilen bir proje yöneticisi olmak beklenen sonuca odaklanmış proje
yönetiminin ana şartları olarak görülüyor.
Sözün özü, kendi hayat projemizi yönetirken bahsedilen
kaidelere ne kadar uyuyor olduğumuz, projenin başarısı açısından
hayati önem taşıyor…
(02-07-2007)
(Nilay Çakı)
174- Teslim Olan, Teslim Alır
Teslimiyet
mekanizması hakkında fikirlerimi tepki çekme riskini de göze alarak
dökülebildiği ölçüde yazacağım. Mucize, keramet,
olağanüstü dedik, sistemle aramıza duvar ördük. Hakikati okumaya
çalışmak yerine, bizi aşar deyip rafa kaldırmayı kulluk saydık! Bazı
oluşları tefekkür etmenin vakti geldi artık.
Mucizeyi,
kerameti basite alıp “Biz de yapabiliriz “ imasından Rabbime
sığınırım. Bu sığınma, Musa (as) yı, İbrahim (as)i, İsmail(as)i
tefekkür etmeme engel değil! İşleyen mekanizmayı merak etmem de
doğal.
Başarı
Dizileri,
Kişisel Gelişim herkeste tutmuyor. Secret ortaya
atıldı, birbirimizi anlamak yerine yargıladık, perdelendik. Hepsi
bir yana, bari öz mirasımız olanı fark edelim.
Musa (as)
kavminin Kızıldeniz’i geçişi sır. Asayı uzattı, deniz yarıldı demek,
bilimle dinin kesiştiği noktada hiçbirimizi tatmin etmiyor.
İbrahim’e ateşin gülistan oluşunu tefekkür etmedik?! İsmail ve
bıçağa yaklaşmadık bile. İşleyen ne acaba desek, dinden mi çıkarız?
Çocukluktan
itibaren bilincimizle Hakikat arasını kesen tuğlalar örüldü:
-
Cıs, ateş yakar!
-
Suya girme, boğar!
-
Bıçakla oynama, keser!
-
Dikkat et, düşersin!
Tuğlalar
hayat boyu yükseldi. “Yapamayız, edemeyiz, bize göre değil ”
kaydı normal yaşamımız oldu. Kayıtlardan çıkanlar, bize göre ya
sihirdir, ya mucize! Örneklerin ortak paydasında ne var?! Onu
arayalım birlikte.
Musa hakkında
bir anekdot: Musa, kavmini denizin önünde
telkin etti. “ Allah’a teslim olun, boğulmayı aklınızdan çıkarın.
Teslim olarak yürüyün suya! ” Bu telkinle motive olan ahali
boğazına kadar batsa da yürüyüşe devam etti. Bir süre sonra deniz
açılıverdi!..”
İbrahim;
ateşin yakıcılığını aklına getirmedi. Aklı ( Cebrail) “Seni
kurtaralım ” dediğinde “Girme Rabbimle arama, bana Allah
yeter, o ne güzel Vekildir” dedi! Fiziğe değil, fiziğin Rabbine
kilitlenen bilince; ateş gülistan oldu!
İsmail; “Madem
takdir Rabbimin, teslimim ” dedi. Bıçak kesmedi.
***
Fark ettiniz,
hepsinde ortak payda; TESLİMİYET! Yargısız, çekincesiz,
tereddütsüz teslimiyet! Beşeri kayıtları silerek teslimiyet!
Teslimiyet;
Mülkün Maliki ile ünsiyet etmektir! Ünsiyet; eminliktir! Mülk;
Malikiyle ünsiyet edenin önünde dize gelir. Sistem; sahibine teslim
olanın lehine işler! Çobanla samimiyseniz, köpek ısırmaz! Teslim
olan, işi sahibinden bağlayandır!
Teslim olan;
teslim alır bi iznillah!
Teslim olanda teslim alan; SELAM sahibidir!..
(06-07-2007)
(Mehmet Doğramacı)
175- Önce
Bir şeyi çok
açık, net ve yürekli bir biçimde dile getirmek istiyorum. Bireyin
tasavvuf ilmini alması, derinliklerine ulaşabilmesi, bunun yanı sıra
birebir konuşmalara veya sohbet ortamlarına katılabilmesi için
yapması gereken, önce bu felsefenin temelini ve amacını ciddi
şekilde tanımak olmalı, sonrasında
ise ‘Bu işi yüzüme gözüme bulaştırmayayım’ endişesiyle
yaşamamalıdır.
Allah ehli
olmaya aday olan kimsenin hırsı; aklının ve yeteneklerinin önüne
geçmemeli, işin vahametini anlamalıdır. Bu kişi yalakalık yapmamalı,
dürüst ve tutarlı olmayı bilmelidir.
Örneğin
yüzüne güldüğünüz, paylaşımda bulunduğunuz dostunuzun boynuna
sarıldığınızda, onun hakkında akla hayale gelmeyen şeyler düşünürseniz
bu davranışınız hiç de etik olamaz.
Mesele şudur:
Bahsettiğim öneriler bir sır değil, düzeltilmesi gereken basit
hamlelerdir.
Amaç ve hedef
birleşiyorsa artık ilk adım atılmış demektir. Artık gerekçeleri ne
olursa olsun hiç sağa sola yalpa yapmadan dimdik ayakta durabilme
zarureti hâsıl olur.
Özet olarak,
saydığım bu hususların telafi edilememesi bireyin uhrevi konulara
başlamadan önce bitmesi, tükenmesi anlamına gelir. Ayrıca o bireyin
sağlıklı bir yol aldığı da söylenemez.
Pek sempati
ile de karşılanmaz.
(11-07-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
176- Hayal ettiklerimize
ulaşabilir miyiz?
Şu sıralar malum SECRET kitabının da etkisiyle herkes
aynı soruya ait cevabın peşinde.
İnsanı tebessüm ettirecek kadar olur olmaz her şeyi
isteyip, gerçekleşmediğini görünce kısa sürede Sır’rın
peşini bırakanlar ise çoğunlukta.
SECRET kitabını, yazılarına konu etmeyen popüler köşe
yazarı da kalmadı hemen hemen… Kimisi ciddi analizler ile kimisi ise
esprili yaklaşımlarla SECRET’ın bireysel, toplumsal, olumlu veya
olumsuz etkilerini anlatıyorlar, kendilerince.
Yaratılış prensiplerini göz önüne alarak SECRET’ı
açıklayan, kâinatın işleyişi, sistemin çalışma mekanizmasına dair
ilgili bilgileri günümüz insanına veren yazılar da bizlerin ilgi
alanı güncel kaynaklarda mevcut. Özellikle Tasavvuf ehline konuyla
ilgili derin bir bakış açısı getirmek ve bulundukları yol
güzergâhında her an bu prensiplerin de kullanıldığını anlatmak üzere
ele alınan, üstünde durulması ve düşünülmesi gereken, yeni açılımlar
oluşturacak bu tarz yazılar için şükürler olsun.
YENİ,
aslında o tek an da hep var olan ama insanlığın, zaman kavramına
kıyasla kendi algılamasında oluşturduğu bir kavram.
Bize yenilik gelen, yaratılışta her an ve kesintisiz
var; idraklara ulaştığı zaman yeni olarak adlandırıyoruz. Keşif ve
fetih ehli bu gerçeğin her devirde farkında olmuş ve
farkındalıklarını üsluplarına göre bizlere anlatmaktalar
eserleriyle.
YENİ’den korkmamak, üzerinde durmak, düşünmek, Kur’an
ve sahih hadisler rehberliğinde araştırmak ve ilahi hükümlere
bağlamak, idrak edilen her şeyin sistemin işleyiş
prensipleriyle ilgili ipucu olması nedeniyle- bizler için önemli.
İmanından emin olan YENİ’yi öteleyemez.
Yeniyi ve eskiyi, hayır ya da şerr olarak ama hepsini yerli yerinde
görmek Tevhid inancının yaşantısıdır.
Tasavvufa gönül koyanlarımızın hayali
belli, ona ulaşabilmek için önümüze konan ilk ve daimi formül
“La ilahe illallah” sadece dilimizde mi yoksa aynı
zamanda kalbimizde mi, kendimize sormamız gerekiyor.
Bu sorunun cevabı, “Hayal ettiğimize ulaşabilir
miyiz?"sorusuna da ışık tutuyor...
(16-07-2007)
(Nilay Çakı)
177-
Pergelin İğnesi
Kimi
kitaplarla oluşan hava; bilimle dini buluşturmak üzere öne sürülen
tezleri artırmakla beraber fazlaca kafa karışıklığı doğurdu. Secret
okuyanların; “İyi ama, bu deccaliyete sürükler”
tedirginlikleri ve “ Her şey elimizde ise Kaza- Kader- Ecel-
Mutlak İrade nereye oturacak? ” soruları, kaygıları
belirginleştiriyor.
Gerek
Batının bilimsel- psikolojik ve gerekse Doğunun kadim terapi
yöntemleri karşısında duruşumuz ne olacak? Ciddi bir soru ve
problem.
…
Hakikat
Tek. Din;
(sistem-
yol- kurtuluş formülü) İslam. İslam kemale erdirilmiş. Bilim
ve hayat adına ne ararsanız İslam’da mevcut.
Diğer
kaynaklara sırt mı dönelim? Hayır. Onlarda da hakikat kırıntısı bazı
doneler, İslami öğretileri kavramamıza vesile olabilir. Ama
ayakların kaydığı nokta feci: Bilincin tamamen oraya akması, İslamî
olandan vazgeçilip ötekinin benimsemesi! Yoga çalışanın namazı
terki! Budist mantralarının, zikir açılımı getireceği sanılması!
Secret’le ilahi takdirin bir kenara atılması! Tehlikeye dikkat!..
…
Rast
gele turlamakla yörüngede akmak aynı şey değil. Merkez; Rasülullah
(s.a.v), Yörünge; İslam’dır.
İslam’a
çivili bir bilinçteyseniz istediğiniz öğretide tur atın. Henüz
okuduklarınız yerine oturmamışsa kımıldamayın! Pergelin iğnesi
kımıldıyorsa; daire çizilmez!
Aklı
karışanlara önerim; Batı- Doğu kaynaklı güncel açılımlar yerine,
Kur’an- Hadis- İslam Tarihi- Tasavvuf bilgilerini olgunlaştırmaya
öncelik veriniz.
***
Rasülümü
anlamaya yardımcı bilgiye evet, gayrısına özendirecek bilgiye hayır!
Kimden,
nasıl çıkarsa çıksın, hayır!
Zikzak
çizen bir bilinçtense yerinde sayan iman; hayırlıdır!
Aman dikkat!
Rabbani
oluyorum derken, Deccaliyete düşme riski de var!
(19-07-2007)
(Mehmet Doğramacı)
178- Kandil
Hz. Muhammed'in
ana rahmine düşüşünün realite açısından ne ehemmiyeti var! O
bir Allah kulu, çok özel bir elçi, ama nihâyetinde bir
kul ve bir insan.
Hâlbuki, bu "düşüş" Yüceler
Yücesi'nden bu âleme gelişi (ihtisası kazanışı),
gebelikteki süre ihtisası, doğum
sınavı, ilk nefes ise uzmanlığı...
remzediyor diye düşünüyorum.
Akademik olan ve olmayan Hayat ise
Çıraklık (çocukluk - yardımcı doçentlik),
Kalfalık (yetişkinlik - doçentlik),
Üstadlık (ihtiyarlık ve kemâl - profesörlük/şeflik)
seneleriyle allegorize.
Sonra, bir gün,
Rejisör/Baştabip/Rektörlük "tamam" diyor ve tekrar
Ezelî-Ebedî Nûr'a, yâni Maşrık'a kavuşuyoruz.
Maşrık (Doğu) hem istikamet, hem
Hakikat, hem de esas Varlık, yâni Öz (Essence).
Zâten hep oradayız, O'ndayız.
Hz. Muhammed
Mustafa'nın teşrifi ve muhteşem hayatı her
dinden, dilden, itikattan, inkârdan, ideolojiden, hâriçten
ve dâhilden insanlara rehber olsun.
Allah Hepimizi Sevgi ve SAYGIYLA
Kavuştursun!
Dilerim öyle olur...
(24-07-2007)
(M.Kerem Doksat)
179- Bikini Simge midir?
Çağdaş olduklarını düşünen anti
dinci medyanın saptırdığı konulardan biri de hiç kuşkusuz,
‘türban’ dır. Nedense İslâm kadınının başörtüsü uygulamasını
istediği bir başka şekle dönüştürmesi suç oldu.
Türbana kuşku ile yaklaşan
aydınlar ‘çağdaşlık’ elden gidiyor haykırışlarıyla
tartışmaları başlattı. Ve türban takan sınıfın çağdaş uygarlığa ters
düşeceğini, toplumun bilimden, kültürden kopmasının asıl nedeninin
bu olduğunu ileri sürdüler.
Ayrıca, inançları doğrultusunda
yaşamayı tercih edenleri ‘takiye’ yapmakla suçlayarak bunun
bir simge olduğunu vurguladılar.
Bu ısrarlarının altındaki neden,
esasen tesettür konusunun kendilerine çok yabancı geldiği ve bu
örtünme şeklinin çağdışı olduğu izlenimiydi.
Ancak gerçekleri saptırmak o
kadar kolay olmuyor. Çünkü türban ya da başörtüsü bir tesettür
biçimidir. Bu da bir hükümdür.
Simge olma durumu ile
uzaktan-yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.
Dostlarım! Din keyfi bir olay
değildir. Başörtüsü kullanmak belirli bir yaşa kadar mecburidir.
İslâm’a inanan her kadının buna uyma zorunluluğu vardır.
Bu şartları kabullenmeyen ve
özgürce düşünmede ve hareket etmede serbest olanların rahatlıkla
giydikleri deniz kıyafeti için ‘Bikini bir simgedir’ dense bu
makul olur mu, sizce hiç yakışık alır mı?
İnanın bu soruyu ben sormuyorum!
Türban takan hanımlar dile
getiriyor.
(27-07-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
180-
"Önyargı"
Önyargı,
insanlığın bugün dahi ilim veya bilim ile geldiği modern çağa
rağmen, sonucu mutsuzluk olan kavga, kin, nefret gibi halife insan
için kabul edilemez davranışların baş sebebi.
Sözlük anlamı
olarak şöyle ifade edilmekte: “Bir kimse
veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere
dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı,
peşin hüküm, peşin fikir.“
Aslında
sadece mikro planda karşımıza çıktığını düşündüğümüz önyargı, evreni
ve kendimizi 5 duyu (ya da bilimin yeni keşfine göre 32 duyu) ile
algıladıklarımızla değerlendirdiğimiz sürece bizle birlikte hep var
olacak.
Nasıl
kurtulacağız önyargıdan?
Tasavvufa
gönüllü olanların kendilerine ilk edinecekleri içsel bakış açısı bu
noktada ortaya çıkıyor. Tüm şartlanmalarımızdan ve önyargılarımızdan
kurtulup, ‘yorumsuz seyredebilmek.’ yani iyi, kötü veya doğru
yanlış olarak yargılamak yerine karşınıza gelenin ardındaki hikmeti
algılamaya çalışmakla, araştırmakla ve insan için hiç değişmeyecek
olan ilahi hükümlere bağlamakla mümkün.
Karşılık
vermek, kin tutmak gibi negatif duyguların sonuçlarını yaşamanın
veya yaşatmanın yorumsuz olmakla yakından uzaktan ilgisi yok,
ehlinin bildirdiğine göre...
Zaten her
sorun ve her mutsuzluk, “sen ve ben” kavgasından, “biz ve
o” ayrımından kaynaklanmıyor mu?
Büyük
mutasavvıf Yunus Emre şu dörtlükle önyargısız olmayı öğütlüyor:
"Sen
sana ne sanırsan,
Ayrıya da onu san,
Dört kitabın manası
Budur, eğer var ise..."
(31-07-2007)
(Ncaki)
181-
Kuraklığa Çare
İstanbul’un iki aylık suyu kaldı.
-
Ankara’da durum feci.
-
Tuz
gölü yok oluyor.
-
Büyükçekmece gölü çekiliyor.
Herkes
konuşuyor da çare önerileri fazlaca öne çıkmıyor. Galiba felaket
tellallığını seven, olumsuzu yaymaktan keyif alan bir toplum olduk.
Şunu bilelim; konu global güçlerin abarttığı kadar vahim değil. 33
yılda bir yaşanan doğal durum. Bundan sonrası felaket, söylemleri de
komplo teorisi.
Melen Çayı
İstanbul’a akıtılacak, Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirilecekmiş.
Oldukça pahalı ve zaman isteyen projeler. Yapılsın tabii.
Aklımın
almadığı, insanoğlu kolay, etkin, masrafsız yöntemler varken niçin
uzakta aramayı seçer? “ Eğer batı dünyası,
trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda
kullanabilseydi, bugün insanlık hayâl edemeyeceğiniz güçlere ve
özelliklere kavuşmuştu.” (AH)
…
Konu
dağılmasın! Kuraklığa dönelim. Masrafsız ve çok etkin bir önerim
var. Diyanetten bekledim ama kınanmaktan mı korktular bilmiyorum,
önermek fakire düştü:
YAĞMUR DUASI !...
Hem milli
hem dini kültür köklerimizde var. Yabancısı değiliz. Çığırtkan bazı
medya organları çağdaşlığa aykırı (!) diyecekse tepelere çıkmaya
gerek yok!
Diyanet bir
genelge yayınlasın. Bu Cuma, o kutlu saatte tüm camilerde yağmur
duası yapalım ülke çapında. Milyonların, aynı anda açtığı elin, geri
çevrilmeyeceğine, çok çabuk netice vereceğine inanıyorum. Duanın
gücü üzerine bilimsel tezler ortada. Çağdışı, bilim dışı bir şey
istemiyoruz, etkin bir mekanizmayı bir kere kullansak kıyamet mi
kopar?..
Teklif
bizden, organize yetkililerden.
Diyanetten cevap bekliyorum!...
(03-08-2007)
(Mehmet Doğramacı)
182- Sorgulama
“Baba yahu,
demiş çocuğu, biz Laz mıyız, Türk müyüz, Kürt müyüz neyiz?
Babam da çok
küçükken bu soruyu büyük dedeme sormuş: ‘Dede, demiş, biz Laz mıyız,
Türk müyüz, Kürt müyüz?’
Babasının
dedesi de, torununa, yarın öleceğiz, demiş.
Allah bize
soracak:
- Men
Rabbüke
- Ve
men nebiyyüke
-
Ve ma dinüke
Torunum,
Allah bize ‘ve ma kavmüke’ diye bir soru sormayacak” demiş.
Ne demek bu?
Yarın
öleceğiz. Allah bize;
Rabbin kim,
Nebin kim,
Dinin ne?
Bunları soracak.
Ama bize
kavmin nedir diye bir soru sormayacak. Torunum sana sordukları
zaman,
‘Elhamdülillah
Müslümanım’
de , geç demiş. Olay bu kadar basit.”
Evet, bir
gün ( o gün ne zamansa) o gün gelecek ve hemen herkes istisnasız bu
suallerin muhatabı olacaktır. O yüzdendir ki sorumluluk duygusu
beslememek veya bunu hiç düşünmemek bir yıkımla sonuçlanabilecektir.
Bizler kabire ne zaman gireriz düşüncesiyle hayâl kuracağımıza,
sorgulama nasıl olacak diye düşüneceğimize, ayrı ayrı sorulan bu üç
soruyu nasıl biliriz, yeterli dökümanları nerden sağlayabiliriz
çabasına girsek, bunları çok önceden bilsek, hazır olsak çok daha
iyi olmaz mı?
Dedenin
torununa söylediği gibi bu kadar basit oluyorsa, sadece müslümanım
demekle bitiyorsa mesele yok. Ama toruna verilecek cevapların daha
olgun, bilinçli, duyarlı olması gerekir diye düşünüyorum.
Ümit
ediyorum ki varsayımların hiç hesaba katılmadığı bu ortamın
sürecinden hızla geçmenin yolunu Allah hepimize nasip eder.
(06-08-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
183- Ateşten Gömlek Giydik
Tasavvuf
yolculuğuna gönüllü olanlara, yolculuğa çıkmış olanlardan bir mesaj
gelir: “Karşınıza neler çıkabilir, duraklara varabilmeniz için
aşmanız gerekenler nelerdir mutlaka bilginiz olsun...”
Denir ki:
“Yolculuk sırasında yanınızda (nefsinize ait) ne varsa hepsi birer
birer elinizden alınıverir. Kalmasına izin verilen tek eşya var; o
da bir ateşten gömlek”
Ateşten
gömlek giydik,
Bu acıyı biz bildik;
Biz bu aşka yanınca
Yaradana can verdik...*
Mesajın
devamı şöyledir:
"Ateşten gömleği üstünüze göre biçen, sizin zannettiğinizi elinizden
alıveren, yolculuğun sonuna varıp varmayacağınıza Zat’en karar
veren, aynı(a)”
Öldürmeği
dilerdin,
Biz yanarken gülerdin,
Bu nefsi katletmeğe
Hançerini bilerdin.*
Mesajın son
cümlesi yolculuğun seyri hakkında fikir verir:
“Can veren ile hançerleyen, seven ve sevilen, hepsini BİR’lediğinde
yol almışsın demektir.”
Mesajın
tamamını ‘oku’yabilen yolcu için ne denir ki?
Ne mutlu o ateşten gömleği giyebilene, ne mutlu
ateşten gömleği ile yanarken için için sevinene!
*İsmail
Emre - Doğuşlar I - Sayfa No 29
http://www.ismailemre.net/index-turkce.htm
(09-08-2007)
(Ncaki)
184- Mazide Kalan
'Sevdalar'
Şu
garip dünyada neler olmuyor ki!
Ben
diyeyim on, siz deyin onbeş sene bile yaşamadan her şey
başkalaşıyor, sevdalar değişiyor.
Birini tanıyorum. Geçmiş yıllarda inanç sahibi olarak
bilinirdi.
Sonraki süreçlerde devreye farklı şeyler girdi, kafayı değiştirdi,
umduğu dağlara kar yağdı. Döndü, dün sapına kadar imanlı biri iken
bu kez sapına kadar inançsız biri oldu. Hani ağır imtihanlardan
geçtiği için böyle davranıyor desem.
Ama
ne gezer!
Herhalde o yıllarda tutkusu gerçekleşmemişti. Veya kendisinde bir
imansızlık geni bulunuyordu.
Eskiden yetmişiki milleti bir gören miskin Yunus’un
sözlerini çerçeveletip duvara astığını biliyorum. Artık; rezalet,
kepazelik, ahlaksızlık, acımasızlık, adaletsizlik kavramları ile
boğuşup duruyor.
Bu
davranışı ile nasıl bir düzen, nasıl bir ‘amentü anlayışı’
ile yaşadığını, açık ve seçik bir biçimde ortaya koyuyor.
Eşitlik ve adalet arayışları alabildiğine artıyor. Sistemi
sorguluyor. İnsanların kendisine yönelik eleştirel tavrından ise
kurtulmak istiyor.
Nerdeeen nereye!
Size eskilerden başlayıp, günümüze kadar uzanan bir
yaşam öyküsü bu anlattığım.
Evet, böyle oluyor bazı ‘sevdalar’ sevgili dostlarım.
(15-08-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
185- Çalışan Kadın
80’li
yılların başlangıcında kadın olmak demek evinde oturmak, çocuğuna
bakmak, eşine manevi olarak destek olmak demekti. Kadının genelde
çalışma nedeni gelir düşüklüğünden doğan mecburiyettendi.
90’lı
yıllarda toplum, tüketim çılgınlığının hızlanan ivmesine kendini
bıraktı. Reklam mecraları kullanılırken seçilen idoller, aldığı iyi
eğitim ile hatırı sayılır firmalarda çalışıp iyi para kazanan,
ekonomik özgürlüğünü ilan etmiş kadınları temsil ediyordu. O
yılların popüler kimliğiydi; çalışan kadın olmak.
2000’li
yılların başında ortaya çıkan resim ise çok farklıydı: Kollektif
akıl ve ruh sağlığı açısından çok önemli görevleri olan kadın,
kariyerine yönelik ağırlıklı kapasite yüklemesinin sonucunda ÖZünden
gelen annelik, ailenin BİRleştiricisi olma görevlerinin
hakkını tam olarak veremiyordu.
Dünyada
kadınlar için kariyer olanaklarının bugüne kadar en elverişli olduğu
ülke İngiltere’nin Hükümet İstatistik Bürosu’na göre 1997-2005
yılları arasında çalışan kadınların sayısında 16%’lık düşüş var.
Buradan yola çıkılarak yapılan araştırmanın bazı sonuçlarına göre
İngiltere’de çalışan kadınlar işlerinden istifa ederek çocuklarına,
ailelerine ve kendi ruhsal gelişimlerine zaman ayırıyorlar ya da “ev
ofis” uygulamasına geçerek daha rahat bir çalışma ortamını
seçiyorlar. Nedenleri, işyerinde rekabet adına verilen yoğun uğraşın
sonucunda insan olabilmenin temel unsurlarından olan sevgi ve
hoşgörünün yitirilmesi ve dolayısıyla yaşam gücünün kaybolması.
İlmine
inandığım bir büyüğümün “Eşin, çocukların ve işin hakkını
vereceksin, yoksa o yaşanana tasavvuf denmez” sözleri zaman ve
mekan üstü risalet nurunun kesintisiz olarak yönümüzü tayin ettiğini
gösteriyor. Örnek şahsiyetlerden Hz.Aişe(r.a) gibi Sahabe-i
Kiramın erkeklerini toplayıp Fıkıh-Hadis dersleri veren İlim Ehli,
Hz. Hatice’tül Kübra(r.a.) gibi girişimci, olgun, başarılı
erkeğin tek dayanağı olabilmek bugün de kadını huzura kavuşturan
formül olarak önümüzde duruyor.
(23-08-2007)
(Ncaki)
186- Sürüleşme aşamasından
geçmek
Bunca yıllık tecrübeme dayanarak şunları söyleyebilirim:
Düşüncelerin özgürce tartışıldığı, boyutlandırıldığı, hoşgörünün
esas alındığı, bilginin silah gibi kullanılmadığı ortamları arıyor
insanoğlu.
Gerçeği bulmanın yolunda, var oluşun aslını öğrenmeye çalışan,
kendini aydınlatacak temel kaynakları bulabilmek için uğraş
veriyor.
Gösterişten uzak, hoşgörüye dayalı yaşamı ile hemen herkes
tarafından ayakta alkışlanabilecek insanları bulabilmek ise artık
neredeyse tesadüflere kalmış.
Ama öğrendiğini kendine saklamayan, paylaşan, çok söze gerek
duymadan, somut örneklerle sonuca ulaşanın sayısı bir elin
parmaklarının sayısı kadar az.
Burada asıl sorun ‘zulüm yapmak’ değil, insanoğlunun üzerindeki
örtüyü çekip almaktır. Çünkü biz sürüleşme aşamasından çıkmayı
hedefliyoruz. İnsan sayılmaya değmeyen, ‘nankörler’ sınıfında
yer almak istemiyoruz.
Amaç, anlamsız sözcüklerle, eveleyip gevelemelerle, hiçbir şey
söylemeden bir şeyler anlatan şov dünyası yaratmak değil.
İşte bizler böyle olduğunu düşünüyoruz.
Her
zaman olduğu gibi, şimdi de…
(27-08-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
187- Cevap Anahtarı
Çocuk
yetiştirmek ebeveynlerin üstündeki en büyük insani sorumluluklardan
biri. Herkes anlayışına göre ve imkanları dahilinde evlatlarını
zamanın şartlarına hazırlamak için uğraş veriyor.
Türkiye gibi
insan mozaiği çok renkli olan bir coğrafyada bu konudaki fikir
çeşitliliği de haliyle çok fazla. Daha anne karnından başlayarak
bebeklerine günün popüler yabancı dilini öğretmek amacıyla
seslenenler mi, çocuklarımı tamamıyla doğal ortamda yapaylıktan ve
şartlandırmalardan arındırılmış yetiştireceğim deyip, şehirden doğal
hayata göçenler mi dersiniz…
Hemen
akıllara Hz. Ali’nin (r.a) “ÇOCUKLARINIZI
BULUNDUĞUNUZ ZAMANA GÖRE DEĞİL, GELECEK ZAMANA GÖRE TERBİYE EDİNİZ.
ZİRA ONLAR SİZİN ZAMANLARINIZDAN BAŞKA BİR ZAMAN İÇİN
YARATILMIŞLARDIR.”sözleri
takılıyor……
Konuya şimdilik zahiri boyuttan bakıp irdeleyince akla
değişik sorular geliyor; mesela:
-
Bugünün popüler dili İngilizce de yarının
dünya dili ya Çinceyse?
Hatta biraz daha ileri gidelim:
-
Ya yarının dünyasında yabancı dil kavramı yoksa?
Beyinsel veri transferi yöntemi iletişim kurmak için yeterliyse?
Hatta özel seanslarda beyinlere yerleştirilen elektrodlarla ilgili
alanlara müdahale edilebiliyorsa? Bu seanslardan geçmemiş veya bu
yeteneği elde etmemiş olanlar, zaten hayata bir adım geriden
başlıyorlarsa? İletişim eksikliği nedeniyle iş başvuruları olumsuz
sonuçlanıyor, eş arayışlarında tercih edilmiyorlarsa?
Evet biraz
ütopik oldu ama muhtemelen 70’li yıllarda anne ve babalarımız da
gözle görülür bir kablo ağı olmadan bilgisayar üzerinden dünyanın
herhangi bir noktasındaki görsel veya işitsel bilgiye “bir tıkla”
ulaşabilmeyi, meşhur Uzay Yolu dizisini seyrederken dahi hayal
edememişti.
Aslında
insan beyni tüm soruların cevap anahtarı. Çocuklarımızın
beyin kapasitelerini arttırmaları için yapacakları çalışmalar
taktirlerinde varsa bulundukları devrin ilmini değerlendirmelerini
ve insanın sonsuz yolculuğunda huzura varmalarını sağlayacaktır.
Ne
mutlu bizlere ki
beynin çalışma prensiplerini ve kapasitesinin nasıl arttırılacağını
Kur’an-ı Kerim
ve
Rasulullah Hz. Muhammed’in (s.a.v)
hadisleri temelinde
günümüz ilmi ile çözerek sürekli düşünce sistemimizi yenileyen Üstâd
ve konunun diğer ehli,
1400 yıl
önce ibadet adı altında sunulan çalışmaların
zahiri boyutuyla
aynı
zamanda
beyin kapasitesini arttırmanın en kestirme yolu olduğunu bizlere
açıklamaktalar.
(03-09-2007)
(Ncaki)
188- Niyetin su içmekse
İlim elde etmenin ilk yolu; okumak. Bunu kitap, kaset, cd, vaaz,
sohbet, seminer vb araçlarla alabilirsiniz. Hele internet gibi
engin ve zengin bilgi okyanusu önünüzde ise iş daha da kolay.
Hakikatin azığı sadece kuru bilgi değildir.
Salt bilgi ile öze varılsa; Yunan Filozofları ile Uzak Doğu
Mistikleri hakikati en iyi okuyan kimseler olurdu. Bu yolun
değişmez, vazgeçilmez gıdası; Hikmettir!
Hikmet; salt bilgiden öte, manalar ve fiiller arasında bağ kurarak,
adeta zihinsel devreleri tamamlayarak hakiki aydınlanmaya
ulaşmaktır. Kur’an buna işaret etmek üzere pek çok ayette: “
AKLETMEZ MİSİNİZ ?” diye sorar. Akletmek; bağ kurmaktır.
Hikmet; hikmet ehlinden; sizden önce fark eden, ruhuna vakıf olan
zattan doğar! Hak Ehli; Hikmet Çeşmesidir. Peki, hikmet nasıl
alınır? Biricik örneğimiz Rasulullah (sav) Efendimizden nasıl
almışlarsa öyle! Sahabe tavrı; hikmeti elde etmenin en kolay, en
etkin, en pratik yolu. Rasülullah sorardı:
-
Şu dağın ardında ne var, biliyor musunuz?
Dağın ardını çok iyi bilmelerine, belki her gün geçmelerine rağmen
değişmez cevap şu idi:
-
Allah ve Rasülü daha iyi bilir!
Risalet Pınarı; Çağdaş Hakikat Ehlinden akmaya devam ediyor. Talip
olunan hikmetse; bilgi yarıştırma, didişme, ispata girişme; hikmet
ehlinin değil, talibin önünü keser! Hikmet ehli önünde “Ben de
biliyorum” iddiasında olan değil; “Lütfen bana da bildirin “ diyen
kazanır!
Susamış, bağrı yanık kişi çeşmeyi sorgulamaksızın suya eğilir.
Maksat su içmekse, bardağı musluğa süren kazanır. Çeşmenin konumunu,
suyun mineral değerlerini tartışan içinse ne harareti söndürme, ne
de suya kanma şansı çok zayıftır.
(07-09-2007)
(Mehmet Doğramacı)
189- Adama Sormuşlar
Adama sormuşlar: “Sizin evde kararları kim verir?” Adam;
“Büyük kararları ben veririm, küçük kararları karım verir.”
demiş. “Karınız hangi tür kararları verir?” diye sormuşlar,
adam “Mesela,” demiş, “hangi evde oturacağız, hangi yemek
odası takımını alacağız, kaç çocuk yapacağız, işte bu gibi kararları
karım verir.” “E, peki,” demişler, “sizin verdiğiniz
büyük kararlar hangileri?” “Vallahi,” demiş adam,
“İsrail- Filistin meselesi nasıl çözülecek? İran’a nükleer araştırma
izni verilsin mi? ABD Irak’tan ne zaman çıksın? İşte, bu tür
kararları da ben veririm.”
Gündelik, sıradan bir hayat içinde kendine yer beğenmeyen, hemen her
şeye tepeden bakan bazı aile reislerinin, hak ve düşünce özgürlüğünü
yukarıdaki hikâyeye benzer bir şekilde yansıtması doğaldır.
Küçük konuları doğrudan doğruya eşlerine havale ederek, onları basit
işlevlerle bir güzel sınırlamayı çok iyi bilirler.
Bu durumda akla, kendilerine halk arasında yakıştırılan ‘kazak
erkek’ sözü gelir. Ne var ki, yaptıkları sadece göstermelik
olup bir hiçten ibarettir.
Bu tipler genelde başkalarının gölgesi arkasında saklanıp durur.
Kendi anlayış ve zihniyetlerinin ortaya çıkmasını katiyen
istemezler.
İnsanlarımızın anlamakta güçlük çektiği bu duruma niçin girdikleri,
neyi ispat etmek istedikleri doğrusu hiç bilinmez. İnsanlık bir
aşamaya gelene kadar onların yaşam hikâyelerini daha çok anacak ve
konuşacaktır.
(10-09-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
190- Bir Alışveriş
Hikayesi
“Bir çift evin birini almaya talip olmuş. Emlakçı aracılığıyla
satılan ev için irtibata geçtiklerinde öğrenmişler ki emlakçının iki
şubesine ait ortak portföymüş. Pazarlıklar yapılmış, satın alma
kararı verilmiş. Tapuya gitme günü gelip çatmış. Emlakçının
şubelerinin bayan temsilcileri ve işin asıl muhatapları tapuda hazır
bulunmuşlar.
Ne
olduysa orada olmuş… İki farklı şubenin bayan yetkilileri anlaşılmaz
şekilde karşılıklı uzlaşmaz davranıyorlarmış. Satan adına bir şube,
satın alan adına da diğer şube temsilcisi işlemlerle ilgili pürüzler
çıkarıyorlarmış. İşin garibi, evin satılmasından kâr edecek olanlar
da onlarmış. Ortalık gerilmiş. Satan ve satın alan taraf olan iki
bey, karşılıklı anlayışla işin içinden sıyrılmışlar ve işlemi
tamamlamışlar.
Ayrılırken bayanlar, kızgınlıkla arkadaşları olan karşı şubeleri ile
bir daha iş yapmayacakları hususunda söyleniyorlarmış. Beyler ise bu
süreçte birbirlerini tanımış, irtibat bilgilerini vermiş ve
muhabbetle helalleşip vedalaşmışlar.”
On
beş yıl kadar önce bir yakınım “İslam ve peygamberi kadına
ayrımcılık yapıyor, bak şu ayet ve hadis kanıtlarıyla bu kitapta
var, al oku” diye bir hukuk profesörünün kalın kitabını vermek
istemişti. “Olmaz öyle şey, evet var o ayet ve hadisler, ama
ayrımcılık adına olamaz; arkasındaki hakikati sen, ben şu anki
idrakimizle anlayamayız” diyerek kitabı orada iade etmiştim.
Koşulsuz doğruluğunu kabul ettiğim ayet ve Efendimiz’in (s.a.v)
hadislerinin ardındaki hakikate ulaşmayı da hep Rabb’imden talep
ettim. Ne güzel takdir edilmiş ki birkaç sene sonra aynı yakınım
İslami rotaya oturmuş olarak beni Üstad’ın kitapları ile tanıştırıp
hakikat yörüngesini görmeme vesile olanlardandı; şükürler olsun.
O
gün bugündür idrak ettirildi ki sistemde yeri olmayan “eşitlik”
ismindeki vehmi fikirler, annelik makamı gibi bir mertebe ile
ödüllendirilen kadını, yaratılışındaki zaafları idrak etme ve
kendini tanıma konusunda geri bıraktığıdır. Mesela, ehlinin
bildirdiğine göre kadın, duygularına teslim olduğu anda beyninde
aktifleşen negatif hücre sayısı erkeğinkinin sekiz katıdır ve
hormonal faaliyetleri kadında bazı sınırlılıkları oluşturur. Bu,
doğanın kanunu, Allah’ın takdiridir.
İnsan hayatla alışverişte, önce yaratılış prensiplerindeki
üstünlükleri ve zaafları bilmeli, ilahi hükümlerle belirlenen
çalışmalar ile terkibini aşmalıdır ki sonrasında sistemin gereği
halife vasfını ortaya koyabilsin.
(13-09-2007)
(Ncaki)
191- Mükemmeli arayan kim?
Kişinin, aleyhine gördüğü şeyi kabulü zordur. Hele başka bir mahale
teslimiyet çok daha zor. Kolay seyir için ayna mahaller, rehber
zatlar aramak tabii bir istek. Bunda kınanacak yön yok. Ne var ki
arayanların genelde öne sürdükleri mantıklı- akılcı görünen mazeret
şu;
-
Henüz mükemmel zatı bulamadım. Bulsam, teslim olurum. Kime tutunsam
elime geliyor, derhal eksiği çıkıyor!
Mutasavvıf bir zata, hakiki rehberi nasıl buluruz dediğimde şöyle
dedi: “ Duyacak kulağın, görecek gözün, kavrayacak basiretin
varsa, dünya rehber kaynıyor!...
Yıldızlar, çiçekler, sular, insanlar BİR in yansıması değil mi?
Mükemmel işliyor her şey!”
Şimdi soralım;
1-
Her şey zaten mükemmelse, mükemmeli aramak mantıklı mı?..
2-
Her şey mükemmelse eksiklik zatlarda mı, basiretimizde mi?..
3-
Sistem mükemmel iken ilave bir mükemmellik arayan hangi
boyutumuz?...
Bunlar zihnimizi aydınlattı ise can alıcı soruya gelelim: Mükemmeli
arayan kim?
El
Cevap: Maneviyat, kutsallık, mantık, akıl, bilim kisvelerine
ustalıkla bürünerek kendini saklayan EGO! Yanlış duymadınız,
Ego! Delil mi? Efendimize iman etmeyenlerin gerekçelerine bakın:
- Bizden çıkmalıydı son nebi!
(Yahudiler)
- İsa Allah’ın oğlu, insan oğluna mı uyalım?
(Hıristiyanlar)
- Düzenimize karışmasan uyardık.
(Mekke İleri Gelenleri)
- Bin yıllık medeniyetimize sırt mı dönelim?
(İranlılar)
- Keçi- deve kokuları arasından çıkan birine uymak mı?
(Bizans)
Teslim olmama gerekçeleri görünüşte mantıklı. Altında şirk kokusunu
almak zor değil..
***
İlim- Hikmet yolculuğunda mükemmeli arayan dostlar!
Egonun
en sevdiği putun adıdır Mükemmel !.. Oyuna gelmeyin!
Muhammedi bakış; eksik görmeyen bakıştır!
Eksik görmez ki mükemmellik arasın!
Gerçekten susayanın; testinin şekliyle, çeşmenin tasıyla işi olmaz!
Oyalanıyor ve bir de “mükemmellik” kılıfına
sığınıyorsa; ya henüz tam susamamıştır, yada burnunun dibini
göremediğinin farkında değildir.
İlim ve Hikmet Pınarları gürül gürül çağlıyor.
Gayesi ve gayreti ab-ı hayat olanlara selam olsun!
(16-09-2007)
(Mehmet Doğramacı)
192- Siyah beyaz
Köpeklerimiz...
Yaşlı Kızılderili reisi, kulübesinin önünde torunuyla
oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini
izliyordu.
Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahtı ve 12
yaşındaki çocuk, kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi
önünde boğuşup dururlardı.
Dedesinin, sürekli göz önünde tuttuğu, yanından
ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar.
Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli
olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu
ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak
istiyordu artık.
O merakla, bir gün sordu dedesine:
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun
sırtını sıvazladı. "Onlar", dedi, "Benim için iki simgedir evlat".
"Neyin simgesi" diye sordu çocuk. "İyilik ile
kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve
kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben
hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda ve gözümün önünde tutarım
onları". Çocuk, sözün burasında; "mücadele varsa, kazananı
da olmalı" diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara
bir yenisini daha ekledi: "Peki" dedi "Sence
hangisi kazanır bu mücadeleyi?" Bilge reis, derin bir
gülümsemeyle baktı torununa, "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem"...
Değerli okurlarım!
Bilge reisin mesajı çok açık. Bizler de nasıl bir hayat yaşamak
istiyorsak, içimizdeki siyah ve beyazı fark ederek, devamlı
olumsuzluğa iteni aç bırakıp susturmalı, diğerini beslemeliyiz
diyorum.
(21-09-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
193- Yükümüz Hafiflesin
mi?
Hepsinin uzun odun parçalarından oluşan çok ağır yükleri vardı.
Sırtlarında taşıyarak yollarına devam ediyor, hedeflerine ulaşmaya
çalışıyorlardı. Kan ter içindeydiler, canları acıyordu, bazıları ise
artık hissetmiyordu.
İçlerinden bir tanesi dayanamayarak, “bu çok ağır, lütfen ucundan
biraz keseyim, hafiflerse çok daha iyi taşıyabilirim!” dedi.
Yükünden bir miktar kesmesine izin verildi; artık eskisine göre daha
rahattı, kolay ilerliyordu. Bir miktar daha yol aldılar. Bir süre
sonra sırtındaki odun parçasının yine de ağır geldiğini hissetti,
dayanamayacak gibi olmuştu ve “lütfen bu yük hâlâ çok ağır, biraz
daha kesersem eminim varacağımız yere kadar dayanabileceğim” dedi.
Bir kez daha kesmesine izin verildi.
Bir
süre ilerledikten sonra önlerinde çok derin bir yarık belirdi, yola
devam etmek için o yarığı geçmeleri şarttı. Bir ses “elinizdeki
odunları yarığın üstüne koyun, karşıya geçmenizi taşıdığınız bu
odunlar sağlayacak, onlar sizin köprünüz” dedi. Herkes odun
parçalarını köprü yapıp karşıya geçmeye başladı. O da sırtındakini
herkes gibi yarığa yerleştirip karşıya geçmek istedi, ama elindeki
odun parçası neredeyse başlangıçtaki halinin yarısı kadardı, köprü
vazifesi göremedi. Yarığın öte tarafında öylece kalakaldı; diğerleri
ise yollarına devam ettiler…
Hepimiz kendi gücümüze göre yüklüyüz; bu yük bazen başımıza gelen
bela, bazen sorumlu olduğumuz çalışmalar bazen de uzak durmak
zorunda olduğumuz yasaklardan oluşuyor. Sabrettiğimizin mükâfatı,
ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ile müjdelenmiş;
sabredemediğimizde neyle karşılaşacağımız ise şöyle ifade ediliyor:
Allahu Teâlâ buyurdu ki: Benim hükmüme razı olmayan
ve verdiğim musibete sabretmeyen benden başka Rab arasın. [Taberani]
Yükümüzü hafifletmek isterken, daha büyük belalara maruz kalmak da
var!
(25-09-2007)
(Ncaki)
194- Kendin Olmadan
Rabbini Bulmak mı?
Herkesin bildiği meşhur hadis:“Kendini
bilen; Rabbini bilir!..”
Rabbini bilmenin yolu kendini bilmekten geçiyor. Kendini bilmeyen
için Rabbe giden yol tıkalı.
Bilmek; hakiki manada gereğini yaşamak ise de, günümüzde kuru bilgi
ezberi sanıldığı için biz Bilmek ve Bulmak
kavramlarını ayrı mütalaa ediyoruz. Okuyan kendini bilebilir,
Rabbini de bilebilir. Ama Rabbini Bulmak kuru bilgiden öte, imtihan
süreçleri ile gelişen uzun soluklu bir maratondur.Kimler Rabbini
bulur ?
Hadisteki işaretten hareketle, kimler kendini bulmuş ise onlar
Rabbini bulur!.. Kendini bulmak nedir o halde?..
Kendini bulmak, deyince konuyu Egoistlikle karıştıranlar için
açalım: Kendini bulmak ile ego arasındaki fark, Everest ile Guam
Çukuru gibidir:
1-
Egoistlerin beyninde çatışma sürerken, Kendini Bulanlar; iç
çatışmayı bitirmişlerdir.
2-
Egoistler; gergin, kıskanç, hırslı yaşarken; Kendini Bulanlar; saf
denecek ölçüde dinginliğe ermişlerdir.
3-
Egoistler; zorlama ve dayatmalarla etrafa hükmetme çabasında iken,
Kendini Bulanlar; etrafa değil kendine hakim olmayı ilke
edinmişlerdir.
4-
Egoistler; kendinde hata görmeyip, yanlışları açığa çıkınca özür
dilememek için kıvırırken, Kendini Bulanlar; “ Aranızda en aşağı kul
benim, hakkınızı helal edin ” diyecek olgunluktadır.
5-
Egoistler; heva ve hevesleri için ortalığı ateşe vermekten
çekinmezken, Kendini Bulanlar; “Başkaları yanmasın, ben yanarım,
yeter ki kimse zarar görmesin” diyenlerdir.
Maddeler uzar gider. Maksat anlaşıldı. Ego ile Kendini
Bulmanın ana farkı; birinin içeride- dışarıda sürekli SAVAŞ,
diğerinin daimi BARIŞ yaşamasıdır!
Dostum, Rabbini bulmak istersin değil mi? O halde önce kendini
bul!.. Kayıtlar, kutsallar, tabular hayatından çıkmadıkça kendini
bulamazsın! Yaslandıklarını, aşılmazlarını sorgula ve ayağa kalk!
Samediyyetini fark etmeyen Ahadiyyete varamaz!
Fark et artık. Başkası için değil, kendi selametin için yap bunu!..
(29-09-2007)
(Mehmet Doğramacı)
195- Yenilenmeye Engel
Olan Pürüzler
Geriye dönük olan insana uyarıda bulunmak, onun
değişmesini dilemek mantıken uygun olmaz. Anlaşılacağı üzere
sözümüz, Allah Ehli olmaya çalışan, tutuculuk ve hurafe anlayışıyla
uzak/yakın ilgisi bulunmayan, yenilenme çabası içindeki
bireyleredir.
Bu aşamada yapılacak ilk iş, toplumu tedirgin eden,
kimi zaman düşündüren, kimi zaman da can sıkan, öfke, kin, nefret
gibi duygulardan kurtulmak ve bunun yanı sıra sağlıklı bir düşünce
yapısına sahip olmaktır.
Sağlam düşünmenin birinci koşulu,
zihni bulandıran bu pürüzlerin giderilmesi ve takıntılardan süratle
uzaklaşılmasıdır. Bahsi geçen pürüzlerin giderilmesiyle birlikte
artık yapılacak iş, nifak tohumları ekmeyi bırakmak, dedikodu
denilen ucubelikten sıyrılmaktır.
İkinci ve önemli koşul
ise yaşam boyu bireyi zor durumda bırakan ‘kuşku’
illetinden vazgeçilmesidir. Ancak, bu işin üstesinden gelebilmek
salim bir kafayla düşünmekle gerçekleşir.
Zira bu zaaf, basit ve üstünkörü bir
denetleme/değerlendirme ile kapatılacak gibi değildir. Bireyin,
gerektiği anlarda bu duyguyla ilgili olarak kendiyle önemli bir
muhasebeye girmesi, onunla savaşması şarttır.
Kuşku, yerini ‘teslimiyetçiliğe’ bırakmadıkça
kişi bir adım bile ileriye gidemez.
İnsanoğlunun bu son derece büyük
yanlışlardan/pürüzlerden bir an önce dönmesi gerekiyor.
Kendisinde bir yığın pürüzler bulunurken ve bu
sorunlar kapıda beklerken yenilenme aşamasına girmek kolay olmaz.
Şayet mutlaka yapılması gereken değişiklikler varsa,
onların üzerinde durmak yenilenmeye dönük akılcı bir yaklaşım olmaz
mı, ne dersiniz?
(03-10-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
196- Paylaşmak
Şimdilerde hepimiz bir telaştayız…
“Ne
kadar vermeliyim? Fazlasını vermeliyim! Peki ya yanlış hesap yapıp
farz kılınan minimum miktarın dahi altında kalırsam…
İyi hesaplamalı, yok muydu bunun şöyle tam hesabını yapabilecek bir
çalışma? Aaa varmış, ‘zekatmatik’, herkes de kullanıyor… Hesabı
oradan yapmak lazım; yalnız bir arkadaş iletti, virüslü olan da var;
indirmeden kontrol etmek de lazım.”
İşte öyle bir koşuşturmaca, arka arkaya infak konulu farklı bir sürü
elektronik posta…
İnfak; bahşedilen rızıktan bağışlamak, başkalarıyla paylaşmak demek…
Dikkat edilirse tanımlamada paylaşmak kelimesi kullanılmış;
sadece bağışlamak değil…
Paylaşmak nasıl olur?
Malın diye kabulleniyorsan eğer, ancak bağışlarsın…
Hâlbuki sana ait olmadığını fark ettiysen, emaneti paylaşırsın.
Sahiplenmediğin zaman karşılık da beklemezsin. Karşılık beklememek,
elindekinin senin olmadığını idrak etmek demektir.
Paylaşmak, kendine paye biçmeden, karşılık beklemeden, “benim”
demeden, BEN’den geçerek…
Tabii en önemlisi, sevdiklerinden infak etmek. Mesela, çok sevdiğini
bir eşyanı, çıkarıp rahatlıkla verebiliyor musun? Başkasıyla
paylaşıyor musun?
Paylaşıldığı sürece sahiplenme düşüncesinden kurtulunur.
Vuslat kapısının açılabilmesi için paylaşmanın zamanı, yeri yokmuş.
Örnek; hayatı boyunca tüm maddi manevi varlığını, her şeyini her an
“halka hizmete” tesis etmiş; İslam ahlakının güzel temsilcisi,
ikinin ikincisi Sıddık-î Ekber (r.a.).
Duamız; infakı hakikatiyle idrak edebilmektir.
(06-10-2007)
(Ncaki)
197- Iydu'l- Fıtır
Konfüçyüs dili çok önemser. “Halkın halini düzeltmek; dili
düzeltmekten geçer, çünkü dil düzgün olursa insanlar birbirini güzel
anlar ve huzur doğar” der. “Dil, bozulursa din dahi elden gider”
diyerek konuyu çok ileri götüren düşünürler de vardır.
Global kültür fırtınası dilimizi ve kavramlarımızı alt üst ede
dursun, geleneksel kavramlar dahi bizi nelerden perdelemiş
öğrendikçe fark ediyoruz.
Oruç- Kur’an ayından sonraki bayrama RAMAZAN BAYRAMI diyoruz. Sanki
orucun zorlayan halinden kurtulduğumuza sevinir gibi. Dini motifleri
öcü- çağdışı gördüğü için, bazı medya organları ŞEKER BAYRAMI da
diyor. Tabirin geldiği yeri okuyunca içimi hüzün kapladı.
http://www.turklider.org/tr/editmodule.aspx?tabid=1&mid=2186&itemid=8020&itemindex=0
Gelelim işin özüne. Bu bayramın Rasülullah (sav) dilinde adı ne
Ramazan, ne de Şeker! Efendimiz IYDU’L-FITIR tabir etmiş… Yani
FITRATIN BAYRAMI demiş…
Zahiren bedene oruç tutturan; batinen nefsin istek, arzu ve
beklentilerinden imsak eyleyen, uzaklaşan; Özünün hitabı Kur’ana
gönülce kulak verenlerin; gayretlerinin ödülü olarak fıtratlarını
fark etme bayramı… Fatır olan Allah’ın, her birime ayrı ve özel bir
program lütfettiğini görme, anlama, her şeyde hükmünü yürütenin Tek
olduğu bilinciyle Hak görme, Hoş görme, Bir görme bayramı!..
“Fıtır Sadakası” buyurmuştu Rasulullah. Biz Fitre dedik. Fıtır
Sadakası; fıtratını fark edenin kendi programı doğrultusunda
kendinde olan her şeyden insanlığa infakı demekti. Adı fitre olunca,
alimler de ölçeğe vurunca komik bağışlarla geçiştirilen sadakalar
çıktı ortaya!..
Gördünüz değil mi, bir kavramın aslına varmak neler söyledi bize.
Ramazanla, Şekerle bunları fark etmeye imkan mı var?..
FITIR BAYRAMINIZ Kutlu Olsun.
FITIR SADAKASINI fıtratı doğrultusunda infak bilenlere ve sadece
Ramazanda değil, ömür boyu o bilinçle yaşamayı göze alanlara selam
olsun!...
(11-10-2007)
(Mdoğramacı)
198- Kapanmayan Yara:
Türban
Bitip tükenmek bilmeyen TÜRBAN konusu, tüm şiddeti ve
ayrımcı niteliği ile yine tartışmaların merkezine oturdu.
Son zamanlarda akla gelen soru şu:
Şayet türban yasağı kalkarsa başı açık kız öğrenciler
üzerinde gerçekten baskı yapılır mı?
İşte bu hususa cevap aranıyor.
Bin dereden su getiriliyor, ama karşıt düşüncede
olanların aklına, ‘ister Hıristiyan ister Müslüman olsun, Türkiye
dışında hiçbir ülkede, üniversite düzeyinde türban yasaklanmış
değil.’ şeklinde bir fikir gelmiyor.
Başı örtülü insanların ikinci sınıf kategoride yer
aldığı kesinleşen bu ülkede onların tahsillerini engellemede başka
düşünceler mi yatıyor bilemiyorum.
Çünkü gördüğüm kadarı ile birbirine ters gibi kabul
edilen arkadaş grupları içinde hiçbir gerginlik olmadığı gibi, kendi
sınıflarında dahi olmayan, takdir edilecek bir hoşgörü mevcut.
UNESCO
tarafından 2007’nin Mevlâna yılı olarak kabul edilmesi ve bu
muhteşem insanla ilgili olarak dünyada, ülkemizde bir yığın
etkinliklerin düzenlenmesi yanında böylesine acaip fikirlerin de
bulunması, herhalde Allah’ın bizler için yarattığı bir seyir alanı/lutfu
olmalı, diyorum.
(17-10-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
199- Onlarda farketsin mi
Tasavvufla ilgilenenlerin sıkıntı çekebileceği bir konu da
bildiklerini yakın çevre ile paylaşım. İnsan, yaşadığı güzelliği,
fark ettiği gerçeği açmak ister. Bunun altında; “Onlar da fark
etsin, onlar da dertlerinden kurtuluversin” şeklinde samimi niyetler
yatar.
Niyetin samimiyeti, fiilin doğruluğu anlamına gelir mi?.. “Cehennem;
iyi niyet tuğlaları ile örülmüştür “ sözü Hz.Ömer(r.a) e ait.
Mutlak Cehennem bir yana; kişi çoğu kere iyi niyetinden dolayı acı
ve azap çeker.
Tefekkür ediyor, zikir- dua çalışmaları ile farkındalığa
ilerliyorsunuz. Gün be gün, gerçeği anlamaya başlıyorsunuz.
Paylaşmak, ışık olmak, şifa reçeteleri önermek istiyorsunuz.
Heyecanla anlatıyor, faydalansınlar istiyorsunuz. Ne var ki
gayretiniz çoğu kere ters tepiyor. Fikirleriniz ya uçuk geliyor,
yada sizi tuhaf diye niteliyorlar. Öneriniz tepki, aşağılama,
yalnızlığa itilme, hatta adınızın deliye çıkmasına bile sebep
olabiliyor. Üzülüyorsunuz. Niçin? Unuttuklarınız var heyecandan:
-
Her şey nasiple. Her programı, her işletim sistemi kaldırmaz!
-
Yoğun gayretle bulduğunuzu, bir anda nasıl anlasınlar?
-
Tasavvuf; her başı ağrıyana verilecek aspirin değil. Bir içimlik
ilaç hiç değil.
-
İnsanlar kapıdan satışa değil, arayarak bulduğuna değer verir.
-
Kolay gelen; çoğunluğa uymaktır. Tasavvuf; geleneğe, alışılmışa
muhalefetle başlar. Muhalifler, etrafı tedirgin eder.
Bunları dikkate almadığınız için üzüldünüz. Ama unutmayın; “Onlar”
dedikleriniz de Haktan! Beşeriyetten soyunmak herkese göre mi?
Kutsal örtüler, yapışılan tabular, alışılan arzular, sığınılan
unvanlarla gayet mutlu olana soyun demek hakaretin en ağırı (!..)
Kimseye hakaret etmeyin! Ama tebliğ vazifemiz var, diyorsanız şu
ilahi hitaplar hatırınızda olsun:
“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!”
(26/3)
“Sen sadece bir hatırlatıcısın!”
(88-21)
“Onları hidayete erdirmek sana ait değil. Fakat Allah, dilediğini
hidayete erdirir.”(2-272)
En etkin tebliğ; yaşamaktır.
Hele bir yaşayın, yaşadığınıza talip olacak dostlar da çıkar!
(22-10-2007)
(Mehmet Doğramacı)
200- Uyan
Ey Gözlerim Uyan
Çoğu zaman, yaşadığımız olaylar bizlere gidişi anlatan veya haber
veren işaretlerdir. Sistemi oluşturan, sonsuz noktalardan
bazılarıdır onlar, yan yana geldikçe adeta bir ipi oluşturmakta ve
varlıklarının sebebini ortaya çıkarmaktadırlar.
Eğer basiretle değerlendirebiliyorsak olanları, arkasındaki hikmeti
sezebiliyorsak, anlarız ki o bağımsız gibi gözüken olaylar aslında
sebep sonuç ilişkisinin vazgeçilmezleridir.
İşte sistemdeki her şeyi yerli yerinde görmeye ve arkasındaki
hikmeti çözmeye muktedir olunduğunda, cennet yaşamı tatmaya
başlanılırmış ehlinin bildirdiğine göre…
Tam
tersi durum ise “uyku hali” olarak adlandırılıyor.
Efendimiz’in (s.a.v) “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar”
hadisi şerifi, olayların arkasındakileri görememe, bilinçli olarak
çevresinde olan biteni, elde ettiği ilmi, dilediği gibi
yönlendirememe halini anlatmakta.
Uyku halinden kurtulmak için
kendini bir beden, bir birim, bir beşer zannetmekten vazgeçip, “Mâlik-el
mülk, mülkünde dilediği gibi tasarruf etmededir,
ne dilerse onu yapar ben O’nun için varım” demek gerekirmiş.
Güftesi Sultan III. Murat Han’a ait şu dizeler uyku halinden
kurtulma isteğini ne güzel dile getirmiş:
Uyan ey
gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Seherde
uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Semâvâtın
kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Bu dünya
fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Benim, Murad
kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
http://www.uyaneygozlerim.com/
(24-10-2007)
(Ncaki)

|