|
111-
MUTLULUK NEDİR ?
-
İşler bir açılsa değme keyfime. Ama nerede, piyasa ölü kardeşim!
- Emekli olup çocukları da evlendirdim mi benden mutlusu yok!
- Sınavı bir kazansam, beni kimse tutamaz.
- Bir türlü yüzüm gülmedi, hep çile, hep dert.
- Çevrem beni bir anlasa, daha mutlu olacağım.
Mutluluk nedir sorusuna aldığım cevaplar aynı eksende
dönüyor. İşler yoluna girerse, idealler gerçekleşirse,
çevre anlayış gösterirse, başarılı olunursa mutlu oluyor
insanlar. Acaba mutluluk bu mu? Mutluluk her şeyin
tıkırında gitmesi mi?
Dünyanın en mutlu insanı kim sizce? Şüphesiz Alemlerin
Efendisi Hz.Muhammed (s.a.v)
Doğmadan yetim, 6 yaşında anneden, 8 yaşında dededen
mahrum. Tebliğinin Mekke’de ki 13 yılı İşkence, Boykot,
Dışlanma, Tehdit… Medine’deki 10 yılı Savaş ve Açlık!..
Bu nasıl mutluluk Allah Aşkına?!...
Ne dersiniz, mutluluk anlayışımızda bir sakatlık mı
var?!..
Yoksa mutluluk daha farklı bir şey mi?..
(19/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
112-
BİZE GÖRE DEĞİL!
http://www.hasiok.com/connect.php?id=1726&access=1
Bu adresi bir tıklayın.
Gördüğüm
kadarı ile bir otopsi yapılıyor ve doktorda bir taraftan
öğrencilerine izahat veriyor.
Kısaca işinin başında. Onun için bir anormallik yok
Ama inanın vahdet ehli de aynı bu doktor gibi.
Acıma hislerinden beşeri değerlerden yoksun.
Diğer yandan ölü ise feryat ediyor; ‘Yapmayın, etmeyin’ diye
bağırıp çağırıyor ne var ki sesini duyurması mümkün olmuyor
Orada yatan mevt için ne kadar acı değil mi dostlarım!
Zannediliyor ki o bir ölü.
Ve ilginç olanı bu işlemin insanlığa hizmet için yapıldığının
düşünülmesi.
(22/07/2006)
(Ahmet F. Yüksel)
113-
KOPYALA AMA YAPIŞTIRMA!
Beynin çalışma mekanizmasına göre insan; yeni karşılaştığı olay,
kişi yada fiilleri eski birikimlerinden kopyalama suretiyle
değerlendirir. Birikimlere kıyas etmek değerlendirmenin önünü açtığı
kadar, idraki geriye de hapsedebilir! Bu durumda kıyas; anlamaya
yardımcı olmak yerine kalın bir perdeye dönüşür. Yanlış yargılar,
şüpheler, dedikodu, suizan ve hatta iftira- bühtan derecesine varan
azaplar bundan dolayı yaşanır. En ağır bedel ise Hakikatten gafil
olmaktır.
Tarih; insanların kopyala, yapıştır kolaycılığı sebebi ile hakikati
anlaşılamayan olay, kişi ve fiiller mezarlığıdır.
Kopyala, yapıştırla değerlendirmek, karşıdakine değil değerlendirene
perde çeker! Kıyas mekanizmasını işletirken yeni doğuşları- yeni
oluşları fark edebilme yürekliliği gösterenler; azabı saadete,
kötüyü iyiye, narı nura, cehennemi cennete dönüştüreceklerdir.
Etraftan yardım almak, eskiden kopya etmek yerine SADECE ALLAH
diyerek Hakikatine yönelenler sıradan insanların MUCİZE- KERAMET
dediği, aslında gayet doğal olan işleyiş boyutlarını keşfetmişler.
Kopyalayın ama, her zaman yapıştırmayın. Gaflet, üzerinize bir
yapışırsa sıyrılmak hiç de kolay değildir. Yeniyi, HASBUNALLAH-
SÜBHANALLAH diyerek yorumsuz seyredenlere selam olsun!
(26/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
114-
BİLSE!..
- Geçmişteki fiilleriyle bugününü oluşturduğunu bilse
“İçim acıyor, insanlardan darbe aldım”
diyerek
kimseyi suçlamayacaktı…
- Sistemin yerli yerince işlediğini, mekanizmada
haksızlığın muhal olduğunu bilse,
“Bana haksızlık yaptılar”
diye üzülerek geceler boyu depresyona girmeyecekti.
- Başarı ve Yapmak kavramlarının benlik- şirk koktuğunu
bilse
“Başaramadım, yapamadım”
diye sorumluluklar altında ezilerek yıkılmayacaktı.
- Gayret edenin himmet bulacağını, marifetin iltifata
tabi olduğunu bilse
“Dünya; torpil dünyası, gariplere fırsat verilmiyor”
demeyecekti.
- Adandığı şeyin sadece Allah olması gerektiğini bilse,
vuran kişiler görülse de asıl vuranın işleyişini inkar
ettiği sistem olduğunu bilse
“Beni en yakınlarım ardımdan vurdu, oysa onlara ömrümü
adamıştım”
diye kimseye sitem etmeyecekti.
- Her birimin sadece kendi idrakini ortaya koyduğunu,
kimsenin kimseye anlayış gösterme zorunluluğunun
olmadığını bilse,
“Eşim ve çocuklarım bile beni anlamadı”
diye
çöküntüye uğramayacaktı.
- Her yıkılışın yeniden inşa olduğunu bilse, yalnızlığa
itildiğinde AHADİYET ve SAMEDİYET kapısında olduğunu
bilse,
“Yapayalnız, kimsesizim”
diyerek perişan olmayacaktı.
***
“Bildiğimi bilseydiniz….”
buyurdu Rasülullah! Bilseydik Ona Ümmet olmakta,
Rabbimize Kullukta ihmal gösterir miydik?...
(30/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
115-
SOHBET EDER MİSİNİZ?
Sözlü
Kültürden geliyoruz. Yazılı ana kaynaklarımız az. Konuşmayı,
dertleşmeyi seviyoruz. Belki de bu yüzden kitap okumak bizim gibi
toplumlarda fazla ilgi görmüyor.
Hakikat
Yolunun öncelikli metodu; sohbet. Erkam’ ın Evindeki sohbetlerle
tebliğe başlıyor Rasülullah (s.a.v). Daha sonra Mescid-i Nebevi’de
sürüyor halkalar. Ashab- Sahabe kelimesinin bir anlamının da
SOHBET EDENLER demek olduğunu biliyor muydunuz? Rasülullah’ı
dinlerken: “Başımızın üzerinde kuş varmış da uçuverecekmiş gibi
dikkat kesilirdik” diyor Sahabe. Kelâma kulak verenler; Kemâle
erişiyor! Ne var ki günümüz insanına dinlemekten çok, bildiğini
satmak daha sevimli geliyor.
Televizyonla başlayıp, bilgisayar- internetle devam eden enformatik
bombardıman; sohbeti katletti!.. Kitaplarınız, internetiniz,
yazışmalarınız olabilir. Ama mutlaka sohbet etmelisiniz! Sadece
ilmin değil; hâlin, yaşantının, feyzin yansımasıdır sohbet. Kelâm
etmeseniz de bir araya gelmeli, görüşmeli, kucaklaşmalısınız.
Yüreğin yürekle, beynin beyinle takviye edildiği manevi şarj
dinamosudur sohbet meclisi. Yunus, sohbetle açılan sırları şöyle
fısıldar:
Sohbet
cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür
Sohbet
Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir.
***
Kim ki
bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola
Bir
ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki.
(30/07/2006)
(Mehmet Doğramacı)
116-
KESTİRME BİR YOL
Hakikat; hayli gayret- emek ister. Okumak, araştırmak, kainata ve
özüne yorumsuz nazar etmek gerektiği gibi zikir ve riyazatlar da
elzemdir. Bu yola baş koyanların ifadesine göre Vahdet ikliminden
koku almak en az bir 20 seneye yayılan süreç!.. “ İyi ama bunun kısa
yolu yok mu?” diyeceksiniz!...
Alternatif bir yol elbette var. Hem yoğun bir emek de istemiyor.
Yapılacak şey oldukça basit. “Ben yapabilir miyim?” tereddüdüne
düşmeyin. Lazım olan potansiyel hepimizde fazlası ile mevcut.
Harcadıkça çoğalan, paylaştıkça artan, verdikçe misli misli geri
dönen biricik şey o!..
Deve çobanını Üveys El Karani, Celaleddin Hocayı Mevlana,
Oduncu Dervişi Yunus Emre’ ye dönüştüren o ulvi pırıltı!...
Açığa çıktığında tüm mahlukatın dize geldiği yegane olgu!
Nefreti, düşmanlığı, hasedi, kırgınlığı eriten; dikeni gül eyleyen
sihirli formül. Ne mi?...
SEVMEK!...
Sevebilir miyiz?.. Benliği bir yana koyup “Yaratılanı Yaratandan
Ötürü Sevme” sırrına erebilir miyiz? Kalabalık bir kesret dünyası
değil sevmeniz gereken. Tek bir Zatı çok sevin; ötekiler anında size
sevgili kesilecekler!.. Kimi mi?...
HZ.MUHAMMED (s.a.v)i…Evrenin
Kalbini sevin, bütün kalpler sizin olsun. Kainatın öz cevherine
yönelin, bütün mücevherler sizin olsun!
Seni Seviyoruz Ya Rasülallah!
Sevenler adedince salat u selam sana!
(05/09/2006)
(Mehmet Doğramacı)
117-
SIRLI BİR METOT
İnsanların çoğunluğu sıkıntı dönemlerinde kişilere başvurur. Kişide
çare aramak; çözüm bekleyen işler için hatırlı kimseler devreye
koymak, genellikle benimsenen işlevsel bir metot. Kınamıyorum, bu da
Sunnetullah dahilinde doğal bir vakıa.
Dikkât çekmek istediğim; sırlı bir yöntem! Ne var ki çok az insan bunu
keşfedip uygularken çoğunluk perdeli kalıyor.
Kişilerle sorununuz mu var? Çözüm isteyen işler çıkmaza mı girdi?
Yakın çevrenizde bazı arkadaşlarınızla gerilim mi yaşadınız? Hayati
bir konuda, düzeyli bir referans mı lazım?
Boş
verin! Alışılmış yöntemleri atın kenara! Kimseye açılmayın! Kimseden
yardım istemeyin! Sabredin, Tevekkül edin, Razı olarak
Seyredin! Teslim olun sunnetullahın akışına! İlla açmak
lazımsa; kutlu vakitlerde gözyaşlarıyla imzalı mektuplar yazın
Rabbinize!.. O sizi dinleyecek ve mutlaka cevabın en güzelini
verecektir!
Delil mi? Bıçaktan kurtulan İsmail; çölde zemzem bulan Hacer;
Zindandan Saraya yürüyen Yusuf! Ve işkenceyle çıkarıldığı Mekke’ye
Fetihle dönen Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)!..
“Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz”
(Fatiha-4-5) sırrını fark eden; sebepleri aşıp müsebbibe yönelen;
kişilere değil SADECE AMA SADECE ALLAH’A YASLANANLARA SELAM
OLSUN!..
(09-09-2006)
(Mehmet Doğramacı)
118 -
Zamanlama
hatası
Fenerbahçe –Sivas
maçının son çeyreğinde, orta yuvarlak civarına bir
pozisyonda Lugano’nun zamanlama hatası yaparak
yüksek bir topu Baliliye kaptırması ve bomboş bir
pozisyonda gole giden rakibine engel olmak için önce
formasından çekip sona da çelme atması, ama düşürememesi
dikkât çekiciydi.
Bu
hareket, bütünüyle futbolcunun o an içindeki zamanlama hatasına
dayanıyor. Anlaşılan şu ki; santra civarı, yan gelip yatma yeri
olmuyor.
Aslında böylesi durumlar hemen herkesin başına gelebilir.
Ama
önemli olan, bunun üzerinde önemle durulmasıdır. Şayet yeterince
algılanamıyorsa bireyler arasında diyalog söz konusu olamaz. Olsa
olsa birbirlerine olan tahammüllerin sınırlarını aşmasıyla mümkün
olur.
Sebebi, bireyde mevcut Bari ismini yeterince kuvveden fiile
çıkmaması ile alakalıdır. Zamanlamanın yerinde ve yeterince
kullanılabilmesi için bu ön şart budur.
(19-09-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
119 -
Ümmetim
Alemlerin
Efendisi (s.a.v) için söylenmiş çok bilinen bir söz: “ Doğarken
Ümmetim, yaşarken Ümmetim, Mi’racta Ümmetim, ölüm anında Ümmetim dedi.
Mahşerde de Ümmetim diyecek!”
Bu sözü hiç
düşündünüz mü?.. Ümmet; geniş kitle demek! Kur’an, kuşlar ve diğer
hayvanlar için de ümmet tabirini kullanır. Terim anlamını genişleterek
düşünürsek YARATILMIŞLARIN TAMAMI; ÜMMET diyebiliriz!..
Niçin
Efendimiz “ümmetim” diyor? Her güzel şeyi niye ümmetine istiyor?
Ömrünü ümmete hakikâti fark ettirmeye adaması neden ?..
Kişisel
Gelişim, NLP ya da Farkındalık seminerlerinde çokça söylenen bir olgu;
Mutlu olmak istiyorsanız MUTLU ETMEYE ÇALIŞINIZ! Hakiki Mutluluk
VERMEKTİR! Hakiki huzur PAYLAŞMAK ve BAŞKALARI İÇİN KOŞMAKTIR!..
“ Ya Rabbi
bana ver!” sözüne kıyasla “Rabbim ümmete, insanlığa, başkalarına bol
bol ver!” diye dua etmeyi Ümmet kavramı çerçevesinde çok anlamlı
buluyorum!..
“Kendim
için istiyorsam namerdim”
sözünü samimiyetle söyleyenlere, Ümmete adanmayı yaşam ilkesi olarak
seçenlere, istenecek BENi bir kenara iterek Biz kavramındaki Biri
fark edenlere, kendisi dışındakileri kendinden gayrı görmeyenlere;
Ümmetim diyen Rasül’ ün izinde yürüyenlere selam olsun!..
(26-09-2006)
(Mehmet Doğramacı)
120 -
Nasip
Adam kölesi ile
şehre iner pazar yapmak için. Ezan okununca köle namaz için müsaade
ister ve camiye girer. Saatler geçip de çıkmayınca Efendisi içeri
seslenir:
- Heyyy! Niçin
gelmiyorsun seni dışarı salmayan mı var?
- Evet efendim
bırakmıyor.
- Kim o
bırakmayan?
- Seni içeri
almayan kuvvet beni de dışarı bırakmıyor efendim!...
***
Hakikat yolunda
fark ettiğiniz bazı gerçeklerden sonra insanların uğraştığı
sorunlar, halleri, gidişatları size garip gelecek. Dertleri,
sorunları kolayca çözümlenecekken niçin göremiyorlar diye
üzüleceksiniz. Tavsiye ve destek için canhıraş biçimde gayret
edeceksiniz.
Öneriler güzel.
Sabrı ve Hakkı tavsiye de farz! Aman dikkat, her şey nasiple! Sakın
sistemi zorlamayın!.. Unutmayın ki; içeri almayan da O, dışarı
salmayan da!...
İçeri
girmeyenler de en az girenler kadar güzel diyebiliyorsanız ne mutlu
size!..
(27-10-2006)
(Mehmet Doğramacı)
121 -
Bir Veli ile Muttaki arasındaki fark
‘Saflığını-arılığını’ korumaya dönük, bir kasılma olmaksızın
enerjisini kullanan, tüketmeyen, ‘esas meseleye odaklanarak
yaşayan’, derdini herkese anlatma, açma ihtiyacını hissetmeyen,
yanıp tutuşmayan, fikrine/ilmine, mekârimi ahlâka güvenen, Allah’ın
rahmetinin gazabını geçtiğine inanan, her şeyin ‘olurunu bulmaya’
çalışan, ‘bulduğu ile yetinen’, küçük işlerde ‘ hesaplaşmalarda’
erimeyen, ‘metin olan’, deneyim sahibi, beşeri münasebetlerde
dengeyi korumayı bilen biri olarak tanımlanabilir bir Veli. O’nda
bahsi geçen bu ipuçlarını yakalayabilirsiniz...
‘Gayba iman’
eden, korunmanın yollarına başvuran, sistemi anlamaktan, okumaktan
ötürü ‘korunma ihtiyacını’ hisseden ve bunu bir hidayet yani gerçeği
görme gibi kabul eden, kendisine ‘verilenden infak’ eden,’namaz
dinin temelidir’ esası ile namazı ikame eden ise muttaki sınıfında
yer alır.
“O halde fark
nerede?” diye soranlara şu yanıtı vermek mümkün:
Velinin hedefi
Allah’a ermek, Muttakinin hedefi ise Cennete ulaşmaktır denebilir.
Şimdi bu analize
göre hangisi sahihtir?
Aşikâr ki,
Veliler-Yakıyn Ehli- İslâm âleminin şahikası sayılıyorlardır.
(03-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
122 -
Kısa bir süre önce
Bir buçuk
yaşındaki bir bebeğe, annesinin de haberi olduğu halde, tecavüz
edilmesi belki dünya tarihinde işlenen suçların ‘en kötüsü’ oldu
diyebilirim.
Bütün
toplum/ülke ve dünya, bu insanlık ayıbını konuştu.
Değerlendirmeye
çabaladı, ancak akıl, klişelerin, yargıların ve üslupların
ötesindeki bu ölçüyü kavrayamadı.
Olanlar yüzünden
insanın ağzı bir karış açık kaldı. Bugüne kadar irili ufaklı pek çok
şeye şahit olunmasına rağmen, böylesi gerçekten görülmedi.
Bu türlüsü, töre
yüzünden çocuklarını kendi elleri ile boğan, katledenlerin
yaptıklarını dahi acayip geride bıraktı.
Ne sosyal, ne
kültürel yaşam, ne de dini dokümanlar bu olayı anlatamadı,
yorumlayamadı.
Akla ve mantığa
uymayan, insanın hayal gücüne dahi sığmayan, ‘anneye-babaya emanet
olduğu kabul edilen’ bir bebeğe başka canlı türüne rastlanmayacak
bir teşebbüsü oluşturmak için kavramlar bir şey ifade etmez.
Bu insanlıktan
çıkmışlar hakkında söylenebilecek en son söz bence şöyle olmalı:
‘Ya Rabbi, bunu
yapanları sana havale ediyoruz.’
(07-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
123 - Etraf Sensin!...
Yakın
görüştüğünüz yada hayatta karşınıza çıkan kişileri hiç düşündünüz
mü? Sevdikleriniz de var, beğenmedikleriniz de. Hatta iş icabı
beraber olmak zorunda kaldıklarınız da. Elinizde olsa bazısı ile yüz
yüze gelmek bile istemezsiniz, ama nedense sürekli karşınıza
çıkarlar, kopamazsınız! Düşündünüz mü sebebini ?..
Bir süre önce
tanıştığım iki şahsı düşündüm. Biri olgunluk, tevazu, hilm, aşkla
dolu tecrübeli bir gönül insanı. Diğeri coşkun, hareketli, nefsiyle
mücadele azminde, alabildiğine delikanlı! Bu ikisi neden karşıma
çıktı ?!..
Geldiğim nokta;
İkisini de ben doğurdum! Biri ulaşmayı arzuladığım maneviyatın,
diğeri geride bıraktığım hallerin somutlaşmasından başkası değil!
İnanın böyle!.. İster negatif, ister pozitif görün, sizinle olanlar
sizden başkası değil! Kimi olumsuzluklarınızın, kimi bastırılmış
güdülerinizin, kimi ideallerinizin, kimi gayelerinizin, kimi aşmanız
gerekenlerin şahsileşmiş örnekleri! Çekim yasası gereğince siz
çektiniz onları! Kendinizi tanıyın diye!
Etrafımdakiler;
benim! Etrafımı benimsiyor, doğurduklarımı seviyorum!
Çünkü kendimi
seviyorum!...
(11-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
124 -
Mezarımız nerede olmalı?
Gömülme hususunda son zamanlardaki
talep, din eksenli yaşayanların dışında kalanlarda garip bir gelişme
gösteriyor.
Deniyor ki, mezarım gül bahçeleri
içinde, selvi ağaçları altında ya da dere kenarlarında olsun. Bu
nedenle ‘Aşiyan’ı tercih’ ederim. Çünkü Boğaz’ı görüyor.
İsteklere bakar mısınız!
Ne hikmetse, böyle yerleri tercih
ediyor, tutku ile istiyorlar. İşe yarayacağını düşünüp berbat bir
yere gömülmek istemiyorlar.
Herhalde işin aslını bilmiyorlar veya
habersizler.
Anlatalım:
Her kim, nerede gömülürse gömülsün,
bir şey değişmez. Mezar yerini “iyi” ya da “berbat” diye
vasıflandırmak doğru değil. Aralarında fark olmadığını söylemek
gerekiyor.
“Nedir bu fark, neler olabilir?” diye
sorarsanız, mevtanın kısa bir süre boyut değiştirerek gayb âlemine
geçmesi, önemli olanın boyut değiştirmeden önce münkire nekire üstünlük
sağlamasıdır.
Bu arada, mistik bir ayrıntıdaki
uyarıyı da unutmayalım: Allah Rasulü (s.a.v) diyor ki: ‘Ölülerinizi
Salih kimselerin yanına gömün.’ Böylece, gayb âleminde, huzurlu bir
ortamın nimetlerinden faydalansın. Berzah hayatı ona zindan olmasın.
Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.
(13-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
125 - Balarısı
- Vahyi nasıl işitiriz, diye sordu
halkaya yeni katılan genç. Herkes kendince yöntemler saydı. Hiçbiri
genci tatmin etmiş görünmüyordu. Grubun en tecrübelisi söze girdi: “
Vahyi biz duyamayız, balarısı duyar!..”
Herkes şaşkındı. Devam etti:
- “Rabbin balarısına
vahyetti”(Nahl-68) yi arı mucize hayvan, bal süper gıda diye
anlarsan hava alırsın! Kur’an ne biyoloji kitabı, ne de gıda
rehberi! Deli etme insanı!
Celalini Cemal takip eder, inciler
döktürürdü. Yine öyle oldu:
- Arı ne yapar? Bal. Kendi için?
Hayır, insanlık için! Renk ayırmaksızın çiçek dolaşır. Kraliçeye
sadık, kovana bağlı! Ne anladınız ?!..
Biri çekinerek sıraladı: “ 1- Arı
gibi insanlık için yaşayacağız. Ego için değil. 2- Kesretteki
manalardan özler toplayıp, Vahdet mayası yoğuracağız. 3- Gönül
kovanına bağlı, Rehbere sadık çalışacağız. Böylece vahyi işitiriz!..
“İşte bu! ” dedi keyifle. İşareti ile
ikram faslı açıldı. Bal şerbeti dolu kaseler içilirken balarısının
vahiy alışı, Rasülullah’ın bal şerbeti sevmesi ayrı bir boyutta
konuşuluyordu.
(16-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
126 -
Beleşcilik
Karşılıksız
iyilik infak’a, her şeyi maddi manevi sürekli başkasından beklemek
yani bir anlamda üretimsizlik ise beleşçiliğe dayanır. Beleşçilerin
beklentilere, ilginç ve özgün yaklaşımları vardır.
Özellikle
‘üretim’ ile ilgili konulara önem vermeye hiç de niyetli
görünmezler. Üzerine eğilmedikleri gibi tam tersine duyarsız
davranırlar. Bu tür sınıfın türemesi, asalak hale gelmesi toplumun
yapısını, kültürel konumunu tehlikeye atar.
Ayrıca, gerçek
anlamdaki iyiliğin, pişirilip hazır halde önüne konan sofranın
varlığını hissedemediklerinden tanınmaları güç bir hale gelebilir.
Beleşçilik vasfı, insani değerler açısından hiç de tasvip edilen bir
değer değildir.
O yüzden insan
üretebilmeli, hazıra konma sevdasından vazgeçerek tembelliği huy
haline getirmekten kaçınmalıdır.
Ancak, yardım
istemekle, beleşçi olmak aynı şey değildir.
Yardım,
çözemeyen ama çözmeye azimli olan bir kişiye yapılan iyiliktir. Bir
nevi paylaşmadır. Bu farkı ayırt etmeden yapılacak her iyilik,
herkesi ‘beleşçi hale’ getirecek ve toplum dağıtacaktır.
(19-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
127 - Rüyada Onu Görmek!
“Rüyada beni gören;
hakikaten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez!”
hadisini hiç tefekkür ettiniz mi? Rüya için mi söylendi sadece?
Tefekkür edelim!
“İnsanlar uykudadır, ölünce
uyanırlar!” hadisi dünya hayatının özü. “ İçinizden bir rasül
gönderen Odur! ” (9/128) “ Rasül göndermedikçe kimseye azap edecek
değiliz” (17/15) ayetleri Risalet işlevinin kıyamete kadar daim
olduğunun delili! Hadisi okuyalım:
“ Rüyada ( dünya hayatında)
beni gören ( Risalet işlevimle Sünnetullah hakikatini açan, yaşayan
bir zata erişen) hakikaten beni görmüştür! ( Ondan yansıyan ilim-
hal bendendir!) Çünkü şeytan benim suretime giremez! ( Beşeriyet;
hakikatime perde çekemez! O zatın beşeriyetine takılıp sakın
mesajından perdelenmeyin!)
…
Benzer işaretleri çok önceden okuyan
Kaygusuz Abdal’ ı dinleyelim:
Maksud cihana gelmekten / Kişi Rabbin
bilmekmiş
Rabbini bilmekten murad; / Evliyasın bulmakmış!
Evliyaya gönül vermek; / Rengine boyanmakmış!
***
Biz böyle okuduk. Doğrusunu Allah ve
Rasülü bilir!
Dünya hayatında yolu bir Hak Dostuna uğrayıp, gereğince
nasiplenenlere selam olsun!
(23-11-2006)
(Mehmet Doğramacı)
127 -
Eylem
Mistisizm– Tasavvuf
boyutunda ‘eylem yapabilme’, aklın icapları doğrultusunda bir
strateji ortaya koyma, ‘bayrak açma’ olarak kabul edilir.
Karşılığı çok şiddetli olur.
Ahlakçı tutum, eylemi kişinin kendini kanıtlaması, meydan okuması
gibi görmeye yatkındır. Şayet eylemi ortaya koyan, tarzını belli
ederse bu kaygı daha da şekillenir. Anlık çıkışlar ise eylem
amacından ziyade, içgüdülere, benliğin kontrolsüzlüğüne
bağlanabilir.
Kendini bilen, koruyan/korunmak isteyen, eylemsizleştirici
olmanın yollarını arar. Namus gibi belalı bir konuda bile
hassasiyetini korur. Toplum açısından eyleme girişmenin en bariz
yolu, kadın konusundaki zafiyettir.
Kadınlara yönelik bir yaptırımda ne olursa olsun birey duygularına
kapılır, kendini kaybeder, ürkütücü olur. Tanınmaz hale gelir.
Bu
ise faydacılıktan ziyade, onları hapsetmek ve toplum hayatına adım
atmalarını engellemek demektir.
Bu
şekildeki eylemler gayeden uzaklaşır, şiddet ve baskı unsuru
sayılır.
(27-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
128 -
Olmadı Sn. Polat
Bildiğiniz gibi Arda, Galatasaray’ın parlayan yıldızı. On
dokuz yaşında, yani kimlik ve kişiliğini kazanmış, delikanlılık
çağına girmiş, kısaca rüştünü ispatlamış biri. Ne var ki, kısa bir
süre önce Zidane’yi hatırlatan hareketi ona hiç yakışmadı.
Bu konuyla ilgili yoruma girmeden, medyada, yaşıtları ile ilgili
haber yaratan, sık sık okuduğumuz ve gördüğümüz birkaç örneği size
aktarmaya çalışalım:
-Babasının otomobiline aldığı üç arkadaşı ile Boğazı
gezisine çıkan on yedi yaşındaki genç, bir direğe çarptı,
gençlerden ikisi öldü, ikisi ağır yaralı.
-Falanca okulda gençler arasında çıkan kavga sonunda bir öğrenci
tabanca ile vuruldu, hastaneye giderken yolda yaşamını yitirdi.
-Bir lise öğrencisi çantasında taşıdığı bıçakla
öğretmenini ağır yaraladı.
-Yaşları 16-17 arasındaki dört genç, bir kızı eve
kapatıp tecavüz etti.
Bu dokümanların ışığında tekrar Arda’ya dönüp şunları
söyleyebiliriz: Verdiği her karar, yaptığı her davranış kendisini
bağlar. Ancak Arda’nın davranışını yanlış olarak yorumlamak, ona
doğruyu göstermek, yardımcı olmak demektir. Aksi düşünülemez. Ne var
ki, GS yöneticisi Adnan Polat’ın, Arda’ya bu hareketinin
sonrasında “ Kimse senden özür beklemiyor” demesi, topluma
ibret olması açısından hiç de etik olmadı. Kulağını çekeceği yerde,
bu sözü; ‘Ardacığım, sen, başka maçlarda da istediğine
kafa vurabilir, tekme atabilirsin” anlamına gelmez mi?
Atatürk’ün ‘ben sporcunun zeki ve ahlaklı olanını severim’
özdeyişine hiç uymadı doğrusu!
(30-11-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
129 -
Ahlaksız teklifte 'ama' faktörü
Aliye
isimli dizi, uzun zaman gündeme oturdu. Çünkü toplumda kanayan bir
yaraya parmak basmıştı. Şimdi yerini ‘Bin bir gece Masalı’na
bıraktı. Bu dizi de anlaşılan, epey gürültü koparacağa benzer.
Konusunu ve adını kimilerince masum olan bir ahlaksızlık olayından
almış.
Şöyle ki
senaryo; çok zor durumda olan bir kadına hasta oğlunun tedavisi için
patronuyla 150 bin dolar karşılığında bir gece birlikte olma
teklifinin getirilmesi ve bunun kabul edilmesi ile ilgili.
Bence bu
dizi, toplumun genel yapısını, nerede, hangi düzeyde bulunduğunu da
açık seçik ortaya koyması açısından çok ilginç. Yapılan araştırmalar
bunu gösteriyor.
Ama bu
çok farklı; ‘Evladım için yapamayacağım şey yoktur’ diyenler
de var.
Oysa sağduyulu televizyon
yayıncılığının temel ilkelerinden biri, aile kavramını ayakta
tutmak, desteklemektir.
Hem anneler, hem hasta çocuklar aşağılanıyor.
Ve bütün Türkiye de ahlaksızlığın yüceltilmesine alkış tutuyor.
Böylece, ahlâk erozyona uğruyor demeye getiriyorlar.
Şunu da ilave etmeden geçemiyorlar: Anneler bugün çocuklarının
ameliyatı, yarın eğitimi için fahişeliğe başlamazsa utanç duyacaklar
herhalde…
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü, ‘Ama’ demenin sonu yoktur.
Zira, bir kere bir şeyi yapan/yaşayan, ‘ ar damarı çatladığından’
ikincisi başına geldiğinde bu faktörü unutur, hatırlamaz bile.
(04-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
130 - Dini Duygu ve Hac
İbadeti
Dini duygu
yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. Her ne kadar günümüzde dünya
gündemi fitneler ile çalkalansa da insanların güven duyacağı her
şeyini tevdi edebileceği dayanak noktası Allah inancı devamlı bir
ihtiyaçtır.
Çokları vicdan
ile hesaplaşma korkusundan bu ihtiyacı görmezlikten gelip, geçici
dostluklar, bağımlılıklar, eğlence, alkol, uyuşturucu gibi şeyler
ile avunsalar da bu hakikat değişmez. Nitekim yaşadığımız çağın
stres asrı olmasının arkasında yatan sebep dini hakikatlerden
uzaklaşmak olarak ifade edilebilir. Bu acı hakikati ilahi Rehberimiz
“Her kim benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki)
ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak
haşrederiz” (Taha, 20/124) ayetiyle beyan etmektedir.
Hac ve İslam
Kardeşliği Heyecanı
Bu günlerde hac
ibadeti; Müslümanları heyecanlandırmaktadır. Kâbe etrafındaki tavaf
tevhidin simgelerindendir. Beyaz kefen rengi ihramlar ile
Arafat’taki vakfe “Ölmeden önce ölünüz” kelamının tecellisi gibidir.
İslâm özü itibariyle birlik, beraberlik, muhabbet ve kardeşlik
dinidir. Mal, makam ve ırk farkı gözetilmeksizin, yapılacak olan
tavaf ve ibadetler, İslam dünyasının kaynaşmasına vesile olması
temennisiyle…
(08-12-2006)
(Emin Sert)
131 -
Neler olabilir?
Bazı konular gündemimizi oluşturuyor. Ve halk arasında ciddi
yaklaşım farkları bulunuyor. Muradım, burada tartışma yaratmak,
meşru platformların dışına çıkmak değil. Kim haklı kim haksız
tartışmalarına girmekten yana da değilim. Tartışmalardan esinlenerek
toplumsal yaşamda temel konularda olup bitenlerle ilgili ne
düşündüğümü, birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istedim.
·
Çocuk hayat bulmuşsa – 120. günde beyin ruhu üretir bebek canlılığa
kavuşur- kürtaj yaptırmak kesinlikle yanlış bir işlevdir. Bu resmen
bir can almadır ve adı CİNAYET’ tir.
·
Doğuştan azaları tam olan bir insan, sonraki evrelerde, elini veya
ayağını bir trafik kazasında kaybederse, ölüm ötesi yaşamda vücut
azaları tam olarak sonsuza dek yaşamına devam eder. Hayatta iken
olagelen bir eksiklik ruha yansımaz.
·
Buna benzer şekilde erkek olarak dünyaya gelen biri, dünya yaşamında
geçirdiği ameliyatla kadın olmuş (aslında böyle bir şey tıp
açısından mümkün değil) ve bu şekilde hayatına devam ediyorsa, ölüm
ötesinde ruhen erkektir. Erkek görüntüsü ve kemâlatı ile haşr
olacaktır.
·
Doğuştan âma olup gözleri hiç açılmayan, ışıktan yoksun kimseler
ölüm ötesinde göreceklerdir.
Yine doğuştan sağır-dilsiz olarak dünyaya gelenler ise ahiret
boyutundaki sürelerde hem duyacak hem de konuşacaklardır.
(15-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
132 -
Apronda Deve Kurban Etmek
Onarımı tamamlanan RJ 100 tipi yolcu uçaklarının sonuncusu,
İngiltere’ye teslim edilmek üzere aprona çekilince personel,
‘kendi arasında topladığı parayla’ bir kurban kesiyor. Ancak,
durum farklı yönlere çekilirken özellikle, başlarındaki şef-mühendis
suçlanıyor ve olay adeta kara bir mizaha dönüştürülürken “bu ne
rezillik!” deniyor.
Peki bunun ne sakıncası olabilir?
Ülkemizin % 99’ u Müslüman değil mi?
Güya Allah’a, resulüne inanan bir milletiz!
Allah Rasulü Hz. Muhammed’in
kurban kesimini bir ilaha kan akıtmak şeklinde buyurmadığı ortada.
Çünkü kendisi, tanrının olmadığını söylüyor.
O halde?!..
Kurban, sadece haccın bir rükunu değil. Kevser suresinde “kurban
kesin” demiyor mu? Diğer surelerde bu ilahi emir yok mu?
Şu halde, havaalanında deve kesme konusu çok fazla abartılmadı mı
dersiniz?
Lütfen, biraz akıllı ve vicdanlı olalım. Bu arkadaş hırsız değil,
arsız değil. Dar kafalı hiç değil, aksine iyi niyetli. Eldeki, işe
yaramayan bozuk uçakların çıkması nedeni ile en içten duygularına
tercüman olmuş ve adağını yerine getirerek deve kurban etmiş, etini
de fakire fukaraya dağıtmış.
Bunun neresi kara mizah anlayamadım.
Anlayan varsa, lütfen bizi de aydınlatsın ışığa kavuşalım derim.
(22-12-2006)
(Ahmet F. Yüksel)
133 - Ait Olmak mı ?..
Şehirlerarası mola yerinde çaylarını yudumlarken aidiyet duygusunun
insan için olmazsa olmazlığından bahis açıldı. Herkes sırayla
aidiyetlerini dile getirdi:
-
Benim için memleket mühim! Hemşerilerimi görmezsem rahat edemem.
- Ailem
her şeyim! Onlar için yaşarım.
- Sevdiğime
canım feda! Her şeyim O benim.
- İşime
aşığım! Beni hayata bağlar işim.
- Akrabalar
ve eş- dost olmadan asla! Bunalıma girerim çevrem olmazsa.
- Bilimselliğe
tutkunum! Bilimsel olanın haricindekiler açmaz beni.
Aykırı çıkışlarıyla bilinen pat diye girdi söze:
- Kelepçeleriniz,
prangalarınız mübarek olsun! Sırat Köprüsünde ayağa dolanan kancalar
varmış hani?! Kancalarınızı sevdiniz demek?..
Ötekiler bozuldu. “ Nasıl yani, aidiyetlerimiz kötü mü? “dediler.
Bizimki devam etti:
- Rasulullah
(s.a.v) nereye aitti? Sizin gibi aidiyetleri var mıydı? Neden
“dünyaMIZ ” yerine “dünyaNIZ “ demeyi tercih etti?..
Kalkış anonsu duyulurken ekledi:
Mola yerine yapışan; otobüsü kaçırır! Dünya; Ebediyet Yolcusunun
molasından başka bir şey değil!..
(28-12-2006)
(Mehmet Doğramacı)
134 -
İnsani Değerler
Geçtiğimiz hafta
içinde iki olay, toplum yaşamında dikkâtleri üzerine çekti. İlk
olay, Galatasaray'ın değişmez, alternatifsiz kalecisi Mondragon'la
ilgiliydi.
Fenerbahçe maçında fanatik seyircilerin ikinci yarının hemen
başlarında kafasına attığı ses bombasıyla bir süre yerde kalan ve
işitme sorunu yaşayan Faryd Aly Camilo Mondragon, Türk futboluna
leke düşürmemek için maça devam edeceğini belirtmiş; ‘Bugün (Salı
günü) öğle saatlerine kadar hafif bir uğultu duydum. Hakemle o
konuyu konuşmamıştım, ama zaten ne olursa olsun sahada yatmayacak ve
oyuna devam edecektim. Bu kadar güzel bir gösteriyi lekelemek
istemedim. Sportif ahlakım buna izin vermezdi. Türk futbolunun
imajını kötüleyemezdim. Güzel olması gereken bir olayın kötü
sonlanmasına neden olmamak için o maça devam etmem gerektiğini
düşündüm." demiştir.
Bu arada,
Mondragon'un maça, üzerinde hasta köpeği için 'Tommy her zaman
kalbimizdesin!' yazılı bir tişörtle çıktığını da söylersek onun hiç
de yapmacık hareketler içinde olmadığını, kişiliğini süfli yaşamla
şekillendirmediğini gözlemliyoruz.
Öte yandan
Galatasaray Teknik Direktörü Gerets de, kafasına yabancı cisim
atarak alnını delen ev sahibi takım seyircisi için, ‘keskin
nişancıymış, tebrik ederim’ demekle yetindi. Bu bir anlamda
‘kendisine taş atana, gül atıp karşılık vermek’ anlamına gelir.
Taş gözüne
gelebilir, kör olmasına dahi neden olabilirdi. Ama o, sakin ve
efendi durmasını bildi, öfke yağdırmadı, oyunla ilgilendi.
Bütün bu
olumsuzlukların bir daha asla olmaması için ve bizlere neler
yapılması gerektiğine dair çok önemli dersler veren bu iki insanı
hiç unutmayacağız.
(05-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
135 -
Nerede, Nasıl, Kiminle ?..
Tasavvufla ilgilenenler temel kavramları bilir, bakış açılarını
onlarla genişletirler. Mertebe, Esma, Batini Mana, Sünnetullah vb
konular ana eksen. Bunları tabii ki bilecek, tefekkür edeceğiz.
Dikkat çekmek istediğim; tasavvufun nerede, nasıl, kiminle
yaşanacağı?..
Bu iş
sadece okumak, yazmak ve sohbet olsaydı yüzlerce Veysel Karani,
binlerce Mevlana, sayısız Yunus’lar seyrederdik! Çok azlar değil mi?
Bu iş;
yaşamdır efendim, kavram edebiyatı değil!.. Nasıl yaşanır? Sizde, sizinle, şimdi! Talep ettiğiniz idraki ve
çevrenizde gelişenleri paralel bağlarla düşünün! İdrak;
çilesiyle,
nimet;
belasıyla geliyor!
Kuliste senaryo tekrarı kolay! Sahne performansı hiç de öyle değil!
Kavramlarla erilse; Veliler çile çekmez, oturur kavram ezberlerdi!
Ötede
değil; evinizde, işyerinizde canlı sahnelerle gelecek talep
ettikleriniz! Öze talipseniz, öz çıkana dek yontulacak,
sıkılacaksınız! “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” sırrını
isteyen; yontulacak ki kalem olsun! Kalemsiz yazılmaz, okunmaz!
Yontulmaya, sıkılmaya razıysanız şu gerçeği hiç unutmayın:
Binanın sağlamlığı; teknik raporla resmiyet, depremle hakikat
kazanır!
Deprem
başladığında ayakta kalanlardan olmanızı niyaz ederim.
(07-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
136 - Ahtapot
Yılbaşı ve onun devamı olan bayram günlerinde yurt sathında, yine
çoğunluğu kurallara uymama ve aşırı hız nedeniyle kazalar meydana
geldi. Bu bağlamda, son yıllardaki ölü bilânçosuna bir göz atalım.
İstatistikler şunu gösteriyor:
1998’ te
9 günlük tatilde 159 kaza, 216 ölü, 375 yaralı,
1999’
da 9 günlük tatilde 134 kaza, 190 ölü, 340 yaralı,
2000’
de 9 günlük tatilde 121 kaza, 176 ölü, 275 yaralı,
2001’
de 9 günlük tatilde 132 kaza, 190 ölü, 255 yaralı,
2002’
da 5 günlük tatilde 52 kaza, 58 ölü, 10 yaralı,
2003’
te 9 günlük tatilde 83kaza, 114 ölü, 252 yaralı,
2004’
te 5 günlük tatilde 46 kaza, 60 ölü, 129 yaralı,
2005’
te 4 günlük tatilde 46 kaza, 78 ölü 145 yaralı,
2006’
da 9 günlük tatilde 80 kaza, 109 ölü, 179 yaralı.
2007 yılı
rakamları ise henüz kesinleşmedi, ama ölü sayısının 60
civarında olduğu tahmin ediliyor. Belirli sürelerde trafiğe ve
kurallara uymanın gerekli olduğu dile getiriledursun, yurt
sathındaki kişisel düzen bu idealin karşısında duruyor. Buna aslında
bir düzen değil, insanların yaşamını bitiren, süründüren bir ahtapot
desek yeridir. Trafik, varlığıyla hayatı cehenneme çevirirken,
toplumun ne yazık ki bu canavarı önemseyemez, hatta fark edemez
durumda olduğu görülüyor.
Ateş düştüğü yeri yakar derler. İşte bunu bir bilip idrak etsek,
davranış tutarlılığına bir kavuşabilsek, ahtapotun kolları düşecek
ve bizler yeni acılarla karşılaşmak durumunda kalmayacağız.
Başka acılar yaşamamak dileğiyle Allah’a emanet olun.
(12-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
137 - Kimi Severim
Ben en çok gusülhânede cesedimi
yıkayacak, henüz tanımadığım ve asla tanıyamayacağım memuru
severim.
Çünkü benim için hayır duaları
edecektir; mâzimi, günahlarımı ve yalanlarımı hiç bilmeden.
Çünkü bu iş duasız
yapılabilecek bir iş değildir.
Ben en çok o memuru severim.
Çünkü beni, bana rağmen,
çenemi bağlamış vaziyette, tertemiz bir şekilde mezarıma
hazırlayacaktır.
Ve bunu kafaya takmayacaktır
çünkü sırada daha çok ceset vardır ve hep de olacaktır.
Ve evine gittiğinde eşine
benden bahsetmeyecektir müspet veya menfi şekilde...
İşte, aldığı üç beş kuruş
bahşiş veya uyduruk maaşla izah edilemeyecek kadar ulvî bir iş
yapan o kişi var ya...
Hani, kendi cesedini kimin
yıkayacağını bilmeden sessiz sedâsızca işini yapan o insan var
ya...
(15-01-2007)
(Prof.Dr. M. Kerem Doksat)
138 - Tersini Hesaba Katın!
İnsan; neyi çözümlerse
çözümlesin, yeterince çözemediği unsur yine kendisi! “ Kalıp düşünce
ve algılarından kurtulduk ” dediğimizde bile kalıplar var, fark
edemediğimiz!
Fikir üreteni; o fikri en iyi
yaşayan olarak kabul de bir kalıp! Biri, ilmin vazgeçilmezliğinden
bahsetse; Onu alim sayar çoğunluk. Biri “ Hedefe varmak için rehber
lazım” dese; iyi rehber olduğu zannı uyanır! Kim neyi
dillendiriyorsa onu en iyi O yaşar diye kabul ederiz. Acaba öyle mi?
Geçenlerde bir psikolog tersini söyledi:
- Kişinin yoğunlaştığı şeye dikkat edin! Gündemde tuttuğu konu;
zaafı yada dinmemiş özlemi olabilir! “ Ego kötüdür ”, diyenin şuur
altında güçlü bir ego, “ Tevazu olmazsa olmaz ” diyenin derununda
kibir ve hükmetme arzusu uyuyor olabilir!..
Bu ilginç tespit şunları
düşündürdü:
- Kimseyi gözünde idolleştirme, beşerdir!
- Tâbi olacağın şey İlimdir; Alim değil!
- “ İnsan; dilinin altında saklıdır. Konuşturun ne olduğunu
söylesin!” (Hz.Ali)
Zaafın bilinsin istemiyorsan,
susabildiğin kadar sus!
(19-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
139 - Gerilim!
Gerilim, taraflar arasındaki
uzlaşmaz tutumun devamlılığı halinde, kendiliğinden ortaya çıkan bir
haslettir. Sinirlerine hâkim olamayan bireyler, bilinçsiz şekilde
bir güvensizlik ortamı yaratmak durumunda kalıyorlar. Ortamının
başıbozuk oluşu ayrıca taraflar arasında iletişim bozukluğuna da
neden teşkil ediyor.
Toplumsal yaşamda gerilimi kimin
kaşıdığının, kimin hangi gerekçelerle bu gerilimi artırdığının,
kimin haklı ya da haksız olduğunun hiç mi hiç önemi yok demek mümkün
değil. Mutlaka başlatan bir taraf olacaktır. Aksi düşünülemez.
Önemli olan, her iki tarafın da eleştirel yanlarını tırmandırmaması,
şiddete başvurmamasıdır.
Gerilimin panzehirinin toplumdaki
bilgi ve enformasyonun artırılması olduğunu söylemek çok da yanlış
olmaz.
Toplumun topyekûn görüşlerinin
artırılmasından, özgürleştirilmesinden, ilminden, paylaşımından
başka hangi önemli mevzi var ki?
Bu nedenle yalnızca bayram ve
yılbaşı vesilesiyle de olsa gerilimin yavaşlatılması, 'zeytin dalı
uzatıp uzlaştırıcı' mesajların verilmesi büyük önem taşıyor.
Uzlaşmada iyi niyet ve hoş görünün sırrı var. Bu işe soyunanlara
fazlasıyla görev düşüyor ve onların rolünün altını çizmek gerekiyor.
Birbirleriyle kardeşçe yaşamak ve
durumu rayından çıkaracak bir noktaya götürmemek aklın eseri olsa
gerek. Altımızda yer alan fay hatları kırıldıktan, kısaca iş işten
geçtikten sonra yumuşamak bir işe yaramadığı gibi insan kalitesinden
de bazı şeyleri alıp götürüyor.
(22-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
140 - Harika Bir Antivirüs
Beyninde
bir dizi sorunla daralmış, hiçbir şeye odaklanamaz olmuştu. Ne
duygusunu ne de aklını kullanabiliyordu. İnsanlar, ilişkiler,
gelişmeler gönlünü kilitliyordu, bilgisayarı bozan virüs gibi.
İyi bir antivirüs olsa, gönlüme yüklesem, benliğim temizlense diye
iç geçirdi. Sonra güldü kendi kendine; bilgisayara antivirüs
yüklenirdi ama şuura ne yüklenebilirdi ?..
…
Uykuya daldı. Rüyasında tarihi bir bedestendeydi. Yazılım satan
dükkana gitti ayakları. Nur yüzlü satıcı:
- Antivirüs arıyorsun değil mi?
- Evet, dedi heyecanla..
Bir dizi program çıkarıp tanıttı:
- Bak bu RİYAZAT. Müthiş temizler. Kullanımı zor. Herkes kaldıramaz!
Şu İLİM. Pahalı değil ama gayret, sebat ister. Boşluk affetmez.
Daralmıştı:
- Ucuz, zahmetsiz bir şey yok mu?
Adam anladı, gülümseyerek:
- Var! Verdiklerimin çoğu şuuruna yükleyemedi. Kaldırmadı
kapasiteleri. Dene istersen. Ücret istemem. Hediyem olsun.
Dükkandan sevinçle çıkarken ambalajdaki yazıya baktı:< Bu program;
İMAN- EDEP- SALİH AMEL- HALİS NİYET- FEDAKARLIK ile desteklenerek
kullanılırsa bilinci tüm virüslerden temizler. Hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Bolca kopyalanabilir.
Etiketi açıp programın adını okudu:
SEVGİ
!..
(27-01-2007)
(Mehmet Doğramacı)
141 - Yaşam Düzeni
İstanbul’dan
uçup Londra’ya konunca, kendimi bir sessizlik kentinde buldum.
Önceleri bu sessizliğe uyumda bir süre zorlandım.
Metroda, açık trende, otobüste müzik, olması gerektiği şekilde,
kulaklıkla dinleniyor. Kimseyi uyarmak zorunda kalmıyorsunuz.
Etki-tepki, eylem-karşı eylem gibi bizde olağan karşılanan kurallara
da yer yok. İnsanlar kültürlü ve birbirlerine saygılı.
Durulacak yer herkes tarafından çok iyi biliniyor. Kimse rahatsız
olmuyor. Burada sistem ön planda, ayrıca hayat pamuk ipliğine de
bağlı değil.
Ölüm yolu,
Ölüm virajı,
Ölüm geçidi,
Ölüm kavşağı gibi deyimlere hiç rastlamıyorsunuz.
Aklıma takılan soru şu: Sahi bu toplumsal düzen yapılırken biz
neredeydik acaba?
Anlayacağınız, toplumsal enerji hayal âleminde yaşam düzeni içinde
yerini alıyor.
(31-01-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
142 - Küresel ısınma
Önceleri kimse fazla ciddiye almıyordu, küresel ısınmanın somut
belirtileri kendini hissettirinceye kadar. Artık en duyarsız-lakayt
olanlar bile bu ısınmanın insanlığın en büyük tehlikelerinden biri
olduğunun farkında.
Neredeyse kış bitti. Ne yağmur yağıyor, ne kar. Sadece zaman zaman
oluşan kuru bir soğuk. Bu havayı enteresan bir şekilde Londra’da da
yakaladım. Kaldığım süre içinde yağmurun damlası düşmedi desem
yeridir.
Uzmanların hazırladığı rapora göre; sera etkisi yaratan
karbondioksit gazları salımında, endüstriler kadar olmasa bile
bireylerin payı da bulunuyor.
Örneğin, 2002 yılında159 milyon ton olan özel amaçlı enerji
tüketimi, bir yıl içinde yüzde 4.7 oranda artış göstermiş.
Buna göre, ilerleyen sürelerde küresel ısınmanın etkileri tüm
dünyayı içine alacak ve bu durum insanoğluna açlık, su kıtlığı
olarak yansıyacak.
Şimdi bizim üzerimize düşen görev, yapmamız gereken şey, işin
ciddiyetinin farkına varıp tüketim alışkanlıklarımızda aşırılığa
gitmemek olmalı. Örneğin Fransa’ da halk, çantalarında taşıdıkları
bez poşetlerle marketlerde alışveriş yapıyor.
Anlayacağınız, söz konusu olgu artık kapımıza kadar geldi.
Lütfen dikkât!
(02-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
143 - Neyi Iskaladık
Kanuni’yi eleştirdik Hürrem’e tutuldu diye. “Cihan padişahında
sevebilecek kocaman bir yürek varmış, hükümranlık otoritesine
kalbini feda etmemiş” diyemedik!
…
Kays, Leyla için çöllere düştü. Mecnun dediler. Mecnun deli demekti.
Sevmek delilikti! Mecnun olmasa edebiyat arşivleri, ölümsüz eserler
kimi referans alacaktı, görülmedi!..
…
Yusuf (as) öne çıktı da Züleyha kerih görüldü! Evrensel bir
şahsiyetin yoğrulmasında Züleyha’ nın payını önemsemedik! Züleyha’
yı; saldıran, nefis kölesi bir kadın saydık!..
…
Ferhat dağları delerek su getirmişti Şirin için. Hayat veren
bengisunun özden fışkırması için Şirin sevgilinin aşkı; motor güç
idi. O gücü göremedik!..
…
Alemlerin Efendisi Hümeyra’ sını seviyordu. Gece Medine sokaklarında
koşuya çıkacak kadar! Onun içtiği yerden içecek, yediği yerden
yiyecek kadar. Efendimiz Onun hücresinde kanatlandı ukbaya! Ravza;
Aişe’ nin hücresi! İslam Tarihi okuduk ama okuyamadık Hz.Muhammed
(sav) ile Aişe-i Hümeyra aşkını!..
…
Sevgiyi ıskaladık dostlar!..
Akıl, mantık, realite dedik ıskaladık sevgiyi!...
Sevebilecek cesaret sahiplerine selam olsun!
Aşk olsun!..
(14-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
144 - Gasp
Biz globalleşmeden, varlık- yokluk arası bir dengeden, çokluğun
olmamasından dem vururken, insanlar sorunların pençesinde hiç de
öyle düşünüldüğü gibi ‘global’ yaşamıyorlar.
Düşünün bir kere; en önemli sorunlardan biri ‘Gasp’. Artık kimse bu
konuyu konuşmak bile istemiyor. “Evet, böyle bir durum var”
diyenler, demenin ötesinde bir şey yapamıyor.
Halk, çaresiz bir şekilde mahallesinde, sokağında, evinde, şiddete
dayalı gasp olaylarına karşı yapayalnız kalıyor. Kendilerine ‘el
uzatacak’ ve bu sorunlarını çözecek birilerini arıyor. Ama seslerini
duyuracak kimseyi bulamıyor.
Çoğunluk, ‘değerlerin kaybolmasından’ yakınıp şikâyet ederken,
sorunun daha çok, kolay edinim zihniyetinden kaynaklandığını
söylüyor. Bazıları ise ‘şekilsel bir dindarlıkla da olsa’ gidişatı
durdurabileceğini düşünüyor. O nedenle dini bilgilerin topluma daha
fazla yansıtılmasını istiyor. Ancak, bu arada ‘irtica yükseliyor’
gibisinden sesler de duyuluyor.
Bu sorunlar böylece başka sorunları da beraberinde getiriyor ve GASP
olaylarının çözümü unutulup gidiyor.
(19-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
145 - Kader değil de ne?
Uzmanlar, hemen herkesin korktuğu ama gözünü kapattığı bir gerçeği
bir kez daha haykırıyor:
‘Zamanı geldi.’
Bilim adamlarının verdiği bilgiye göre aynı deprem bugün olsa, bakın
‘İstanbul’ da neler olacak:
10 bin bina tamamen yıkılacak.
50 – 60 bin bina ağır hasar görecek.
40 – 50 bin kişi ölecek.
Kentin alt yapısı çökecek.
Ayrıca Prof. Sucuoğlu’nun verdiği bilgiye göre sadece ‘Fatih
ilçesinde’ deprem riski çok yüksek olan bina sayısı 5 bin. Böyle bir
felaketin sonuçlarını düşünmek bile korkunç.
Bütün bu verilere rağmen, İstanbul halkının kuşkuya düşmeyi bir an
bile aklına getirmediği ortada.Bu insanların ‘kendilerine hiçbir şey
olmayacağına’ dair inançları var.
Asla telaşa kapılmıyorlar. Hatta bir süre evvel bazı kentlerin yok
olmasına neden olan depremleri görmelerine/yaşamalarına rağmen bu
gerçeği kabullenmeye yanaşmıyorlar.
İnançları öylesine sağlam ki, bu kentten çekip gitmek yerine kalmayı
yeğliyorlar. Köklü inatları öyle güçlü ki bunu kendilerine
yediremiyorlar. Alıştıkları mekânlarından bir türlü ayrılamıyorlar.
Gülümseyerek konuyu şu yorumla kapatalım:
Bu ilginç tavır için sizi bilmem, ama ben sadece “KADER” diyorum.
(24-02-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
146 - Harika Bir Antivirüs
Sn. A.Hulusi, KUR’AN MUCİZESİ EKBERİYET yazısında “Geçmişteki
değerli zâtların, hangi cümleyi veya şiiri hangi aşamada
söylediklerine; yazdıklarının sıralamasına çok dikkat etmek, olayın
seyrini anlamak ve düşünsel gelişmeleri hakkıyla tespit açısından
çok önemlidir.” tespitinde bulunuyor.
Evrensel zatlar; muhtelif görüşlere dayanak alınırlar. Mevlana,
Yunus’u sevenler arasındaki çeşniye şaşarsınız! Zıt bakışların ortak
paydası bu zatlar. Belli boyuttaki söyleme tâbi olmak, bu ilginçliği
ortaya çıkarır. Mesela, Namazı savunanların da, önemsemeyenlerin de
referansı Yunus! Niçin mi? Bakın şiirlere:
Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil
...
Bana namaz kılmaz diyen / Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem / Hak biliyor niyazımı
…
Her kim Müslüman olmadı / Beş vakit namaz kılmadı
Bilin Müslüman olmayan / Ol tamuya girse gerek!
***
Hangi Yunus? Çelişki mi var? Hayır!.. Boyutsal yolculuğun farklı
istasyonları bunlar!
Boyutsallıkta boğulmadan, Cem denizine dalanlardan olmamız
niyazıyla!
(02-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
147 -
Toplum çöküyor
Toplumsal yaşamda sapkınlık (dalalet) ve aymazlık ( gaflet) içinde
yaşamını sürdürebilen insanlar olabilir. Gözünü hırs bürüyen,
yalakalık yapmak suretiyle bir yerlere gelme çabasında olan,
yeteneksiz, cahil, gelişmemiş, alt yapıdan yoksun, kültürden
nasibini almamış olanlar da bulunabilir. Bunlar doğal ve olağandır.
Ancak, ahlakın temel esaslarından yoksun olunması artık ciddi
şekilde tehlike arz etmektedir.
Tinerciler,gasp, hırsızlık, tecavüz, magandacılık olayları toplumun
çöktüğünün bir kanıtıdır. Ne yazık ki, din, küreselleşme ve çağdaş
anlayışlar arasında bu olumsuz faktörler gitgide artmakta ve çok
tehlikeli bir hal almaktadır.
Hemen herkesin dindar olması beklenemez. Bunu hoşgörü ile karşılamak
lazım. Benim yakınmam, toplumun iyice süflileşmesi ve bu batağa
gömülmesidir.
Dostlarım! Bunu yazmak bile bana acı veriyor. Ancak söylemek
zorundayım. Müstahak olan, layık olduğu şeyin karşılığını bir
şekilde alacaktır.
Bundan hiç şüpheniz olmasın.
(07-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
148 -
Toplum çöküyor
Sanıldığı gibi, ‘imaj peşinde koşma’ hevesi yeni ortaya çıkan bir
durum değil. Biz oldum olası ‘onun’ peşindeyiz. Dışarıdan nasıl
göründüğümüz, giydiğimiz elbisenin modaya uygun olup olmadığı, saç
şeklimiz, boyası, makyajımız sanki ‘imaj’ inşa eden yapı taşlarıdır.
Ancak, çok az kimsenin aklına çağımızın ilerleyen teknolojisine adım
atmak, yaşamın gündelik sözcüklerini değiştirmek, kavramlara yeni
kavramlar eklemek gelmez. Bu soyut görüntü, her ne hikmetse imaj
değişikliği olarak kabul edilemez.
Anlaşılan şu ki; bu kavramı algılamada bir biçim farkı var. Benim
burada söylemek istediğim, insanın özünde bu imajı yakalayabilmesi.
Bu gerçeği bilmeden yaşıyorsak, buna imaj değil, ‘uymak’ ya da
‘moda’ dense daha makul olacaktır.
Sorunların kaynağına inmedikçe imaj değişikliğinin olabileceğini
düşünmüyorum, kabul edemiyorum.
(12-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
149 -
Semerci olmak kolay değil...
Hikâye bu
ya, eşekler, köydeki semerciden çok şikâyetçilermiş. Semerci,
onlara göre hiç de iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları, kanlı
yaralarla doluymuş. Eşekler, bir gece bir araya toplanıp yeni bir
semercinin gelmesi için dua etmişler. Ertesi gün duaları kabul olmuş
ve köye gerçekten yeni bir semerci çıkagelmiş. Ne var ki, bu semerci
de bir türlü eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar
azalacakken daha da artmaya başlamış.
Eşekler, öğrendiler
ya metodu, yine bir araya toplanıp köye yeni bir semerci gelmesi
için dua etmişler. Gerçekten bu defa da, mevcut semerci köyden
ayrılmış, yerine başka bir semerci gelmiş. Eşekler, her semerci
değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler. Ama çok zaman
geçmeden, yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin
gittikçe daha kalitesizleştiğini, yaralarının ise iyice
kötüleştiğini ve kanadığını görmüşler. Bir semerci gitmiş, diğeri
gelmiş. Her seferinde, eşekler yeni semerci gelmesi için dua
etmişler.
Bu hikâye, kaç semerci
değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum. Nihayet, bir gün
eşekler toplanıp bu defa eski semerciden kurtulmak için değil de
eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.
Hikâye böyle bitiyor…
Kıssadan hisse;
Kim “ben iyi bir semerciyim” diyorsa
kocaman bir yalan bu. Kendini beğenmeyen çok az. Ama bizler onlara
bir şekilde inanıyor, inanmak istiyoruz. Ve temcid pilavı gibi aynı
şeyleri tekrar edip yaşıyoruz.
Bunun farkına varmamız için dönüp şöyle geriye bakmamız lazım.
Tasavvufta kaç semercinin kellesi gitmiş!...
Saymakla bitmez. Hem de ucuz sebeplerle. Çözümün değil de problemin
parçası olanlar, olması gereken yerde değil, hemen semerci konumuna
geçiyorlar.
Çünkü semercilikten tad alıyorlar.
(21-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
150-
Duymak mı, duymazlıktan gelmek mi?
Bir hikâyeyle başlıyoruz yine bugün.
Hikâyemizdeki kişi, artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından
şüpheleniyormuş ve onun işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu
düşünüyormuş. Ancak karısını kırmadan, incitmeden ona nasıl
yaklaşması gerektiğinden pek de emin değilmiş. Bu durumu konuşmak
için hemen aile doktorunu aramış. Doktor, adamın karısının ne kadar
duyduğunu anlayabilmesi için ona çok basit bir yöntem önermiş:
"Yapacağın tek şey şu, karından 40 adım ileride dur. Normal bir
konuşma tonuyla ona bir şeyler söyle. Eğer duymazsa ona yaklaş, 30
adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar
aynı şeyi tekrar et." O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini
hazırlarken adam, doktorun tavsiye ettiği yöntemi uygulamaya
başlamış. Kırk adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla
seslenmiş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Cevap yok. Mutfağa biraz daha
yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:
- Hayatım,
bu akşam yemekte ne var?
Gene cevap yok. Mutfağa biraz daha
yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Durum çok ciddi. Hâlâ cevap yok.
Adam mutfağın kapısına gelmiş, artık mesafe iyice azalmış ve aynı
soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Gene cevap alamamış. Bu defa,
karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu büyük bir merakla tekrar
sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var?
Karısı:
- Hayatım, beşinci kez sana söylüyorum, Tavuuuk! Kıssadan hisse;
Hemen belirtmek gerekir ki bazen sorun, düşündüğümüz gibi
karşımızdaki kişilerde değil, kendimizde olabilir. Bu bakımdan,
kimseyi zan altında bırakmak doğru ve yakışık olmaz. Egomuzu tatmin
eder şekilde karşımızdakileri ‘beni dinlemiyor, beni anlamıyor’
diyerek eleştirenler acaba, kendilerini duyuyor ve anlayabiliyorlar
mı? Bizler bir şeyleri değiştirmek istiyorsak kuşkusuz, işe
başkalarından değil, kendimizden başlamalıyız.
Amaç, yapay paylaşım grupları yaratmak değil, sorumluluk taşımak
olmalıdır.
(28-03-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
151-
Sesler
Her
fiil ve düşünce, anında kayda geçip SERİÜL HİSAB gereği karşılık
almak üzere kader planımızda yerini alır.
Kişi, tuğla örercesine yarınını bina eder. Kah mayın döşer, kah
diken eker, kah gül diker kendi levh-i mahfuzuna !..
Tuhaflık şu ki; mayın patladığında kim döşedi diye kızar etrafa!
Bahçesini dikenler sarınca komşu bahçıvana öfke kusar! Güller
açtığında şaşkına döner!..
Yaşam; özdeki sesler arasında tercihtir.
Akıl- Mantık kısıtlı açıları ile seslenirken Nefis- Ego, “Senden
iyisi yok, yürü aslanım” diye yalakalaşır! İkisi de hakikati
yansıtmaktan uzaktır.
Bir
üçüncü ses var içimizde; VİCDAN! Yalan söylemez, torpil geçmez! Onun
sesiyle rota alanlar; şaşırmaz! Kader
bestesini vicdan notasından okuyan; daimi salat yaşar!
Vicdan nedir mi diyorsun? Vicdan; Özündeki Allah!.. Allah;
yalandan beri ve adil! Üzülmek, yıkılmak ve de ziyana uğrayanlardan
olmak istemiyorsan kulak ver o sese! Dinle ve derhal gereğini yap!
Yaltaklanan egona, ukala aklına prim vermeden!
Allah’ı dinlemezsen ne mi olur?
Aklından bile geçirme!..
(23-03-2007)
(Mehmet Doğramacı)
152-
Yüzleşmek
Yüzleşme korkusu, ‘mevcut bilginin, yaşanan olayların
ertelenmesidir’ bir bakıma. İçimizde, derinlerde saklı bir yerde
duran bir hadise/mesele ile nedense dışarıda karşılaşmaktan
kaçınırız.
Zira, bundan çıkacak sonuçlara katlanmaya ve bu sonuçlarla
yaşamaya hazır değilizdir.
Yüzleşme, pek görmeye alışık olmadığımız bir yaşam biçimidir. Bu
bakımdan, toplumun hiçbir ferdi kolay kolay yüzleşmek istemez, buna
pek fırsat da tanımaz. Uzaktan da olsa haklılığını savunur, ama
yüzleşmeyi arzulamaz. ‘Yüzleşerek öğreneceğimiz’ gerçekler yerine,
çeşitli yalanlar uydurmak, bahanelere sığınmak bireyin işine gelir.
Çünkü yüzleştiğinde doğrular karşısında dağılacağını, epeyce
zayıf duruma düşeceğini bilir. Ve mutlaka kendine bir koruma havzası
oluşturur.
Ne var ki bu eksik, sağlıksız halini sürdürürken, başı dik
olacağı yerde artık eğilir.
Heba olan yılları da bu şekilde gelir geçer.
Yüzleşmekten kaçınmayın, metin olun diyorum.
(05-04-2007)
(Ahmet F. Yüksel)
153-
Sevmek; bnzemektir!
İmam Malik (rh.a) Medine Ekolünün |