Günün Yorumu

111- MUTLULUK NEDİR ?

- İşler bir açılsa değme keyfime. Ama nerede, piyasa ölü kardeşim!
- Emekli olup çocukları da evlendirdim mi benden mutlusu yok!
- Sınavı bir kazansam, beni kimse tutamaz.
- Bir türlü yüzüm gülmedi, hep çile, hep dert.
- Çevrem beni bir anlasa, daha mutlu olacağım.

Mutluluk nedir sorusuna aldığım cevaplar aynı eksende dönüyor. İşler yoluna girerse, idealler gerçekleşirse, çevre anlayış gösterirse, başarılı olunursa mutlu oluyor insanlar. Acaba mutluluk bu mu? Mutluluk her şeyin tıkırında gitmesi mi?

Dünyanın en mutlu insanı kim sizce? Şüphesiz Alemlerin Efendisi Hz.Muhammed (s.a.v)

Doğmadan yetim, 6 yaşında anneden, 8 yaşında dededen mahrum. Tebliğinin Mekke’de ki 13 yılı İşkence, Boykot, Dışlanma, Tehdit… Medine’deki 10 yılı Savaş ve Açlık!..
Bu nasıl mutluluk Allah Aşkına?!...

Ne dersiniz, mutluluk anlayışımızda bir sakatlık mı var?!..
Yoksa mutluluk daha farklı bir şey mi?..

(19/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

112- BİZE GÖRE DEĞİL!

http://www.hasiok.com/connect.php?id=1726&access=1
Bu adresi bir tıklayın.

Gördüğüm kadarı ile bir otopsi yapılıyor ve doktorda bir taraftan öğrencilerine izahat veriyor.
Kısaca işinin başında. Onun için bir anormallik yok
Ama inanın vahdet ehli de aynı bu doktor gibi.
Acıma hislerinden beşeri değerlerden yoksun.
Diğer yandan ölü ise feryat ediyor; ‘Yapmayın, etmeyin’ diye bağırıp çağırıyor ne var ki sesini duyurması mümkün olmuyor
Orada yatan mevt için ne kadar acı değil mi dostlarım! Zannediliyor ki o bir ölü.
Ve ilginç olanı bu işlemin insanlığa hizmet için yapıldığının düşünülmesi.

(22/07/2006)

(Ahmet F. Yüksel)

113- KOPYALA AMA YAPIŞTIRMA!

Beynin çalışma mekanizmasına göre insan; yeni karşılaştığı olay, kişi yada fiilleri eski birikimlerinden kopyalama suretiyle değerlendirir. Birikimlere kıyas etmek değerlendirmenin önünü açtığı kadar, idraki geriye de hapsedebilir! Bu durumda kıyas; anlamaya yardımcı olmak yerine kalın bir perdeye dönüşür. Yanlış yargılar, şüpheler, dedikodu, suizan ve hatta iftira- bühtan derecesine varan azaplar bundan dolayı yaşanır. En ağır bedel ise Hakikatten gafil olmaktır.

Tarih; insanların kopyala, yapıştır kolaycılığı sebebi ile hakikati anlaşılamayan olay, kişi ve fiiller mezarlığıdır.

Kopyala, yapıştırla değerlendirmek, karşıdakine değil değerlendirene perde çeker! Kıyas mekanizmasını işletirken yeni doğuşları- yeni oluşları fark edebilme yürekliliği gösterenler; azabı saadete, kötüyü iyiye, narı nura, cehennemi cennete dönüştüreceklerdir. Etraftan yardım almak, eskiden kopya etmek yerine SADECE ALLAH diyerek Hakikatine yönelenler sıradan insanların MUCİZE- KERAMET dediği, aslında gayet doğal olan işleyiş boyutlarını keşfetmişler.

Kopyalayın ama, her zaman yapıştırmayın. Gaflet, üzerinize bir yapışırsa sıyrılmak hiç de kolay değildir. Yeniyi, HASBUNALLAH- SÜBHANALLAH diyerek yorumsuz seyredenlere selam olsun!

(26/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

114- BİLSE!..

- Geçmişteki fiilleriyle bugününü oluşturduğunu bilse “İçim acıyor, insanlardan darbe aldım” diyerek kimseyi suçlamayacaktı…

- Sistemin yerli yerince işlediğini, mekanizmada haksızlığın muhal olduğunu bilse, “Bana haksızlık yaptılar” diye üzülerek geceler boyu depresyona girmeyecekti.

- Başarı ve Yapmak kavramlarının benlik- şirk koktuğunu bilse “Başaramadım, yapamadım” diye sorumluluklar altında ezilerek yıkılmayacaktı.

- Gayret edenin himmet bulacağını, marifetin iltifata tabi olduğunu bilse “Dünya; torpil dünyası, gariplere fırsat verilmiyor” demeyecekti.

- Adandığı şeyin sadece Allah olması gerektiğini bilse, vuran kişiler görülse de asıl vuranın işleyişini inkar ettiği sistem olduğunu bilse “Beni en yakınlarım ardımdan vurdu, oysa onlara ömrümü adamıştım” diye kimseye sitem etmeyecekti.

- Her birimin sadece kendi idrakini ortaya koyduğunu, kimsenin kimseye anlayış gösterme zorunluluğunun olmadığını bilse, “Eşim ve çocuklarım bile beni anlamadı”  diye çöküntüye uğramayacaktı.

- Her yıkılışın yeniden inşa olduğunu bilse, yalnızlığa itildiğinde AHADİYET ve SAMEDİYET kapısında olduğunu bilse, “Yapayalnız, kimsesizim”  diyerek perişan olmayacaktı.

***

“Bildiğimi bilseydiniz….” buyurdu Rasülullah! Bilseydik Ona Ümmet olmakta, Rabbimize Kullukta ihmal gösterir miydik?...

(30/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

115- SOHBET EDER MİSİNİZ?

Sözlü Kültürden geliyoruz. Yazılı ana kaynaklarımız az. Konuşmayı, dertleşmeyi seviyoruz. Belki de bu yüzden kitap okumak bizim gibi toplumlarda fazla ilgi görmüyor.

Hakikat Yolunun öncelikli metodu; sohbet. Erkam’ ın Evindeki sohbetlerle  tebliğe başlıyor Rasülullah (s.a.v). Daha sonra Mescid-i Nebevi’de sürüyor halkalar. Ashab- Sahabe kelimesinin bir anlamının da SOHBET EDENLER demek olduğunu biliyor muydunuz? Rasülullah’ı dinlerken: “Başımızın üzerinde kuş varmış da uçuverecekmiş gibi dikkat kesilirdik” diyor Sahabe. Kelâma kulak verenler; Kemâle erişiyor! Ne var ki günümüz insanına dinlemekten çok, bildiğini satmak daha sevimli geliyor.

Televizyonla başlayıp, bilgisayar- internetle devam eden enformatik bombardıman; sohbeti katletti!.. Kitaplarınız, internetiniz, yazışmalarınız olabilir. Ama mutlaka sohbet etmelisiniz! Sadece ilmin değil; hâlin, yaşantının, feyzin yansımasıdır sohbet. Kelâm etmeseniz de bir araya gelmeli, görüşmeli, kucaklaşmalısınız. Yüreğin yürekle, beynin beyinle takviye edildiği manevi şarj dinamosudur sohbet meclisi. Yunus, sohbetle açılan sırları şöyle fısıldar:

Sohbet cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür

Sohbet Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir.

***

Kim ki bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola

Bir ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki.

(30/07/2006)

(Mehmet Doğramacı)

116- KESTİRME BİR YOL

Hakikat; hayli gayret- emek ister. Okumak, araştırmak, kainata ve özüne yorumsuz nazar etmek gerektiği gibi zikir ve riyazatlar da elzemdir. Bu yola baş koyanların ifadesine göre Vahdet ikliminden koku almak en az bir 20 seneye yayılan süreç!.. “ İyi ama bunun kısa yolu yok mu?” diyeceksiniz!...

Alternatif bir yol elbette var. Hem yoğun bir emek de istemiyor. Yapılacak şey oldukça basit. “Ben yapabilir miyim?” tereddüdüne düşmeyin. Lazım olan potansiyel hepimizde fazlası ile mevcut. Harcadıkça çoğalan, paylaştıkça artan, verdikçe misli misli geri dönen biricik şey o!..

Deve çobanını Üveys El Karani, Celaleddin Hocayı Mevlana, Oduncu Dervişi Yunus Emre’ ye dönüştüren o ulvi pırıltı!... Açığa çıktığında tüm mahlukatın dize geldiği yegane olgu!

Nefreti, düşmanlığı, hasedi, kırgınlığı eriten; dikeni gül eyleyen sihirli formül. Ne mi?...

SEVMEK!... Sevebilir miyiz?.. Benliği bir yana koyup “Yaratılanı Yaratandan Ötürü Sevme” sırrına erebilir miyiz? Kalabalık bir kesret dünyası değil sevmeniz gereken. Tek bir Zatı çok sevin; ötekiler anında size sevgili kesilecekler!.. Kimi mi?...

HZ.MUHAMMED (s.a.v)i…Evrenin Kalbini sevin, bütün kalpler sizin olsun. Kainatın öz cevherine yönelin, bütün mücevherler sizin olsun!

Seni Seviyoruz Ya Rasülallah!
Sevenler adedince salat u selam sana!

(05/09/2006)

(Mehmet Doğramacı)

117- SIRLI BİR METOT

İnsanların çoğunluğu sıkıntı dönemlerinde kişilere başvurur. Kişide çare aramak; çözüm bekleyen işler için hatırlı kimseler devreye koymak, genellikle benimsenen işlevsel bir metot. Kınamıyorum, bu da Sunnetullah dahilinde doğal bir vakıa.

Dikkât çekmek istediğim; sırlı bir yöntem! Ne var ki çok az insan bunu keşfedip uygularken çoğunluk perdeli kalıyor.

Kişilerle sorununuz mu var? Çözüm isteyen işler çıkmaza mı girdi? Yakın çevrenizde bazı arkadaşlarınızla gerilim mi yaşadınız? Hayati bir konuda, düzeyli bir referans mı lazım?

Boş verin! Alışılmış yöntemleri atın kenara! Kimseye açılmayın! Kimseden yardım istemeyin! Sabredin, Tevekkül edin, Razı olarak Seyredin! Teslim olun sunnetullahın akışına! İlla açmak lazımsa; kutlu vakitlerde gözyaşlarıyla imzalı mektuplar yazın Rabbinize!.. O sizi dinleyecek ve mutlaka cevabın en güzelini verecektir!

Delil mi? Bıçaktan kurtulan İsmail; çölde zemzem bulan Hacer; Zindandan Saraya yürüyen Yusuf! Ve işkenceyle çıkarıldığı Mekke’ye Fetihle dönen Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)!..

“Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz” (Fatiha-4-5) sırrını fark eden; sebepleri aşıp müsebbibe yönelen; kişilere değil SADECE AMA SADECE ALLAH’A YASLANANLARA SELAM OLSUN!..  

(09-09-2006)

(Mehmet Doğramacı)

118 - Zamanlama hatası

Fenerbahçe –Sivas maçının son çeyreğinde, orta yuvarlak civarına bir pozisyonda Lugano’nun zamanlama hatası yaparak yüksek bir topu Baliliye kaptırması ve bomboş bir pozisyonda gole giden rakibine engel olmak için önce formasından çekip sona da çelme atması, ama düşürememesi dikkât çekiciydi.

Bu hareket, bütünüyle futbolcunun o an içindeki zamanlama hatasına dayanıyor. Anlaşılan şu ki; santra civarı, yan gelip yatma yeri olmuyor.

Aslında böylesi durumlar hemen herkesin başına gelebilir.

Ama önemli olan, bunun üzerinde önemle durulmasıdır. Şayet yeterince algılanamıyorsa bireyler arasında  diyalog söz konusu olamaz. Olsa olsa birbirlerine olan tahammüllerin sınırlarını aşmasıyla mümkün olur.

Sebebi, bireyde mevcut Bari ismini yeterince kuvveden fiile çıkmaması ile alakalıdır. Zamanlamanın yerinde ve yeterince kullanılabilmesi için bu ön şart budur.

(19-09-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

 

119 - Ümmetim

Alemlerin Efendisi (s.a.v) için söylenmiş çok bilinen bir söz: “ Doğarken Ümmetim, yaşarken Ümmetim, Mi’racta Ümmetim, ölüm anında Ümmetim dedi. Mahşerde de Ümmetim diyecek!”

Bu sözü hiç düşündünüz mü?.. Ümmet; geniş kitle demek! Kur’an, kuşlar ve diğer hayvanlar için de ümmet tabirini kullanır. Terim anlamını genişleterek düşünürsek YARATILMIŞLARIN TAMAMI; ÜMMET diyebiliriz!..

Niçin Efendimiz “ümmetim” diyor? Her güzel şeyi niye ümmetine istiyor? Ömrünü ümmete hakikâti fark ettirmeye adaması neden ?..

Kişisel Gelişim, NLP ya da Farkındalık seminerlerinde çokça söylenen bir olgu; Mutlu olmak istiyorsanız MUTLU ETMEYE ÇALIŞINIZ! Hakiki Mutluluk VERMEKTİR! Hakiki huzur PAYLAŞMAK ve BAŞKALARI İÇİN KOŞMAKTIR!..

“ Ya Rabbi bana ver!” sözüne kıyasla “Rabbim ümmete, insanlığa, başkalarına bol bol ver!” diye dua etmeyi Ümmet kavramı çerçevesinde çok anlamlı buluyorum!..

“Kendim için istiyorsam namerdim” sözünü samimiyetle söyleyenlere, Ümmete adanmayı yaşam ilkesi olarak seçenlere, istenecek BENi bir kenara iterek Biz kavramındaki Biri fark edenlere, kendisi dışındakileri kendinden gayrı görmeyenlere; Ümmetim diyen Rasül’ ün izinde yürüyenlere selam olsun!..

(26-09-2006)

(Mehmet Doğramacı)

120 - Nasip

Adam kölesi ile şehre iner pazar yapmak için. Ezan okununca köle namaz için müsaade ister ve camiye girer. Saatler geçip de çıkmayınca Efendisi içeri seslenir:

- Heyyy! Niçin gelmiyorsun seni dışarı salmayan mı var?

- Evet efendim bırakmıyor.

- Kim o bırakmayan?

- Seni içeri almayan kuvvet beni de dışarı bırakmıyor efendim!...

***

Hakikat yolunda fark ettiğiniz bazı gerçeklerden sonra insanların uğraştığı sorunlar, halleri, gidişatları size garip gelecek. Dertleri, sorunları kolayca çözümlenecekken niçin göremiyorlar diye üzüleceksiniz. Tavsiye ve destek için canhıraş biçimde gayret edeceksiniz.

Öneriler güzel. Sabrı ve Hakkı tavsiye de farz! Aman dikkat, her şey nasiple! Sakın sistemi zorlamayın!.. Unutmayın ki; içeri almayan da O, dışarı salmayan da!...

İçeri girmeyenler de en az girenler kadar güzel diyebiliyorsanız ne mutlu size!..

(27-10-2006)

(Mehmet Doğramacı)

121 - Bir Veli ile Muttaki arasındaki fark

‘Saflığını-arılığını’ korumaya dönük, bir kasılma olmaksızın enerjisini kullanan, tüketmeyen, ‘esas meseleye odaklanarak yaşayan’, derdini herkese anlatma, açma ihtiyacını hissetmeyen, yanıp tutuşmayan, fikrine/ilmine, mekârimi ahlâka güvenen, Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğine inanan, her şeyin ‘olurunu bulmaya’ çalışan, ‘bulduğu ile yetinen’, küçük işlerde ‘ hesaplaşmalarda’ erimeyen, ‘metin olan’, deneyim sahibi, beşeri münasebetlerde dengeyi korumayı bilen biri olarak tanımlanabilir bir Veli. O’nda bahsi geçen bu ipuçlarını yakalayabilirsiniz...

‘Gayba iman’ eden, korunmanın yollarına başvuran, sistemi anlamaktan, okumaktan ötürü ‘korunma ihtiyacını’ hisseden ve bunu bir hidayet yani gerçeği görme gibi kabul eden, kendisine ‘verilenden infak’ eden,’namaz dinin temelidir’ esası ile namazı ikame eden ise muttaki sınıfında yer alır.

“O halde fark nerede?” diye soranlara şu yanıtı vermek mümkün:

Velinin hedefi Allah’a ermek, Muttakinin hedefi ise Cennete ulaşmaktır denebilir.

Şimdi bu analize göre hangisi sahihtir?

Aşikâr ki, Veliler-Yakıyn Ehli- İslâm âleminin şahikası sayılıyorlardır.

(03-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

122 - Kısa bir süre önce

Bir buçuk yaşındaki bir bebeğe, annesinin de haberi olduğu halde, tecavüz edilmesi belki dünya tarihinde işlenen suçların ‘en kötüsü’ oldu diyebilirim.

Bütün toplum/ülke ve dünya, bu insanlık ayıbını konuştu.

Değerlendirmeye çabaladı, ancak akıl, klişelerin, yargıların ve üslupların ötesindeki bu ölçüyü kavrayamadı.

Olanlar yüzünden insanın ağzı bir karış açık kaldı. Bugüne kadar irili ufaklı pek çok şeye şahit olunmasına rağmen, böylesi gerçekten görülmedi.

Bu türlüsü, töre yüzünden çocuklarını kendi elleri ile boğan, katledenlerin yaptıklarını dahi acayip geride bıraktı.

Ne sosyal, ne kültürel yaşam, ne de dini dokümanlar bu olayı anlatamadı, yorumlayamadı.

Akla ve mantığa uymayan, insanın hayal gücüne dahi sığmayan,  ‘anneye-babaya emanet olduğu kabul edilen’ bir bebeğe başka canlı türüne rastlanmayacak bir teşebbüsü oluşturmak için kavramlar bir şey ifade etmez.

Bu insanlıktan çıkmışlar hakkında söylenebilecek en son söz bence şöyle olmalı:

‘Ya Rabbi, bunu yapanları sana havale ediyoruz.’

(07-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

123 - Etraf Sensin!...

Yakın görüştüğünüz yada hayatta karşınıza çıkan kişileri hiç düşündünüz mü? Sevdikleriniz de var, beğenmedikleriniz de. Hatta iş icabı beraber olmak zorunda kaldıklarınız da. Elinizde olsa bazısı ile yüz yüze gelmek bile istemezsiniz, ama nedense sürekli karşınıza çıkarlar, kopamazsınız! Düşündünüz mü sebebini ?..

Bir süre önce tanıştığım iki şahsı düşündüm. Biri olgunluk, tevazu, hilm, aşkla dolu tecrübeli bir gönül insanı. Diğeri coşkun, hareketli, nefsiyle mücadele azminde, alabildiğine delikanlı! Bu ikisi neden karşıma çıktı ?!..

Geldiğim nokta; İkisini de ben doğurdum! Biri ulaşmayı arzuladığım maneviyatın, diğeri geride bıraktığım hallerin somutlaşmasından başkası değil! İnanın böyle!.. İster negatif, ister pozitif görün, sizinle olanlar sizden başkası değil! Kimi olumsuzluklarınızın, kimi bastırılmış güdülerinizin, kimi ideallerinizin, kimi gayelerinizin, kimi aşmanız gerekenlerin şahsileşmiş örnekleri! Çekim yasası gereğince siz çektiniz onları! Kendinizi tanıyın diye!

Etrafımdakiler; benim! Etrafımı benimsiyor, doğurduklarımı seviyorum!

Çünkü kendimi seviyorum!...

(11-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

124 - Mezarımız nerede olmalı?

Gömülme hususunda son zamanlardaki talep, din eksenli yaşayanların dışında kalanlarda garip bir gelişme gösteriyor.

Deniyor ki, mezarım gül bahçeleri içinde, selvi ağaçları altında ya da dere kenarlarında olsun. Bu nedenle ‘Aşiyan’ı tercih’ ederim. Çünkü Boğaz’ı görüyor.

İsteklere bakar mısınız!

Ne hikmetse, böyle yerleri tercih ediyor, tutku ile istiyorlar. İşe yarayacağını düşünüp berbat bir yere gömülmek istemiyorlar.

Herhalde işin aslını bilmiyorlar veya habersizler.

Anlatalım:

Her kim, nerede gömülürse gömülsün, bir şey değişmez. Mezar yerini “iyi” ya da “berbat” diye vasıflandırmak doğru değil. Aralarında fark olmadığını söylemek gerekiyor.

“Nedir bu fark, neler olabilir?” diye sorarsanız, mevtanın kısa bir süre boyut değiştirerek gayb âlemine geçmesi, önemli olanın boyut değiştirmeden önce münkire nekire üstünlük sağlamasıdır.

Bu arada, mistik bir ayrıntıdaki uyarıyı da unutmayalım: Allah Rasulü (s.a.v) diyor ki: ‘Ölülerinizi Salih kimselerin yanına gömün.’ Böylece, gayb âleminde, huzurlu bir ortamın nimetlerinden faydalansın. Berzah hayatı ona zindan olmasın.

Sevgi ile kalın. Allah’a emanet olun.

(13-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

125 - Balarısı

- Vahyi nasıl işitiriz, diye sordu halkaya yeni katılan genç. Herkes kendince yöntemler saydı. Hiçbiri genci tatmin etmiş görünmüyordu. Grubun en tecrübelisi söze girdi: “ Vahyi biz duyamayız, balarısı duyar!..”

Herkes şaşkındı. Devam etti:

- “Rabbin balarısına vahyetti”(Nahl-68) yi arı mucize hayvan, bal süper gıda diye anlarsan hava alırsın! Kur’an ne biyoloji kitabı, ne de gıda rehberi! Deli etme insanı!

Celalini Cemal takip eder, inciler döktürürdü. Yine öyle oldu:

- Arı ne yapar? Bal. Kendi için? Hayır, insanlık için! Renk ayırmaksızın çiçek dolaşır. Kraliçeye sadık, kovana bağlı! Ne anladınız ?!..

Biri çekinerek sıraladı: “ 1- Arı gibi insanlık için yaşayacağız. Ego için değil. 2- Kesretteki manalardan özler toplayıp, Vahdet mayası yoğuracağız. 3- Gönül kovanına bağlı, Rehbere sadık çalışacağız. Böylece vahyi işitiriz!..

“İşte bu! ” dedi keyifle. İşareti ile ikram faslı açıldı. Bal şerbeti dolu kaseler içilirken balarısının vahiy alışı, Rasülullah’ın bal şerbeti sevmesi ayrı bir boyutta konuşuluyordu.

(16-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

126 - Beleşcilik

Karşılıksız iyilik infak’a, her şeyi maddi manevi sürekli başkasından beklemek yani bir anlamda üretimsizlik ise beleşçiliğe dayanır. Beleşçilerin beklentilere, ilginç ve özgün yaklaşımları vardır.

Özellikle ‘üretim’ ile ilgili konulara önem vermeye hiç de niyetli görünmezler. Üzerine eğilmedikleri gibi tam tersine duyarsız davranırlar. Bu tür sınıfın türemesi, asalak hale gelmesi toplumun yapısını, kültürel konumunu tehlikeye atar. 

Ayrıca, gerçek anlamdaki iyiliğin, pişirilip hazır halde önüne konan sofranın varlığını hissedemediklerinden tanınmaları güç bir hale gelebilir. Beleşçilik vasfı, insani değerler açısından hiç de tasvip edilen bir değer değildir.

O yüzden insan üretebilmeli, hazıra konma sevdasından vazgeçerek tembelliği huy haline getirmekten kaçınmalıdır.

Ancak, yardım istemekle, beleşçi olmak aynı şey değildir.

Yardım, çözemeyen ama çözmeye azimli olan bir kişiye yapılan iyiliktir. Bir nevi paylaşmadır. Bu farkı ayırt etmeden yapılacak her iyilik, herkesi ‘beleşçi hale’ getirecek ve toplum dağıtacaktır.

(19-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

127 - Rüyada Onu Görmek!

“Rüyada beni gören; hakikaten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez!” hadisini hiç tefekkür ettiniz mi? Rüya için mi söylendi sadece? Tefekkür edelim!

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!”  hadisi dünya hayatının özü. “ İçinizden bir rasül gönderen Odur! ” (9/128)  “ Rasül göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz” (17/15) ayetleri Risalet işlevinin kıyamete kadar daim olduğunun delili! Hadisi okuyalım:

“ Rüyada ( dünya hayatında) beni gören ( Risalet işlevimle Sünnetullah hakikatini açan, yaşayan bir zata erişen) hakikaten beni görmüştür! ( Ondan yansıyan ilim- hal bendendir!) Çünkü şeytan benim suretime giremez! ( Beşeriyet; hakikatime perde çekemez! O zatın beşeriyetine takılıp sakın mesajından perdelenmeyin!)

Benzer işaretleri çok önceden okuyan Kaygusuz Abdal’ ı dinleyelim:

Maksud cihana gelmekten / Kişi Rabbin bilmekmiş
Rabbini bilmekten murad;  / Evliyasın bulmakmış!
Evliyaya gönül vermek; / Rengine boyanmakmış!

***

Biz böyle okuduk. Doğrusunu Allah ve Rasülü bilir!
Dünya hayatında yolu bir Hak Dostuna uğrayıp, gereğince nasiplenenlere selam olsun!

(23-11-2006)

(Mehmet Doğramacı)

127 - Eylem

Mistisizm– Tasavvuf boyutunda ‘eylem yapabilme’, aklın icapları doğrultusunda bir strateji ortaya koyma, ‘bayrak açma’  olarak kabul edilir. Karşılığı çok şiddetli olur.

Ahlakçı tutum, eylemi kişinin kendini kanıtlaması, meydan okuması gibi görmeye yatkındır. Şayet eylemi ortaya koyan, tarzını belli ederse bu kaygı daha da şekillenir. Anlık çıkışlar ise eylem amacından ziyade, içgüdülere, benliğin kontrolsüzlüğüne bağlanabilir.

Kendini bilen, koruyan/korunmak isteyen, eylemsizleştirici olmanın yollarını arar. Namus gibi belalı bir konuda  bile hassasiyetini korur. Toplum açısından eyleme girişmenin en bariz yolu, kadın konusundaki zafiyettir.

Kadınlara yönelik bir yaptırımda ne olursa olsun birey duygularına kapılır, kendini kaybeder, ürkütücü olur. Tanınmaz hale gelir.

Bu ise faydacılıktan ziyade, onları hapsetmek ve toplum hayatına adım atmalarını engellemek demektir.

Bu şekildeki eylemler gayeden uzaklaşır, şiddet ve baskı unsuru sayılır.

(27-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

128 - Olmadı Sn. Polat

Bildiğiniz gibi Arda, Galatasaray’ın parlayan yıldızı. On dokuz  yaşında, yani kimlik ve kişiliğini kazanmış, delikanlılık çağına girmiş, kısaca rüştünü ispatlamış biri. Ne var ki, kısa bir süre önce Zidane’yi hatırlatan hareketi ona hiç yakışmadı.
Bu konuyla ilgili yoruma girmeden, medyada, yaşıtları ile ilgili haber yaratan, sık sık okuduğumuz ve gördüğümüz birkaç örneği size aktarmaya çalışalım:
-Babasının otomobiline aldığı üç  arkadaşı ile Boğazı gezisine çıkan on yedi  yaşındaki genç, bir direğe çarptı, gençlerden ikisi öldü, ikisi ağır yaralı.
-Falanca okulda gençler arasında çıkan kavga sonunda bir öğrenci tabanca ile vuruldu, hastaneye giderken yolda yaşamını yitirdi.
-Bir lise öğrencisi çantasında taşıdığı bıçakla öğretmenini ağır yaraladı.
-Yaşları 16-17 arasındaki dört genç, bir kızı eve kapatıp tecavüz etti.
Bu dokümanların ışığında tekrar Arda’ya dönüp şunları söyleyebiliriz: Verdiği her karar, yaptığı her davranış kendisini bağlar. Ancak Arda’nın davranışını yanlış olarak yorumlamak, ona doğruyu göstermek, yardımcı olmak demektir. Aksi düşünülemez. Ne var ki, GS yöneticisi Adnan Polat’ın, Arda’ya bu hareketinin sonrasında “ Kimse senden özür beklemiyor” demesi, topluma ibret olması açısından hiç de etik olmadı. Kulağını çekeceği yerde, bu sözü; ‘Ardacığım, sen, başka maçlarda da istediğine kafa vurabilir, tekme atabilirsin” anlamına gelmez mi?
Atatürk’ün ‘ben sporcunun zeki ve ahlaklı olanını severim’ özdeyişine hiç uymadı doğrusu!

(30-11-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

129 - Ahlaksız teklifte 'ama' faktörü

Aliye isimli dizi, uzun zaman gündeme oturdu. Çünkü toplumda kanayan bir yaraya parmak basmıştı. Şimdi yerini ‘Bin bir gece Masalı’na bıraktı. Bu dizi de anlaşılan, epey gürültü koparacağa benzer. Konusunu ve adını kimilerince masum olan bir ahlaksızlık olayından almış.

Şöyle ki senaryo; çok zor durumda olan bir kadına hasta oğlunun tedavisi için patronuyla 150 bin dolar karşılığında bir gece birlikte olma teklifinin getirilmesi ve bunun kabul edilmesi ile ilgili.

Bence bu dizi, toplumun genel yapısını, nerede, hangi düzeyde bulunduğunu da açık seçik ortaya koyması açısından çok ilginç. Yapılan araştırmalar bunu gösteriyor.

Ama bu çok farklı; ‘Evladım için yapamayacağım şey yoktur’ diyenler de var.

Oysa sağduyulu televizyon yayıncılığının temel ilkelerinden biri, aile kavramını ayakta tutmak, desteklemektir.
Hem anneler, hem hasta çocuklar aşağılanıyor.
Ve bütün Türkiye de ahlaksızlığın yüceltilmesine alkış tutuyor.
Böylece, ahlâk erozyona uğruyor demeye getiriyorlar.
Şunu da ilave etmeden geçemiyorlar: Anneler bugün çocuklarının ameliyatı, yarın eğitimi için fahişeliğe başlamazsa utanç duyacaklar herhalde…
Ben de aynı kanaatteyim. Çünkü, ‘Ama’ demenin sonu yoktur. Zira, bir kere bir şeyi yapan/yaşayan, ‘ ar damarı çatladığından’ ikincisi başına geldiğinde bu faktörü unutur, hatırlamaz bile.

(04-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

130 - Dini Duygu ve Hac İbadeti

Dini duygu yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır.  Her ne kadar günümüzde dünya gündemi fitneler ile çalkalansa da insanların güven duyacağı her şeyini tevdi edebileceği dayanak noktası Allah inancı devamlı bir ihtiyaçtır.

Çokları vicdan ile hesaplaşma korkusundan bu ihtiyacı görmezlikten gelip, geçici dostluklar, bağımlılıklar, eğlence, alkol, uyuşturucu gibi şeyler ile avunsalar da bu hakikat değişmez. Nitekim yaşadığımız çağın stres asrı olmasının arkasında yatan sebep dini hakikatlerden uzaklaşmak olarak ifade edilebilir. Bu acı hakikati ilahi Rehberimiz “Her kim benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz” (Taha, 20/124) ayetiyle beyan etmektedir.

Hac ve İslam Kardeşliği Heyecanı

Bu günlerde hac ibadeti; Müslümanları heyecanlandırmaktadır. Kâbe etrafındaki tavaf tevhidin simgelerindendir. Beyaz kefen rengi ihramlar ile Arafat’taki vakfe “Ölmeden önce ölünüz” kelamının tecellisi gibidir.

 İslâm özü itibariyle birlik, beraberlik, muhabbet ve kardeşlik dinidir. Mal, makam ve ırk farkı gözetilmeksizin, yapılacak olan tavaf ve ibadetler, İslam dünyasının kaynaşmasına vesile olması temennisiyle…

(08-12-2006)

(Emin Sert)

131 - Neler olabilir?

Bazı konular gündemimizi oluşturuyor. Ve halk arasında ciddi yaklaşım farkları bulunuyor. Muradım, burada tartışma yaratmak, meşru platformların dışına çıkmak değil. Kim haklı kim haksız tartışmalarına girmekten yana da değilim. Tartışmalardan esinlenerek toplumsal yaşamda temel konularda olup bitenlerle ilgili ne düşündüğümü, birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istedim.
· Çocuk hayat bulmuşsa – 120. günde beyin ruhu üretir bebek canlılığa kavuşur- kürtaj yaptırmak kesinlikle yanlış bir işlevdir. Bu resmen bir can almadır ve adı CİNAYET’ tir.
· Doğuştan azaları tam olan bir insan, sonraki evrelerde, elini veya ayağını bir trafik kazasında kaybederse, ölüm ötesi yaşamda vücut azaları tam olarak sonsuza dek yaşamına devam eder. Hayatta iken olagelen bir eksiklik ruha yansımaz.
· Buna benzer şekilde erkek olarak dünyaya gelen biri, dünya yaşamında geçirdiği ameliyatla kadın olmuş (aslında böyle bir şey tıp açısından mümkün değil) ve bu şekilde hayatına devam ediyorsa, ölüm ötesinde ruhen erkektir. Erkek görüntüsü ve kemâlatı ile haşr olacaktır.
· Doğuştan âma olup gözleri hiç açılmayan, ışıktan yoksun kimseler ölüm ötesinde göreceklerdir.

Yine doğuştan sağır-dilsiz olarak dünyaya gelenler ise ahiret boyutundaki sürelerde hem duyacak hem de konuşacaklardır.

(15-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

132 - Apronda Deve Kurban Etmek

Onarımı tamamlanan RJ 100 tipi yolcu uçaklarının sonuncusu, İngiltere’ye teslim edilmek üzere aprona çekilince personel, ‘kendi arasında topladığı parayla’ bir kurban kesiyor. Ancak, durum farklı yönlere çekilirken özellikle, başlarındaki şef-mühendis suçlanıyor ve olay adeta kara bir mizaha dönüştürülürken “bu ne rezillik!” deniyor.
Peki bunun ne sakıncası olabilir?
Ülkemizin % 99’ u Müslüman değil mi?
Güya Allah’a, resulüne inanan bir milletiz!
Allah Rasulü Hz. Muhammed’in
kurban kesimini bir ilaha kan akıtmak şeklinde buyurmadığı ortada. Çünkü kendisi, tanrının olmadığını söylüyor.
O halde?!..
Kurban, sadece haccın bir rükunu değil. Kevser suresinde “kurban kesin” demiyor mu? Diğer surelerde bu ilahi emir yok mu?
Şu halde, havaalanında deve kesme konusu çok fazla abartılmadı mı dersiniz?
Lütfen, biraz akıllı ve vicdanlı olalım. Bu arkadaş hırsız değil, arsız değil. Dar kafalı hiç değil, aksine iyi niyetli. Eldeki, işe yaramayan bozuk uçakların çıkması nedeni ile en içten duygularına tercüman olmuş ve adağını yerine getirerek deve kurban etmiş, etini de fakire fukaraya dağıtmış.
Bunun neresi kara mizah anlayamadım.
Anlayan varsa, lütfen bizi de aydınlatsın ışığa kavuşalım derim.
(22-12-2006)

(Ahmet F. Yüksel)

133 - Ait Olmak mı ?..
Şehirlerarası mola yerinde çaylarını yudumlarken aidiyet duygusunun insan için olmazsa olmazlığından bahis açıldı. Herkes sırayla aidiyetlerini dile getirdi:

- Benim için memleket mühim! Hemşerilerimi görmezsem rahat edemem.

- Ailem her şeyim! Onlar için yaşarım.

- Sevdiğime canım feda! Her şeyim O benim.

- İşime aşığım! Beni hayata bağlar işim.

- Akrabalar ve eş- dost olmadan asla! Bunalıma girerim çevrem olmazsa.

- Bilimselliğe tutkunum! Bilimsel olanın haricindekiler açmaz beni.

Aykırı çıkışlarıyla bilinen pat diye girdi söze:

- Kelepçeleriniz, prangalarınız mübarek olsun! Sırat Köprüsünde ayağa dolanan kancalar varmış hani?! Kancalarınızı sevdiniz demek?..

Ötekiler bozuldu. “ Nasıl yani, aidiyetlerimiz kötü mü? “dediler. Bizimki devam etti:

- Rasulullah (s.a.v) nereye aitti? Sizin gibi aidiyetleri var mıydı? Neden “dünyaMIZ ” yerine “dünyaNIZ “ demeyi tercih etti?..

Kalkış anonsu duyulurken ekledi:

Mola yerine yapışan; otobüsü kaçırır! Dünya; Ebediyet Yolcusunun molasından başka bir şey değil!..

(28-12-2006)

(Mehmet Doğramacı)

134 - İnsani Değerler

Geçtiğimiz hafta içinde iki olay, toplum yaşamında dikkâtleri üzerine çekti. İlk olay, Galatasaray'ın değişmez, alternatifsiz kalecisi Mondragon'la ilgiliydi. Fenerbahçe maçında fanatik seyircilerin ikinci yarının hemen başlarında kafasına attığı ses bombasıyla bir süre yerde kalan ve işitme sorunu yaşayan Faryd Aly Camilo Mondragon, Türk futboluna leke düşürmemek için maça devam edeceğini belirtmiş; ‘Bugün (Salı günü) öğle saatlerine kadar hafif bir uğultu duydum. Hakemle o konuyu konuşmamıştım, ama zaten ne olursa olsun sahada yatmayacak ve oyuna devam edecektim. Bu kadar güzel bir gösteriyi lekelemek istemedim. Sportif ahlakım buna izin vermezdi. Türk futbolunun imajını kötüleyemezdim. Güzel olması gereken bir olayın kötü sonlanmasına neden olmamak için o maça devam etmem gerektiğini düşündüm." demiştir.

Bu arada, Mondragon'un maça, üzerinde hasta köpeği için 'Tommy her zaman kalbimizdesin!' yazılı bir tişörtle çıktığını da söylersek onun hiç de yapmacık hareketler içinde olmadığını, kişiliğini süfli yaşamla şekillendirmediğini gözlemliyoruz.

Öte yandan Galatasaray Teknik Direktörü Gerets de, kafasına yabancı cisim atarak alnını delen ev sahibi takım seyircisi için, ‘keskin nişancıymış, tebrik ederim’ demekle yetindi. Bu bir anlamda ‘kendisine taş atana, gül atıp karşılık vermek’ anlamına gelir.

Taş gözüne gelebilir, kör olmasına dahi neden olabilirdi. Ama o, sakin ve efendi durmasını bildi, öfke yağdırmadı, oyunla ilgilendi.

Bütün bu olumsuzlukların bir daha asla olmaması için ve bizlere neler yapılması gerektiğine dair çok önemli dersler veren bu iki insanı hiç unutmayacağız.

(05-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

135 - Nerede, Nasıl, Kiminle ?..

Tasavvufla ilgilenenler temel kavramları bilir, bakış açılarını onlarla genişletirler. Mertebe, Esma, Batini Mana, Sünnetullah vb konular ana eksen. Bunları tabii ki bilecek, tefekkür edeceğiz. Dikkat çekmek istediğim; tasavvufun nerede, nasıl, kiminle yaşanacağı?..

Bu iş sadece okumak, yazmak ve  sohbet olsaydı yüzlerce Veysel Karani, binlerce Mevlana, sayısız Yunus’lar seyrederdik! Çok azlar değil mi?

Bu iş; yaşamdır efendim, kavram edebiyatı değil!.. Nasıl yaşanır? Sizde, sizinle, şimdi! Talep ettiğiniz idraki ve çevrenizde gelişenleri paralel bağlarla düşünün! İdrak; çilesiyle, nimet; belasıyla geliyor! Kuliste senaryo tekrarı kolay! Sahne performansı hiç de öyle değil! Kavramlarla erilse; Veliler çile çekmez, oturur kavram ezberlerdi!

Ötede değil; evinizde, işyerinizde canlı sahnelerle gelecek talep ettikleriniz! Öze talipseniz, öz çıkana dek yontulacak, sıkılacaksınız! “Rabbin kalemle yazmayı öğretendir” sırrını isteyen; yontulacak ki kalem olsun! Kalemsiz yazılmaz, okunmaz!

Yontulmaya, sıkılmaya razıysanız şu gerçeği hiç unutmayın:

Binanın sağlamlığı; teknik raporla resmiyet, depremle hakikat kazanır!

Deprem başladığında ayakta kalanlardan olmanızı niyaz ederim.

(07-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

136 - Ahtapot

Yılbaşı ve onun devamı olan bayram günlerinde yurt sathında, yine çoğunluğu kurallara uymama ve aşırı hız nedeniyle kazalar meydana geldi. Bu bağlamda, son yıllardaki ölü bilânçosuna bir göz atalım.
İstatistikler şunu gösteriyor:
1998’ te 9 günlük tatilde 159 kaza, 216 ölü, 375 yaralı,
1999’ da 9 günlük tatilde 134 kaza, 190 ölü, 340 yaralı,
2000’ de 9 günlük tatilde 121 kaza, 176 ölü, 275 yaralı,
2001’ de 9 günlük tatilde 132 kaza, 190 ölü, 255 yaralı,
2002’ da 5 günlük tatilde 52  kaza,   58 ölü, 10 yaralı,
2003’ te 9 günlük tatilde 83kaza,  114 ölü, 252 yaralı,
2004’ te 5 günlük tatilde 46 kaza,   60 ölü, 129 yaralı,
2005’ te 4 günlük tatilde 46 kaza,   78 ölü  145 yaralı,
2006’ da 9 günlük tatilde 80 kaza, 109 ölü, 179 yaralı.
2007 yılı rakamları ise henüz kesinleşmedi, ama ölü sayısının 60 civarında olduğu tahmin ediliyor. Belirli sürelerde trafiğe ve kurallara uymanın gerekli olduğu dile getiriledursun, yurt sathındaki kişisel düzen bu idealin karşısında duruyor. Buna aslında bir düzen değil, insanların yaşamını bitiren, süründüren bir ahtapot desek yeridir. Trafik, varlığıyla hayatı cehenneme çevirirken, toplumun ne yazık ki bu canavarı önemseyemez, hatta fark edemez durumda olduğu görülüyor.
Ateş düştüğü yeri yakar derler. İşte bunu bir bilip idrak etsek, davranış tutarlılığına bir kavuşabilsek, ahtapotun kolları düşecek ve bizler yeni acılarla  karşılaşmak durumunda kalmayacağız.
Başka acılar yaşamamak dileğiyle Allah’a emanet olun.

(12-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

137 - Kimi Severim

Ben en çok gusülhânede cesedimi yıkayacak, henüz tanımadığım ve asla tanıyamayacağım memuru severim.

Çünkü benim için hayır duaları edecektir; mâzimi, günahlarımı ve yalanlarımı hiç bilmeden.

Çünkü bu iş duasız yapılabilecek bir iş değildir.

Ben en çok o memuru severim.

Çünkü beni, bana rağmen, çenemi bağlamış vaziyette, tertemiz bir şekilde mezarıma hazırlayacaktır.

Ve bunu kafaya takmayacaktır çünkü sırada daha çok ceset vardır ve hep de olacaktır.

Ve evine gittiğinde eşine benden bahsetmeyecektir müspet veya menfi şekilde...

İşte, aldığı üç beş kuruş bahşiş veya uyduruk maaşla izah edilemeyecek kadar ulvî bir iş yapan o kişi var ya...

Hani, kendi cesedini kimin yıkayacağını bilmeden sessiz sedâsızca işini yapan o insan var ya...

Ben, en çok onu severim.

(15-01-2007)

(Prof.Dr. M. Kerem Doksat)

138 - Tersini Hesaba Katın!

İnsan; neyi çözümlerse çözümlesin, yeterince çözemediği unsur yine kendisi! “ Kalıp düşünce ve algılarından kurtulduk ” dediğimizde bile kalıplar var, fark edemediğimiz!

Fikir üreteni; o fikri en iyi yaşayan olarak kabul de bir kalıp! Biri, ilmin vazgeçilmezliğinden bahsetse; Onu alim sayar çoğunluk. Biri  “ Hedefe varmak için rehber lazım” dese; iyi rehber olduğu zannı uyanır! Kim neyi dillendiriyorsa onu en iyi O yaşar diye kabul ederiz. Acaba öyle mi? Geçenlerde bir psikolog tersini söyledi:
- Kişinin yoğunlaştığı şeye dikkat edin! Gündemde tuttuğu konu; zaafı yada dinmemiş özlemi olabilir! “ Ego kötüdür ”, diyenin şuur altında güçlü bir ego, “ Tevazu olmazsa olmaz ”  diyenin derununda kibir ve hükmetme arzusu uyuyor olabilir!..

Bu ilginç tespit şunları düşündürdü:
- Kimseyi gözünde idolleştirme, beşerdir!
- Tâbi olacağın şey İlimdir; Alim değil!
- “ İnsan; dilinin altında saklıdır. Konuşturun ne olduğunu söylesin!” (Hz.Ali)

Zaafın bilinsin istemiyorsan, susabildiğin kadar sus!

(19-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

139 - Gerilim!

Gerilim, taraflar arasındaki uzlaşmaz tutumun devamlılığı halinde, kendiliğinden ortaya çıkan bir haslettir. Sinirlerine hâkim olamayan bireyler, bilinçsiz şekilde bir güvensizlik ortamı yaratmak durumunda kalıyorlar. Ortamının başıbozuk oluşu ayrıca taraflar arasında iletişim bozukluğuna da neden teşkil ediyor.

Toplumsal yaşamda gerilimi kimin kaşıdığının, kimin hangi gerekçelerle bu gerilimi artırdığının, kimin haklı ya da haksız olduğunun hiç mi hiç önemi yok demek mümkün değil. Mutlaka başlatan bir taraf olacaktır. Aksi düşünülemez. Önemli olan, her iki tarafın da eleştirel yanlarını tırmandırmaması, şiddete başvurmamasıdır.

Gerilimin panzehirinin toplumdaki bilgi ve enformasyonun artırılması olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

Toplumun topyekûn görüşlerinin artırılmasından, özgürleştirilmesinden, ilminden, paylaşımından başka hangi önemli mevzi var ki?

Bu nedenle yalnızca bayram ve yılbaşı vesilesiyle de olsa gerilimin yavaşlatılması, 'zeytin dalı uzatıp uzlaştırıcı' mesajların verilmesi büyük önem taşıyor.
Uzlaşmada iyi niyet ve hoş görünün sırrı var. Bu işe soyunanlara fazlasıyla görev düşüyor ve onların rolünün altını çizmek gerekiyor.

Birbirleriyle kardeşçe yaşamak ve durumu rayından çıkaracak bir noktaya götürmemek aklın eseri olsa gerek. Altımızda yer alan fay hatları kırıldıktan, kısaca iş işten geçtikten sonra yumuşamak bir işe yaramadığı gibi insan kalitesinden de bazı şeyleri alıp götürüyor.

(22-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

140 - Harika Bir Antivirüs

Beyninde bir dizi sorunla daralmış, hiçbir şeye odaklanamaz olmuştu. Ne duygusunu ne de aklını kullanabiliyordu. İnsanlar, ilişkiler, gelişmeler gönlünü kilitliyordu, bilgisayarı bozan virüs gibi.
İyi bir antivirüs olsa, gönlüme yüklesem, benliğim temizlense diye iç geçirdi. Sonra güldü kendi kendine; bilgisayara antivirüs yüklenirdi ama şuura ne yüklenebilirdi ?..

Uykuya daldı. Rüyasında tarihi bir bedestendeydi. Yazılım satan dükkana gitti ayakları. Nur yüzlü satıcı:
- Antivirüs arıyorsun değil mi?
- Evet, dedi heyecanla..
Bir dizi program çıkarıp tanıttı:
- Bak bu RİYAZAT. Müthiş temizler. Kullanımı zor. Herkes kaldıramaz! Şu İLİM. Pahalı değil ama gayret, sebat ister. Boşluk affetmez.
Daralmıştı:
- Ucuz, zahmetsiz bir şey yok mu?
Adam anladı, gülümseyerek:
- Var! Verdiklerimin çoğu şuuruna yükleyemedi. Kaldırmadı kapasiteleri. Dene istersen. Ücret istemem. Hediyem olsun.
Dükkandan sevinçle çıkarken ambalajdaki yazıya baktı:< Bu program; İMAN- EDEP- SALİH AMEL- HALİS NİYET- FEDAKARLIK ile desteklenerek kullanılırsa bilinci tüm virüslerden temizler. Hiçbir hakkı mahfuz değildir. Bolca kopyalanabilir.
Etiketi açıp programın adını okudu:
SEVGİ !..

(27-01-2007)

(Mehmet Doğramacı)

141 - Yaşam Düzeni

İstanbul’dan uçup Londra’ya konunca, kendimi bir sessizlik kentinde buldum.  Önceleri bu sessizliğe uyumda bir süre zorlandım.

Metroda, açık trende, otobüste müzik, olması gerektiği şekilde, kulaklıkla dinleniyor. Kimseyi uyarmak zorunda kalmıyorsunuz.

Etki-tepki, eylem-karşı eylem gibi bizde olağan karşılanan kurallara da yer yok. İnsanlar kültürlü ve birbirlerine saygılı.

Durulacak yer herkes tarafından çok iyi biliniyor. Kimse rahatsız olmuyor. Burada sistem ön planda, ayrıca hayat pamuk ipliğine de bağlı değil.

Ölüm yolu,

Ölüm virajı,

Ölüm geçidi,

Ölüm kavşağı gibi deyimlere hiç rastlamıyorsunuz.

Aklıma takılan soru şu: Sahi bu toplumsal düzen yapılırken biz neredeydik acaba?

Anlayacağınız, toplumsal enerji hayal âleminde yaşam düzeni içinde yerini alıyor.

(31-01-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

142 - Küresel ısınma

Önceleri kimse fazla ciddiye almıyordu, küresel ısınmanın somut belirtileri kendini hissettirinceye kadar. Artık en duyarsız-lakayt olanlar bile bu ısınmanın insanlığın en büyük tehlikelerinden biri olduğunun farkında.

Neredeyse kış bitti. Ne yağmur yağıyor, ne kar. Sadece zaman zaman oluşan kuru bir soğuk. Bu havayı enteresan bir şekilde Londra’da da yakaladım.  Kaldığım süre içinde yağmurun damlası düşmedi desem yeridir.

Uzmanların hazırladığı rapora göre; sera etkisi yaratan karbondioksit gazları salımında, endüstriler kadar olmasa bile bireylerin payı da bulunuyor.

Örneğin, 2002 yılında159 milyon ton olan özel amaçlı enerji tüketimi, bir yıl içinde yüzde 4.7 oranda artış göstermiş.

Buna göre, ilerleyen sürelerde küresel ısınmanın etkileri tüm dünyayı içine alacak ve bu durum insanoğluna açlık, su kıtlığı olarak yansıyacak.

Şimdi bizim üzerimize düşen görev, yapmamız gereken şey, işin ciddiyetinin farkına varıp tüketim alışkanlıklarımızda aşırılığa gitmemek olmalı. Örneğin Fransa’ da halk, çantalarında taşıdıkları bez poşetlerle marketlerde alışveriş yapıyor.

Anlayacağınız, söz konusu olgu artık kapımıza kadar geldi.

Lütfen dikkât!

(02-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

143 - Neyi Iskaladık

Kanuni’yi eleştirdik Hürrem’e tutuldu diye. “Cihan padişahında sevebilecek kocaman bir yürek varmış, hükümranlık otoritesine kalbini feda etmemiş” diyemedik!

Kays, Leyla için çöllere düştü. Mecnun dediler. Mecnun deli demekti. Sevmek delilikti! Mecnun olmasa edebiyat arşivleri, ölümsüz eserler kimi referans alacaktı, görülmedi!..

Yusuf (as) öne çıktı da Züleyha kerih görüldü! Evrensel bir şahsiyetin yoğrulmasında Züleyha’ nın payını önemsemedik! Züleyha’ yı; saldıran, nefis kölesi bir kadın saydık!..

Ferhat dağları delerek su getirmişti Şirin için. Hayat veren bengisunun özden fışkırması için Şirin sevgilinin aşkı; motor güç idi. O gücü göremedik!..

Alemlerin Efendisi Hümeyra’ sını seviyordu. Gece Medine sokaklarında koşuya çıkacak kadar! Onun içtiği yerden içecek, yediği yerden yiyecek kadar. Efendimiz Onun hücresinde kanatlandı ukbaya! Ravza; Aişe’ nin hücresi! İslam Tarihi okuduk ama okuyamadık Hz.Muhammed (sav) ile Aişe-i Hümeyra aşkını!..

Sevgiyi ıskaladık dostlar!..
Akıl, mantık, realite dedik ıskaladık sevgiyi!...

Sevebilecek cesaret sahiplerine selam olsun!
Aşk olsun!..

(14-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

144 - Gasp

Biz globalleşmeden, varlık- yokluk arası bir dengeden, çokluğun olmamasından dem vururken, insanlar sorunların pençesinde hiç de öyle düşünüldüğü gibi ‘global’ yaşamıyorlar.

Düşünün bir kere; en önemli sorunlardan biri ‘Gasp’. Artık kimse bu konuyu konuşmak bile istemiyor. “Evet, böyle bir durum var” diyenler, demenin ötesinde bir şey yapamıyor.

Halk, çaresiz bir şekilde mahallesinde, sokağında, evinde, şiddete dayalı gasp olaylarına karşı yapayalnız kalıyor. Kendilerine ‘el uzatacak’ ve bu sorunlarını çözecek birilerini arıyor. Ama seslerini duyuracak kimseyi bulamıyor.

Çoğunluk, ‘değerlerin kaybolmasından’ yakınıp şikâyet ederken, sorunun daha çok, kolay edinim zihniyetinden kaynaklandığını söylüyor. Bazıları ise ‘şekilsel bir dindarlıkla da olsa’ gidişatı durdurabileceğini düşünüyor. O nedenle dini bilgilerin topluma daha fazla yansıtılmasını istiyor. Ancak, bu arada ‘irtica yükseliyor’ gibisinden sesler de duyuluyor.

Bu sorunlar böylece başka sorunları da beraberinde getiriyor ve GASP olaylarının çözümü unutulup gidiyor.

(19-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

145 - Kader değil de ne?

Uzmanlar, hemen herkesin korktuğu ama gözünü kapattığı bir gerçeği bir kez daha haykırıyor:

‘Zamanı geldi.’

Bilim adamlarının verdiği bilgiye göre aynı deprem bugün olsa, bakın ‘İstanbul’ da neler olacak:

10 bin bina tamamen yıkılacak.

50 – 60 bin bina ağır hasar görecek.

40 – 50 bin kişi ölecek.

Kentin alt yapısı çökecek.

Ayrıca Prof. Sucuoğlu’nun verdiği bilgiye göre sadece ‘Fatih ilçesinde’ deprem riski çok yüksek olan bina sayısı 5 bin. Böyle bir felaketin sonuçlarını düşünmek bile korkunç.

Bütün bu verilere rağmen, İstanbul halkının kuşkuya düşmeyi bir an bile aklına getirmediği ortada.Bu insanların ‘kendilerine hiçbir şey olmayacağına’ dair inançları var.

Asla telaşa kapılmıyorlar. Hatta bir süre evvel bazı kentlerin yok olmasına neden olan depremleri görmelerine/yaşamalarına rağmen bu gerçeği kabullenmeye yanaşmıyorlar.

İnançları öylesine sağlam ki, bu kentten çekip gitmek yerine kalmayı yeğliyorlar. Köklü inatları öyle güçlü ki bunu kendilerine yediremiyorlar. Alıştıkları mekânlarından bir türlü ayrılamıyorlar.

Gülümseyerek konuyu şu yorumla kapatalım:

Bu ilginç tavır için sizi bilmem, ama ben sadece “KADER” diyorum.

(24-02-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

146 - Harika Bir Antivirüs

Sn. A.Hulusi, KUR’AN MUCİZESİ EKBERİYET yazısında “Geçmişteki değerli zâtların, hangi cümleyi veya şiiri hangi aşamada söylediklerine; yazdıklarının sıralamasına çok dikkat etmek, olayın seyrini anlamak ve düşünsel gelişmeleri hakkıyla tespit açısından çok önemlidir.” tespitinde bulunuyor.

Evrensel zatlar; muhtelif görüşlere dayanak alınırlar. Mevlana, Yunus’u sevenler arasındaki çeşniye şaşarsınız! Zıt bakışların ortak paydası bu zatlar. Belli boyuttaki söyleme tâbi olmak, bu ilginçliği ortaya çıkarır. Mesela, Namazı savunanların da, önemsemeyenlerin de referansı Yunus! Niçin mi? Bakın şiirlere:

Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil

...

Bana namaz kılmaz diyen / Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem / Hak biliyor niyazımı

Her kim Müslüman olmadı / Beş vakit namaz kılmadı
Bilin Müslüman olmayan / Ol tamuya girse gerek!

***

Hangi Yunus? Çelişki mi var? Hayır!..  Boyutsal yolculuğun farklı istasyonları bunlar!
Boyutsallıkta boğulmadan, Cem denizine dalanlardan olmamız niyazıyla!

(02-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

147 - Toplum çöküyor

Toplumsal yaşamda sapkınlık (dalalet) ve aymazlık ( gaflet)  içinde yaşamını sürdürebilen insanlar olabilir. Gözünü hırs bürüyen, yalakalık yapmak suretiyle bir yerlere gelme çabasında olan, yeteneksiz, cahil, gelişmemiş, alt yapıdan yoksun, kültürden nasibini almamış olanlar da bulunabilir. Bunlar doğal ve olağandır. Ancak, ahlakın temel esaslarından yoksun olunması artık ciddi şekilde tehlike arz etmektedir.

Tinerciler,gasp, hırsızlık, tecavüz, magandacılık olayları toplumun çöktüğünün bir kanıtıdır. Ne yazık ki, din, küreselleşme ve çağdaş anlayışlar arasında bu olumsuz faktörler gitgide artmakta ve çok tehlikeli bir hal almaktadır.

Hemen herkesin dindar olması beklenemez. Bunu hoşgörü ile karşılamak lazım. Benim yakınmam, toplumun iyice süflileşmesi ve bu batağa gömülmesidir.

Dostlarım! Bunu yazmak bile bana acı veriyor. Ancak söylemek zorundayım. Müstahak olan, layık olduğu şeyin karşılığını bir şekilde alacaktır.

Bundan hiç şüpheniz olmasın.

(07-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

148 - Toplum çöküyor

Sanıldığı gibi, ‘imaj peşinde koşma’ hevesi yeni ortaya çıkan bir durum değil. Biz oldum olası ‘onun’ peşindeyiz. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, giydiğimiz elbisenin modaya uygun olup olmadığı, saç şeklimiz, boyası, makyajımız sanki ‘imaj’ inşa eden yapı taşlarıdır.

Ancak, çok az kimsenin aklına çağımızın ilerleyen teknolojisine adım atmak, yaşamın gündelik sözcüklerini değiştirmek, kavramlara yeni kavramlar eklemek gelmez. Bu soyut görüntü, her ne hikmetse imaj değişikliği olarak kabul edilemez.

Anlaşılan şu ki; bu kavramı algılamada bir biçim farkı var. Benim burada söylemek istediğim, insanın özünde bu imajı yakalayabilmesi.

Bu gerçeği bilmeden yaşıyorsak, buna imaj değil, ‘uymak’ ya da ‘moda’ dense daha makul olacaktır.

Sorunların kaynağına inmedikçe imaj değişikliğinin olabileceğini düşünmüyorum, kabul edemiyorum.

(12-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

149 - Semerci olmak kolay değil...

Hikâye bu ya, eşekler, köydeki semerciden çok şikâyetçilermiş. Semerci, onlara göre hiç de iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları, kanlı yaralarla doluymuş. Eşekler, bir gece bir araya toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua etmişler. Ertesi gün duaları kabul olmuş ve köye gerçekten yeni bir semerci çıkagelmiş. Ne var ki, bu semerci de bir türlü eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar azalacakken daha da artmaya başlamış.
Eşekler, öğrendiler ya metodu, yine bir araya toplanıp köye yeni bir semerci gelmesi için dua etmişler. Gerçekten bu defa da, mevcut semerci köyden ayrılmış, yerine başka bir semerci gelmiş. Eşekler, her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler. Ama çok zaman geçmeden, yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin gittikçe daha kalitesizleştiğini, yaralarının ise  iyice kötüleştiğini ve kanadığını görmüşler. Bir semerci gitmiş, diğeri gelmiş. Her seferinde, eşekler yeni semerci gelmesi için dua etmişler.

Bu hikâye, kaç semerci değişene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum. Nihayet, bir gün eşekler toplanıp bu defa eski semerciden kurtulmak için değil de eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.

Hikâye böyle bitiyor…

Kıssadan hisse; Kim “ben iyi bir semerciyim” diyorsa kocaman bir yalan bu. Kendini beğenmeyen çok az.  Ama bizler onlara bir şekilde inanıyor, inanmak istiyoruz. Ve temcid pilavı gibi aynı şeyleri tekrar edip yaşıyoruz.

Bunun farkına varmamız için dönüp şöyle geriye bakmamız lazım. Tasavvufta kaç semercinin kellesi gitmiş!...

Saymakla bitmez. Hem de ucuz sebeplerle.  Çözümün değil de problemin parçası olanlar, olması gereken yerde değil, hemen semerci konumuna geçiyorlar.

Çünkü semercilikten tad alıyorlar.

(21-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

150- Duymak mı, duymazlıktan gelmek mi?

Bir hikâyeyle başlıyoruz yine bugün.

Hikâyemizdeki kişi, artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından şüpheleniyormuş ve onun işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. Ancak karısını kırmadan, incitmeden ona nasıl yaklaşması gerektiğinden pek de emin değilmiş. Bu durumu konuşmak için hemen aile doktorunu aramış. Doktor, adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için ona çok basit bir yöntem önermiş: "Yapacağın tek şey şu, karından 40 adım ileride dur. Normal bir konuşma tonuyla ona bir şeyler söyle. Eğer duymazsa ona yaklaş, 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım… Cevap alana kadar aynı şeyi tekrar et." O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam, doktorun tavsiye ettiği yöntemi uygulamaya başlamış. Kırk adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Cevap yok. Mutfağa biraz daha yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var
? Gene cevap yok. Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Durum çok ciddi. Hâlâ cevap yok. Adam mutfağın kapısına gelmiş, artık mesafe iyice azalmış ve aynı soruyu tekrarlamış:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var? Gene cevap alamamış. Bu defa, karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu büyük bir merakla tekrar sormuş:
- Hayatım, bu akşam yemekte ne var?
Karısı:
- Hayatım, beşinci kez sana söylüyorum, Tavuuuk! Kıssadan hisse; Hemen belirtmek gerekir ki bazen sorun, düşündüğümüz gibi karşımızdaki kişilerde değil, kendimizde olabilir. Bu bakımdan, kimseyi zan altında bırakmak doğru ve yakışık olmaz. Egomuzu tatmin eder şekilde karşımızdakileri ‘beni dinlemiyor, beni anlamıyor’ diyerek eleştirenler acaba, kendilerini duyuyor ve anlayabiliyorlar mı? Bizler bir şeyleri değiştirmek istiyorsak kuşkusuz, işe başkalarından değil, kendimizden başlamalıyız.

Amaç, yapay paylaşım grupları yaratmak değil, sorumluluk taşımak olmalıdır.

(28-03-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

 

151- Sesler

Her fiil ve düşünce, anında kayda geçip SERİÜL HİSAB gereği karşılık almak üzere kader planımızda yerini alır. Kişi, tuğla örercesine yarınını bina eder. Kah mayın döşer, kah diken eker, kah gül diker kendi levh-i mahfuzuna !..

Tuhaflık şu ki; mayın patladığında kim döşedi diye kızar etrafa! Bahçesini dikenler sarınca komşu bahçıvana öfke kusar! Güller açtığında şaşkına döner!..

Yaşam; özdeki sesler arasında tercihtir. Akıl- Mantık kısıtlı açıları ile seslenirken Nefis- Ego, “Senden iyisi yok, yürü aslanım” diye yalakalaşır! İkisi de hakikati yansıtmaktan uzaktır.

Bir üçüncü ses var içimizde; VİCDAN! Yalan söylemez, torpil geçmez! Onun sesiyle rota alanlar; şaşırmaz! Kader bestesini vicdan notasından okuyan; daimi salat yaşar!

Vicdan nedir mi diyorsun? Vicdan; Özündeki Allah!.. Allah; yalandan beri ve adil! Üzülmek, yıkılmak ve de ziyana uğrayanlardan olmak istemiyorsan kulak ver o sese! Dinle ve derhal gereğini yap! Yaltaklanan egona, ukala aklına prim vermeden!

Allah’ı dinlemezsen ne mi olur?

Aklından bile geçirme!..

(23-03-2007)

(Mehmet Doğramacı)

152- Yüzleşmek

Yüzleşme korkusu, ‘mevcut bilginin, yaşanan olayların ertelenmesidir’ bir bakıma. İçimizde, derinlerde saklı bir yerde duran bir hadise/mesele ile nedense dışarıda karşılaşmaktan kaçınırız.

Zira, bundan çıkacak sonuçlara katlanmaya ve bu sonuçlarla yaşamaya hazır değilizdir.

Yüzleşme, pek görmeye alışık olmadığımız bir yaşam biçimidir. Bu bakımdan, toplumun hiçbir ferdi kolay kolay yüzleşmek istemez, buna pek fırsat da tanımaz. Uzaktan da olsa haklılığını savunur, ama yüzleşmeyi arzulamaz. ‘Yüzleşerek öğreneceğimiz’ gerçekler yerine, çeşitli yalanlar uydurmak, bahanelere sığınmak bireyin işine gelir.

Çünkü yüzleştiğinde doğrular karşısında dağılacağını, epeyce zayıf duruma düşeceğini bilir. Ve mutlaka kendine bir koruma havzası oluşturur.

Ne var ki bu eksik, sağlıksız halini sürdürürken, başı dik olacağı yerde artık eğilir.

Heba olan yılları da bu şekilde gelir geçer.

Yüzleşmekten kaçınmayın, metin olun diyorum.

(05-04-2007)

(Ahmet F. Yüksel)

153- Sevmek; bnzemektir!

İmam Malik (rh.a) Medine Ekolünün