|
1-
"İman
Geni Var mı?
Çok yönlü Tecdid kavramı bir kelime olarak yenilenme anlamına gelir.
Orijinaline sadık kalarak yapılan her türlü buluşlar/çalışmalar bu
alana girer. Bunun en son örneği geçtiğimiz günlerde bir Amerikalı
bilim adamının “İman geni” vardır şeklindeki açıklaması ile gündeme
gelmiştir.
Yeni bir akımın başlangıcı olarak kabul edilecek bu enterasan
çalışma aslında tüm insanlığı alâkadar eder mahiyettedir. Aksini
iddia eden ve yeniliği asla kabul etmeyen toplumlara ise Kur'an
şöyle seslenmektedir.
(...onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Çoğu
zaman fasık olmuş durmudadırlar.)
Elmalılı Hamdi Yazır'a göre bu ayetin yorumu şöyledir.
'İnsan, hadiselerin içinde sürüp giden bir hayatı müşahade etmek
ister. Oysa zamanın geçmesiyle mü'minin kalbinde derin yaralar açar.
Bunun sebebi de teceddüdün/yenilenmenin yokluğudur. Eğer bir dini
hayat kendini yenileyemez, içine yeni tecrübeler katarak
zenginleşemez ve yeni ifade yolları bulamaz ise insanlar ona olan
ilgilerini yavaş yavaş kaybedebilir. Hatta bütünüyle
yabancılaşabilir.'
İşin entersan yanı İslam alemini bilime yönlendiren bu açıklamanın
yaklaşık 8 yıl evvel ünlü düşünür Araştırmacı/Yazar Üstâd Ahmed
Hulûsi tarafından söylenmesidir. Bir batılı bilim adamı ile bir Türk
Sufisi'nin açıklamalarının çakışması tesadüfi olamaz.. Tanrı
kavramını tümden yok eden ve evrenin bir sistem üzerinde kurulu
olduğunu ortaya çıkaran bu olguyu yabana atmak hiç de mantıklı
olmasa gerek."
(20/10/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
2-
Hızır
A.S. Kim midir?
Hızır (a.s) Allah'ın emri ile Musa Nebi'yi iki
denizin birleştiği yerde buluşturan ve ona hocalık
yapan insandır. Hızır yeşillik anlamına geliyor.
Oturduğu yer yeşerdiği için bu ismi aldığı çeşitli
rivayetlerde geçmektedir. Kur'an'ı Kerim'de Hızır adı
geçmez ancak ondan “Biz ona katımızdan rahmet ve gizli
ilim verdiğimiz kul” diye bahseder. Hızır'ın hayatta olup
olmadığı İslâm alimlerince tartışma konusu olmaktadır.
Ancak tasavvuf otoritelerine, yani bilen kişilere göre O
dilediği anda ahiret yada dünya yaşamına geçebilme
özelliğine sahip nadir mahallerden biridir. Hızır
Aleyhiselam'ı gördüğünü ve konuştuğunu belirten İbn-i
Arabi ondan/niteliklerinden sitayişle bahseder.
Arabi'nin onunla yaptığı görüşmeler kesin olarak dış
alemde meydana gelmiştir. İçsel bir müşahade değildir.
Kur'an'ı Kerim'de Allah Resûlü'ne hitaben “Senden önce
hiçbir beşere ebedi bir yaşam kılmadık” şeklindeki
ibare, hayat/sonsuzluk suyunu içen Hızır Aleyhisselam
gibi olağan üstü niteliklere sahip bir insanı kapsamaz.
Bu ayet bizim gibi faniler içindir.
Hızır Aleyhisselam'ın İbn-i Arabi'nin yanı sıra değişik
zaman birimlerinde hem Hz. Musa hem de Hz. Muhammed ile
(s.a.v) teke tek konuşması anlatılanları teyid eder
mahiyettedir.
Abdülkerim Ceyli Hz. lerinin İnsan-ı Kâmil adlı
kitabında, Hızır (a.s.) in “Ben Musa'nın zahirinin
hocasıyım” şeklindeki sözlerine yer vermesi onun ne
kadar çok boyutlu bir mahal olduğunun bir göstergesidir.
Değerli dostlarım!. Dikkat çekici nokta İlm-ü Ledün
sahibi Hızır (a.s.) in Hz. Musa'yı birkaç kez imtahandan
geçirmesi, onun üzerinde tasarruf etmesidir. Musa gibi
bir nebi/resûlu sınamak ne demektir.? Bu husus olayın
vahamet boyutunu giderek arttırmaktdır. Sizcede öyle
değil mi.?"
(29/10/2004)
(Ahmet F.
Yüksel)
3-"Zina
mı,
Dedikodu mu.?
Zina bütün ahlaki değerleri topyekün imha eden bir
terminatör gibidir. Onun toplumsal yaşamdaki çarpık
ilişkilerin verdiği zararı anlatabilmek asla mümkün
değildir.
Bütün semavi dinler ve sosyal yaşam/hukuk düzen bu
eylemi yasaklamış ve suç olarak kabul etmiştir. Hz
Muhammed zamanında sınırlı sayıda uygulanan bu yönlü
ilişkinin cezası yani recm, ilk etaplarda Kur'an
ayetlerinin henüz tamamlanmaması nedeniyle Tevrat'ın
hükümlerine göre uygulanmıştır.
Hadisler dikkatle incelendiğinde Allah Resûlü'nün bu
cezaları uygulamadaki isteksizliği görülmektedir. Ne
var ki, buna rağmen bazı aklı evvellerin kendilerine
gerekli cezanın verilmesinde ısrarlı oldukları
gözlemlenmiştir.
Toplum anlayışına göre en büyük suç gibi görülen zina
işlemi aslında dedikodudan 36 defa daha az şiddetlidir.
Bu hususta neden zina olayının daha ağır olduğu
anlayışına gelince, bireylerin bedensel yönlerinin ağır
basması, doğduğu ve büyüdüğü yöre, dar kalıplar içinde
kalarak şekilcilik ve detay üzerinde durmaları, sahiplik
duygularının her zaman olduğu gibi bu konuda da ön plana
çıkması şeklinde tanımlanabilir.
Gerekli din bilgisinden yoksun birine hangi suç daha
ağır diye soru yöneltilseydi, eminim iki şey arasındaki
tercihte tereddütsüz “zina” yanıtı alınırdı..
Allah dini ve onun tebliğcisine kulak asmadan hayali
hükümlere dayanarak karar vermek son derece yanlış bir
tutum olsa gerek. Esasen İslâm dünyasının geri
kalmışlığı da sırf bu nedenlere dayanır.
Kur'an ve O'nun tebliğcisi insanlığa bir rahmet olarak
irsal edilmiş iken, ilahi kaynaklı bilgiler yerine,
keyfi düşüncelerle doğru olanı seçmek sizce mantıklı
olabilir mi.?
Zinaya elbetteki hayır, ama dedikodunun ondan çok daha
beter bir hal olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bunu
böyle gösterenler içinde, buna alet olanlar içinde büyük bir
vebal bulunmaktadır.
Bir insanın rastgele değil, sağlıklı/düzgün, İslami
inanca uygun bir şekilde dini hayatını
yönlendirebilmesi, ancak Allah Resûlünü
tanımak/değerlendirebilmekle mümkün olur.
Şüphesiz bu bizlerin son kararı olmalıdır."
(10/11/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
4-İnanmak
zor.!
Gencecik bir Türk genci daha son zamanlarda artan tribün
terörüne/kirli işlere, kısaca cinayete kurban gitti. İnsanın aklı
havsalası almıyor. Bu kadar ucuz mu insan hayatı diye düşünüyorum.
Halife olarak seçilmiş bir insanın yapa geleceği iş mi bu yani?
Yensen ne olur, mağlup olsan ne olur. Efendi gibi stattan ayrılmak
tebrik etmek alkışlamak varken. Ayrıca Edirne dışına çıktığında zaten
akıbetin belli. Niye böyle bir hengame inanmak zor.!
Maalesef ülkemizdeki alt yapı/kültür, hele işin içinde futbol olursa
bunu gerektiriyor. Sporu eğlence, hoş bir vakit geçirmenin dışına
taşıyarak, araç gibi görmeyip amaç olarak kabul etmenin acı faturası.
Bu gibi hareketlerin kaç kişinin hayatını söndürdüğünü bilemiyoruz.
Yazık değil mi?
Şimdi olay kısa bir süre sonra unutulacak ve toplum olarak yine eski
kimliğimize/vurdulu kırdılı günlerimize döneceğiz. Çünkü hepimiz
biliyoruz ki çoğu kez bu gibi kirli gerçeklerin sonu budur. Arkasından
“vatan, millet, Sakarya” gibi çağdışı kalmış bir yığın laflar.
Futbol son zamanlarda- belki son yıllarda demek daha doğru olur-
karanlıklar içinde kalmaya devam eder, araç değil, yaşam amacı olarak
sürerse sonucu muhtemelen bu şekilde olacaktır bilmiş olalım. (22/11/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
5-Ciddi
uyarılar.!
İman ehlinin geçtiği noktalar,
uygulanan rotalar binbir tehlikelerle doludur. Bunları
fark edebilmek/ayırt edebilmek son derece zordur.
İşte bu koşulları yaşayanlar için,
Allah Resulünün evinde onun gözetim ve terbiyesi altında
yetişmiş, istisnasız herkesin sevip saydığı bir insan
olan Hz. Ali’nin (Keremallahu veche hu) torunu, tüm
zamanların Gavsı, İnsan-ı Kâmil Abdülkadir Geylâni
Hz.’lerinin günümüze kadar ulaşan bir çok kitabı,
gerçekten ders alınacak kıssalarla doludur.
Nitekim Gavsiye isimli eserinde
yaptığı açıklamada, “Kıyamet gününde indimde mahlûkatın
en sevgilisi, sağır, dilsiz ve kör olanlardır”
demektedir. Mecazi olarak söylediği bu sözün anlamı;
gördüğün halde görmezden gelme, konuşman gerektiğinde
konuşmama, duyman hasıl olduğunda kulaklarını kapamak
oluyor.
İnsan böyle hassalara sahip
olduğunda ancak beşeriyet çukuruna düşmekten kendini
korumuş olur. Şayet amaç Vuslata ermek ise yapılacak en
iyi/harika şey budur.
Nitekim bir başka büyük veli İbn-i
Arabi Hz leri de buna benzer bir açıklamada “İnsan
Hayvaniyet boyutuna inmedikçe kendi aslına/hakikatına
kavuşamaz” demektedir.
Bu anlamlı kelâmı ve yukarıda bahsi
geçen uyarı ile nasıl bir örtüşme yaptığı hususundaki
yorumu engin görüşlerinize bırakıyorum.
(28/11/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
6-Sanal
boyuta aldanmamak..!
Beyni
besleyen en önemli gıdaların başında gelenin, sahip
olduğu değerler ve zenginlikler itibari ile glikoz
olduğunu biliyoruz. Bu nedenle hadislerde yer alan
ifadelere göre Efendimiz, bedenin gıda ve ihtiyaçlarını
belli zamanda terk ederek oruç tutan insanın orucunu
hurma ile açmasını tavsiye etmiştir.
Şekerin bir çok faydasının yanında zararlı yanları da
bulunmaktadır. Şekerli besinlerle artan insülin
seviyeleri triptofan’ın beyne girişini
kolaylaştırmaktadır. Triptofan, mutluluk hormonu
serotomin ile daha yoğun bir şekilde buluşulmasına neden
olur.
Normalin üstünde alınan şekerli besinler, bireyin sanal
bir keyif/mutluluk sarhoşluğuna kapılmasına yol açar.
Buraya kadar herşey normal. Ancak ben konuyu bir başka
tarafa taşımak istiyorum.
Özellikle tasavvuf ehli bu keyifli halin sanal bir ortamdan değil de
farkında olmadan birlik ve beraberlik sevdasından
kaynaklandığı fikrine kapılırsa işte o zaman istemeyerek
de olsa bir yerlerde takılıp kalır, hayalleri boşa
çıkabilir.
Aldanılmaması gayesi ile bunları gönülden inanarak
söylüyorum. Bu durum bizi daha dikkatli bir tutum almaya
sevk etmelidir.
Görüleceği üzere şeker bizim için hem şans, hem
ayrıcalık, hem de eza vesilesidir."
(04/12/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
7-"Sevginin
tanımı ve çözümü
Sevgi günlük
yaşamın en önemli ve temel bir sorunu olmasına karşın tanımı
alabildiğine farklılık gösteriyor.
Sevginin tarifini yapmasını istediğim bir dostumun verdiği bir yanıt
hayli ilgi çekici oldu.
Olacak şey değil diyordu kadim dostum “bu sual sırat köprüsünde bile
sorulmaz! ama mutlaka yanıtlamamı istiyorsan şöyle diyebilirim
‘sevgi tanımlanamaz/anlatılamaz, yaşanır.’ ”
Uzun uzun düşündüm evet ancak yaşanırdı bu hal. Ve benim tam
aradığım cümle de aslında buydu.
Bazı insanları neden sevdikleri/sevilmedikleri konusunda hayıflanır
dururlar. Bu bir rol yapma sanatı değildir. Ama sevgisizlikten
yatağa düşen sevdalı insanlara rastlamak da olasıdır. Yani
anlatılamaz olanın izdüşümü gibi bir şeydir bu.
Sevginin neden bazı bireylerde daha çok yoğunlaştığını astroloji
bilimi az da olsa netleştirmiş durumda.
Şöyle ki;
Terazi vedut isminin güçlü olduğu burçtur. Güneş ve ayda terazide
ise bu kişilerin mıknatıs gibi çekme, sevilme yönleri çok güçlü
olur. Onların kendilerini sevdirme konusunda bir çaba sarf etmeleri
veya bunu açıkça göstermeleri gerekmez.
Enteresan bir şekilde sevilir aranılırlar.
Sözün özü sevgi konusunda bol keseden
tanımlamalarda/vaatlerde/dileklerde bulunmayın. Bu papaza kızıp oruç
bozmaya benzer.."
(12/12/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
8-
Kadın.!
Kabul
etmek lazım ki toplum içinde onlardan takdirle söz
etmemek, hem haksızlık hem de -kelimeyi yerinde doğru
kullandığımı düşünerek söylüyorum- nankörlük olur.
Kadınsız bir dünya düşünmek gerçekten çok mantıksız ve
şaşırtıcıdır.
Ama, benim esas anlatmak istediğim şey şu:
Kadınların yaşam boyu bedenlerine tutsak
oldukları bilinen bir husus. Bu amaçla “Kadının sadece
cinsel obje olarak görülmesi toplum adına yapılan en
büyük yanlışlıktır. Ne var ki kadın kendini bir cinsel
obje olarak görmekten alıkoyamaz." şeklindeki sözleri
sarf etmiştim.
Erkek ile birlikte Mutlak varlığın halifesi olma
normlarını yakalayabilmiş bir kadının, mütemadiyen beden
kalıpları/sınırları içinde yaşaması, yapabileceği en son
şey midir acaba?
Cevaplandırılması gereken soru budur.
Önemli olan onun hayata renk katan tabii güzelliğinin
yanında fikirlerini, yeteneklerini, atılım yaptığı
alanda başarı sağlayabilmesini görebilmektir.
Bu takdirde istenen/arzulanan kişiliğine bürünebilir,
insan gözünde büyüyebilir. Aksi takdirde toplum içinde
saygınlığını yitirir ve bir eşya muamelesi görmekten de
kurtulamaz.
Temennim hemen her şeye itiraz eden bazı hanımların bu
yoruma karşı olmamalarıdır."
(19/12/2004)
(Ahmet F. Yüksel)
9-"Hayatın
içinden,
"Ne yana dönersen vechullah karşındadır" şeklindeki
Kur'an uyarısı, insan olmanın farkındalığını ortaya
koyma açısından fevkalâde dikkât çekicidir.
Mevlâna da buna paralel bir şekilde, ona verilen kıymeti
bakın nasıl dile getirmiş:
“Ey Allah kitabının örneği insanoğlu! Ey şahlık
güzelliğinin aynası mutlu varlık! Her şey sensin. Âlemde
ne varsa, senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde
ara, çünkü her varlık sende...”
Bu kesin saptamalar, üstüne basa basa, Mutlak
Yaratıcı’nın insana verdiği önemi, hayatın, sevginin,
insan olmanın değerini, şartlanma ve değer yargılarının
insanı ne derece sınırladığını vurguluyor.
Peki, sizler, çevrenizdeki çok değişik ruh halini yansıtan ve bazı
konularda büyük bir hata işlendiği inkâr edilemez olayları
gördüğünüzde acaba ne kadar etkilenebilip sızlanıyor, gerçeklerden
ayrılabiliyorsunuz?
Özünüzden gelen bir uyarım size yardımcı olabiliyor mu?..
“Bana açıkça söyleseydi bugün hâlâ onunla dost ve arkadaş olurduk”
diyen dostunuz, önce ve sonrasında sizin için ne ifade ediyor?..
Kendinizi aldatılmış olarak mı görüyorsunuz? Kin ve nefret
duyguları, bakış açınızı tümüyle etkileyebiliyor mu?
Yoksa bütünüyle varlık seyri içinde misiniz?
Evet!.. Dilediği şeyin hemen olmasını isteyen, beklemeye asla
tahammülü olmayan dışarıdaki adamın kendine göre haklı sebepleri
olabilir.
Ne var ki, Allah’ a talip olan, basiret dolu gözlerle bakmayı
hedefleyen, önüne çıkan fırsatı tepmek istemeyenlerin bu şansı
kalmamıştır.
Aksi takdirde, bir daha altından kalkılamayacak bir zarara uğranmış
olunur.
Bilmenizi isterim!"
(26/12/2004)
(Ahmet F.Yüksel)
10-"Güney
Asya’daki Depremle ilgili…
Kader ile ilgili ayrıntıları şöyle ele alıyor Abdülkerim
Ceylî Hazretleri, İnsan-ı Kâmil adlı eserinde;
Muhkem kaza işinde tağyir ve tebdil yoktur.
Mübrem olanda ise tağyir olması mümkündür. Bu sebepledir
ki, Efendimiz s.a.v ancak mübrem kazadan Allah’a
sığındı.
Zira Resulûllah s.a.v Efendimiz bu çeşit kazada tağyir
ve tebdil olacağını biliyordu.
Nitekim, bu manadaki ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur.
“Allah, dilediğini imha eder, dilediğini sabit kılar.
Ana kitap onun katındadır..” (13/39)
“Allah’ın emri herhalde yerine gelen bir kaderdir.”
(33/38)
Kader dediğimiz olgu, işlev sırasına göre önce mele’-i
alânın kendi aralarında yaptıkları toplantılarda karara
bağlanır. Sonrasında ise velâyet kurumunun (Divan da)
karar organındaki toplantılarında değerlendirilir ve
aynen orada da kabul görerek icra kuruluna tevdi edilir.
İşin ilginç yanı, bugün olacak olan bir olayın
saptanışının yirmi otuz yıl kadar önceye dayanmasıdır.
Bu satırları, bir okuyucumun, yaklaşık 150.000 kişinin
hayatını kaybettiği depremle ilgili yorumda bulunmam
gerektiğine işaret eden bir mail nedeniyle yazdım.
Sitemizde olaya değinilmemesinden büyük rahatsızlık ve
üzüntü duyduğunu ifade ediyordu.
Mistik açıdan detaylarıyla, kader işlevinin nasıl
meydana geldiğini söylemek, inanın bu yazının harcı
değil.
Ancak, kapasitem kadarı ile bunları yazma cüretini
gösterdim diyebilirim."
(30/12/2004)
(Ahmet F.Yüksel)

|