Kayıt için burayı tıklayın

“Ombudsman” biliyorsunuz, ‘saygın, namuslu, dürüst bir başhakem’ anlamında, özellikle son günlerde sıkça duyduğumuz bir sözcük...
Şayet kısa bir müddet önce size laf atan birine bilinçli bir şekilde “Ombudsman“ deseydiniz, eminim, yeniliğe ayak uyduramadığı ve kelimenin anlamını yakalayamadığı için olmadık karşılıklar verirdi.
Düşeceği gülünç durum bu nedene dayanacaktı.

Ben yenilik kervanına, laf olsun diye değil, asıl önemli olanın yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık olmasını düşündüğüm için katılmayı tercih ediyorum.
Yoksa, değişim amacıyla bireylerin yarattığı yapay durum beni hiç ilgilendirmiyor.
Sözde yenilikçiler, yenilik adına her koşulu doğallaştırıyor, onaylıyor, hatta yüceltiyor.
Burada yollarımız ayrılıyor, çünkü o ‘değerlendirme’ faslına asla katılmıyorum.

Diğer yandan, sürekli olarak kafasına çorap örülmeye çalışıldığından işkillenip en iyimser şekilde yaklaşanlara bile “bunlar yenilikçidir” deyip dudak büker bazıları...
Kendilerini hep başkalarına göre tanımlamaya, değerlendirmeye kalkışırlarsa olacağı da budur.
“Canım niçin bu kadar ürkek davranıyorsun? Korkulacak bir şey yok!” deseniz de onlar eski bildiği yoldan gider asla geri dönmez.
Bu hareketin bir tanımı olamaz, ne var ki bir kez kararını vermişlerdir.

Onlara göre hava hoş!..
Hem evrenselliğe baş koyacak, kaybedecek hiçbir şeyleri olmayacak, hem de bildiklerinden vazgeçmeyeceklerdir.
Böylelerine her alanda rastlayabilirsiniz.

Anlatılanlar bir yana, yenilik bu kadar  önemli mi?
Evet, oldukça önemli...
Olmak zorunda.

Zira;

Allah’a ait Esma ve Sıfatların sonsuzluğu, yaşadığımız boyutta da sonsuzluğu oluşturacak ve “Her an yeni bir şanda“ olabilme yaşantısı ile karşı karşıya kalınacaktır.

Bu olguyu çok iyi etüt eden Mevlâna;
“Dün dünde kaldı cancağızım,
Bugün yeni sözler söylemek lazım“
diyerek mistisizmin yenilenmeye açık olduğuna değinmiş ve bireyleri akılcı olmaya, düşünmeye davet etmiştir.

Yenilenme,
Yenilemek,
Yeniden yapılanmak
gibi niteliklerin, doğasında mevcut olduğunu düşündüğümüzde bireyin bu özelliklerini açığa çıkarması elzemdir.

Diğer taraftan, akla şu sorular gelebiliyor:
Yenilenme varlığın tekliğini değiştirebilir mi?
Yani tek çok olabilir mi?
Her boyutta yenilik mutlaka olmalı mıdır?

Doğmamış doğurmamış olanın eşi ve benzeri olmayanın sayısal olarak değişmesi mümkün değildir.
Abdülkerim Ceylî Hazretleri İnsan-ı Kâmil isimli eserinde Allah’ın günlerinden  “tecelliler” diye bahsediyor.
Bir anlamda açığa çıkan varoluşlar...
O tecellileri ilahi bir hüküm gibi kabul ederken  “Şen“ tabirini kullanıyor.
Değişme işini de yukarıda belirttiğimiz şekilde “O, her gün yeni bir şe’n alır“ (55/29 ) Âyeti ile örnekliyor.
Eserinde dikkât çekici bir şekilde, Allah’ın  kendi özünde  bir tagayyur, (başkalaşma) olmadığını, başkalaşmanın, yenilenmenin tecellilerinde mevcut  olduğunu dile getiriyor. Kesin olarak vurguladığı nokta,
Allah’ın başkalaşmadan yana yüce olduğu ve tam bir üstünlüğe sahip bulunduğu şeklindedir.
Aslında İnsanlar ve Toplumların değişmesi dinin değişmekte ve yenilenmekte olduğunu göstermez. Zira Kur'an, son gelen kitaptır ve kendi tanımlamasına göre evrenselliği yansıtmaktadır. Evrensel olan da her an'a hitap eder. Şayet zamana ve mekâna göre problemler değişiyorsa, bu, günün koşullarına göre yenilenen ilmin, Kur'an’ı daha çok algılaması demek olur; Kur'an’ın ve dinin değişmesi, yenilenmesi değil...

Yenilik, yeniden yapılanma mutlaka olmalıdır.
Aslında varoluş, her an bir değişim göstermededir.
Bunun farkındayız zaten.
Hemen burada bir nebze soluklanalım ve değerlendirmeye çalışalım:

Yeniliğe ve getirilerine nasıl bir gözle bakabilmeliyiz.?
Öngörülen koşullara nasıl açık olabiliriz.?

Bence bu, öncelikle tahkiken yaşayan, ölmeden evvel ölmüş, her gün farklı bir renge boyanabilen, dilediğini ortaya koyabilme imkânına kavuşmuş olanların işidir.
Yenilenme, üretimle ilgilidir. Aksiyonel olma şansına sahip değilseniz, yenileneni sadece takip etmekten başka bir şey yapamazsınız.
Ben onlara yürekten katılıyorum.

Varlığını şu veya bu nedenle aklamadan, aslını bilmek bir yana, beşeriyet çukurları içinde yetersiz kalmış, duygular içinde, pişmanlık, sinirlenme, kızma, küfür, sevinç duyma, başkalarına yukarıdan bakma gibi niteliklere sahip iken yenilikçi olmanın esprisi neye dayanır? Siz karar verin...
Anlatılanlara  Âyeti Kerime  açıklık getiriyor:
“İnsanlar Âyetlerimize ikan sahibi olamadılar “ ( 27/ 82 )

Sanırım, bana hak vereceksiniz.
Bu tarz bir yaşamın oluşu bizde yeniliğe kapalı bir düşünce getiriyorsa o da bir hatadır.
Hem de affedilmez bir yanılgı.

Belki yenilik adına şunu yapabiliriz:
Soyutun somuta indirgenmesine çalışabilir,
Mistik verilerin bu düzeyde algılanabilmesi için popüler bilime ağırlık verip kendimizi yenileme imkânına kavuşur ve dini bulunduğumuz çağın nimetlerinden istifade ederek daha iyi değerlendirebiliriz.

Örneğin, öze ermiş velilerin “Alemlerin aslı hayaldir “ sözlerinden algılanması istenen, yani hayal denen olgunun enerji olduğunu düşünebilmeliyiz.

Her ne kadar, ünlü felsefeci Bertrand Russell’in “Dünyada yeni fikir diye bir şey  yoktur. Her yeni fikir, eski bir fikrin yeni elbise giymesidir.” şeklindeki sözü zihinleri karıştırsa da, üzerinde durmayıp yeniyi bulmak zorunda olduğumuza kendimizi inandırmamız gerekecektir.

Dikkât edin, İslâm geriye değil, daima ileriye dönük, atılım peşinde olan bir dindir.
En son din olması dolayısıyla, bu unvanı hep dikey yükselişle yakalamıştır.
Dikey yükselişte durmak yoktur.

Yalnız yenilik isterken duygularından kaçarcasına uzaklaşanlar veya yenilikten kaçanlar, acayip bir davranış içinde oluyorlar.
Bilmenizi isterim.

İstanbul - 15.09.2000
http://afyuksel.com


Üst Ana sayfa e-mail