|

Yazı sanatındaki zorluk...
Yazı yazmak! ..
Hiç kuşkusuz gençliğimden beri içime işlemiş safça bir duygu bu.
Öylesine benimsemişim, sanki bir zorunluluk olarak kabul
etmişim.
İlk karalamalarım mahalli basında oldu. Ulusal basına geçişim,
hatırladığım kadarı ile1996 yıllarının başlarına rastlar.
Hiç unutmadığım
“ İbn-i Arabi ‘yi sevmek “ isimli ilk yazım, orta boylu
bir dergide yayımlanmıştı.
Ve
ardından devamı geldi. Şimdi bir gazete ve eski göz ağrım da
dahil olmak üzere dört ayrı dergide bir şeyler karalamaya çaba
gösteriyorum.
Bunlara
unutmadan adıma kayıtlı olan internet sitesini ( Türkçe-
İngilizce- Almanca ) de eklemek gerekir .
Önceleri ayda bir yazı yazarken, daha sonra bu sayı ikiye,
sonra da üçe, dörde, beşe çıktı.
Şimdi ise neredeyse her güne döndü.
Bendeniz,
ilke olarak kişiler hakkında yazmamaya özen gösterdim. Konulara
farklı yönlerinden bakmaya çalıştım. Yazılarda kesinlikler
hiçbir zaman olmadı. Aynı konu üzerinde zıt fikirlerin
olabileceği gerçeğini de aklımdan hiç çıkarmadım. Ciddiyeti
elden bırakarak laubali bir konuda yazdığımı hatırlamıyorum.
Kısacası, saygıyı asla elden bırakmadığımı, haddimi bildiğimi
yinelemeliyim.
Ne var
ki, yazarken bayağı zorlandığım zamanlar oluyor. Bazen, saatler
geçer, kafamda tek bir fikir üretemem. Ekrana tek bir satır
yansıtamam veya o tek satıra ilave edecek ikinci bir satırı
kurmakta güçlük çekerim. Takılır kalırım. Yazdığımı ben
beğenmiyorum ki, okuyucu nasıl beğensin?.. Bu hal bana oldukça
eziyet verir. Hiçbir zaman oluklardan boşalan yağmur suyu
misali bir yazıyı tamamladığımı hatırlamıyorum. Klavyede
dokunduğum bir harf veya cümle, ekranda nedense sevimli durmaz
.Asla bir kavram, yerine cuk diye oturamaz. Konuştuklarımla
yazdıklarımın uyuştuğuna ben bile şahit olamadım .
Bazı dostlarım, yazılarımın umumiyetle
beğenildiğini ve insanlara bir şeyler verebildiğini söyler.
E-Posta ile gelen iletilerde ise sitemin belirli bir kültür
seviyesini yansıttığı, doyurucu güzellikte olduğu ve çok faydalı
bilgileri kapsadığı ima edilir.
Ancak,
ben yine de yukarıda sıraladığım özellikleri dikkâte alarak,
okurlarla aynı düşünceyi paylaşmadığımı itiraf etmeliyim. Ara
ara açık ve net eleştiriler de olmuyor değil tabi. Beni
eleştirenlerin başında eşim gelir. Yazılarımda yetersizliğin
olduğunu ve okuduğunda pek bir şey anlayamadığını söyler durur.
Bu yüzden bazen bir yazı bütünlüğünü koruyabilmek için epey
uğraş verdiğimi biliyorum.
Mistik kökenli yazıların seçiminde
de hep ikilem yaşadım !.
Sebebi,bir yandan, belli bir geçmişi olan, tasavvuf eğitimi
almış ve bu konuda kendini gerçekten çok iyi yetiştirmiş
okuyuculara seslenmek, öte yandan da, günümüz popüler bilimine
ilgi duyup, araştırmacı yönleri ile, bir konunun nedenini ve
niçinini mutlaka soran, nakli ilim ile yetinmeyip, aklî ilimde
karar kılan, bilimsel gelişmenin dışında kalmamaya özen
gösterebilecek meraklı okuyuculara hitap edebilmek, aynı zamanda
sıkıcı gelebilecek bazı açıklamalardan kaçınarak
derinleşebilmekti. Bu noktada iki ayrı ucun yani,
tasavvuf felsefesi ile popüler bilimin birbirinden pek
haz etmeseler de giderek daha fazla kader ortağı haline
geldiğini gözlemledim.
Edebiyat türü yazılar ise başlı başına bir
incelik ve üslup istiyor.
Anlaşılır ve özlü yazmak
herhalde dünyadaki en zor işler arasında yer almakta diye
düşünüyorum.
Bilmem sizce yanılıyor muyum ?
Değinmek
istediğim bir konu daha var; mesleğim olmadığı halde bir
dergi veya gazeteye yazı yazmanın ne kazancı olduğunu
soranlara, tek yanıtım şu:
Sadece
onların mutluluğunu görebilmek !.
Bu
hayatıma müthiş bir özgürlük ve keyif veriyor.
Tatmanızı
isterdim.
İstanbul
- 13.06.2001
http://sufizmveinsan.com
|