Tasavvufa meraklı, özüne hasret, kendini arayan
dostlarda haftalardır gözlediğim soru, üzerine
yoğunlaşılan konu aynı: “Bilgimizi Nasıl Yaşama
Dönüştüreceğiz?!..”
“Bu iş nasıl yaşanacak?”
sorusuna cevap vermeden önce “Bu işe nasıl girilecek,
girerken neler olacak?” diye sorsak sanırım daha
yerinde olur. Tabii çoğumuz kendimizi olayın içinde
yıllarımızı verdik diye gördüğümüz için, en azından
mesafe kat ettik diye kabul ettiğimiz için, nasıl
başlanacak sorusu işimize gelmiyor. Ne var ki, nasıl
yaşanacak sorusunun cevabı büyük ölçüde nasıl başlanacak
sorusunun cevabında saklı.
Bu
sahada kendinizi bir mevkide, bir mertebede, epeyce
de yol almış farz ettiğiniz an, düştüğünüzün resmidir!
Hepimiz öğrenciyiz ve hepimiz yolcuyuz! Yol çok uzun.
Çünkü yol ebediyete akıyor. Durağan bir hedef olsa
varacağımız; egonun vitamin tadında mikropları başarı ve
kazanç kavramlarına odaklanabilirdik. Durağan bir hedefi
yok bu yolun, devran dönüyor, sistem işliyor, her an
yeni şanda prensibince seyr-i alem an be an devam
ediyor!..
Evet, çok uzun bir sohbetle şu sıcakta sizi yormak
istemem. Kısa ve öz tutalım elden geldiğince.
Nasıl başlanacak?.. Cevap: SOYUNACAKSINIZ!..
Üstünüzde ne varsa çıkaracaksınız! Çırılçıplak kalana
dek!..
Niçin? “Giyinikolsak, hani üşütür yada
rüzgara çarpılırsak hasta oluruz, birkaç parça kalsa!”
Hayır, hepsini çıkaracak, bir parça kalmayasıya
soyunacaksınız!..
Niçin? Cennet giyiniklerin meskenidir dostlar!
Örtülülerin, perdelilerin yaşamıdır cennet. İstediğin
cennetse, istediğin ticaret yaparcasına ibadet etmekse,
hiçbir şeyi çıkarmana gerek yok! Öylece, üzerindekilerle
devam edebilirsin. Yok eğer talebin; hakikatine
varmaksa, soyunacaksın!
Nelerden? Kendini tanımladığın ne varsa
onlardan!
Ben anneyim! Ben babayım! Ben mesleğinde uzmanım. Benim
ilmim var! Benim prensiplerim var! Ben ilkeli insanım!
Ben şuralıyım! Ben filan yola baş koydum! Vesaire
vesaire…
Başı BEN, sonu M ile biten ne kadar şey varsa
çıkaracaksın dostum!
İlk planda iyi, ahlaki, kabul görmüş olsa da, atacaksın!
Çıkaramazsam ne olur mu diyorsun? Yola girmişsen iki
seçenek dışında tercih yoktur:
-Ya
soyunursun!
-Yada
zorla soyarlar!
…
Yıllar evveldi. Katıldığım bazı dost meclislerinde
tanışırken tahsilimi söyler, tevazu kılığında örtülü
bir gururla “İlahiyat Fk. mezunuyuz naçizane”
derdim. Bizi çok seven bir büyüğümüz şöyle uyarmıştı: “Tahsilini
her yerde söylemek zorunda mısın?”
Anlayamadık hikmetini. Devam ettik aynı alışkanlığa.
Öyle sahneler geldi ki, ilahiyat okumayanlardan din
öğrendik!.. Hem de ne öğrenme! Onların bildiği ayetleri
hatırlamamak,
onların indiği kadar derine inememek, ezik ezik eziyordu
benliğimi. Ve bugün, değil tahsil,
meslek söylemek; adımı söylemeye korkuyorum. İlmin
zekâtını görev bilmesem, bu sütunlarda arz-ı endam
etmeyi de çok istiyor değilim… Neyse bırakalım beni de
şu soyunma işini az daha konuşup toparlayalım.
Başlığa URYAN kavramını çektik. Osmanlı Türkçesinde ve
Tasavvuf literatüründe çıplak demek Uryan! Giyinik
gelen hakikat kapısından içeri alınmıyor. İki yol
var dedik, ya gönüllü soyunacaksın örtülerden, yada
zorla soyacaklar!
Kim soyacak?.. Önüne gelen hayat sahneleri!..Birileri değil!.. Düşmanların değil. Zaten
hala kafanda karşıdakiler, zarar verenler, düşmanlar,
darbe vuranlar, aleyhine davrananlar varsa, bu işe girme
dostum. Dön git, ibadetine devam et, takvanı güçlendir.
Önüne gelen hayat sahnelerinde, eşim- dostum- yakınlarım
dediklerin var ya, işte onlar yapacak sana bu iyiliği.
Önceleri canın acıyacak biraz. Anlayana kadar, iyilik
ettiklerini fark edene kadar epey kıvranacaksın.
Anladığında, sevineceksin. Fark etmek; ateşi gül,
narı nur eyler çünkü.
Ben titizim mi dedin? Bilesin ki; karşına pasaklı,
disiplinsiz, lakayt şahıslar çıkacak!
İlmim var, uzmanım mı dedin? Hazır ol, öyleleri çıkacak
ki, okutacaklar seni! Hiç de kendine denk görmediklerin,
paha biçilmez ilimler serecek önüne.
Disiplinli, planlı, düzenlisin öyle mi?.. Seyret, kimler
geliyor yanına.
Değerlerin, kutsalların, vazgeçilmez bağların var öyle
mi?.. Hepsini yıkmak için etraf seferber olacak! Deliye
döneceksin önce. Ama sonra? Benlik depremi geçtikten
sonra teşekkür edeceksin onlara. Tabii fark
edebilmişsen… Kısacası dostum; iki tür öğrenme var bu
seyirde;
-Yada
Mekr yollu öğrenir, vermesen de bir bir alınışını
acı acı seyredersin!
Elbisesiz dışarı çıkılmaz, diye öğrendin.
Burada içerisi dışarısı yok ki, yanına çıkılacak
başkaları olsun!?..
Kimlik, bağ, aidiyet, mensupluk adına ne varsa
soyunacaksın dostum!
“Nelerden soyunacağımı, neleri bırakacağımı henüz
kestiremiyorum”
diyorsun değil mi? İpucu verelim. Karşına çıkan ve içimi
acıtıyor dediğin sahneler var ya! Kızdıkların var ya!
Hangi yönüne doğru kazma vuruyorlar dikkatle bakıver!
Yumruklar nerene çalışıyor, fark ettiğinde, orayı ver
gitsin! Verdiğin an, koparken biraz acı çeksen de azap
duymazsın artık!..
Malum, soyunmadan yıkanılmaz! Kirliler atılmadan
arınılmaz! Bırak, ortalıkta eskiiiiiciiiii diye
bağıranlar çok zaten, ver gitsin. Verdiğin kadar
güvendesin. Çıplaksan, bil ki kimse bir şey alamaz
senden. Yok ki, neyini alacaklar? Bağlanmadın ki, neyini
koparacaklar?..
Ne
diyordu Bizim Yunus?
Var imdi miskin Yunus uryan olup gir yola/ Yüz çakallı
gelir ise yalıncağı soyamaz
(Miskin Yunus, şimdi soyunarak yola gir / Yüz eşkıya
gelse de çıplağı soyamaz)
İşte sır burada! Soyunmuşsan, emniyettesin! Alacak
bir şey bulamayacak şeytan!
Bir başka sır daha ister misin?.. Soyunabilmiş, her
şeyi atabilmişsen, bil ki giyindirileceksin yenilerle!
Neden mi?
Burası kesret alemi dostum, kimseyi kendi haline
bırakmazlar.
Sen hiç sokağa çırılçıplak fırlayanı çarşıda kendi
haline bıraktıklarını gördün mü?
Tutar, mutlaka giydirirler! Sıcak yer, temiz elbise
getirirler, hiç merak etme!
Sohbet biraz acı ve karamsar oldu diyorsan, işte bu da
işin müjdeli yanı.
Uryan olarak yola çıkmayı göze alanları ehlinin sözleri
ile selamlayalım: