|
 
azret-i
Ömer bir gün ağlıyormuş.
Görenler “ya Ömer! Neden ağlıyorsun?” diye sormuşlar.
Halife Ömer demiş ki:
“Nasıl
ağlamayım? Fırat’ın kenarında bir kuzu kaybolsa, Korkarım
ki, Ömer’den sorulur.”
Değeri günümüz koşullarında hatta o günkü şartlarda bile bir şey ifade etmeyen bir nesnenin kullanımındaki düşünsel işlevler bir yana, evrenselleşmek için geniş bir bakış açısına sahip olabilmek, dikkatli adım atmak, insanları tanımak ve insani münasebetleri değerlendirmek için muhakeme, tefekkür şart.
Peki,
bu durumda üzerimize düşen görevi yapabiliyor muyuz?
Kendimize
soralım...
Acaba;
Yaşam
duygulara mı dönük olmalı?
Şayet
duygulara dönük değilse, hareket tarzımız nasıl biçimlenmeli?
Davranışlardaki
sınır ne olmalı?
Bu
sınır neye göre belirlenmeli?
İnsan
beşer gibi yaşadıktan sonra, özgürlüğe giden yolda yürüyenlerle
arasındaki fark ne olur?
Serbestliğin,
yani özgürce yaşamanın bir sınırı olmalı mı?
Eğer
özgürlük sınır tanımıyorsa, bu
bedensel özgürlüğün kanat takışı değil mi?
Hayatın
sırları bir giz olarak veya şuurda mı yaşanmalı?
Kişisel
davranışlara set çekip evrenselleşirken nedenleri iyice
incelenmeli mi?
Hangi
davranışların bireysel, hangilerinin evrensel olduğu analiz
edilmeli mi?
İnançsız
bireyi ilminiz ile inanç noktasına getirebiliyor musunuz?
Bireysel
olup da evrensel görünme arzusu ile neden yanıp tutuşuyorsunuz.?
Birimsel davranışlarımızı (örneğin kıskançlık) örtebilirken, hangi hâlde olduğumuzu düşünebiliyor muyuz?
Birey,
bütünsellik boyutunda henüz emekleme çağındadır. Yürümeye
çalışan, birkaç adım attıktan sonra tökezleyen, sonra
tekrar ayağa kalkan bir çocuğa benzer. Her çocuk gibi o da yürümeyi
becerecek, büyüyecek, serpilecek, nihayet
dinamik ve olgun bir yapı olarak kendini bulacaktır.
Umut
ışığı her çocuk üzerine doğuyor.
Yeter
ki kullanmasını bilsin.
İstanbul
- 20.4.2000
http://afyuksel.com
|