Özümde Saklı Kandil
2.Bölüm

DOĞUYA DA,BATIYA DA NİSPETİ  OLMAYAN MÜBAREK BİR ZEYTİN AĞACINDAN TUTUŞTURULUR.Zeytin ağaçları hangi mıntıkada ise yağları ona göre kalite kazanırmış. Kimileri batıyı gören yamaçlarda ikindi güneşi alırken, kimileri doğuya dönük yamaçlarda sabah güneşi ile beslenirmiş. En makbul olanları; tepelerde veya düzlükte yetişip de gün boyu güneş görenlermiş. Böyle diyor üreticiler.

İnsanda iki feyiz kanalı; enerji akımı mevcut. Doğu Ezoterizminin pozitif-negatif akım dediği enerjiye İslam; KİRÂMEN KATİBÎN MELEKLERİ diye işaret ediyor.
Sağda pozitife-olumluya, solda negatife-olumsuza dönük kuvvelerle yaşıyoruz.
Nârî boyutla Nurî boyut; Ahsen-i Takvime yüceltecek güçle, Esfel-i Safiline düşürecek çekim birlikte yüklü özümüzde.

Beynimiz;ilik yapı vasıtasıyla omurgamıza, kuyruk sokumumuza kadar uzun bir hatta enerji salıyor. Omurga, vücudu ayakta tutan, dimdik, dosdoğru,sağa sola yalpası olmayan ana direk. Kuyruk sokumunda saklı olduğu, uyuduğu var sayılan sübtil enerji harekete geçtiğinde, ağaca su yürümesi misali kalbe,beyne doğru açılımlar oluyor. En tepede Safiye dediğimiz boyuta gelindiğinde özdeki kandil pırıl pırıl yanmaya, aydınlatmaya başlıyor.

Doğu Ezoteriklerinin <Şakra Açma> dediği çalışmaların daha ulvi,daha anlamlı biçimine İslam Mutasavvıfları <Nefs Mertebelerinde İlerleme-SEYR U SULÛK> tabirini kullanıyor. Seyr u sulûk edenler kendinde saklı nuru açabiliyor, zeytin ağacını canlandırıp, Nur Şelalesine dönüşebiliyorlar.

İyi de, nasıl olacak bu? Hem Zeytin Ağacından melekî-enerjik potansiyeli anlıyorsak, herkeste var demektir. O halde herkeste açılır mı?...

Herkeste açılır mı konusuna biraz sonra ayetin devamı cevap verecek. Biz nasıl olacağına bakalım şimdi.

Kendi öz nurunu yakalama; kişinin kendi gayreti ile başlasa dahi,kendi kendine neticeye varamaz. Mutlak surette rehbere ihtiyaç vardır. Çakmak olmadan ateş yanmaz.

Çakmak; Rasüldür. Çakmak Hak Erenlerdir. Çakmak; İlimdir, İlim sahipleridir.
Çakmak Hakka Aşık Nezih-Temiz-Saf Gönüllerdir. Hatta çakmakla ateşlenmek de yetmez, kutlu bir gönlün sürekli körükleyen Hak Nefesi elzemdir.

Çakmak; sürtünme ile kıvılcım çakar. Sürtünme acı ve ıstırap verir. Kişiyi Hak Nuruna acı ve ıstıraplar çeker dersem abarttığımı düşünmeyiniz. Tarihi örnekler ortada:

-Yunus’u Hacı Bektaş Veli’ye götüren buğday kıtlığı değil mi?..
-Mekke’de sahabe-i kiram,egemen güçler altında ezilirken ümitle Rasüle pervane olmadı mı?..
-Yusuf’a Hikmet Bilgisi, iftira- aşağılanma sonucu zindanda verilmedi mi?
-Musa’yı Tur-i Sina’ya yönelten Firavun zulmü değil mi?...
-Nemrut ateşi olmasa İbrahim tevekkülünü nasıl bilebilirdik?..
-Ebu Cehillerin işkencesi Medine Asr-ı Saadetine vesile olmadı mı?...

Acı ve sıkıntıyı işte bunun için nimet bilmiş Öze Erenler.Bir gün sıkıntı çekmeseler;”Rabbimiz bugün bize darıldı mı acaba?” diyecek kadar acıyı önemsemişler; nur kandilini tutuşturacak çakmağı,hayatiyet veren kutlu nefesi fark etmişler.

Rasülullaha salavat getirdikçe nur kaynağımızdan Onun Hak Nefesi ile körüklenir, imanımızı amele dönüştürecek kuvveyi harekete geçiririz.

Sana ve ehline, ashabına binlerce salavat olsun Ey Allah’ın Rasülü!..
Sana mikrolar, makrolar adedince salat ü selam olsun Ey Şefkat Nebisi!...
Sana,denizlerin damlası,ağaçların yaprağı, kıtaların toprağınca salavat olsun Ey Rahmet Önderi!..
Sana, sevenlerin geceleri seccadeye döktüğü göz yaşlarınca,deniz dibindeki inciler-mercanlar adedince, aşıkların sevgiyle çarpan yürek ritimleri adedince salavat olsun Ey Rabbimizin Habibi!

Sana salavat getirdikçe yakınlaşıyoruz. Uzak değilsin ki zaten. Ravzana nicedir varamadık diye hüzünlenirdik. Ravzan gönlümüzmüş Ya Rasülallah, nefes kadar içimizde, nabız gibi özümüzdeymişsin, sen bizmişsin de yeni fark etmişiz!..

***

Zeytin Ağacı tasvirinin bir başka boyutunu da göz ardı edemeyiz. Az önce kimler bu nuru elde eder, sorusunu sormuş ve cevabını ertelemiştik. Cevabın bir kısmı ağaç tasvirinde saklı. Nasıl ağaç? Ne doğuya, ne de batıya meyli olmayan kutlu bir ağaç. Doğuya da, batıya da meyli olmamak; kıvrılmamak, eğilmemek, yalpa yapmamak değil mi? Bu da dosdoğru olmak değil mi? Allah’ın, Rasüle hitabını hatırlayalım: EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL!(Hud-112)

Dosdoğru olmanın Kur’an’daki ifadesi: SIRAT-I MÜSTAKİM. O halde; bu nuru elde etmeye aday olanlar; sırat-ı müstakim üzere inanan ve yaşayanlardır. Yoksa o potansiyel tüm insanlarda mevcut. Ancak açığa çıkışı; SIRAT-I MÜSTAKİM’de istikrarla yürüyenlere nasip oluyor.

Sırat-ı Müstakim dengedir. Beyni ile kalbini,duygularıyla düşüncesini ölçülü kullananlar o dengeyi kurarlar. İlimle Hâli,Akılla Aşkı yoğuranlar sırat-ı müstakimi yaşarlar. Allah Nuru onlardan açığa çıkar.

***

Ağaç misalinin fısıldadığı bir başka mana daha: Ağaç yere sımsıkı bağlı, köklü, mıhlıdır. Yerinden oynaması-oynatılması imkansızdır. Ne diyoruz meşhur dualarımızda?

YA MUKALLİBEL KULÛB! SEBBİT KALBî ALA DİNİKEL İSLAM!..
(Ey Kalpleri Dönüştüren!Kalbimi İslam Dinin Üzere Sabit Kıl!)

RABBENA VENSURNA VE SEBBİT AKDÂMENA ALA DİNİKEL İSLAM!.
(Rabbimiz, bize yardım et ve ayaklarımızı İslam Dinin üzere sabit kıl!)

Hak üzere, Sırat-ı Müstakim üzere sabitlenmek, ağaç misali  yere mıhlanmak esas!.. Bu olmaksızın yaşamak, esen rüzgara kapılmaya, gelen dalgalarda alabora olmaya,alınan darbede yıkılmaya açık olmaktır. Şeriat tabanını muhafaza etmek işte bunun için önemli. Ne diyor Mevlana’mız?

BEN BİR PERGELE BENZERİM… SOL AYAĞIM GENİŞ BİR DAİRE ÇİZEREK YAHUDİ-HIRİSTİYAN-MECUSİ TÜM İNSANLARI KUCAKLAYIP ÇEVRELERKEN, SAĞ AYAĞIM ŞERİAT ÜZERE ÇİVİLİDİR!..

Tasavvuf; başladığı daireyi tamamlamakmış. Evrende dairesellik hakim görünüyor.
Dünya yuvarlak, Galaksi yuvarlak, Güneş yuvarlak, Atom ve parçacıkları yuvarlak, Nur Sırçası göz bebekleri yuvarlak…

Pergelin çivisi yerinden oynarsa daire çizebilir misiniz? Hayır!O halde fark edelim;
Şeriat arzına ağaç gibi kök salmadıkça Hakikat Dairesini tamamlayamaz,Sırlar semasına dal-budak yayamazsınız!...

ONUN YAĞI HEMEN HEMEN ATEŞ DOKUNMASA BİLE IŞIK VERİR; “Müminin firasetinden korkunuz; çünkü o iman nuru ile bakar” hadisi şerifi ayetin bu kısmını anlamamıza yardımcı olacak.

Mümin;ışık insandır. Mümin; kendi iç dengesini kurduğu gibi bulunduğu ortamlara da huzur, neşve saçar. İmanın en alt düzeyindeki sıradan bir mümin için dahi geçerlidir bu. ”Mümin; elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu kimsedir” buyurur Allah Rasülü.

İnanan, inandığı gibi yaşamaya gayret eden müminin tahsili, çevresi, mesleği ne olursa olsun insanlar onda eminlik müşahede ederler. İçinde ateş yanmasa da, mertebe sahibi olmasa bile ışık verecek birikim sahibidir mümin. Çünkü bir yağ-potansiyel taşır.

Biz o yağı, zeytin yağından ilhamla yeşilden çıkan hali ile RIZA olarak düşündük.
Kadere iman eden mümin; başına her geleni Hak’tan bilerek rıza halini kuşanır.
Razı olmuş insan; hoşnut insandır. Hoşnut olanlar; hoşnut edebilir.

Ateist yazarlarımızdan biri yıllar önce verdiği röportajda şöyle diyordu:
”Ben de isterdim müminler gibi her şeye razı olabilmeyi. Ben de isterdim gecekonduda sefil bir hayat yaşarken çevreme ışıldayan gözlerle bakabilmeyi.
İman edenlerin bu halini seviyorum. Ama ben yapamadım!..”

“Rabbin balarısına vahyetti”(Nahl-68) buyurur ayette. Balarısı; mümin, Bal; rızadır.
İmanı,İbadeti, Salih Ameli ile şeriat bahçesinin ilahi çiçeklerinden hakikat özü derleyen mümin, şuur kovanında rıza balı hazırlar. Rıza; özden süzülür. Rıza;
Hak Nurunun anahtarıdır. Rıza; başlı başına potansiyel nur-güçtür. Rıza;benlik illetinin yegane şifasıdır.

Rızayı elde etmek; Rabbinin ilhamına özünü açmaktır!...

(Sürecek)

İlgilenenlere:
1-Gönül Uyandırma-www.benotesi.com
2-Siyah ve Yeşil/N.Şahinler/İnsan yayınları-www.kitapyurdu.com
3-Bilinç Yarılınca-
http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/gokyarildi.html
4-Yemin Olsun İncire-
http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/yeminolsun.html

Mehmet DOĞRAMACI
İstanbul - 17.
05.2005
m_dogramaci@yahoo.com
 http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail