|
 
rtık
okuyanda bir şeyler uyandırmayan
, hep aynı ciddiyetteki sade suya
doğruluk türü yazılarımdan bıktığını dile
getiren sevgili okurlarıma bu hafta, birbirinden ilginç, mizah
yanı kuvvetli fıkralar anlatmaya karar verdim.
Ancak bilmeleri gerekir ki, henüz
teslim olmadım.
Çalışmalarım tüm hızıyla devam ediyor.!
Hemen şu hususu açıklamakta
yarar görüyorum. Sıkı durun, şu anda Güneş Terazi
burcunda parlamaya başladı bile. Bir süredir Venüs’ün
Terazi’de olması ile, Terazilerde enteresan bir rahatlığın
olması söz konusu.
Güzellik, aşk ve sanatsal yönleri temsil eden Venüs, Eylül
başından beri bu burçta. Aynı zamanda Merkür de...Bu sayede
benim iç burcumun etkilerini rahatça hissedebiliyoruz.
Astrolog Yasemin Boran'a göre hava gurubunun öncülüğünü
yaptığı Terazilerin kendilerini en iyi hissettiği gün Cuma.
Ben şahsen Cum’anın İslamın faziletli bir gün olduğunu
kabul etmesinden ötürü bir rahatlık hissettiğimi, yeni bir
giysiyi giymede bugünü seçtiğimi söyleyebilirim.
Demek ki düşüncemin altında sayın Boranın astrolojik açıklaması
yatıyor. Yasemin Boran’ın da 2000’ li dönemin ilk yıllarının
Terazilerin dönemi olduğunu söylemesi
bana biraz olsun, rahat bir soluk aldıracakmış gibi görünüyor.
Şayet ayağımı yere sağlam
basarsam ve iç dünyamda yeterli dengeyi kurabilirsem keyfime
diyecek olmayacak. Ama bunları ben yapacaksam, astrolojinin ne
esprisi kalır diye kendimi sınadığımda, yanıtını
da yine ben veriyorum
“Sen rahat ol!
Bu etkiler sende bu ortamı yaratacak.”
Şaka bir yana, kafaları biraz
olsun dinlendirmek, dileyene kıssadan hisse çıkartmak için
hatırı sayılır, düşündürücü
birkaç güzel fıkra ile bu haftaki güncele başlamak
istiyorum.
İzninizle...
Karnı acıkan kurt, yiyecek bir
şeyler aramaya çıkmış. Bir kapının önünden geçerken,
çocuk ağlaması duymuş. Sonra dadının sesi gelmiş kulağına.
Dadı, "ağlamayı kesmezsen dışarı atarım seni,"
diyormuş. "Kurtlara yem olursun."
İhtiyar kadının, dediğini yapacağını sanan kurt, evin önünde
beklemeye başlamış. Hava kararınca çocuk susmuş. Kurt, dadının
sesini duymuş yine. Kadın, "ha şöyle," diyormuş.
"Hiç korkma, o hain kurt gelirse, döve döve öldürürüz!"
Ödü kopan kurt, tabanları yağlamış. Kaçarken, bir yandan,
"şu insanlara akıl sır ermiyor," diye düşünüyormuş.
"Bir söyledikleri bir söylediklerine uymuyor."
Yaşlı bir kadın vakti gelince
ölür.Öbür tarafta sorguya çekilir. Bütün günahlar bir
bir sayılır, hangisini işlemiş olduğu sorulur. Kadın
hayatta hiç günah işlememiştir.. Sorgucu melek içeriye bağırır:
“Bana bir çift kanat getirin “
Kadın sevinçle “ Melek oluyorum değil mi ?” diye sorar.
Cevabını alır:
“ Hayır, kaz “
Bir zamanlar bir kervancı varmış. İki de bir kırk haramiler
yolunu keser, adamlarını öldürür, malını gasp edermiş.
O da günün birinde esir pazarından koruma olarak aslan gibi
bir delikanlı almış. Beraber çıktıkları ilk seferde yine
haramiler kervanı basmış, adamların çoğunu öldürüp
koruma için alınan delikanlıya da sırayla tecavüz etmeye başlamışlar.
Sıra tam kırkıncı haramiye gelince delikanlı birden, “bre
namerdler!” diye gürleyip canlanmış ve haramileri alt edip
malları kurtarmış. Bütün bu kahramanlığa rağmen, dönüşte
kervancıbaşı korumayı esir pazarına iade etmeye kalkınca,
delikanlı, “ben senin canını ve malını kurtardım, beni
niye iade ediyorsun?” diye yakınmaya başlamış.
Kervancı da şöyle bir bakmış ve “ben her zaman seni
harekete geçirecek kırk haramiyi nerden bulayım!” demiş.
Japonya'daki bir okçuluk
okulunda çok saygı gören, büyük bir hoca varmış. Dünyanın
en iyi ok atan adamıymış.
Bir gün okuldan ve uygarlıktan ayrılmaya karar verip sarp dağların
tepelerine yerleşmiş.
Aradan yıllar geçmiş.
Artık hoca unutulmuş.
Gel zaman git zaman, okuldaki yöneticilerin aklına düşmüş
büyük usta ve öğrencileri alıp dağa götürmüşler.
Gençlerin bu hocanın deneyimlerinden yararlanmalarını
istiyorlarmış.
Günlerce aradıktan sonra, ustayı bulmuşlar. Bir kayanın
tepesine bağdaş kurmuş oturmakta ve tepede dönen bir kartalı
izlemekteymiş.
Kavuşma ve buluşma törenlerinden sonra, gençler ellerindeki
ok ve yayları göstererek ustaya sorular sormuşlar:
Onun zamanından değişik midir bu aletler, gelişme olmuş
mudur?
Büyük usta eline verilen ok ve yaya bakmış. Uzun uzun
incelemiş, sonra "bunlar da ne?" diye sormuş.
Şaşırmışlar. Hoca şaka yapıyor zannetmişler.
Oysa çok ciddiymiş. Aradan geçen zaman içinde o kadar
bilgeleşmiş ki, artık ok ve yay kullanmamaktaymış. Bu araçları
unutmuş.
O, gözleriyle avlanmaktaymış.
Temel bu, ne yaparsınız!
Almanya'da arabasını otobanda ters yönde sürmekteyken, aynı
zamanda radyosunda, "Otobanda ters yönde giden bir deli
var! Dikkât edin!" anonsunu duyunca, "ne bir tanesi!
Yüzlerce!" diye söylenmiş.
Dereden su içen bir kurt, biraz
aşağıda bir kuzu görmüş. Kuzu da su içiyormuş. Onu
yemeyi aklına koyan kurt, saldırmak için bahane aramaya başlamış.
"Seni alçak!" diye bağırmış. "Benim içtiğim
suyu ne hakla bulandırıyorsun?"
"Bağışlayın," diye mırıldanmış kuzu. "Ben
sizin suyunuzu bulandıramam ki! Baksanıza, benim içtiğim su
size gitmiyor; sizin içtiğiniz su bana doğru akıyor."
Kurt, "Öyle olsun," diye homurdanmış. "Söyle
bakalım, geçen yıl benim arkamdan niye konuştun? Benim için
niye kötü şeyler söyledin, atıp tuttun?"
Kuzu, "Nasıl olur?" demiş. "Geçen yıl ben
daha doğmamıştım bile."
"Olsun," demiş kurt. "Sen söylememişsen, annen
söylemiştir,
benim için hiç fark etmez. Seni yemeyi aklıma koydum bir
kere."
Sözünü bitirir bitirmez, kuzunun üstüne atlayıp onu parçalamış.
Bir güvercinlikte yaşayan güvercinlerin içlerini atmaca
korkusu sarmış. Hepsinin ödü kopuyormuş yırtıcı kuştan;
sürekli tetikte duruyor, can düşmanlarının saldırılarını
bin bir güçlükle savuşturuyorlarmış. Atmaca bakmış ki,
bu böyle olmayacak, bir kurnazlık düşünmüş.
Güvercinlere, "Niye böyle yapıyorsunuz?" demiş.
"Hep can korkusuyla yaşıyorsunuz. Oysa ben sizi şahinlerden,
başka tehlikelerden korurum. Yapacağınız şey, beni
kendinize kral seçmek. Ondan sonra bakın bakalım, sizi kimse
tedirgin edebilecek mi?"
Atmacanın sözlerine kanan güvercinler, onu tahta geçirmişler.
Ama aradan daha bir gün geçmeden atmaca her gece bir güvercini
yemeye başlamış.Sıra daha kendine gelmeyen
zavallı güvercinin biri, "eh", demiş, "boşuna
yakınmayalım, bu belayı başımıza biz kendimiz sardık."
ADAM
arabasının direksiyonunda keyifli keyifli yol alıyordu... İlk
kırmızı
ışıkta durdu...
Durmasıyla birlikte kıyamet koptu... Arkasındaki eski kamyon
duramamış arkadan bindirmişti... Tampon, stop lambaları
darmadağındı...
Elbette çok sinirlendi...
Fırladığı gibi ''Kör müsün, arabamı rezil ettin...''
diye bağırmaya başladı... Kamyon şoförü sus-pustu...
Boynunu büktü ''Beni affet abi... Dalgındım duramadım,
istemeyerek oldu...
Benim adım Ahmet... Bu kamyonu satsan senin zararını karşılamaz...
Beni bağışla...'' dedi...
Adam bir arkası göçmüş arabasına baktı, bir eski kamyon
ile Ahmet'e...
''Allahından bul...'' diyerek onu bağışladı, başını
sallaya sallaya yola koyuldu...
Önüne ikinci kırmızı ışık çıktı...
Durdu...
Durmasıyla arkasında kıyamet koptu...
Bu sefer arka koltuklarına kadar birisi üzerine çıkmıştı...
Kafasını camdan uzatıp baktı... Aynı kamyon... Kamyon şoförü
de camdan kafasını uzatmış el sallıyor:
''Abi merak etme, ben Ahmet...''
İstanbul
- 28.09.2000
http://afyuksel.com
|