Kalabalığa uymak, herkesin yaptığını yapmak sıkıcı geliyordu
Ona. Daima farklılıkları denemek, yeni seyirler yaşamak
istiyordu. Dinlenmesi, eğlencesi, vakti değerlendirmesi farklı
olmalıydı. Sıradanlık bunaltıyordu. Halim-Selim görüntüsünün
altında belki de ilk gençlik yıllarından kalma muhalif bir ruh,
isyankar bir boyut saklıydı. Tekdüzeliğe, alışılmışa karşı zaman
zaman o ruh baş kaldırır, o anlarda dışarıdan bakanların belki
de garip karşılayacağı tavırlar sergilerdi.
Güneş
tutuluyordu o gün. Yerli-yabancı turistler Güney sahillerine ve
İç Anadolu’nun kuzeyine akın ediyordu. Tam tutulma yaşanacaktı.
Mana boyutunda olayı karşılamak isteyenler zikir ve tesbihe
başlıyor, merak dolu imanlı yürekler ilmihallerden Küsûf Namazı
bahsini inceliyordu. Tebliğ gayreti içinde olan bazı gençler el
ilanları ile yapılacak olanları halka dağıtıyordu. Broşürde
yazılanlardan iki maddeye ilişti gözü: Hasta ziyareti ve
sadaka!..
Hz.Musa’nın Rabbi ile konuşmasını hatırladı:
-Ya Musa, benim için ne yaptın?
-Namaz kıldım, oruç tuttum ey Rabbim.
-Onlar kendin için Ya Musa, benim için ne yaptın?...
Musa
şaşırmıştı. Sırf Rabbi için ne yapabilirdi?...İlahi hitap devam
etti.
-Hastalandım, gelmedin Ya Musa?
-Haaaşaaa!.. Ey Rabbim sen hasta olmaktan münezzehsin!...
-Geceleri inleyen, acı ve ağrı çeken o hasta var ya, benim rızam
onunlaydı ey Musa!..
***
Zikir
ve tesbihata devam ediyordu. Ama farklı bir şey yapmalıydı.
Tutulmaya saatler kala, netten görüştüğü bir hakikat yolcusunu
hatırladı. Hastası olan biriydi bu. Hakikat yolcuları sırlarını
açmazlardı pek. Ahvalini ısrarla sorduğu için görüştüğü kişi bir
miktar anlatmıştı. Bağlantıya geçti. “Evinize 5-10 dk uğramama,
hastanızı ziyaret etmeme izin verir misiniz?” dedi… “Memnun
oluruz” cevabını alınca fırladı yerinden.
Şehrin en uzak semtine doğru yol alıyordu. Bilmediği bir evde
ilk kez göreceği insanları, onların hastaları ile olan
bağlarını, sabır ve tahammüllerini merak ediyordu. Vakit öğleye
doğru akarken radyolar tutulma haberleri için Antalya ve Konya
ile canlı bağlantılara geçmişti. Frekansları karıştırdı, farklı
bir yayın arıyordu. Bir kanal sürekli salavat getiriyor,
Alemlerin Efendisine övgü dolu naatlarla güneş tutulması
karşılanıyordu. Orayı dinleyerek yola devam etti.
Epey
mesafe kat ettikten sonra verilen adrese ulaştı. Denize nazır;
penceresinde kırmızı sardunyalar açan beyaz badanalı, bahçeli
evin avlusuna girdiğinde; ” Ben küçük Zehra için geldim ” dedi…
Yukarı buyur ettiler. Odaya girdiğinde gördüğü manzara
karşısında zihni de bakışı da bir anda donmuştu. Yedi-sekiz
yaşlarında menekşe gözlü, şirin mi şirin bir kız çocuğu
makineler, serumlar ve hortumlardan oluşan yaşam destek ünitesi
ile hayata tutunmaya çalışıyordu.
Annesi ile tanıştı. Anlattılar. Doğumundan çok kısa süre sonra
bu duruma gelmişti Zehra. Bir metabolizma hastalığı idi
yaşadığı. Nefes alışı, yeme içmesi hep kontrol altındaydı 24
saat. Başında biri bulunmadığında her an her şey olabilirdi.
Teyzesi, annesi ve büyük hastanelerden birinin yoğun bakım
servisinden bir görevli, sürekli Onunla idi...
Uzun
uzun düşündü. Hastası olan bir ev, üstelik bir çocuk!.. Kendi
çocukları geldi gözünün önüne. Koşabilmeleri, akşam eve
geldiğinde boynuna atılmaları, sağlıklı bünyeleri ne büyük
nimetti?!..
Anne ve teyze yatağa bağlı pamuk prensesin serüvenini anlatırken
simalarını gözlemledi. En ufak bir sabırsızlık yada bıkkınlık
emaresi yoktu üzerlerinde. Öylesine bütünleşmiş, öylesine
hazmetmişlerdi ki durumu; konuşurken “Zehra şunları şunları
yaşadı” demek yerine; çoğul kipiyle “Biz şunları yaşadık, şu
zaman şöyle olduk, şimdi şöyleyiz” tarzından cümleler
kuruyorlardı.
İnsan
bu kadar mı mütevekkil, bu kadar mı teslimiyet içinde, bu kadar
mı razı olurdu?! Rıza Halini düşünüyordu son günlerde. Rızanın
canlı timsali idi konuştuğu kişiler. Rıza bu işte, dedi içinden.
Arada
bir denize, bahçeye baksa da kaçamak gözlerle Zehra’yı
süzüyordu. Zehra’nın gözleri camdaydı. “O bugün güneş
tutulmasını bekliyor” dediler. Konuşamayan bir çocuk güneş
tutulmasını nasıl bilir ki diye düşündü. İçinden geçenleri
duymuşçasına teyzesi söze girdi:
”
Biliriz biz, Zehra’mız hepsini bilir, O hisseder!.. Onun hisleri
hepimizden daha açık!...”
Beş
duyunun bir kayıtlanma olduğundan, bilimin son dönemlerde 32
duyu tespit ettiğinden, belki de duyuların bile sonsuz-sınırsız
olduğundan bahis açtılar. Onlar konuşurken Zehra etrafı
gözleriyle kolaçan ediyordu. Teyzesi; ” Sizin gelişinizden çok
memnun!...Siz de Onun hissettiklerini hissetmeye çalışın!..
Memnuniyeti yansıyacak size!” dedi
Ona
neler yansımamıştı ki?!.. Hissettikleri dile dökemeyeceği kadar
yoğun ve sırlı idi. Dalgınlığını perdelemek istercesine, bir
bardak su istedi. Çaylar yudumlanıp sohbet devam ederken bardağa
41 Fatiha okudu. Buna yürekten inanmıştı. Evde çoğu kere
sürahiye de 41 Fatiha okurdu!.. Fatiha; Kur’anın Özeti, Fatiha;
Sırların Anası, Fatiha; Şifa Anahtarıydı!..
Okumayı bitirince “Bunu Ona içirin, umarım bir şeyi kalmaz”
dedi…Tıp, bu dert için çaresi yok diyordu. Oysa Allah devasız
dert yaratmamıştı. İçine gelen his; günün birinde Zehra’nın
koşup oynayacağını fısıldıyordu. Bir güneş tutulması gününde
başlayan bu hastalığın, bu yıl ki güneş tutulması ile şok bir
şifaya kavuşması için niyaz etti Rabbine. Hepsi Allah’ın
elindeydi. Güç-Kudret Onundu. O dilerse razı olan kuluna neler
bahşetmezdi ki?!..
Müsaade istedi. Zehra’nın minik elini öperek ayrılacaktı.
Büyükler hep çocuklara el öptürürdü. O buna da muhalifti!...
Aykırı olmayı sevmişti ya! Çocukların elini öperdi. Minikler
önce şaşırır, sonra pek sevinirlerdi. Yatağa bağlı Zehra’nın
elini öptü. Şifa diledi ve ayrıldı evden.
Yokuş
aşağı inerken nicedir boğazına düğümlenenler nefesini kesiyordu.
Daha fazla tutamadı kendini ve gözlerinde titreyip duran hüzün
seline teslim oldu. Radyoyu açtı. Yunus ilahileri çalıyordu:
“Bir hastaya vardın ise
Bir damla su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak Şarabın içmiş gibi!”
Hastaya varmış, su da vermişti. Ya içtiği Hak Şarabı
neydi?...Rıza dedi içinden rıza!.. Razı olanları görmüştü.
Rızanın canlı örnekleri ile sohbet etmişti. Bundan daha mutluluk
verici bir şey olabilir miydi?.. Kevser’den bir kadeh içmekti
razı olmak!.. Rızayı yudum yudum sindirenleri gördü. Belki
birkaç damla rıza şarabı tatmak Ona da nasip olmuştu.
Otoyola çıktığında tutulma başlıyordu. Radyoda Tevbe-i İstiğfar
ve Salavatlar artmış, dualar peş peşe akmaya başlamıştı. Güneş
ışıkları kurşûnî renge dönüşüyor, gölgemsi bir atmosfer yola
düşüyordu. Sıkışık trafikte öndeki araç ani duruş yapınca
kontrolü kaybetti. Küt diye vurmuştu. “Eyvah” dedi içinden,
“Eyvah, bu pahalı aracın sahibi kim bilir şimdi ne aksilikler
çıkarır?..”
Kontağı kapayıp indi. Öndeki şoför de indi. Simasından
mülayimlik damlayan kişi ile el sıkışıp geçmiş olsun dilediler
birbirlerine. Ses de çıkmıştı ama tamponlarda çizik bile yoktu.
Hayret ettiler. İyi günler dileyip yola devam ederken şaşkındı.
Yunus
diyordu ya “Yarın anda karşı gele!” Yarın; bu andı, dem bu
demdi…Hastanın rızası korudu besbelli dedi içinden!.. Rıza
yarını beklemeden anında karşılamıştı belayı. Seriül Hisabtı
Alemlerin Rabbi.
Yol
üstündeki bir mescide uğradı. İki rekat namaz kılarak dua etti.
Cami çıkışında bir market önünde bekleyen teyzeye hal hatır
etti. Onu da tanımıyordu. Bugün bir düşküne selam verilmeli,
sadaka çıkarılmalıydı. Teyzenin niçin beklediğini hissetmişti.
Kim bilir belki de sebze reyonlarından arta kalanları alacak,
gecekondusuna ezik domatesler, bayat ekmekler götürecekti.
Cebinden çıkardığı üç beş kuruşu yaşlı kadının eline sıkıştırdı.
”Torunlarına bir şeyler alırsın” dedi…Kadının gözleri parladı:”
Sen bizim yetimleri tanıyor musuuuun? ” diye sordu. Tanımıyordu.
Yetimleri olduğunu da bilmiyordu. İçinden öyle demek
gelivermişti. Kadın bildiği bütün duaları sıralarken; ”Şükrümüz
Allah’a olsun teyze, kal sağlıcakla” deyip uzaklaştı.
...
İşyerine döndüğünde çalışma arkadaşları güneş tutulması üzerine
konuşuyordu. Kimi deprem senaryoları üretiyor, kimi beyinlerde
ve idraklerde değişim olacağından dem vuruyor, kimi de namaz ve
zikrin faydalarını anlatıyordu. İçlerinden biri: ”Siz ne
yaptınız bugün?” diye sordu.
-
Şarap içtim şarap!...Hem de çok tatlı, çok farklı bir şarap!...
Herkes birbirine bakıştı…
“Şarap içmişmiş!.. Tövbe tövbeeee!.. Buna da son dönemlerde bir
haller oldu” diye fısıldaşmalar sürerken, O muzip bir gülümseme
ve hiç tatmadığı iç huzuru ile girdi odasına.