Kayıt için burayı tıklayın

ufist olarak kimin örnek alınması gerektiği hakkında fikrimi almak isteyen olsaydı, kesinlikle Mevlâna’yı salık verirdim.
Çünkü O, mânâ aleminin sarrafıdır.
Mevlâna ile ilgili çok yazılarım olmuştur.
Ona olan hayranlığımı bir kez daha belirtmek isterim.
Gerçi, ilim yönünden daha üstün olanı mutlaka vardır. Ancak, vehimden tamamen kurtulmuş,
Abartısız dürüst içten, Allah Resûlünü baştan sona seven, topluma borcu olduğunu bilen, işin vebalini kavramış, yüreği sevgi dolu örnek bir insan olarak somut verilerle bizlere  birçok kapı açmıştır.
O bir Allah ehli olarak tasavvuf aleminin yüz akıdır.
Sizi bilmem, ama benim aciz değerlendirmem böyle...

Yaşamının büyük bir bölümünü dünyadan kopuk geçiren Mevlâna’nın bir solukta okunan kitaplarında işlediği konuları, önceden çok sıkı bir şekilde incelediğini düşünüyorum.
Keyifle söylüyorum, onun eserlerini okumak beni çok mutlu ediyor.
Birini bitirince hemen yenisine başlamak geliyor içimden.

Birbirinden güzel ve etkili sözlerinin içinde gördüğüm şu ifade, özellikle dikkâtimi çekti:
"Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok,
Ne adamlar gördüm sırtında elbise yok."

Bu sözlerle çok şey anlatmak istemiş bizlere,
Öncelikle vermek istediği mesaj şu:
İnsan, kılık kıyafetiyle değerlendirilmemeli...
Zira, elbiseyi veya içindekini göremeyenin gerçekçi bir değerlendirme yapabilmesi mümkün değil...

Yaşam, bazılarımızın üstünde çokça giyilmiş, deforme olmuş bir elbise gibi durur.
Eskimiş, modası geçmiştir. Orası burası solmuş, incelmiştir.
Işığı sönmüş, albenisini çoktan yitirmiştir. Yıkanmaya gelmez ve asla ütülenmez haldedir.
Bir yedeği olmadığı için çaresizlikten, alışkanlıktan ve tutkudan taşınadurur tenimizde.
Tuhaf görünür bedenle birleşik elbise...
Yine de serüvenin bir parçası olmuştur.

Bireyin sesli–sessiz yolda, işyerinde, mabedde, kısacası her yerde ve her halukârda onunla meşk hali vardır.
Ya da meşk olunan hikâyelerin sessiz, doğru yanlış, tesadüf, kabul edilen veya edilmeyen olayların en yakın tanığıdır.

Elbisesini üzerinde alışkanlıkla taşıyan kişi, aradığını bulduğunu sandığı anda, aldandığını dehşetle anlayınca, midesine kramplar girip adeta kahrolacaktır.
Zaman zaman işi gücü, evi barkı, anneyi  babayı terk ederek farkında olmaksızın bir oyuna kapılıp sürüklenecek “yenilenme hayali” ile aç susuz kah kavurucu sıcakta, kah dondurucu soğukta bekleyecek, murat ettiğine sığınmak isteyecektir.

Bazen kapılar yüzüne kapanacak, vuslatın elinin altında, yatağında, evinde olduğunu hiç görmeyecek, kayıplar birbirini izleyecek; elbise teninden ayrılacak, ten elbisesiz kalacaktır.

Çıplak olacak, çıplaklık yoklukla anılacak, yeniden dönme isteğinde başka bir elbiseye gerek duyulacaktır.

Şunu anladım, insan ne kadar uysal, aykırı ya da esprili olursa olsun, bir kere o “elbiseyi” giyince kolay kolay kurtulamıyor.
Hatta elbisesini değiştirirse ne kazanır, değiştirmezse ne kaybeder bunun farkında bile değil!
Hayata ve meselelere “hafif” yanından yaklaşan, kendini sürekli tutku / tabu düzeyinde bulan insanların elbiseleri hiç değişmez.
Onlar yırtık, solmuş, üstü olmayan giysilere alışmışlardır, çevresindekileri de öyle görürler.
Hz. Resulullah’ın  “kim elbisesini gururla yerde sürürse, kıyamet günü Allah (Rahmet nazarıyla) bakmaz” Hadisi, bu çerçevede düşünüldüğünde alışkanlık ve uyku balonlarını patlatan bir uyarı niteliğini kazanıyor.

Elbiselerin değişmesi gerekmez mi?
Bu soruyu siz yanıtlayın!..
Yeri gelmişken, biraz da ipucu mahiyetindeki şu kıssayı aktarayım:
Câbir (R.a. )  anlatıyor:
“Rasulullah (A.s.) binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı gördü. Üzerinde eski, iki parçalı bir giysi vardı.
‘Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?’ buyurdular.

‘Evet, var.’ dedim. ‘Çamaşır torbasında iki giysisi daha var, ben onları giydirmiştim.’
‘Öyleyse çağır onu da, bunları giysin’ emrettiler. Çağırdım. Emr-i Nebevi’yi söyledim. O da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Aleyhisselatı Vesselam:
‘Nesi var da bu yenileri giymiyor? Allah boynunu vurasıca!’
Adam bu sözü işitti ve ‘Allah yolunda mı? (Boynum vurulsun) Ey Allah’ın Resulü!’ dedi.
‘Evet’ buyurdular.
Adam, Allah yolunda öldürüldü.”

İnsan kendine hiç yakışmayan elbiseleri giyip yaşamak, vakit geçirmek yerine, olanakları ne kadar kısıtlı olsa da kendine en uygun şeyi taşıyabilir hale gelmek için girişimde bulunmaya özen göstermelidir.
Ancak yaşamı boyunca evrensel değerlere karşı çıkan, bunları
afaroz edenin bu değişikliğe girmesine bir başka deyişle elbislerini değiştirmesine asla ihtimal vermiyorum.

İstanbul - 27.7.2000
http://afyuksel.com


Üst Ana sayfa e-mail