Derin sularda yüzermiş sevimli balık. Her sabah yakın
dostları tembihlermiş sıkı sıkı:
“Sakın yüzeye yaklaşma, martı gagasında bulursun
kendini. Sahile yakın da yüzme, oltaya bir takıldın mı,
geri dönüşü yoktur!”
Her gün gidenler oluyormuş martılara, oltalara, ağlara.
Sudan ayrılanlara “Öldü, yok oldu” derlermiş. Yüzeye
giden arkadaşlarından geri gelmeyenler hayli çokmuş.
“Yok olmuş olamazlar, sudan ötede, bilmediğim bir başka
yaşam olmalı”
dermiş genel değerlendirmelerin aksine. O yaşamı merak
edermiş hep, büyüklerin tembihi kulaklarını tırmalayıp,
kalbine ürpertiler salarken. Ölümden korksa da, merakı
gün be gün artıyormuş.
Yakın arkadaşlarına;
“Acaba suyun dışında nasıl bir hayat var, bir denesek ne
çıkar?”
dediğinde,
“Deli
bu, kafayı yemiş, aman bizden uzak olsun” deyip,
etrafını boşlatıvermiş dostları. Yapayalnız yüzüyormuş
artık koca denizde.
Güneşin, dalgalarda billur armonilerle raks ettiği bir
gün, enfes kokular almış uzaktan. Misk kokulu yiyecek az
ileride sallanıyormuş. “Bir başka dünyanın ikramı bu”
diye hemen o tarafa yönelerek şevkle atılmış.
İşte ne oldu ise o an olmuş! Ağzına saplanan iğne ile
dünyası kararmış ve bir çırpıda kendini suyun dışında
buluvermiş. Çırpındıkça artmış acısı. Feryadını kimse
duymamış. Kocaman bir el, iğneden kurtarıp leğene atmış
onu. Biraz nefeslenir gibi olsa da aldığı derin darbe
ile oracıkta can vermiş.
“Her şey bitti, bundan sonrası yok artık, öldüm, bittim”
diye sızlanırken her nasılsa dış dünyayı gördüğünü,
sesleri işittiğini fark etmiş. Adam yürüdükçe sallanan
kovadan bakınca, sudakinden çok daha geniş ufuklar
olduğunu, engin gökyüzünü sezmeye başlamış.
“Yeni bir hayat, yaşasın, meğer deniz hapishane imiş,
yaşasın, kurtuldum, cennetteyim”
diye sevinç çığlıkları atası geliyormuş.
***
Sevinci mutfağa kadar sürmüş!... Evin hanımı özenle
almış kovadan. Önce karnını yarmış keskin ve ince bir
bıçakla. Sonra içinde ne varsa söküp çıkarmış dışarıya.
Olanları seyrederken acıyla figan etmiş, oltaya geldiği
andaki gibi… Kadın, adamdan daha zalimmiş!.. Hiç
tınmadan işine devam etmiş… Bu esnada içinden çıkanlara
bakmış balık ve söylenmiş:
“Meğer, ne çok pislik taşıyormuşum! Bunlarla mı yaşadım
ben?!”
***
Tam eziyet bitti derken, tekrar suya tutmuşlar balığı.
“İşlem tamam, bundan sonrası rahat olur” dediği anda,
zehir gibi acı tuz sağanağı altında kendini bir tepsiyle
sürüldüğü cehennem hararetinde buluvermiş… Kapak
kapanmış, bağırsa da faydasızmış artık.
Çaresiz teslim olmuş. Yanmış, yanmış, yanmış!…
Kızardıkça kızarmış her yanı!… Kızardıkça üzerinde
kararan, dökülen derisine bakıp;
“İçimden hiç aşağı değilmiş dışımın pisliği!.. Ne çok
ütülenecek yanım varmış, ne kadar da hammışım”
demiş aşama aşama pişerken…
***
Fırından alınıp yemyeşil bir bahçe içinde servis
tabağına konduğunda ;” Tamam işte, cennet burası,
yemyeşil bahçeler, ohhhh değme keyfime!” diye gülüyor,
bir başka bir görüyormuş etrafını. Ne adama, ne kadına
kızıyor, ne de talihine kahrediyormuş artık.
Arınmanın hazzıyla içini öyle bir sevinç sarmış ki,
masayı çevreleyen aile bireylerinin rızık neşesine o da
ortak olmuş kendi halince. Evin genç oğlunun tabağına
düşmüş tepsiden. Caner, iştahla ağzını doldura doldura
çiğnerken, içi sızlasa da derin bir keyif almış.
“Bir insana gıda olacağım, birine fayda vermek ne güzel,
ne mutlu bana”
diye mırıldanmış.
Delikanlının ağzından masaya bakarken; gövdesinden
çıkarılan iskeletine bakmış hayretle.
“Meğer beni dik tutan, diri kılan şey de atılması
gereken bir çöpmüş!...” diye söylenmiş..
Söylenmiş söylenmesine de, hayretle karışık sevinci yine
kısa sürmüş. Birden bire karanlık bir uçurumdan aşağıya
asitli sular eşliğinde salınırken yeni acılara doğru
sürüklendiğini üzülerek hissetmiş. Mağaraya benzeyen
zifiri karanlık bir mahzende, dört bir yandan üzerine
kaynar asitler dökülüyor, baş döndürücü bir çalkalanışla
sarsılıyormuş.
Yeni bir arınma yaşadığını o an fark etmiş. Sahip
olduklarının bir bölümü daha posa olarak atılıyormuş,
kötü kokular gelen kanala doğru. Posadan ayrıldığında
kendini, cennet nehirlerine benzeyen, kâh şelale misali
dökülen, kâh girdaplar çizen, kâh derinlemesine akan
kırmızı sularda bulmuş…
Ne kadardır bilinmez, çoookkk uzuuuun yollar aşmış… Öyle
bir yayılmış ki her yana, kendindeki enginliğe parmak
ısırmış! “Bu ben miyim?” dediği anda, gerçek ben ile
tanıştığını anlamış bir delikanlının içindeki evren içre
evrelerde.
Artık genç bir insanın beyninde düşünce, kalbinde
muhabbet, gözünde ışık, elinde hüner, dilinde şarkıymış
balık!… Daha neler değilmiş ki?!... Sayılamayacak kadar
çok renge bürünmüş!..
***
Delikanlının gönlünden seyrettiği ufuklara nispetle
denizi düşünmüş bir gün…
“Onsuz yaşayamayız, bizim her şeyimiz, canımız, kanımız,
hayatımız”
dedikleri denizin içini hatırlamış tekrar. Genç, gün
batımına şiir yazarken diğer balıklara seslenmiş :
Heeeyyyy!
Durmayın orada!...
Kırın kilitlerinizi, çıkın oradan!
Burada yepyeni bir yaşam var, çıkın, n’olur çıkın!
Çıkın da, fark edin hapishanenizi!
Fark edin, kısıtlanmışlığınızı!..
Tabii duymamışlar onu. Duysalar da diyecekleri belli
imiş:
Yazık oldu! Bir iğneye sattı özgürlüğünü!..
Yazık oldu! Heveslerinin kurbanı oldu, bitirdi kendini!
Yazık oldu! Erkence öldü, pek de gençti hani.
***
Kim ölü, kim diri?...
Kim köle, kim özgür?...
Uzun uzun açıklamak istemiş balık.
Ama nafile, işe yaramayacağını görmüş üzülerek.
İçini derin bir hüzün kaplarken, gözlerinden ufukları
seyrettiği genç, güncesine şunları karalıyormuş:
Her şey yerli yerince…
Herkes, dünyasıNda mutlu...
Yada azap çekmede…
Fark etmek; sevincin de, acının da ötesinde bir gizemli
ülke!...
Ahhh arkadaşlarım ahhhh! Bilseydiniz ölümün hayat
olduğunu!
Bilseydiniz, acı ve bela gördüğünüzün arınma olduğunu!
Keşke bilseydiniz!..
Böyle içlenirken, her şeyin nasip işi olduğunu, ölümün
ve hayatın, belanın ve nimetin, sevincin ve kederin ne
kadar göreceli olduğunu fark etmiş, fark etmiş de,
şükretmiş uzun uzun!...
Fark etmek en büyük nimetmiş. Fark etmek, kayıtlardan
ebediyete açılmakmış!
Sudaki arkadaşlarından kimisinin “Öldü”, kimisinin “Üç
kuruşa satıldı”, kimisinin “Kendini harcadı” dediği o
balık, CANER’in gözlerinde yeni bir CAN, yeni bir ER
olarak yaşıyormuş.
Ölüm yokmuş ona, Caner’den sevdiğine, ondan çocuklarına,
oradan da torunlarına doğru ölümsüzlüğe açıldığının
farkındaymış!
Can içinde can olarak seyran edecekmiş alemleri!...