Boş Değerler ve Değerlendiren..(ler)

İnsanlar çok büyük genellikle, sistemli bir şekilde köşelenmiş ve özelleşmiş bir bilincin kucağına doğarlar. Genetik aktarımlarla zaman kurgusu içinde formunu bulan bu hal sahibini kuşkulandırmayacak derecede mükemmeldir. Öyle ki;
dışardan zorlandığında “ben böyleyim işte, beni böyle kabul edin” gibisinden “yo yo” misali merkeze çeker...
Ömür adını verdiğimiz bu gidiş gelişler esnasında her yiğidin bildiği ve arzuladığı yoğurt markaları ve yeme biçimleri var.
Özelleşmiş bilinçten kasıt işte bu markaların çeşitliliğine ve alıcı bulmasına imkan  sağlayan gözlüklerdir. Öyle ya, hayatlarımız roman gibi. Yok yok,  romanlar artık pek okunmuyor. Teknolojinin geliştirilmesi ile artık hayata belki de en yakın, çok algıya hitap eder çerçeveden yedinci sanat var. Hayatlarımızda  artık film gibi. Her hayata bir film çekmek çok zahmetli ve gereksiz bir uğraş olabilir. Onun yerine, bir sinema filminin unsurlarını, renklerini ve   oluşların  olası  yada, görece, olmaz olası kombinasyonlarını bir perdeye aktarırsınız. Arkasından seyircilere birer tane “nevi şahsına münhasır” tabir edilen özgün gözlük verirsiniz. Ta ki aynı filmi, yanyana  oturan iki izleyici dahi farklı algılasın. “İşte filmim” desin.
Yukarıda sözü edilen komplo teorisinden daha akla yakın olan durum, tek bir yönetmenin, bahis konusu gözlükleri , hayalindeki sonsuz sayıdaki filmi değişik gözlerden seyretmek adına kullanıyor olması olabilir.

Yönetmenin ve ana temanın zirvelerine diktiğimiz gözü aşağılara çevirelim, birazda içinde bulunduğum figüranlar aleminde neler oluyor ona bakalım. Bildirildikleri kadarıyla bir yaşam modeline ve marka tutkusuna sahip olan “zanal yiğitler”  kimi zaman  kendilerine uygun şartlar içinde rahat, kimi zamanda yine kendi yarattıkları sınırlar içinde huzursuz roller içinde gün geçiriler. Büyük çoğunluğu içten içe sonu olmadığını gördükleri ama bir türlü kopamadıkları bu akışı, malum tv dizilerini sıkılmadan takip eden sadık izleyiciler benzeri izler. Tutku haline getirdikleri arzularını da tam gaz yaşarlar. Bir kısmı yaşamsal arzuların sonunun hüsrana ulaştığını görüp, kayıplardan kaynaklanan sıkıntıları mümkün mertebe aza indirgemek adına tutkularını frenlemeye çalışır. Bu kezde tatminin doğru orantılı düştüğünü fark ederek başka tatmin olanakları aramaya belkide hedef büyütmeye giderler.   Düşüncelerde yükselen bu yönlenme bedenlere büyük geldiğinde muhtemelen kaçış ve boş vermişlik kendisini gösterecektir. Olgulara nihilist bir yaklaşım içinde “beni etkilemez, zira onları boş verdim ben” diyenin, bir gün mutlaka boş geçemeyeceği, boyuna yüksek gelen bir tanesi ile karşılaşacağını  bilmek için, ilerici bir akla veya imana sahip olmak gerekmiyor. İnsan, potansiyelinde hayale sığmayacak bir emanetin taşıyıcısı olarak eşdeğer karşılıkları ödemek durumunda...
Figüranlığın ötesinde her markayı değerlendirebilen ve hatta markasız yaşayabilen insan, bunu; “talihin elinde oyuncak oldum” tarzında bir yaşamla mı, yoksa “yo.... yoooo...” halini bir tarafa bir kenara koyup “hmmm” haline bürünerek değeri ve (ismi üstünde) o değeri değerlendireni hakkıyla yaşayarak mı bu noktaya erişmiştir?
Belki bu yazıda geçen fikirlerin önemli yanlışları var. Ya da klasik bir söylemle maksadını aşmış ve haddini bilmez bir derleme de olabilir. Ama bize hep karşılıksız veren büyüklerimiz, korkuları empoze etmiyorlar. Doğruları ve daha doğruları öğrenmek dileğiyle şükran onlara.

Gürhan Yolsal