akonuksol.gif (449 bytes)akonuksag.gif (438 bytes)

 

 

 

 

 

 

TASAVVUFTA VARLIK (VAHDET-İ VÜCUT)

Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz


Köşemizin bu ayki konuğu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi  öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz.
Önce kendisini tanıyalım...
1952'de İzmit-Karaabdülbaki'de doğan Hasan Kâmil Yılmaz, ilk tahsilini Akmeşe Bölge İlkokulu'nda , orta öğrenimini Adapazarı İ.H.L.'de tamamladı.(1970) Aynı yıl girdiği İst. Y.İ.E.'den 1974'te mezun oldu. Bakırköy-Şenlikköy Ortaokulu'nda öğretmenlik, Gaziosmanpaşa İ.H.L.'nde öğretmenlik ve müdür yardımcılığı yaptı. Kasım 1976'da açılan imtihanı kazanarak İst. Y.İ.E.'ne Tasavvuf ve Tarihi asistanı oldu. 1980 Ekim ayında tezini vererek öğretim üyeliği ve müdür yardımcılığı görevlerini üstlendi. Mart 1981'de askerliğini kısa dönem olarak Burdur'da yaptı. 1982'de Doktor, 1983'de Yardımcı Doçent, 1989'da Doçent ve 1996'da da Profesör oldu. 1986-87 yıllarında bir yıl süreyle Mısır-Kahire'de araştırma ve incemelerde bulundu. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı'nda Öğretim Üyesidir. Evli ve dört çocuk babasıdır. Ayrıca muhtelif yerlerde 5 tebliğ, değişik dergilerde neşredilen 100 civarında makale, çeşitli ansiklopediler için yazılmış 50 kadar ansiklopedi maddesi bulunmaktadır.

Vahdeti Vücud Hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda bize daha önce Altınoluk Dergisinde neşredilen bir makalesiyle yanıt vermek istediğini bildirdi. Yazıyı aynen aktarıyoruz:

TASAVVUFTA VARLIK (VAHDET-İ VÜCUD)

İnsanoğlu, var olduğu günden beri insan, varlık ve Allah ilişkisine ilgi duymaktadır. Bütün dinler, felsefi sistemler, genellikle bu ilişkiyi çözmeye ve anlatmaya çalışırlar.Tasavvufi düşüncede de varlık konusu önemli bir yer işgal eder.

İslam'ın tevhid ilkesi, tasavvufta "vahdet ve birlik" anlayışını hayatın her safhasına yayma sonucunu doğurmuştur. Varlığın "Bir" olan "Allah'ın ezeli oluşu, gerek vahiy eseri olan Âyetlerin ve gerekse kainat kitabındaki Âyetlerin daima "Bir" i anlatması, "varlıkta birlik" (Vahdet-i Vücud) anlayışını pekiştirmektedir. Dağınık ve değişik düşüncelerin "Bir" e giden yolda insana perde olması, daima düşünceleri "Bir" e indirmeyi gerekli kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)'in: "Kaygılarını Tek'e indirenin diğer kaygılarına Allah Teala'nın kefil olduğuna" dair hadisi, cem' veya "birlik" düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Çünkü, kaygı ve düşünceleri Bir'e indirmek, daima Bir'i görmek ve Bir'i mülahaza etmek, Bir ile cem' olmak şeklinde gelişerek, tevhid ve varlığın birliği şeklinde ifade edilir olmuştur. Bazen, kaygı ve maksatların birlenmesi, Hakk'ın iradesiyle kulun iradesinin bir olması anlamına gelen "Tevhid-i Kusud" bazen, varlığın birlenmesi anlamına gelen "Tevhid-i Şuhud" şeklinde ifade edilen bu düşünce, genelde "Vahdet-i Vücud" veya "Vahdet-i Şuhud" adıyla meşhur olmuştur.

Varlık birdir. O da Hakk'ın vücudundan ibarettir. O'ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, "O'ndan başka "kaim bi nefsihi" bir vücud mevcud değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna  nisbetle yok hükmündedir. Çünkü, onların vücudları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya, O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında eşya, eşyaya göre gölge gibi, "keen-lem-yekün" yani yok mesabesindedir. Çünkü bu alem ve eşya yok idi. O var idi. Onları varlık denizinde izhar eden O'dur. Onların bu zuhurları müstakil bir vücud olmayıp Hakk'ın vücud denizinin dalgalarıdır. Şu anda da var olan, sadece O'dur. Nitekim Bayezid Bistami'nin yanında "Allah var idi. O'ndan başka hiçbir varlık yoktu." anlamında "Kanellahu ve lem yekün maahu şey" denildiğinde o: "el-an kema  kan" yani, “şimdi de O'ndan başka varlık yoktur." demiştir.

Vahdet-i Vücud anlayışında "birlik" bilgi ve düşüncededir. Salik, gerçek varlığın bir olduğunu ve onun da Hakk ve Hakk'ın tecellilerinden ibaret bulunduğunu bilir. Hakk'ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir vücudu olmadığına inanır. Ancak, bu bilgi ve inanış, bir nazariye veya akli istidlalle elde edilen bir sonuç olmayıp riyazat ve manevi yükseliş sayesinde ruhi tecrübe ile elde edilir. Bunu manevi ve ruhi tecrübe dışında bir yolla bilmenin bir değeri yoktur.

Vahdet-i Vücud, kalbin manevi seyri sırasında meydana gelir. Kaynağı, ibadetin çokluğudur. Mücahede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde sevgi ve aşk meydana gelir. Bu suretle kalb, masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılal nurlarına ayna olur. Bu esnada şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle, salik akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zannederek: "Ene'l Hak" demeye başlar. Hadis-i kudside: "Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ta ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum. Kul Benimle görür, Benimle işitir, Benimle yürür, Benimle tutar." Buyurulduğu şekilde kul, kendi fillerinin Hakk'ın fiilleri olduğunu idrak etmeye başlar. Aslında herkesin fiilleri Hakk'ın fiilleri olmakla birlikte, insan bunun farkında değildir. Fena, cem' ve vahdet hali, bu perdeyi kadırıp gerçeği görmeyi sağlar.

Ruhi tecrübe ve manevi tekamül sonucu ulaşılan vahdet fikri, çoğu zaman vecd ve sekr halinde ifade edildiğinden, bazan anlaşılması ve şeriatın zahiri ile izahı zor terennümler şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim Bayezid Bistami'nin vahdet ruhuyla kendi varlığını devre dışı bırakarak: "Sübhani ma a'zame şani " (Ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yücedir.) "Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yok." sözleri bu türdendir. Hallac-ı Mansur da kendisini Hak ile kaim ve kendi varlığını da yok görerek: "Ene'l-Hak (Ben Hakk'ım)" demiştir. Ancak, burada bir incelik vardır. ‘Allah’ lafzı O'nun zatına, ‘Hak’ kelimesi de O'nun tecellilerine ıtlak olunan bir isimdir. Bu bakımdan "Ene'l-Hak" sözü ile  "Enellah" arasında fark vardır.
Hallac "Ene'l-Hak" sözü sebebiyle idama mahkum edilmiştir. Ancak, onun idam sırasında söylediği sözler, bu işin bir ruhi yükseliş ve vecd mahsülü olduğunu ifade etmektedir. "Senin kulların Sana olan yakınlıklarından ve dinlerine olan bağlılıklarından ötürü beni öldürmek için toplandılar. Onları affet! Çünkü Sen bana gösterdiğin sırları, onlara da göstermiş olsaydın, hakkımda böyle düşünmeyeceklerdi. Şâyet onlardan gizlediklerini benden de gizlemiş olsaydın, ben böyle sözler söylemeyecektim." "Ey Allah'ım, her yerde tecelli eden Sensin. Senin bilinmen benimledir. Benim varlığımın Seninle mümkün olması, Senin kıyamının benimle caiz olmasına aykırıdır. Benim Seninle olan kıyamım, nasut alemindedir. Halbuki senin kıyamının benimle caiz olması, lahut alemindedir. İşte benim beşeriyetim, Senin uluhiyetinde ittihad olmaksızın yok olmuştur. Senin uluhiyetin benim beşeriyetimi temas etmeksizin ihata etmiştir. Senin Kadim olduğuna delil, benim sonradan (hadis) olmamdır. Benim hudusümün delili Senin kıdem elbisenin altındadır."
Ehl-i Sünnet tasavvufunu sistematize eden Gazzali'nin, varlığın birliği konusunda ilk mutasavvıfların yolunu izleyerek birtakım görüşler geliştirdiği ve bir bakıma daha sonraki Vahdet-i Vücudculara öncülük ettiği görülmektedir. İhya-u Ulumi'd Din adlı eserinde ma'rifeti anlatırken: "Varlık aleminde Allah'tan ve O'nun fiillerinden başka bir şey yoktur. Bütün kainat onun fiilleridir." diyen Gazzali, Mişkatü'l-Envar adlı eserinde de şu görüşlere yer vermektedir. "Arifler mecaz çukurundan hakikât semasına yükselerek manevi mi'raclarını tamamladıktan sonra, varlık aleminde Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığını müşahede gözüyle görmüşlerdir. Çünkü " O'nun  vechinden; zat ve varlığından başka her şey helak olucudur." buyurulur. Âyetteki "helak olma" özelliği, "istimrar" yani devamlılık ifade eder; belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir. Binaenaleyh, bu Âyetin anlamından Allah için ebedilik, diğer varlıklar için ebedi bir yokluk ortaya çıkmaktadır. Zaten, bundan başkası da düşünülemez. Arifler, Kur'an'ın haber verdiği: " Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır." Nidasını duymak için kıyametin kopmasını beklemeye ihtiyaç duymazlar. Aksine, onlar bu sesi her an duyarlar. Arifler,  hakikât semasına yükseldikten sonra, Hak ve Vahid olan Allah'ın varlığından başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Arifler kesretten   soyutlanıp   mutlak vahdaniyete daldıklarında, sekr haliyle kimisi "Ene'l-Hak" kimisi   "Sübhani ma-a'zame şani" kimileri de "Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur." demiştir. Âşıkların sekr halindeki sözleri söylenip nakledilmez, gizli tutulur. Arif sekrden sahva döndüğünde ittihadın söz konusu olmadığını, ancak ittihada benzer bir halle karşılaştığını ifade eder. Bu sekr ve istiğrak halinin mecazi adı "ittihad" ise de hakikâtteki adı "tevhid"dir.
Gazzali'nin "La mevcude illa Hu" (O'ndan başka varlık yoktur) ibaresiyle ifade ettiği adı konmamış bir vahdet-i vücuddur. Vakıa "vahdet-i vücud"u sistematize ettiği öne sürülen İbn Arabi de bu kavramı kullanmamıştır. Vahdet-i vücud kavramı, İbn Arabi'den sonra ortaya çıkmıştır.

Prof. Dr. Hasan Kamil YILMAZ
Mar. Ünv. İlahiyat Fak. Öğr. Görv.

İstanbul - 29 Şubat 2000