Özün Özü
3. Bölüm

Ey kardeş, insafla düşün. Hak bize büyük istidat vermiş. Biz ise, bunu boşa gideriyoruz; lâyık mı?.

— «Onlar, hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın.» (7/179)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan zümrenin derekesine kendimizi indiriyoruz: Bize hayıf oluyor; bize yazık oluyor.

İNSAN-I KÂMİL olmak kolay değil; ancak kâmil bir zatı bulup elini tutmakla, ona hizmet etmekle kabil olur.

Yüce Hak o istidadı herkese vermiştir; ama, insan kendini alt derekeye düşürür; istidadını yitirir.

Kendini bir kâmil mürşide teslim et. Sen dahi bir insan ol.

Asıl kemal, insanlığı belli bir itikada bağlı bilmemektir. Ama sanılmaya ki: İNSAN-I KÂMİL mezhepsiz ve itikadsız bir kişidir. Zira, onun mezhebi ve itikadı, İlâhî dilekte ve İlâhî emrin varlığındadır. Onların inanışı, mecazî mezhep ve itikad değildir. Hak erenlerinden bazısına:

— Hangi mezheptensin? Dendikte:

— Huda mezhebindenim. Dedi.

Bir şiir:

Bütün mezhepler kaydından beri ol; Tüm yolcuların başta gideni ol.

Bazı büyüklere şöyle sordular:

— Anlatıldığına göre, irfan sahibi özel bir inanışa bağlı kalmaz; lâkin halka uyar bir şekilde açığa çıkar. Çünkü:

— «İnsanlara, akıl erdirecekleri kadar konuşunuz.»

Buyurulmuştur. Eğer kalbindekini açığa vursa, onu hemen öldürürler.

Durum böyle olunca, o irfan sahibi, münafık olmaz mı?

Cevap şu oldu:

— Olmaz. Zira münafık ona denir ki, gizli bir itikada sahip olur; bu itikadının aksine amel izhar eder. Yaptığının yersiz olduğunu kendisi de bilir. Arif odur ki, hem izhar ettiği itikat Hak olur; hem de içinde olan itikada dışı zıt görünür; ama değildir. İrfan sahibinin çerçevesi geniştir. Onda iki zıt dahi birleşir; bu zıtlar zâhirdekilere göre olsa dahi, ona göre zıt olmaz. En iyi bilen Allah'tır.

Manevî Yolculuklar

(SEFERLER FASLI)

Şimdi, bilinmesi gereken bir şey var. O da; irfan sahibinin başlangıcını ve dönüş yerini anlayıp nereden gelip ve nereye gittiğini bilmesidir. Bu da aşağıda anlatılacak üç sefere, yani, yolculuğa bağlıdır. Dolayısıyla, o seferleri, yani yolculukları anlatacağız. Buradaki sefer:

— İnsanın manevî yolculuğu...

Demektir. Bu yolculuğun önü sonu yoktur; ancak seçtiğimiz bu üç sefer hepsini toplamıştır. İnsan bu üç seferi, bitirmedikten sonra nefsini anlayamaz ve yaratanına karşı irfan duygusunu bulamaz. Ne kendisi olgunlaşır; ne de başkasına önder olabilir.

Bilinsin ki, her şahsın, Zat-ı İlâhî’de bir gerçek yeri var. O gerçeğin, Hak Taâlâ şu duygu ve şehadet âlemine gelmesini ve zuhurunu dilese, ilk şeklini akl-ı külde çizer; ki orası İlâhî aynadır. Ve Allah-ü Taâlâ'nın bilgi âlemidir. O şekil; Hakkın dilediği kadar orada kalır; sonra küllî nefsi, sonra arş ve kürsîyi aşar; gökleri, tabaka tabaka geçer, ateş küresine iner. Sonra havayı, suyu geçer toprağa düşer. Bundan sonra, madenlere, bitkilere, meleklere, insanlara ve cinlere uğrar.

İnsan mertebesine gelinceye kadar hayli vartalar atlatır. Her mertebede hayli güçlükle karşılaşır. Gah, yükselir; gah, alçalır. Düşe kalka gelip insanda yerleşince, yarım daire tamam olur; ki, buna:

- Esfel-i safilin.

Tabir edilir. Sonra burası, akl-ı küll, âlâ-i illiyyin mertebesidir.

Anlatılan işin başı şu âyet-i kerime ile tesbit edilmiştir:

   «Biz insanı, yaratılışın bütün güzelliğine sahip olarak yarattık; sonra, esfel-i saf iline indirdik.» (93/4-5)

Anlatılan bu mertebelerin hepsi; insanlık mertebesine varıncaya kadar birinci seferi teşkil eder.

Eğer insan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan bu yolculuğa katılır, sadece seyir ve sulûkla meşgul olur, yalnız başlangıç noktasını bulursa cem âlemini bulmaktan uzak kalır, ayrılıkta sayılır. Buna işaret olarak:

— Cem âlemini bulmadan ayrılık, şirktir. Diye anlatıldı. Şu âyet-i kerimede buyurulan:

— «Onlar, hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın...» (7/179)

Zümreye dahil olup öyle haşrolur.

II

SEFER -YOLCULUK

Bunun için:

— Müşahade ve terbiye seferi

tabir edilir. Bu ikinci seferde, bir kâmil mürşide yapışıp, akl-ı külle uçmak ve manevî bir yolculuğa girmek gerek ki buna:

— Hakikat-ı Muhammediye

Dahi denir. Pirlerin himmeti ve gayreti ile buna ulaşmak gerek. Bu, özel bir vuslattır.

— Ancak gerçek durumu ile insan; oyalayıcı şeylerden birer birer geçerken, kendi mertebesine gelinceye kadar, uğradığı her şeyden bir renk al­mıştı. Her birinden yaramaz bir sıfat takınmıştı Bu yüzden:

— «Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın..» (7/179)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan zümreye karış­mıştı.

İşte mürşid-i kâmile erince, o yaramaz ahlâk ve yaramaz huyların hepsini bir yana attı. İlk hali ne idiyse, yine öyle oldu. Esasen bu şekilde pak ve temiz olmadıktan sonra, küllî akla varmak kolay olmaz.

Bir salik düşünelim, küllî aklı bulmadıktan sonra, Hak ehli katında yetişkin değildir. Yetişkin olmak için, daha yolda iken küllî akla erişmek gerek. İşte velayet mertebesi bu makamdır.

Bir şiir:

Delile erenler, ergin olurlar; delili olmayanlar çirkin olurlar.

Salik, Küllî aklı bulunca erler mertebesine erişir. Buna:

- Hakikat-ı Muhammediye denir.

— «Allah, ilk önce aklımı yarattı.»

Buyurulan hadis-i şerif cümlesindeki mana budur. Salik, yine bu makamda, renksiz olur ve vahdet bulur.

Bu manada güzel bir şiir:

Renksiz, rengi de esir eder;

Musa, Musa ile cenk eder..

Renge girmeyen hoş yol bulur;

Musa - Firavun hep dost olur.

Bu makamda salikin aklı, akıl bütünlüğünü bulur. Nefsi, küllî nefse geçer. Ruhu mukaddes ruh olur.

Bu makama:

— Ayrılıktan sonra birleşme

Derler. Burası Hakk’a meczub olanların makamıdır. Hayret, heyhat, vehim ve akıl burada olur. Birçokları bu makamda sapıtır. Nitekim, bu manada:

— Ayrılık olmadan birliği aramak, sapıklık olur.

Denilmiştir.

Hak yolcusu bu makamda kalır, ileri geçmezse bir başkasını kemale erdirmeye, irşad etmeye nail olamaz.

Haddizatında bu makam son derece tatlı bir makamdır; Hak’ta ve Hak’la yolculuk mertebesidir.

Çünkü, Hak yolcusu salik, burada varlık zerresini ummana atıp dağılmıştır. Artık ne kendinden, ne de âlemden haberi vardır; ne de başkasından... Bundan sonra herhangi bir şeyden zühd yolu ile kaçınamaz. Şer'î emirlerle herhangi bir kayda giremez. Ama, bu makamı da bırakıp geçmek gerek. Allah'ın yardımı ile bu makamda Hak’la yok olma halini bulup sonra da onunla beka âlemine ermek gerektir.

III

SEFER — YOLCULUK

Bu yolculuk Hak'tan başlar, aynı zamanda Hak'la beka makamıdır. Yani, Hak'tan halka yolculuktur. Birlik âlemini bulduktan sonra, ayrılık haline geçiştir. Açıkçası: Bu yolun yolcusu, irşad için, manevî bir inişle, beşeriyet kisvesine bürünüp bulunduğu makamdan halk arasına karışır. Nitekim Peygamberimiz:

— «Ben de sizin gibi beşerim.»

Buyurdu. Bu makamda yemek, içmek, uyumak, nikâhla kadın alıp evlenmek vardır; ama hiçbirinde ifrat veya tefrit olmaz, tam itidal ve istikamet vardır.

Bir şiir:

Ne ifrat, ne tefrit ola'nda;

Doğru yol odur bu mey anda.

Bu mertebeye eren, iffet ve istikamet sahibi olur. Dinî hükümlere zahiren de bağlıdır; onlara tamamen uyar. Ancak farz ibadetler dışında, bazı çeşitli ibadetlere bağlanıp durmaz. Hem kesret âleminde hem de vahdet âleminde daimî salât içinde bulunur. Dış âlemi, halka yanaşık; iç âlemi ise, Hakk’a yapışıktır. Bu zatı anlamak, halk için hayli güçtür. Zira bu halk, zahirde kimin ibadeti çoksa, zahirî zühdü ve takvası çoksa onu kâmil bilir. Halbuki kâmil insanın olgunluğu, bu zahirdeki duygu gözü ile görünmez. Onu görmek için Hakka ulaşmış göz gerek.

Hasılı: Kâmil olanı, yine kemâle eren görür ve bilir.

Bu daire, cem âleminden sonra hâsıl olan fark dairesidir. Hazret-i Ali r.a. şöyle anlattı:

— Cem âlemi olmadan fark, şirk; cem âlemi

sonunda fark olmazsa zındıklık; cem'i, fark'ı bir bulmak da tevhid sayılır (1).

Bu üç makam, anlatmak istediğimiz şeyin manasıdır. Ayrıca, ayrıntılara girmeye gerek yok.

Kâmil zatın bu fark makamına inişi terakki sayılır. Bu makama gelince, nefsine arif olur; açıkçası: Kendini bilir. Esas varlığa bağlı olduğu için, herhangi hususî bir itikada bağlı olmaz. En iyisini Allah bilir.

Hal böyle olmasına rağmen, Hz. Şeyhin anlattığı gibi, hiç kimseyi; beslediği itikad dolayısı ile sorguya çekmez, karışmaz, inkâr da etmez. Çünkü, cümle inanışı benliğine sindirmiştir. Açıkçası, irfan sahibi, toplayıcı bir gözeyi anladı, bu yüzden toplayıcı hakikâtin, her itikad bölümünde bir yüzü vardır, zira mutlak bir göze dedikleri o ariftir. Kayıtlı bir yönü olmayan, hiçbir mutlak yoktur. Bu sebeple, her neye ibadet edilse, mutlak o yüze çıkar. Bu durumu, itikad sahibi ve ibadet eden bilse de, bilmese de böyledir.

(1) Hz. Ali (K.V.) bu cümlesi ile kanaatimizce şöyle demek istiyor:

— Birlik âlemini bulup hiçlik haline ermeden, varlık iddiası ile irşad yolunu tutmak şirktir. Bu âleme iniği kabul etmeyip hiçlik âleminde kalmayı arzu, zındıklık; hiçlik ile varlığı birleştirmek tevhid olur. • (Sadeleştiren)

Şeyh İrakî şöyle der:

— Hak Taâlâ cümle eşyayı, zatının aynı kıldı. Hikmeti ise, kendinden gayrına ibadet olunmaya, başkası sevilmeye, İlâhî gayret (kıskançlık) bunu gerektirdi.

Bir şiir:

Gayreti, yabancı komadı Hakk’ın;

Şüphesiz o, aynı oldu eşyanın.

Bir başka şiir:

Hak diledi ki, eşyayı yarata;

Özünden gayrı komadı arada.

Bu âlemde tapanlar ona tapa;

Ki, her yüzde görünen o, halk kapa.

Ki, insan iyi huyla kapabilir;

Ve dar gönüller onunla yapılır...

Yukarıda arz edilen hususlar, şu âyet-i kerimenin bilinen mealidir.

— «Rabb’ın hükmü şu ki; kendisinden gayrına kulluk etmeyesiniz.» (17/23)

Daha açık manası ile ifade edilen mana şudur:

— Ey Peygamber, Rabb’ın takdir ve hükmü şu ki: Sevgide, övmede, senada ondan başkasını bilmeyesin, görmeyesin ve kul olmayasın. Zaten, ondan başkasına ibadet, mümkün değildir. Hatta puta tapanın tapışı bile sonuçta Hakk’a varır; çünkü onun varlığı da Hakk’ındır. Bunu anlamak için cümle varlık, Hakk’ın olduğunu anlamak ve bilmek gerekir; sözümüz onlara aynadır.

İşte irfan sahibi, bu manayı anladıktan sonra, ne muayyen bir itikada sahip olur; ne de diğer kimselerin itikadına sataşır, inkâr eder. Zira: Cümleyi bir emir zincirine bağlı gördü; kendisinin de, emir ve iradeden başka bir şey olmadığını anladı. Mevcut, yalnız o. Yine o irfan sahibi, herkesi nıazhar olduğu isim tecellisi cihetiyle itikad ve edeplerini yerli yerinde gördü.

Bir şiir:

Bir zerrecik yerinden kayıp oynasa;

Âlem harap olurdu, baştan ayağa.

İrfan sahibine:

— «Her ne yana dönerseniz, Hakkın (tecelli) yüzü o yandadır.» (3/115)

Âyet-i kerimesinin manası zahir olur.

Yani, zahirde ve batında cephenizi nereye çe­virirseniz, orada Hakka çıkan bir yol vardır. Ger­çekte:

•— «O, her an, bir şan alır.» (55/22)

Kaidesine göre, makamlar ve mertebeler de bulunur.

Her makamda bir türlü, her mertebede bir başka yüz gösterir. Her yüzde bir başka türlü güzellik, her güzellikte bir başka aşk, her aşkta bir türlü gamze, her gamzede bir türlü işve, her iş­vede bir türlü cilve, her cilvede bir türlü naz, her yerde de bir türlü başlama şekli vardır. Bu yüzden aşka müptelâ olup inleyen zatlar çeşitli hallere düşerler. Gâh, kabz ve celâl sıfatına mazhar olurlar. Gâh, bast ve cemâl sıfatı tecellisinin mazharı olur; zevk alır, zevke dalar, safa bulurlar. Gâh naza, gâh niyaza kapılırlar. Bu sıfatlar, âşıkın nazarında türlü türlü haller alır; fakat o âşık, hiçbirini itmez. Hal böyle olunca, arif kendini nasıl muayyen bir itikada kaptırsın; gitsin!

Âşıkın sevdiği mahbup, hangi sıfatı takınsa, hangi libasa bürünse ve her ne şekilde tecelli etse, katiyen gaflete düşmez ve tek yüzüne bağlanmaz. Ayrıca, her yüzden onun güzelliğini gördüğü gibi, tek yüze bağlanıp kalanları da mazur görür. Dairesi geniştir. İtikad faslında, tek yüze bağlanıp kalmanın da İlâhî şuûnattan biri olduğunu bilir ve İlâhî isimlerden birinin gereği olduğunu kabul eder. Nitekim, izzet sahibi Yüce Hak bir âyetinde şöyle buyurdu:

— «Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Hak onu nasiyesînden tutmuş olmasın; kesin olarak bilinsin ki, Rabbim sıratı müstakim üzeredir.» 11/

56)

Bu âyet-i kerime, Hud nebinin dilinden anlatılır.

Herkes, bir ismin mazharı olup onun tasarrufu altında bulunur. Celâl, cemâl, hadi, mudili; bunların hangisi olursa olsun, onun doğru yoludur. İtikad bahsinde de aynıdır. Bir kimsenin itikadı, diğer şahsa göre ayrılık taşısa bile, aslında mazharı olduğu isme binâen, doğru yoldadır; onun müstakim sıfatı odur. Meselâ, yayın doğruluğu eğri olmasından anlaşılır. Şaşkınlık, Hakk’ın mudili ismine göre doğrudur, Hadi ismi onu, eğri bilse de, yine doğru sayılır. İşte, arif kişi, bu manaya vâkıf olduğu için, hiç kimsenin dinine sataşmaz.

Burada bir soru akla gelir. O sorunun cevabını kader sırrına aşina olamayan vermeye kadir ola-rnaz; ehli olana kolaydır.

Sual şudur:

— Cümle ibadet ve diğer bütün ahval, İlâhî esma tecellisi gereği oluyor ve kulun da onları yapıp yapmamakta bir seçme ehliyeti olmuyor. Bunda anlaşılıyor ki, herkes bulunduğu işi yapmaya mecbur. Bu da cebre girer ve zulüm olur. Cevabı şöyle olabilir:

— Yukarıda sorulan sorunun tahkiki neticesinde iki durum hâsıl olur. Bir defa mahiyetler, önceden yapılmış değildir. İkincisi ise, ilmin, bilinen şeye tabi olmasıdır. Bu iki duruma vukuf peydah olunca az da olsa, kader sırrına vukuf peyda olur. Beyan edilen iki şeyi aslına uygun şekilde anlamak icap eder. Onlara vukuf peydah olunca, Allah'ın yardımı ile kader sırrına da nüfuz peydah olur. Çünkü bunlar anahtar mevkiindedir.

Yukarıda:

— Mahiyetler.

Diye arz edilen kelimenin manası şudur:

— Eşyanın İlâhî bilgi denizinde mevcut olan suretleri.

Ama, ilimle sınırlı suretleri... Mahiyetlerin bir adı da ayan-ı sabite, olarak anlatılır. Orada Hakk’ın ilmi Zât’ının aynıdır. Bu hal, İNSAN-I KÂMİL için dahi böyledir. Diğer bir itibarla da, ilim Zât’a aynadır. O mahiyetlere Hak'tan gelen feyz; yine onların zatında mevcut olan, istidat ve kabiliyete göre gelir. İtikad ve diğer hallerde, onun dışına çıkamaz. İsyan, küfür, itaat bunların her biri, o mahiyetin, kabiliyetine göre istemiş olduğu şeylerdir. İstidadı nisbetinde Hak'tan ne diledi ise o verilmiştir. Meselâ: Buğdayda istidad, buğday olmak; arpanınki arpa, darınınki de darı, diğerlerini de var, buna kıyas eyle.

Eğer arpanın dili olsa, ekene itirazla:

—- Beni niçin buğday yapmadın? Dese, ekinciden alacağı cevap:

-— Senin istidadın, kabiliyetin buydu... Olur. Ayrıca arpa, tohumunu ektikten sonra, buğday ummak ahmaklık sayılır. Bu anlatılanlara göre, herkesin mahiyeti, ayan-ı sabitesi, ezelde her ne hal ve özellikte idiyse, hangi ismin tecellisi kısmetine düştü ise, bu âlemde onu gösterebilir. Her şey ezelde verilen şekilde aşikâr olur. İlâhî bilginin ona bir tesiri yoktur.

— «İşleri yerli yerince yapıcılara yemin olsun.» (79/5)

Manasını taşıyan âyetteki kurala göre, arif olanlar bu sırra vâkıftır. Haddizatında, malûm olan bir şey ne halde ise, İlâhî bilgi onu ilgilendirir ve o esma ve sıfatın iktizası olarak zuhura gelir. Ve:

— Bilgi bilinene bağlıdır...

Demeden maksat da, bunu ifade etmektir.

 

(Gelecek bölüm kaza ve kader bahsi)

 

Eser sahibi: M.İbni Arabi
Türkçe’ye çeviren: İsmail Hakkı Bursevi
Sadeleştiren: Abdülkadir Akçiçek

Bodrum - 24.06.2003
hilbira@hotmail.com
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail