akonuksol.gif (449 bytes)akonuksag.gif (438 bytes)

 

 

 

 

 

 

Süleyman Ateş

KADER - 1.Bölüm

edepyan.gif (70 bytes)Sevgili Okurlarımız,

Ne kadar objektif davransak da, bazen tanıyamadığımız insanları belli kalıplar içersine sokarız, bu bir imaj meselesidir. İmajı muhatap verir; ancak bu sefer farklı... Kendini kanıtlamış bir kişiyle karşı karşıyayız... O'nu tanımayanınız yok gibidir. İslâm aleminin kariyer isimlerinden biri, Prof.Dr. Süleyman Ateş'ten söz ediyorum...

Ateş, 1976-1978 yılları arasında Diyanet işleri başkanlığı yaptı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde  25 yıl öğretim üyeliğinden sonra sırasıyla Suudi Arabistan İmam Muhammed Üniversitesi'nde 7 yıl, Cezayir İslam Üniversitesi'nde  1 yıl, Samsun 19 mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İnsan bölümleri başkanı olarak 7 yıl, İstanbul üniversitesi İlahiyat Fakü Prof. Ateş, şu anda yarısını tamamladığı Kur'an ansiklopedisi üzerine çalışıyor.

O'nu Elazığ' da tanıdım. Birlikte sohbetlerimiz oldu..

Aradan uzun süre geçmesine karşın yine karşılaştık .

Kendisi Elazığ doğumlu, fırsat buldukça bu kente gidip anılarını tazeleyen alçak gönüllü bir hoca.

Bizi kırmadı bizle yaptığı bu değerli röpotajla sitemize ayın konuğu oldu ve sizler için anlattı.

Sorularımıza verdiği detaylı cevaplarından dolayı oldukça uzun olan röportajımızın iki bölüm halinde yayınlanmasını uygun bulduk.

- Kendiniz hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

- Efendim, 31.01.1933 tarihinde Elazığ vilayet merkezinin 15 km güneyinde bulunan Tadım köyünde doğdum. Babamın adı İbrahim Ağa, annem Behiye Hanım'dır. Ümmî fakat son derece dindar olan babam. Birinci Cihan Savaşı'ndan itibaren tam dokuz yıl asker olarak çeşitli cephelerde savaştı , İstiklal Savaşı gazisi oldu. Babam, diğer kardeşlerim gibi okutmak için beni da köy hocasına gönderdi.

Tabii resmi kaydım böyle değil, resmî kaydım 1935'tir. 0 zamanlar, doğan çocukları hemen götürüp nüfusa kaydetmiyorlardı. Bir, iki, üç tane doğuyor, sonra hepsini birlikte kaydettiriyorlardı. Bu yüzden babam, beni 1935'li olarak yazdırdı. Fakat ben sonra okula gidebilmek için 1935'i 1938'e çevirttim. Şu anda nüfus cüzdanımdaki doğum tarihim. 1938’dir. Yani nüfus cüzdanımda 1938 yılında doğmuş görünüyorum.

Kur'an-ı Kerîm'i köyde ezberledim. Sonra şehre geldim. Kur'an tecvidi ile meşgul oldum. Elazığ'da İzzet Paşa Kur'an kursunda, tecvid konusunda meşhur olan ve bilahare Elazığ müftüsü olan Ömer Efendi'den tecvid ve kıraat dersleri aldım. Daha sonra Elazığ alimlerinden, Tabur imamlığından emekli Hacı Muharrem (Sırrî) Kösetürkmen Efendi'den Arapça dersleri almaya başladım. Daha sonra Erzurum'a gittim. Orada 1951-53 yıllarında Hacı Faruk Bey'den, kafiye, Molla Cami ve mantık dersleri aldım. Onun vefatından sonra da Erzurum müftüsü Solakzade Sadık Efendi'den ders aldım.

1953'te Elazığ İmam-Hatip Okulu açıldı. Dışarıdan ilkokul diplomasını alarak Elazığ îmam Hatip Okulu'na kaydoldum. 1960'da İmam Hatip diploması ile birlikte lise diplomasını da aldım. Yine aynı yıl Ankara İlahiyat Fakültesi'ne kaydoldum. 1964'te İlahiyat Faküllesi'ni bitirdim. İlahiyat Fakültesi'ndeki talebeliğimiz sırasında dört yıl boyunca iki Şerefeli ve İbadullah Camileri'nde imamlık yaptım. İlahiyat Fakültesi'nden mezun olunca önce Ankara'da kalmak için Diyanet İşleri Başkanlığı'na müracaat ettim. Fakat Ankara merkezde münhal kadro yoktu. Merkezde görevlendirilmek üzere Tomarza müflülüğüne atanmam için bir yazı yazdılar. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı'na da müracaat etmiştim. Diyanet'e verdiğim dilekçe kaybolmuş, demek ki Allah'ın rızası yoktu. Böylece Tomarza müflülüğünden filan vazgeçtim. Elazığ İmam-Hatip Okulu'na öğretmen olarak tayin oldum.

Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1965 Temmuz'unda Ankara İlahiyat Fakültesi Tefsir, Hadis ve İslam Hukuku kürsüsüne asistan oldum. Rahmelli Prof. Dr. Tayyib Okiç Bey'in asistanı idim. 1968'de "Sulemî ve Tasavvuf Tefsîri" tezi ile İlahiyat Doktoru ünvanını kazandım.

1969 Ekim ayında vatan borcumu ödemek üzere Polatlı Topçu Okulu'nda Yedek-subaylık eğitimi gördükten sonra Adana'nın Osmaniye kazasındaki 232. Topçu taburundaki kıta hizmetini tamamladım. 1 Nisan 1971 tarihinde tekrar Fakülte'ye döndüm ve Ankara Devlet Lisan Okulu'nun İngilizce bölümünü bitirdim.

Şubat 1973 tarihinde tetkiklerde bulunmak üzere Irak'a gittim. Toplam dokuz ay süren Irak ve Mısır'daki araçtırmalanmın ardından yurda döndüm.

24 Kasım 1973'te "İşarî Tefsir Okulu" tezini vererek Doçent oldum. 09.01.1979'da Profesör oldum.

1976-78 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yaptım.

Bu arada Fakülte kurulunun kararı ile 27.04.1979 tarihinde Batı Almanya'ya gönderildim. Bochum kentindeki Ruhr Üniversitesi'nde branşımla ilgili incelemeler yaptım ve Almanca Dil Kurslan'na da devam ettim. Suudi Arabistan'daki İmam Muhammed Üniversitesi'nin daveti üzerine Riyad'a gittim. Adı geçen üniversitenin Usulüddin Fakültesi'nde Tefsir derslerini okutmaya başladım. İlahiyat Fakültesi'nin bana verdiği izin süresini uzatmaması üzerine istifa etmek zorunda kaldım. 18.11.1982 tarihinde Ankara İlahiyat Fakültesi'ne döndüm. Bir ara Dekan Vekilliği görevinde bulundum. Ertesi öğretim yılında yine İmam Muhammed Üniversitesi'ne intisab ettim. 1987-88 öğretim yılında da Cezayir'deki İmam Abdülkadir İslarn İlimleri Üniversitesi'nde Tefsir ve Tasavvuf derslerini okuttum; Yüksek Lisans derslerine girdim. Artık yurda dönme arzusunu hissettim. Yurda dönünce Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam İlimleri Başkanlığı'na getirildim. 1988'den 1995'e kadar birçok asistan yetiştirdim. Bunlardan Doçent, Yr. Doçent olanlar var. Evet oradan içim rahat olarak İstanbul İlahiyat Fakültesi'ne atandım. 1995'ten beri İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde Öğretim Görevlisi ve Temel İslam İlimleri Bölüm Başkanlığı'nı yapmaktayım. İki kızım ve iki oğlum var. Telif, terceme, edisyon-kritik dahil birçok eser yazdım. 12 cilt olan "Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri", yirmi yıllık bir çalışmamın ürünüdür. "Kur'an Ansiklopedisi" de basılmak üzeredir.

Sayın Ateş, mütevazi bir biçimde anlattığınız kariyerinize bakınca çok değerli birikimleriniz olduğunuz hemen anlaşılıyor.

Biz de birikimlerinizden hem kendimizi hemde okuyucu kitlemizi faydalandırmak itiyoruz. Müsadenizle sorularıma geçmek istiyorum.

-Siz Kur’an ve Hadisler ışığında Kader denince ne anlıyorsunuz?

Biz herşeyi bir kaderle (bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır. (Kamer: 37/49)

Bu âyette Allah’ın, herşeyi belli bir kader (ölçü, miktar ve düzen) ile yarattığı vurgulanmaktadır. Müfessirler, buradaki kader kelimesini, Allah’ın ezelde insanların yapacakları işleri ve kâinâttaki herşeyi planlayıp takdir ettiği şeklinde açıklayan rivâyetler aktarırlar. Bu rivâyetlere göre bu âyet inince bazı sahâbîler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip: “Öyle ise çalışmak niçin? Kadere güvenip çalışmayı bıraksak olmaz mı? Yaptığımız iş, bizim yeni yaptığımız bir şey midir?” demişler. Peygamber (s.a.v.): “Siz amel ediniz, herkese yaratıldığı iş kolaylaştırılır” demiş. Yine rivâyete göre müşrikler gelip peygamberler hakkında tartışmışlar, bu iki âyet inmiş.

Bir rivâyete göre Hz. Peygamber, bu âyetin, âhir zamanda gelecek ve Allah’ın kaderini yalanlayacak bir cemâat hakkında indiğini söylemiş. 

Abdullah ibn Ömer yoluyla da Peygamber’in: “Her ümmetin mecû-sîleri vardır, Benim ümmetimin mecûsîleri de ‘kader yoktur’ diyenlerdir. Hasta olurlarsa onları sormayınız, ölürlerse cenazelerine gitmeyiniz!” dediği rivâyet edilmiştir. Ebû Hüreyre’ye bağlanan bir rivâyete göre: “Peygamber (s.a.v.) geldi, biz kader hakkında tartışıyorduk. O kadar kızdı ki yüzü kızardı, yanaklarında birer nar dânesi belirir gibi oldu. Sonra şöyle buyurdu: 

– Size böyle mi emredildi? Ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartışmaya girince helâk oldular. Ben size tartışmamanızı kesinlikle emrettim, emrettim!.”

İşte tefsîrle uğraşanlar bu rivâyetlere dayanarak kader sorununa girmişlerdir. Kader, Allah’ın ezelî ilmi, planıdır ve Allah, zamansız olduğu için O’nun ilmini, bizim ölçülerimizle değerlendirip o bilginin mâhiyeti hakkında bir hüküm vermemiz yanlış olur. Ancak kader hakkında gelen bu rivâyetlerin içeriği Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü Kur’ân’ın, "gaybı Allah’tan başka hiç kimsenin bilmeyeceği" (Neml: 48/65) prensibine aykırıdır. Bunların, ceşitli düşünce sahipleri (mezhep mensupları) arasında, bu konuda çıkan tartışmalar sonucunda üretildiğinde şüphe yoktur. 

Bir kere bu iki âyetin, kaderi inkâr edenler hakkında indiğini söyleyen rivâyet uydurmadır. Çünkü Hz. Peygamber zamanında müslümanlar arasında kader tartışmaları yoktu ki onlar hakkında âyet insin? Kaderi inkâr edenlerin, bu ümmetin mecûsîleri olduklarını, onların cenazelerine dahi gidilmemesini söyleyen hadîsin, uydurma olduğu, su götürmez bir gerçektir. Çünkü bu, Kaderiyye’ye karşı uydurulmuş bir sözdür. Bunda mezhep tartışmalarının parmağı açıkça görülmektedir. Zaten İbn Kesîr de bu şekliyle bu hadîsi, altı kitaptan hiçbirinin rivâyet etmediğini, kaderi yalanlayanların meshedileceğini (hayvan kılığına sokulacağını) bildiren bir hadis için de Tirmizî’nin garîb dediğini kaydediyor. 

Bu âyetlerin, gelip Peygamberle kader hakkında tartışan müşrikler hakkında indiği rivâyeti de doğru olamaz. Çünkü Peygamber’le müşrikler arasındaki temel tartışma konusu kader değil, Allah’ın birliği, yalnız O’na tapılacağı ve âhiret sorumluluğu mes’elesi idi. Yoksa müşrikler, aslında kaderci idiler ve onlar kadere dehr adını veriyor, kendilerini helâk edenin dehr (felek) olduğunu söylüyorlardı. Peygamber’in, müşriklerle, sonradan çıkan kelâm üslûblarıyle tartıştığı görülmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu tür tartışmalar yoktur. Onun üslûbu herkesin anlayacağı açıklık ve netliktedir.

Kaldı ki bu âyetler Mekke’de inmişti. Ebû Hüreyre ise Medîne döneminin sonlarında gelip müslüman olmuş ve Peygamber’in sophetine katılmıştır. Onun, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiş olan âyetlerin iniş sebebini bilmesi çok uzak bir olasılıktır. Çünkü kendisi olaya tanık olmamıştır. Olaya tanık olanlardan da böyle bir rivâyet gelmemiştir.

Ayrıca bu iki âyetin, böyle ferdî bir vak’a üzerine indiği varsayılırsa öteki âyetlerden ayrı inmiş olması gerekir. Oysa âyetler öncesine ve sonrasına bağlıdır ve âyetlerin sözgeliminde kader konusu yoktur. Burada ve biraz sonra göreceimiz üzere hemen bütün âyetlerde herşeyin bir hesab ve ölçü ile ve bir zamana bağlı olarak yaratıldığı, başı boş, ölçüsüz, hesapsız, plansız, gelişigüzel olmadığı anlatılmaktadır. Âyetler, kazâ ve kader tartışmalarını içermez. O’nun katında herşey bir mikdâr iledir”  âyeti gibi,: Biz herşeyi bir kaderle :(bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır.” âyeti de herşeyin bir miktar ve ölçü ile yaratıldığını, bir zamanı bulunduğunu, zamansız, hesapsız, ölçüsüz ve plansız bir şey olmadığını belirtmektedir.

Bu konudaki Ayetlerle ilgili yorumlarınız nedir?

Âyetler, insanların kendi yaptıkları işler hakkında değil, Allah’ın yaptığı işler hakkındadır. Yani Allah herşeyi bir ölçü ve zaman ile yaratmıştır. Eski milletler nasıl helâk olup Allah’ın azâbına uğramışlarsa bu müşrikler de bir gün o azâba uğrayacaklar, ateşin içine yüzü koyun sürüklenip atılacaklardır. Bunların azâba çarpılacakları zaman da gelecektir. Bunların yaptıkları kendi yanlarına kalmayacaktır. Zira her yaptıkları tesbit ediliyor İşte bu âyetlerin ardından gelen “Andolsun biz sizin benzerlerinizi hep helâk ettik. Öğüt alan yok mudur? 52- İşledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur. 53- Küçük, büyük hepsi satır satır yazılmıştır.” âyetleri, suçluların yaptıkları herşeyin, kitaplara yazılıp tesbit edildiğini, bu yaptıklarından hesaba çekileceklerini belirtmektedir.

Bu âyetler aynen: “Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir.  (İnsan,) Hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın.”, “Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık, kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız: ‘Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!’ (deriz).”, “Kitâb (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: ‘Vah bize, bu kitâba da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!’ dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb'in kimseye zulmetmez.”, “Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”,“O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi kendi sinin(in emirlerine karşı gelmek)den sakındırıyor. Allah, kulllarına şefkatlidir.” âyetleri gibi insanların yaptıkları işlerin yazıldığını ve bu işlerin karşılığını mutlaka göreceklerini ifade etmektedir. Bunların bilinen anlamdaki kaderle bir ilgisi yoktur. Kur’ânı Kerîm’de Allah’ın, kendi işlerini planlayıp ölçü ve miktar ile yarattığı vurgulanmakta, fakat insanların işlerini Allah’ın takdir ettiği söylenmemektedir.

Hz. Peygamber döneminden hayli zaman sonra ortaya çıkan Kade-riyye, Cebriyye gibi fırkalar, Kelâm ekolleri, âyetlerde kendi düşüncelerini okumuşlar ve âyetleri, istedikleri gibi yorumlayabilmek için her fırka, kendinden olmayanı sapık gösterecek hadîsler üretmişlerdir. Bu konuda hadîs çok değildir. Daha ziyade bu rivâyetler, sahâbîlere götürülmüştür. İbn Kesîr’in tefsîrine bakılırsa konu üzerindeki tartışmaları şiddeti anlaşılır.

Yani kaderi inkâr mı etmeliyiz.?

Bu sözlerimizle bizim kaderi inkâr ettiğimiz anlaşılmasın. Elbette kader vardır. Fakat kader, Allah’ın ezelî bilgisi ve herşeyi bir hesaba, ölçüye ve plana göre yaratmış olması, olmuş ve olacak herşeyi bilmesi demektir. O’nun bilgisine sonradan bir şey eklenmez. O, olmuş ve olacak herşeyi bilir. Esasen zaman üstü olan Allah’ın zâtı için öncelik ve sonralık da yoktur. İşte Allah’ın bilgisi, bir anlamda O’nun planı, kaderidir. Fakat biz O’nun bilgisinin mâhiyetini bilemeyiz. Çünkü O zamansız bilgidir. Biz zamanla sınırlıyız. Zaman içinde olanları biliriz. Zamansızı zamanlı ile karşılaştırıp zamanlı hakkında bildiklerimizi zamansıza uygulamak ve böylece zamansız bilgi hakkında yargıya varmak doğru olmaz. Biz, âyetlerin, Kelâm ekollerinin ortaya çıkardığı kader tartışmalarını içermediği kanısındayız.

Râğıb el-Isfahânî, bu konuda özetle şu bilgiyi vermektedir:

“Kadr ve takdîr, bir şeyin kemmiyyetini ve miktarını açıklamak, bir şeye güç vermektir. Allah’ın eşyâyı takdîri iki türlüdür: Biri eşyaya kudret vermesi, diğeri hikmeti uyarınca belli bir ölçü, biçim ve miktarda yaratmasıdır.

Allah’ın işi iki bölümdür. Biri, bir işi eksik ve fazla olmayacak biçimde ilk defa varlığa getirmesi ve yok edinceye veya değiştirinceye kadar onun varlığını sürdürmesidir. Diğeri de kökünü fi‘len, parçalarını da potansiyel olarak kendi tasarımının dışına çıkmayacak biçimde yaratmasıdır. Hurma çekirdeğine hurma ağacı, insan tohumuna insan olmasını, diğer hayvan tohumlarından da kendilerine benzer hayvanlar olmasını takdir etmesi gibi.

Allah’ın takdîri de iki türlüdür: Biri bir şeyin zorunlu veya mümkün olarak şöyle veya böyle olacağına veya olmayacağına hükmetmesi(karar vermesi)dir.: Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.” âyeti bu takdiri belirtmektedir. Diğeri ona kudret vermesidir. Biz onu kadrettik, ne güzel kadr edeniz!” âyetinde Allah’ın, yarattığı şeye ya kudret, yahut ölçü biçim verdiğini, ya da şöyle veya böyle olmasına karar verdiğini anlatmaktadır.

Yaratıklar arasında ölümü takdir etmesi de, herşeyin ölümlü olmasına karar vermesidir. Vâkı‘a: 46/6’ncı âyette Allah’ın, insanları ölümlü yarattığı anlatılmaktadır.

Müzzemmil: 3/20’de gecenin gündüz üzerine, gündüzün de gece üzerine dolanmasını Allah’ın takdir ettiği, zamanın gece ve gündüz dilim-lerine ayrılmasını Allah’ın takdir ettiği, yani böyle olmasına karar verdiği anlatılmaktadır.

Abese: 24/19’da Allah’ın, potansiyel yaratmasının, insanda yavaş yavaş ortaya çıktığına işaret edilmektedir.

Kader: Allah’ın ezelî bilgisindeki hükmü, makdûr ise ezelî hükmün yavaş yavaş ortaya çıkması anlamına da gelir.

“O, her gün başka bir iştedir.” “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir kader (ölçü, miktar)ile indiririz.” âyetlerinde ezelî kararın, yavaş yavaş ortaya çıkması, kaderin zuhuru anlatılmaktadır.

devam edecek...