|
ÖNSÖZ
Kur’an, “Allah ile
aldatılmayın!” ihtarında bulunuyor. Neden? Çünkü
Allah ile aldatılanların en büyük sorunu,
aldatıldıklarının farkında olma imkanından büyük ölçüde
yoksun bulunmalarıdır. Çünkü derinden inandıkları ve
içtenlikle teslim oldukları bir değer kendilerinin
aleyhinde kullanılıyor. Bunu fark etmeleri kolay
değildir.
Allah ile
aldatılmanın yıkımına dikkat çeken Kur’an, bu tuzağa
düşülmemesi ve bu belanın aşılması için gerekli olan iki
hayati donanıma daha dikkat çekmiştir:
1. Aklın işletilmesi,
2. Takvanın yâni
dindarlığın insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan
çıkarılması.
Allah ile aldatma
zulmünün aşılması için sâdece temel çare değil, tek çare
aklı işletmektir. Çünkü aklın devrede olması ve
işletilmesi için laiklik temel şarttır. Aksi halde,
duygu egemen kılınmak, suretiyle din, aklın önünü kesme
aracı olarak kullanılır, yâni kitle Allah ile aldatılır.
Türk halkı, Allah ile aldatma
tezgahlarının ustalıkla işlettikleri bu ‘sevap’ oyunuyla
avunurken yaşadığı dinin Kur’an’la ilgisi büyük ölçüde
yok edilmiş, dinde Kur’an’ın yerini, Arap-Emevî saltanat
ideolojisinin kutsallaştırılmış sloganlarıyla İslam dışı
örflerin uydurmaları almıştır.
Bu durumda Kur’an’ın söyledikleri Türk halkının hayatına
din olarak nasıl girsin?!
Türk halkı, tıpkı
birçok Müslüman halk gibi, Ortadoğu despotizmlerinin
hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış buyrukları din
biliyor, onları yaşıyor.
Türk halkının en
büyük zaafı, dinini, uyanma ve sorgulama aracı olarak
değil de uyuma ve susma aracı olarak kullanmasıdır.
Bu kitap, Müslüman
Türk halkına Allah ile nasıl aldatıldığını, Kur’an
verilerine dayanarak anlatmak isteyen Kur’an mümini bir
Türk aydınının mütevazı bir hizmeti olarak kabul
edilmelidir.
Prof. Dr. Yaşar Nuri
Öztürk-İstanbul, 2008
GİRİŞ
NASIL BİR ZULÜM
KARŞISINDAYIZ!?
Kur’an, dindarlık
belge ve ifadelerinin insanlar arasında bir değer ölçüsü
olmasını yasaklamakta, dindarlığın (takvanın) sâdece
Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması
gerektiğini bildirmektedir. Takvanın kimde olduğunu da
sâdece ve sâdece Allah bilir. O halde, en masum
niyetlerle de olsa, dindarlığın bir ‘insanlar arası
değer belirleyici’ olarak öne çıkarılması, Kur’an’a göre
bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir.
“In God we trust!”
yâni “Allah’a güvenip dayanırız biz!”
ABD, parasının üstündeki bu ifadeyle
demek istemektedir ki, ben insanları, dünyayı,
sömürdüklerimi iki şeyle aldatırım:
Para, Tanrı.
Türkiye’de Allah ile
aldatma zulmü o kerteye gelmiştir ki, Emin Çölaşan
gibilere yıllarca hakaret yağdırmış bir ‘İslamcı’ yazar
(Mehmet Şevket Eygi) bile artık isyan etmiş ve Emin
Çölaşan’ın söylediklerinden daha ağırlarını söylemek
zorunda kalmıştır. Diyor ki M. Şevket Eygi:
“Sevgili din ve
iman kardeşlerim! Biz, 1950’lerden bu yana 40 bin cami
binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık.
Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar,
minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler,
Müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi
düşünmedik. 70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı
yaptırdık.
On binlerce camiye
kalorifer yaptırdık, pahalı klima cihazları taktık.
Camileri hoparlörlerle, ışıldaklarla, vantilatörlerle
doldurduk. Evet, son elli yıl içinde bunlara trilyonlar
harcadık.”
“Ramazanlarda
birtakım din cemaatleri beş yıldızlı lüks otellerde bin
kişilik ihtişamlı, israflı, gösterişli, günahlı iftarlar
veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize
uygun muydu?”
“Zengin olan
Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı.
Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık
yazlıklar, lüks limuzinler, israf, sefahat, rezalet
gırtlağa kadar çıktı.”
“Biz; bir sürü hizip,
fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle
çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen
on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim
ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık
içindedir.”
“Bizi mahvedenler,
militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü,
din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır...”
Şuraya aktardığım
satırlarının altına imza atmakta asla tereddüt
göstermeyeceğim Mehmet Şevket Eygi, biz bu gerçekleri
yıllar boyu dile getirirken, sırf nefsanî dürtülerle
bize karşı çıkanlardan biridir. Keşke bunları on yıl,
yirmi yıl önce yazmış olsaydı.
Tarihin en büyük
savaşları ‘Tanrı için’ tabelası altında yapılan
savaşlardır. Bunun anlamlarının ilki şudur: Kanı en
rahat ve en bol akıtmanın yolu onun Tanrı için aktığını
iddia etmek ve bu kanı akıtacakları bu iddiaya
inandırmaktır.
Allah ile aldatılan
toplumlarda, mutlu bir dünya için yeryüzünde Allah’ın
iyileri kullanması engellenir, mutsuz bir dünya için
kötülerin Allah’ı kullanması yürürlük kazanır.
Bu gerçeği iyi bilenlerden biri ve
Engizisyon kahrı çekmiş bir coğrafyanın çocuğu olan
İtalyan düşünür Giordano Bruno (ölm.1600) ne güzel
söylemiş: “Tanrı, iradesini
hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır;
yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim
kılmak için Allah’ı kullanırlar.”
Bu, şu demek: Din eksenli bir toplumda
kitle, ana başlık olarak
üç tip
insandan oluşuyor:
1. Allah ve din adına
hegemonya peşinde koşmadıkları halde sürekli iyilik ve
güzellik üretenler,
2. Tüm iddiaları
Allah adına olduğu halde sürekli kötülük ve haksızlık
üretenler,
3. Hiçbir şey
üretmeden yiyip içerek gün geçiren ot takımı.
Bruno bunları elbette
biliyordu. Kiliseyi ve din adamlarını eleştirdiği
gerekçesiyle Roma’da diri diri yakıldı. Onu yakan
zihniyetin çocukları ileriki zamanlarda küllerini
törenle gömerek adına anıt mezar yaptılar. Neye yarar!
Allah ile aldatılmayı
önlemenin tek çaresi Allah ile aldatmaya giden yolları
tıkamaktır. Bu ana çareyi biraz ayrıntılarsak karşımıza
şu üç alt başlık çıkar:
1. Dinin gerçeğini
öğrenmek, sahte dinî dinsizliklerin en kötüsü bilmek,
bildirmek.
2. Dinin saltanat ve
siyaset aracı yapılmasını durdurmak, yâni laikliği esas
almak,
3. Allah-insan arası
bir değer ölçüsü olması gereken dindarlığı insanlar
arası bir değer ölçüsü olmaktan çıkarmak.
KUR’AN’A GÖRE ALDATMA
VE ALDANMA
Kur’an’da, aldatışlar
ve aldanışlar arasında dikkat çekilenler küçükten büyüğe
doğru şöyle sıralanabilir:
1. Yaldızlı-süslü
laflarla aldatma-aldanma. (En’am, 112)
2. Beldelerde
egemenlik kurmak, gezip dolaşmakla aldatma-aldanma. (Âli
İmran, 196; Ğâfir, 4)
3. Dine sokulan
uydurma ve iftiralarla aldatma-aldanma. (Âli İmran, 24.
Enfal, 49)
4. Hurafeler,
uydurmalar, anlamını bilmeden okuyuşlarla
aldatma-aldanma. (Hadîd,14)
5. Sefil-rezil
yaşayışla aldatma-aldanma. (Âli İmran, 185; En’am, 70,
130; A’raf, 51; Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 20)
6. Allah ile
aldatma-aldanma. (Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 14)
En tehlikeli aldatış
şu ikisidir:
1.
Dünya nimetlerinin araç yapıldığı aldatış,
2.
Allah’ın araç
yapıldığı aldatış.
Araç kullanılarak
sergilenen aldatış ve aldanışın en yıkıcı ‘Allah ile
aldatma’dır. Kur’an şöyle uyarıyor:“Sakın, aldatıcı sizi
Allah ile aldatmasın!” (Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 14)
ALLAH İLE ALDATMANIN
TEMEL ARACI:
ŞEYTAN EVLİYASI
Şeytanın kullandığı
insanlar Kur’an’da ‘şeytanın evliyası’ veya ‘şeytanın
orduları’ diye anılmaktadır.
1.Şeytan evliyası
Şeytan evliyası daha
çok korku salarak tökezletir. Bu korkuya karşılık
Allah’a sığınma ve Allah sevgisi öne çıkarılmıştır.
2.Şeytanın orduları
Ordular deyimi mutlak
bırakıldığına göre, şeytancılığın her türden ordusu
olduğunu düşünmek zorundayız. Bunlar; kan, zulüm ve
fesat orduları olabileceği gibi bilim, teknoloji,
strateji casusluğu yapan gizli ordular da olabilir.
Sömürgeci-emperyalist ülkelerin istihbarat örgütlerinin
bir kısmı, işte bu türden ordulardır. Ve bu ordular,
düzenli askeri ordulardan daha güçlü ve işlevseldir.
3.Hizbuşşeytan yâni
şeytanın özel ekibi
Hizbuşşeytan,
şeytanın, din içinde iş gören ekibi olup Kur’an’dan
uzaklaştırma, Kur’an’ı unutturma görevini yüklediği özel
timdir.
MÜRŞİT LAKAPLI
MÜŞRİKLER
(İdris Suretinde
İblisler)
Din dilinde şirk,
Allah’a, yâni tek olan Yaratıcı Kudret’e zatında (sayı
olarak) veya tasarrufunda (yapıp-etmelerinde) ortak
tanımaktır. Başka bir deyimle, şirk, Tanrı’nın ve
Tanrılığın özelliklerinden birini bir başkasına
tanımaktır. Bu, açık ve şuurlu olursa açık şirk, örtülü
ve şuursuzca olursa gizli şirk adını almaktadır. Ragıb
el-Isfahanî (ölm. 502/1108) bu noktada Büyük Şirk-Küçük
Şirk ayrımı yapar.
“Büyük şirk
Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki, inkarın ve
küfrün en büyüğüdür. Küçük şirk ise bâzı iş ve fiilleri
icra ederken Allah dışında kişilerin rızasını da hesaba
katmaktır. Riyakarlık, ikiyüzlülük bu cümledendir.”
Peygamber, ümmeti
adına şirkin en çok bu sinsi türünden korktuğunu
söylemiş ve bu şirk türünü tanıtırken şöyle buyurmuştur:
“Ümmetim adına en çok
korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim
söylediğim, onların Güneş’e, Ay’a, puta tapmaları
değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki
şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de
gizli şehvettir.” (İbn Mâce, zühd, 21)
Şunu asla
unutmamalıyız: Din adı altında dinsizliğin en
zehirlisini sahneleyenler, dine karşı olanlar değil,
dinin savunucusu olduğunu iddia eden Allah ile aldatma
sahtekarlarıdır. Birçok insanı dine-Allah’a düşman hale
getirenler de bunlardır.
Birlik ve
kucaklaşmaya giden yol, bilgi ve bilinçten geçer. Bu
yüzden, mürşit kılıklı müşriklerin belirgin
özelliklerinden biri de bilgi, bilinç ve düşünce
düşmanlığıdır.
Mürşit patentli
müşrikler yüzünden tam bir mahşer paniği yaşıyoruz.
Mürşit kisveli müşriklerin şaşmaz, değişmez bir tek
birlikteliği vardır: Siyaset ve saltanat çıkarları
uğruna, adına Siyasal İslam denen dinciliğin öncülüğünde
ve şemsiyesi altında toplanıp nimet ve imkanları
paylaşmak. Onlar paylaşırken ülke ve kitle çürüyüş ve
tükeniş sürecine girer.
ALLAH İLE ALDATMANIN
TEMEL DAYANAĞI:
DİNE YALAN SÖYLETMEK
İslam dünyası, o
arada Türkiye, İslam’a yalan söyletmenin ağır ve kahırlı
faturasını ödemektedir. Bulunduğumuz noktadaki zihin ve
ruh halimize bakılırsa bu fatura ödeme süreci daha uzun
süre devam edeceğe benziyor.
İslam dünyasının
durumu gerçekten çok kötüdür. Ve bu ‘çok kötü’nün en
kötü yanı da durumun kötü olduğunun henüz bilincinde
olmamamızdır.
Dinde olmayan birçok haram, sevap,
dokunulmaz alan, kural, ibadet icat edilmiştir.
‘Dindarlık’ yapay kutsallara saygıyla
eşitlenmiştir. Bu durumda, Allah ile aldatanların
anladığı anlamda ‘dindar’ olduğunuzda gerçek dinin
dışına çıkarsınız. Onların anladığı gibi ‘dindar’
olmadığınızda ise ‘dinsiz’ diye damgalanırsınız. Tezgah
işte böyle kurulmuştur.
Bugünkü İslam
dünyasında ibadetler imanın belirişi olmaktan çıkmış,
inadın tatminine dönüşmüştür. Bunun içindir ki cami
sayısı arttıkça dinden beklenen rahmet ve bereketin
paydası düşmektedir. Allah, İslam dünyasına, özellikle
Türkiye’ye, âdeta cami sayısıyla orantılı olarak tokat
atmaktadır.
Allah’tan başkasına teslim olmama
anlamına gelen İslam, Allah dışında her şeye ve herkese
teslimiyete dönüştü. Müslüman
kitleler, özgürlük pankartları taşıyan kölelere
dönüştürülmüştür.
Sahte dinin sömürüsü pahasına ‘dindar’
olmaktansa, dinsiz kalmayı tercih edin!
Çünkü bu takdirde hiç değilse gerçek dinî bulma ümidiniz
canlı kalır. Kimseye zor veya garip gelmesin, Kur’an’ın
yolu ve buyruğu budur.
Dinî sömürenlerin
Kur’an’dan duydukları rahatsızlık, dinsizliği
bömürenlerin duydukları rahatsızlıktan birkaç kat daha
fazladır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
SİVİL DESTEK KURULUŞLARI
“Beni bir kez
aldatırsan sana yazıklar olsun; beni iki kez aldatırsan
bana yazıklar olsun.”(Çinli bilge Sun Tzu)
Türk insanına yönelik
Allah ile aldatma faaliyetine alt yapı oluşturan ve
bunun için de sürekli dinci söylemler kullanan bâzı
dinci gruplar ve etki imkanları şöyledir:
Millî Görüş örgütü:
37 yayın, 330 dernek,
33 vakıf, 8 dershane, 48 şirket...
Fethullahçılar:
16 yayın, 23 dernek,
220 vakıf, 24 pansiyon, 570 dershane ve okul, 96
şirket...
Süleymancılar:
6 yayın, 2100 dernek,
14 vakıf, 1750 pansiyon ve kurs, 28 şirket...
Şiddetçi-radikal
örgütler:
89 yayın, 95 dernek,
19 vakıf...
Muhtelif dinci
gruplar:
100 küsur yayın, 100
küsur dernek, 50 küsur vakıf, muhtelif pansiyonlar ve
kurslar...
Toplam rakamlar:
170 yayın, 2570
dernek, 316 vakıf, 1780 pansiyon ve kurs, 580 dershane
ve okul ile yaklaşık yüz seksen şirket...
Ekleyelim ki, bu
tablo, 2003 yılı itibariyledir. Allah ile aldatmayı en
ileri boyutta kullanan AKP’nin iktidar dönemi olan son
birkaç yılı da dikkate alarak yeni bir değerlendirme
yaptığımızda burada verilen rakamların iki üç katına
çıktığını söylemek gerekir.
Bu sayılanlara
siyasal, dinsel, ekonomik hesaplarla destek veren
liberal patentli şirket, holding, basın kurumu gibi
odakları da eklemeliyiz.
Türkiye Diyanet
Teşkilatı’nın, 700 yüz civarındaki imam hatip okulunun
ve otuz civarındaki ilahiyat fakültesinin de büyük
ölçüde bu dinci anlayışın güdümünde olduğunu unutmamak
zorundayız. Dahası, yüz bin civarındaki cami de Allah
ile aldatma harekatında şöyle veya böyle, az veya çok
kullanılmaktadır.
Özetleyelim:
Türkiye’de bugün, Allah ile aldatma dinciliğinin
ulaştığı ekonomik güç, devletin gücünün çok üstünde
kabul edilmek gerekir. Bu gücün aşamayacağı tek ‘karşı
güç’ Türk ordusudur. Sebep, ordunun silahlı bir kuvvet
oluşudur. Eğer silahı kenara koyarak veya dikkate
almayarak düşünürseniz, Allah ile aldatan güç yâni dinci
siyaset ve saltanat, Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışmasız
en büyük gücü olarak kabul edilebilir.
Türkiye’de rejim,
kendisine açıkça kafa tutan bir karşı rejim oluşumuyla
yüz yüzedir. Resmî rejimin tek şansı ve avantajı
TSK’dır. ABD, AB ve içteki dinci gücün sürekli ve
sistemli bir biçimde TSK’ya vuruşunun hikmeti ve sebebi
üzerinde şimdi bir kez daha düşününüz.
Allah ile aldatmanın
ulaştığı bu korkunç güç, liberal, özgürlükçü, AB’ci,
ABD’ci adlarıyla anılan, esasında ise çıkarlarını vicdan
ve insanlık değerlerinin her zaman üstünde tutmuş olan
‘sözde Türk basını’ tarafından da desteklenmektedir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
HÜKÜM ODAKLARI
Dinde teşriî yetki
kullanma suçu, İslam dünyasında tarikatlar ve mezhepler
tarafından bilerek veya bilmeyerek asırlardır işleniyor.
Son zamanlarda buna, din üzerinden siyaset yapanların
‘dinî siyasal parti ile eşitleme’ zulümleri eklendi. Bu
zulüm, dinî kendisi ve partisiyle eşitleme ve kendisini
Allah’ın vekili, sözcüsü gibi ortaya sürme zulmüdür.
Dinci terörün başlangıç noktası da budur.
Önce, dindarlık,
birilerinin alâmeti fârikası ilan edildi. Ardından din
baronlukları, din dükalıkları, dokunulmaz-eleştirilmez
‘efendiler, üstadlar, mücahitler’ (!) ve daha neler
neler yaratıldı. Bunlara, sâdece ve sâdece
peygamberlerin kullanabileceği bir yetki, dinde sözcülük
hakkı verildi. Bunun ardından, bunların, halkı ‘iyi
dindar, zayıf dindar, günahkar, dinsiz, din düşmanı,
mürted’ gibi sınıflara ayırma hakkı kullanmalarına
seyirci kalındı.
Bu zihniyetin Allah
ile aldatan tezgahı şöyle işletiliyordu:
“İslam demek dinden
bizim anladığımız demektir. O halde bizim ak dediğimize
kara, iyi dediğimize kötü diyenler otomatik olarak İslam
dışıdır. Müslümanlık belgesi, bizim defterimize kayıtlı
olmanın ta kendisidir. Öteki yollar, İslam’a ve cennete
değil, patatese çıkar.”
Bu talihsiz mantık,
bir şer formülü olarak şöyle der:
“Müslüman vardır ve o
biziz; kâfir vardır ve o da bize karşı olanlardır. Ve
biz, bize karşı olanlara her şeyi yapma hakkına
sahibiz.”
Türkiye’de, siyasal
İslamcılığın devreye girdiği günden beri namaz artık bir
meydan malzemesine döndürülmüş, bütün ruhaniyeti,
erdiriciliği, saffet ve güzelliği yok edilmiştir.
Namaz,
bugün hâlâ insanları aldatmanın temel
araçlarından biri olarak insafsız ve acımasız bir
biçimde işletilmektedir.
Bu Kur’an dışı tahrip
oyunu, 2000’li yılların Türkiyesinde hem de TBMM çatısı
altında şu Kur’an ve akıl dışı talebin gündem
yapılmasına yol açmıştır:
“Millet, dindar
cumhurbaşkanı istiyor.”
Millet böyle bir şey
istemişse bu vahimdir, eğer istememiş de birileri onun
adına avukatlıkla söz söylüyorsa bu daha vahimdir. Din
adına dinsizlik yapılıyor.
Kur’an’ın insanlık
tarihinde yaptığı en büyük devrimlerden biri, belki de
birincisi, takvanın, insanlar arasında bir değer ve
üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarılmasıdır.
Tüm dinci zümreler,
az veya çok tekfir (başkalarını kafir ilan etme)
tezgahını mutlaka işletirler. Bu tezgah, dine karşı
olanların kâfir ilan edilmesi değildir; bu tezgah, dinci
(dindar değil) kesimin hesaplarına uymayanların din dışı
ilan edilip etkilerinin kırılması tezgâhıdır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
ÖNCÜLERİ: DİN SINIFI
Din temsilcilerinin
tarihsel kötülüklerinin eleştirilmesinin bir insanlık
görevi olduğu bugün artık herkesçe, hâttâ din
temsilcilerinin en önde gelenlerince kabul edilmektedir.
Bunun en tipik örneği Katolik aleminin başı Papa’nın
dünya önünde insanlıktan özür dileyen bildirgesidir.
Benzerlerini diğer din temsilcilerinden de beklediğimizi
ifâde ederek, bir basın organında ‘Papalığın Tarihsel
Özrü’ başlığıyla yayınlanan deklarasyonu buraya
alıyoruz:
“Papa 2. Paul ve
Vatikan’ın 7 kardinali kilisenin bir günahını dile
getirip insanlıktan özür diliyor.”
Bu
günahları şöyle sıralıyorlar:
1. Dinler arası
savaşlarla başka kök ve soydan gelen kitlelerin hakları
yaralanmış, onların kültür ve inançlarına saygısızlık
edilmiştir. Bu savaşların en büyüğü, kuşkusuz,
Müslümanlara karşı sürdürülen Haçlı Seferleri’dir.
Kudüs’e doğru yürürken her yâni yağmalamış, yakıp
yıkmışlardır.
2. Engizisyon
mahkemelerinde işkence ve katliamlar yapılmıştır.
3. Engizisyonun,
kilisenin bölünmesinde ve Protestanlığın ortaya
çıkmasında tarihsel bir günahı vardır.
4. Yahudilere karşı
sürekli düşmanca tavır sergilenerek de günah
işlenmiştir.
5. Amerika’nın
keşfinden sonra yerli halk arasında zorla misyonerlik
yürütülmüştür.
6. Kadınlara ve öteki
ırklara karşı eşit davranılmamıştır.
7. İnsan hakları
çiğnenmiştir.
“Papa, ayrıca,
Katolik kilisesinin ateistlere karşı tavrından dolayı da
özür dilemiştir. Papa, ateizmin de insanlar için bir
dinsel inanç gibi hak olduğunu kabul etmiştir.”
Bu günahlar ve itiraf
listesine, sanıyoruz, son papa 16. Benediktus’un, Hz.
Muhammed’le ilgili yaptığı ve o Yüce Peygamberi ‘Ken,
Şiddet ve şerrin yayıcısı’ olarak gösteren talihsiz
sözleri için de ayrı bir özür ve günah çıkarma
deklarasyonunun eklenmesi gerekir. İtiraf edelim ki,
İslam dünyasının da bu anlamda dileyeceği epey özür
vardır.
DİNCİYİ DİNDAR YERİNE
KOYMA ALDATMACASI
Toplumumuzun temel
sıkıntılarından biri de dindar-dinci ayrımında
kilitlenmiş bulunuyor.
Dincilik (veya
siyaset dinciliği); dinî, çıkar, koltuk, baskı,
egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası
bakımından ne dinî vardır ne de imanı. Onun dinî-imanı,
Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır.
Dincilik, tarihin en
verimli ama en zalim iş kollarından biridir. Dinci ise
bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır.
Nedir dindar ve nedir dinci?
Ana hatlarıyla görelim:
Dindar,
her şeyden önce, dinî Allah’a varmanın, O’nun
hoşnutluğunu kazanmanın, daha iyi ve daha yetkin insan
olmanın yolu ve kurumu bilen ve bu anlayışla yaşamaya
çalışan insandır. Bunun içindir ki, dindarın temel
meselesi daha iyiye ve daha güzele ulaşmaktır.
Dinci
için en büyük sıkıntı, dindarın varlığıdır.
Çünkü dindar, başkalarının mutlu olmasını, cennete
gitmesini sevinçle karşılamanın da dinin gereği olduğunu
söylemektedir. Bu söylem, dinciyi çok öfkelendirir.
Dindar için din, daha
çok sorumlu olmanın, daha çok paylaşmanın, daha çok
fedakarlığın yoludur. Dinci için ise din, başkalarından
daha çok almanın, başkalarını daha rahat itham etmenin
dokunulmaz ve eleştirilmez kurumudur. Bu yüzdendir ki,
dincinin elinde din bir ıstırap ve kahır kurumuna
dönüşür ve insan haklarını çiğnemenin kutsal aracı
yapılır.
Gıybet etmek,
Allah’ın kurallarına suç ve ayıp bulmak, en küçük bir
kızgınlık anında onları cehenneme göndermek dincinin
âdeta alameti farikasıdır.
Dindar,
‘yaratılanları Yaratan’dan ötürü’ sever; dinci ise
yaratılanları Yaratan’dan nefret ettirmek üzere rahatsız
eder. İslam’ın vicdan adamlarından biri olan Muhammed
İkbal (ölm. 1938), dinciden söz ederken onun sâdece
dünyayı değil, cehennemi bile berbat edebilecek bir
yaratık olduğuna dikkat çeker.
Dinci, çıkarına ters
düşen hiçbir şeye ve hiçbir kişiye vefa göstermez.
Dincinin yoksun
olduğu şeylerin başında ahde vefa gelmektedir. Bu
tespitin bir uzantısı olarak, dindar, kıymet bilir,
şükran bilir insandır. Dinci ise nankördür.
Emin olmayanın imanı olamaz.
Bu bizzat, Hz. Muhammed’in bir beyanıdır.
Yüzlerce günahınız olabilir, yine de
Müslüman olursunuz ama emin insan değilseniz, tüm
zamanınız namazla-niyazla geçse de Müslüman olamazsınız.
Çünkü emin olmamak, riyakar olmanın diğer adıdır. Riya
ise, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in açık beyanlarıyla
şirktir.
Günahtan korkma, şirkten kork. Çünkü
Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri
affedecektir. Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini
açıkça bildirmiştir.
Evet, günahtan değil, şirkten kork, yâni
olduğun gibi görenmemek veya göründüğün gibi olmamaktan
kork!
ALLAH İLE
ALDATILMAMIZ NE ZAMAN VE NASIL BAŞLADI?
Müslüman kitlelerin
Allah ile aldatılması, Emevi kralı Muaviye b.Ebî
Süfyan’ın, Hz. Ali’nin ordusunu aldatmak için Kur’an
sayfalarını mızrak uçlarına takıp “Aramızda bu kitap
hakem olsun!” diyerek sergilediği şeytanetle
başladı.
Allah ile aldatma, Anadolu insanı
özelinde İslam’ın Araplaştırılmasıyla başladı,
İslam’ın Türkmen yorumunda Allah ile aldatma asla
yoktur. Anadolu hümanizmine vücut veren İbn Arabî’de,
Hacı Bektaş’ta, Mevlana’da, Yunus’ta ve onların izinde
giden alıp-erenlerde Allah ile aldatma yoktur.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN ‘TAHAKKÜM TEOLOJİSİ’
Allah ile aldatanlar
dokunulmaz, eleştirilmez bir ‘tahakküm teolojisi’
oluşturmuşlardır.
21. yüzyıla egemen olacak din eksenli
kutuplaşmayı başlatmadan önce İslam’ı, dünya önünde
hiçbir itibara sâhip olmayan bir kabile dinine
döndürmeyi planladılar ve bunda büyük ölçüde başarılı
oldular.
Onun ardından, ‘Medeniyetler Çatışması’ adı altında bir
Haçlı-İslam savaşı başlattılar. Bu savaşta yenik düşecek
olan baştan belliydi: İslam dünyası.
Bu işin başını
birinci derecede İngilizler çekti. ‘Medeniyetler
Çatışması’ tezinin babası sanılan Huntington, esasında
bu fikrin öğrencisidir. Fikrin babasının, İngiliz
düşünür ve istihbaratçısı Toynbee (ölm.1975) olduğunu
unutmayalım. Huntington, Toynbee’nin resmen ve fiilen
öğrencisidir.
İngilizler, İslam’ı
İslam’la vurma siyasetinde en çok hilafeti kullandılar.
Çünkü çöküşün oradan geleceğini ve tek elden kontrol
için en emin aracın hilafet aldatmacası olduğunu
biliyorlardı.
Amerikalı yazar Dr. Gibbons diyor ki: “İngilizler,
dünyada toplu halde ne kadar Müslüman varsa kendi
hükümleri altında görmek isterler.”
Kendi başına kaldıklarında demokrasi
sözünü bile dinsizlikle eşanlamlı sayan dinci taife,
Haçlı emperyalistlerin fesadıyla o hale geliyorlar ki,
yıkmak istedikleri rejim ve yönetimlere saldırırken,
Haçlı öncülerinin öğrettikleri sloganı Kur’an ayeti gibi
tekrarlıyorlar: “Daha fazla
demokrasi isterük.”
“Demokrasi
istiyordunuz da yıllardır elinizin altında bulunan
Suutlara, Katar’a, Umman’a, Bahreyn’e neden demokrasi
getirmediniz de Irak’ı yerle bir etme pahasına demokrasi
istiyorsunuz?”
Haçlılar, önce
Müslüman’ı çağdışı hale getiriyor, ardından da “Böyle
olmaz; ben bunu düzelteceğim” diye muhtarlık yapmaya
başlıyorlar. Kural ve kader hep aynı: Muhtarlık
Haçlı’dan, finans ve hizmet Müslüman’dan.
ABD’nin Marshall
Yardımı, Müslümanı kendi yurdunda vurdu. Marshall
Yardımı’nın Köy Enstitüleri’ni kapatma şartına
bağlanması bile bizi yönetenleri uyandırmaya yetmedi.
Müslümanların kendi dinleriyle
vurulmalarının ve kendi dinlerini yanlış anlamalarının
yarattığı ıstıraplar, İslam düşmanlarının vücut verdiği
kahırlardan çok daha büyük olmaktadır.
Ve bu, asırlardır böyle olmaktadır.
Kur’an’ın son
vahyedilen ayeti (Mâide, 3), dinin adının Allah
tarafından İslam konduğunu, mükemmel hale getirildiğini,
tamamlandığını ve bunun ismi üzerinde de oynanmaması
gerektiğini söylüyor.
Şeriati bir devlet
şekli gibi sunuyorlar. Oysaki, Kur’an, ima yoluyla bile
bir devlet şekline temas etmiyor. Onu insan aklına
bırakmış. İslâm devleti tabiri, siyasal İslamcı
istismarın bir uydurmasıdır. Kur’an’da böyle bir tabir
yok. İslâm evrensel ve ölümsüz ilkeler bütününün adıdır.
O halde İslam’ın devleti olmaz, Müslümanların devletleri
olur. Gerçek bu olunca da onlarca, yüzlerce devlet şekli
bulunacaktır.
Ağzını açan herkesi,
Allah ile susturmaya kalkanlar, din elbisesini bütün
topluma tersine giydire giydire Müslümanları
felaketlerin kucağına ittiler. Elbise mükemmel elbise
ama giyen tersine giydiği için sahibini vezir etme
yerine rezil ediyor. Ve bu rezilliği gören gayrimüslim
kitleler İslam’dan da Müslüman’dan da nefret ediyor.
İnsanımızın Allah ile
aldatılıp saptırılmasında bir numaralı araç sahte
dindir. Bu aracın kullanımına son vermez isek
dirilişimiz mahşere kalır.
ALLAH İLE ALDATMA
ARACI OLARAK KORKU
Allah ile aldatma
odaklarının olmazsa olmaz dayanaklarından biri de dine
egemen kıldıkları korkudur.
Korkuyu egemen
kılmanın en kalıcı ve güvenli yolu ise Allah’ı korku
objesi haline getirmek ve bunu dinde ülkeleştirmektir.
Ve bu yapılmıştır. Hem de çok erken devirlerde.
Dil açısından “Takva,
bir şeyi kendisine sıkıntı ve zarar verecek şeyden
korumaktır.”
‘Korkulacak şeyden
sakınmak’ başkadır, ‘korkmak’ başkadır. Birinci anlamdan
yola çıktığınızda dine, Allah’a ve insana bakışınız
başka olur, ikinci anlamdan hareket ettiğinizde başka
olur. Birinci anlama göre Allah bir korku ve dehşet
objesidir, ikinci anlama göre ise bir sakındıran,
koruyan, acıyan ve uyaran kudrettir.
Dinî ve Allah’ı korku
aracı haline getiren geleneksel korkucu din anlayışı,
takva konusunda bilimsel açıdan da yanlışlar içindedir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
AFOROZ MEKANİZMASI
Allah ile aldatanlar,
eleştiri kabul etmez. Kabul ettiği anda kendini inkar
etmiş olur. İddiaları akıl ve din dışı da olsa o,
ısrarla dinin temsilcisi ve göstergesi olarak kendini
öne çıkarır. Dinin savunucusu da odur.
Allah ile aldatanları
eleştirdiğiniz anda din dışı ilan edilirsiniz. Din
dilinde buna ‘aforoz’ denir. İslâm’da din sınıfı
olmadığı için aforoz da yoktur. Ancak bu, işin nazari
yanıdır. Gerçekte İslam ülkelerinde aforozun en
kahırlısı işletilmektedir.
Aforozculuğun
kurumsallaşmasına çağımızda entegrizm denir. Ünlü
Fransız düşünür, siyaset ve bilim adamı Roger Garaudy,
İslam dünyasında entegrizmi en iyi niceleyen düşünce
adamı oldu.
AFOROZUN
KANSERLEŞMESİ: ENTEGRİZM
Entegrizm,
Garaudy’nin eserlerinden birinin adı.
Entegrizm,
Allah ile aldatanların tutuldukları temel
hastalıklardan da biri. Taassubun kanserleşmesi diye
tanıtabileceğimiz entegrizmin ne olduğunu ve Garaudy’nin
bu kanserin İslam dünyasında vücut verdiği belaları
nasıl fark edip nasıl ifadeye koyduğunu kısaca görelim.
Yobazlık, inat, dışa
kapalılık ve dar kafalılığın kanserleşmesi olarak
tanıtabileceğimiz entegrizm, Garaudy’ye göre bir
kültürel intihardır.
Şöyle diyor Garaudy:
“Suut idarecilerinin
ana meşgalesi, Batı’ya olan tam bağlılıklarını
gizlemektir. 1928’de krallığını kuracak olan Abdülaziz,
daha 1913’lerde iken Büyük Britanya siyasetinin izinden
gidecek, bunun karşılığı olarak da Büyük Britanya onu
gerektiğinde koruyacaktı. Biri için koruyucu olmaya,
diğeri için ise uslu olmaya dayalı bu ilişkiler 1927’de
Cidde Antlaşması ile yenilenir. İngiltere, taahhüdünde
durur; 1948 Katif silahlı ayaklanmasını ezer.”
“Bundan altmış sene
sonra, İran devrimi ertesinde, Reagan, ‘Suudi
Arabistan’ın yeni bir İran haline gelmesine asla müsaade
etmeyeceğiz’ beyanında bulunur. 1990Ağustosunda Suudi
yöneticileri, sömürgeciliğin hizmetinde olduklarını
tamamen açığa vururlar.”
“Halktan
kaynaklanmayan ve siyasal bir temeli olmayan bu rejim,
tam dört çeyrek asırdır, önceleri İngiliz ve bugün ise
Amerikan himayesi ile ayakta durabilmektedir.”
Hırsızın elini
keserek ‘şeriatı uyguluyor’ olduğunu sanmak, Suudi
Arabistan’a has bir durumdur.
Ürkütücü cezaların
Suudi buyurucuları sâdece ve sâdece küçük suçluları
yakaladıkları için sistemin ikiyüzlülüğü apaçık ortaya
çıkmaktadır. Zira, silâh siparişleri veya büyük işlerin
kotarılması için Batı’nın büyük firmalarından ‘masa
altından’ 500 milyon dolar alan ve gayri meşru yoldan
elde edilen bu servetleri ABD’de yapılan milyonlarca
dolarlık plasmanlarla gizleyen, Divone kumarhanelerinde
veya Marbella içki alemlerinde dağıtan prenslerin
ellerinin kesildiği bugüne kadar hiç görülmemiştir.
Garaudy’nin yakındığı
bu, ‘İslam’ı çürüten yozlaşma’, bugün artık tüm İslam
dünyasını sarmış bulunuyor.
Yakın tarihe değin,
Türkiye bir istisna idi. BOP operasyonlarıyla ve BOP
eşbaşkanı AKP’nin ABD ve AB güdümlü tahribatıyla o
istisnanın da işini bitirmek istiyorlar.
İMANA KİM ONAY
VERECEK?
İmana onay, din
meselesinin en hassas konusudur. Bu onay hakkını
Allah’ın dışında birilerine kullandırmaya kalktığınız
anda din adına en zehirli dinsizliği yapmaya
başlarsınız. Akıl almaz, sonu gelmez hatalar, zulümler
birbirini izler.
Bir düşünün, yıllar
ve yıllar, ‘Allahsız, komünist, münkir, din düşmanı’
damgası yemiş bir Nazım Hikmet, yıllar sonra
bakıyorsunuz, Bükreş’te bir gece, mihmandarından
kendisini camiye götürmesini istiyor.
Ünlü müzisyen Cem
Karaca’nın yıllar ve yıllar, Ermenilik, solculuk,
dinsizlik ve imansızlıkla suçlandığını yakından izledim.
8 Şubat 2004 günü
hayata gözlerini yumduğunda basın onun vasiyetini
açıkladı. Şunu vasiyet ediyordu rahmetli Cem:
“Namazımın
Üsküdar’daki Seyit Ahmet Camii’nde kılınmasını
istiyorum. Cenazemde alkış ve tören istemiyorum; sâdece
dinî vecibelerin icrasını istiyorum...”
peki, ona yıllarca
dinsiz-imansız damgası vuranlar yaptıklarının hesabını
kime, nasıl ödeyecekler?
Kur’an’ın dinî;
ruhbanlığı, din sınıfını, Allah ile kul arası aracılığı
kabul etmediğine göre, imana, sâdece Allah onay
verecektir.
Allah’a teslimiyet,
Allah katında Müslüman olmanız için yeterlidir ama,
Allah ile aldatan fesat dincileri için yeterli değildir.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN ŞİDDET TUTKUSU
Bugün dünyanın hemen
her yerinde, ‘terör’ kelimesi anılır anılmaz İslam ve
Müslümanlar akla geliyorsa bunun sebepsiz olduğu
söylenemez. Allah ile aldatanlardaki ‘şiddet zaaf ve
tutkusu’ kullanılarak Müslümanları şiddet ve kanın
cellatları gibi takdim ettiler ve bu takdimde ne yazık
ki başarılı oldular. Irak işgali bu gerekçeyle
yapıldı, bundan sonraki benzeri işgaller de yine bu
gerekçeyle yapılacaktır. Nitekim İran sıraya konmuş
bulunuyor.
Hiç kimse bir dine
girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de
baskı ve zorlamaya maruz bırakılamaz. Baskı ve zorlama,
ister içte olsun, ister dışta, bizatihi dinsizliktir.
Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?
Dinden çıkma
(irtidat) halinde de aynı ilke geçerlidir. Mürtedin
hesabı Allah tarafından ölüm sonrasında görülecektir.
(Kur’an, 2/217)
Hemen hemen bütün
siyasal İslamcı şiddet ve terör örgütlerini Batı
oluşturup teşkilatlandırdı; besledi, büyüttü ve bir
biçimde kullandı. Batı’nın beslediği şiddet ve terör
örgütleri denince herkesin aklına hemen Bin Ladin,
Taliban gibi isimler gelir.
İslâm hukukçusu
Abdülkadir Udeh, “Nas (tek ve kesin anlamlı Kur’an
ayeti) olmadan suç ve ceza olmaz ilkesi dinin temel
ilkelerindendir, ama kamu yararı bu ilkenin
esnetilmesini bazen gerekli kılar” diyor.
Bu yaklaşımı, ilke
olarak biz de kabul ederiz ama tarihe binlerce masumun
katlinin dayandırıldığı bir kavram olarak geçen
geleneksel ta’zirin, hukukun normal sayacağı esnemelerle
vücut bulduğunu söylemek inandırıcı olamaz.
‘İslami şiddet’in bir
tür sembolü gibi algılanan Taliban’ meselesine de kısaca
temas etmek isteriz.
11 Eylül Dehşeti’nin
ardından Türkiye’de herkes bir biçimde Taliban karşıtı
kesildi. Kimisi ayakları suya değdiği için, kimisi
Amerika’ya yaranmak için, kimisi de havaya uyup ‘çağdaş’
görünmek için.
Biz şuna inanıyoruz:
Sivas’taki diri diri insan yakma zulmü, özü bakımından
New York kulelerine dalışın yarattığı dehşetten asla
geri değildir. Sivas’ta sergilenen Neronizm’e çıt
çıkarmayan ‘uygar Batı’nın, 11 Eylül olayı üzerine
feryatlar koparması ise ibret vericidir!
Batı, İslam
meselesinde, modern-lâik çizgideki akılcı-evrensel
Müslümanları koruyup gözetmek yerine, kısa vadeli
politik çıkarları seçti ve farkında olmadan, gözünü
oyacak hurafeci-kinci ve kancı hizipleri destekledi.
Bunun elbette bir faturası olacaktı. Görünen o ki, bu
faturanın ödenme süreci, 11 Eylül günü başlamış
bulunuyor.
Irak’ın istilası, 11
Eylül’ü besleyen öfkeyi sindirmeyecek, tam aksine,
besleyip büyütecektir.
Avrupalı bizi,
“Kurbanlık hayvanları usulüne uygun kesmiyorsunuz,
hayvanlara eziyet ediyorsunuz!” diye yıllardır
yerden yere çalıyor. İkiyüzlü Avrupa! Sivas’ta, 38 insan
diri diri yakıldığında, ‘usulüne uygun kesilmeyen’
kurbanlık hayvanlar kadar ses çıkarmadın!
SEVGİYİ ÖLDÜRDÜLER
Sevgiyi, lâik
Müslümanlar değil, Allah ile aldatan dinciler öldürdü.
Çünkü, ideoloji adına lâik Müslümanlar değil, dinciler
cinayet işlemekte, diri diri insan yakmaktadırlar.
Rahmet, başta sevgi
olmak üzere merhamet ve şefkati de içeren çok şumullü
bir kelimedir.
Kur’an’a göre, Allah
esas niteliği itibariyle korkunun değil, sevginin
kaynağıdır.
Kur’an’a göre,
sevgide paylaşım vardır; sevginin esası paylaşımdır.
Merhamet, karşılıklı
bir faaliyet değildir. Merhamette esas faal olan taraf,
veren taraftır. Öteki taraf, sâdece alan, yararlanandır.
Kur’an,sevgiyle paylaşım arasında irtibat kurmak
suretiyle, sevginin merhametten farklı olarak yaratıcı
bir güç olduğuna vurgu yapmıştır.
“Allah, güzel düşünüp güzel işler
yapanları sever.”
(Örnek olarak bk. Kur’an; 2/195)
Paul Tillich’in ifadesiyle:
“Sevgi, imanın bir belirişi, bir
uygulanışıdır.”
Allah ile aldatanların din ve iman
zeminlerinde sevgiden eser bulunamaz.
Onların yüreğinde bunun yerini korku ve şiddet almıştır.
Laiklikten nefretleri de bunun içindir. Çünkü laiklik,
dinî kullanarak despotizm ve baskı uygulama imkanını
onların ellerinden almaktadır. Laiklik, aklı, eşitliği,
özgürlüğü öne çıkarmaktadır.
Bu konuda en isabetli tespitlerden birini
de, Türk basınının erdem ve efendilik timsali
kalemlerinden biri olan
Yılmaz Özdil
yapmıştır.
“Laiklerin tepkisi, sırf imam-hatip
bitirdi diye, kendini İslam’ın sahibi zennedenlere.
Laiklerin tepkisi, ağzından Allah’ı, Kur’an’ı düşürmeyip
elalemin karısına sulananlara; çocuk yaştaki kızlara
‘nikah’ kıyanlara. Laiklerin tepkisi, cemaat evlerinde
etek öpüp yaş gününde sosyete barlarında, hem de Kandil
Gecesi, gizlice kadeh tokuşturanlara.laiklerin tepkisi
‘dindarım’ ayaklarıyla milleti dolandırıp, Kabe
manzaralı ev alanlara. Laiklerin tepkisi bunlara. Düşün
dinimizin yakasından kardeşim, çekin elinizi!”
(Yılmaz Özdil, Hürriyet, 24 Nisan 2008)
ALLAH İLE ALDATMANIN
YOLUNU KESEN LİDER:
ATATÜRK
Atatürk, İslam’a
değil, İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak
kullanımına karşıydı.
Atatürk şu iki zümre
tarafından dine karşı gösterildi:
1. Dinin gerçeğine
karşı olanlar,
2. Dinin tümüne karşı
olanlar.
Bu ikizihniyet,
Türkiye’nin ve Türk insanının tarih sahnesinde güçlü
olmasını istemeyen dış unsurlar tarafından da sürekli
bir biçimde beslendi.
Atatürk’ün dine karşı
gösterilmesinin, içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası
açısından da çok tipik bir anlamı vardır. Gayet iyi
bilmekteyiz ki, İslam’ın gerçeği bugün Ortadoğu’daki
siyasal ve yönetimsel yapılanmalara izin vermez. Bunlara
Kur’an’dan onay alamazsınız. Çünkü Kur’an, yönetimde
bey’at (sosyal mukavele) ve şûra (yönetenlerle
yönetilenlerin karşılıklı denetimi) sistemi
getirmektedir. Bunun günümüz diliyle ifadesi
lâik-demokratik sistemdir.
Kur’an, krallık sistemlerini fesat ve
zulüm sistemleri olarak nitelendiriyor.
Bu demektir ki, Kur’an lâik bir yönetim sistemini öne
çıkarıyor.
Atatürk, Kur’an dışı
dinciliği ve hurafe tasallutunu yıktı. Dinî Kur’an’ın
dışına çekip örflere boğduranların bu yapılandan
rahatsız olması son derece doğaldır.
Atatürk; yıktığı hurafenin yerine, gerçek
dinî koymanın en hayatî, en ciddî adımını attı. İkinci
adımını da attı
ve ondan sonra da bu dünyaya veda etti. Ne yaptı
Atatürk? Burada, Elmalılı Tefsiri’ne dikkat çekmek
istiyorum.
Atatürk ve din
meselesinde Elmalılı Tefsiri en hayatî, en güvenilir, en
tartışmasız belgedir. Atatürk konusunun belki de en
hayatî belgesi Elmalılı Tefsiri’dir.
Elmalılı Tefsiri, akademik tarafı, ilmî
tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eseridir.
Atatürk olmasaydı o Tefsir olmayacaktı.
Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır (ölm. 1942), yüzyılımızın en büyük İslam
bilginlerinden biridir. Bana göre, Türk dilinde en
yetkin Kur’an mealini yapan bilgindir. Atatürk getiriyor
onu, Meclis kararıyla, “Kur’an’ı Türk diline tercüme
ve tefsir edeceksin” diyor.
Elmalılı’ya bu
tefsiri Atatürk yaptırıyor. Dokuz ciltlik dev bir Türkçe
tercüme ve tefsir Muhteşem ve muazzam bir eser. O günkü
yoksul Türkiye’de, on bin âdet bastırılıp dağıtıyor.
1935-1936 arası. Şimdi, bir tezvirat daha dolaştırıp
duruyorlar: Efendim, Atatürk bu işi Mehmet Akif’e
yaptıracaktı ama Akif kötü niyetleri fark etti, onun
için yaptığı tercümeyi yaktı veya birilerine yaktırdı.
Akif yapmadı,Elmalı
yaptı.
Akif üzerinden Atatürk düşmanlığını bir
kenara koyarsak burada görülmesi gereken gerçek şudur:
Akif ilahiyatçı değildi. Din
ilimlerini bilen bir bilgin değildi. O edipti, şairdi.
Birkaç ayeti çok güzel yapabilirdi ama bütün Kur’an’ı
tercüme ve tefsir Akif’in işi değildi. Tercüme ve
tefsiri yapmak üzere Kur’an’ın içine girince bu işi
yapamayacağını anladı. Yapsaydı ismini lekelerdi, büyük
hata olurdu. Çünkü ilmi ve birikimi bu işe yetmezdi.
Akif, haysiyetli bir mümin sıfatıyla bunu gördü ve
yaptığı bir kısım tercümeleri de işte bunun için imha
etti.
Büyük Atatürk; devlet
başkanı sıfatıyla, Elmalı Tefsiri’ni yaptırmakla
kalmamış, tarihe bir güzellik daha bırakmıştır. Bu
tefsirin telif ve basım harcamalarını bizzat kendi
parasıyla karşılamıştır. O da Atatürk’ün, tarihin
kulağına “Ben bu işe gönlümle de katılıyorum”anlamındaki
bir fısıldayışıdır.
Tefsir ortada. Ve biz soruyoruz:
Atatürk dine-İslam’a nasıl bakıyordu?
Cevap, tektir ve şudur: Elmalılı tefsiri nasıl bakıyorsa
öyle bakıyordu.
Kur’an’ın kapakları
arasındaki dinde-ki İslâm odur-çağı ve bizi rahatsız
edecek hiçbir şey yoktur.
Yobazlık, kendini
geliştirip büyütmek yerine, dinî yozlaştırıp küçültmeyi
yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur.
Atatürk, öz gönlünü
büyüten ve bu sayede İslam’ın büyüklüğünü kavrayabilen,
bakışlarını ona göre ayarlayan yâni İslam’ı gerçeğine
yakışır bir kıvamda kavrayabilen zihniyetin sembolüdür.
Yobaz ise bunun tam tersi bir zihniyeti temsil ediyor.
ALLAH İLE ALDATMANIN
EN ALDATICI MASKESİ:
MUHAFAZAKARLIK
‘Siyasal İslam’ın
Batı tarafından, özellikle Yahudi lobilerince konan yeni
‘tüp bebek adlar’ından biri de Muhafazakâr Demokrasi.
Türk anayasası, İslam
ve din sözcüklerinin siyasette amblem olarak
kullanılmasına izin vermediği için ‘muhafazakâr
demokrasi’ diyorlar. Bilenler biliyor ki, onların bu
sözden maksadı ‘muhafazakâr İslam’dır.
Muhafazakâr islâm, eğer Kur’an’a
sorarsanız, Kur’an İslamı’na karşı oluşturulan İslam
demektir.
Siyasal islâm’ın Yeşil Kuşak türünü,
görmüştük; şimdi de ılımlısı, muhafazakarı çıktı.
Muhafazakâr demokrasi
tabiri, Ortadoğu ve İslam konusunda yazan ve “Recep
Tayyip Erdoğan’ın İslamcılığı tam bizim istediğimiz
şeydir” diyen İsrailli diplomat Aron Liel’in icat
ettiği bir tabirdir. Muhafazakâr Demokrasi, siyasal
İslam’ın ABD-AB İsrail üçlüsünü rahatsız etmeyen şekli
demek.
‘Siyasal İslam’
nitelemesinde siyaset İslam’ın sıfatı yapılmaktadır.
Oysaki İslam Allah’ın dinî olarak tüm beşeri
nitelemelerden arınmıştır. Siyasal İslam, Arap İslamı,
Türk İslamı, Asya veya Avrupa İslamı gibi tamlama ve
nitelendirmeler, İslam’a tümden aykırıdır.İslam’ın
elbette ki birçok yorumu olur; ama İslam’ın adı
değiştirilemez. İslâm’ın Arap yorumu, Türk yorumu,
Avrupa yorumu, Japon yorumu... olur ve olacaktır. Ama
herhangi bir kelime İslam’a sıfat yapılamaz. Yapılırsa
dinin adı değişir. Böyle bir yetkiyi insanoğlu
kullanamayacağına göre, dinin adını değiştirme, dinin
inkarıyla eş anlamlıdır. Ve bunun içindir ki, meselâ,
ılımlı İslam bir dinsizlik veya irtidat dinidir.
Siyaset, insanın bir
tavrıdır. Bu anlamda Kur’an mümini de siyaset yapar. Ama
bunu yapma hakkı, o kişiye İslam’a sıfat ekleme yetkisi
vermez. İslâm İslam’dır. Sâdece ve saf olarak İslam’dır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
ARAPÇILIK AYAĞI
Araplara ve onların
oluşturduğu Kur’an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve
yazma bilmeyen herkes ‘ümmî’ sayılır. Yâni böyle birisi
birkaç dili bilse, okuyup yazsa bile o ümmîdir. Yâni
okuma yazma bilmeyen biridir.
Arapların ve
Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki bu Kur’an,
akıl ve insanlık dışı iddia, ne yazık ki yüce Peygamber
alet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine göre,
mâdem ki Hz. Peygamber en son ve en büyük Peygamberdir,
o halde onun mensup olduğu ırk da en yüce ırktır.
Kur’an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü
ileri sürmeye asla izin vermez. Söz konusu ırktan bir
nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi
yapılamaz. Üstünlük, niyet ve gayret iledir. Kur’an’ın
beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk
yoktur.
Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük
vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm ırklardan bir veya
birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek
değildir.
Dine saygı ve bunun
oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne
basamak yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri
olduğunu da iddia etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in
açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği
toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi,
peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum
tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır.
(İbrahim, 4)
Bunun din bahsinde
zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine
göre daha kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan,
Allah’ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir.
Bizim peygamberimiz,
kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi
Hz. İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine
‘Araplaşmış Arap: Arab müsta’rebe’ derler) aldığı
tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak
Arapça konuşan insanlara iletti.
Tedebbür,
yâni okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde
derin derin düşünülmesi. Bu tedebbür kavramı Kur’an’ın
altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur’an’a
göre, Kur’an okumak, esas anlamıyla tedebbür
etmektir. Tedebbür yoksa Kur’an okumaktan söz etmek
mümkün değildir. Tedebbür için, okunan metnin dilini
bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir
Müslüman’ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için,
Kur’an’ı anladığı dildeki çevirisinden okuması
kaçınılmazdır. Kur’an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların
temel ibadetleri olan namazda da korunmasını
istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan
namaz kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini
anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır.
(Mâûn, 4-5)
O halde, namazlarında
Kur’an’dan bâzı bölümler veya ayetler okuyacak
kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur’an’ın
açık emridir.
Osmanlı İmparatorluğu
da, görünüşte Arapları yönetiminde tutmasına rağmen, bu
kutsallaştırılmış Arabizmin kültür hegemonyası altında,
farkında olmadan Arap esaretine girmiştir. Osmanlı,
kendine âdeta bir self-emperyalizm uygulamıştır.
Kendilerine kutsal ırk diye hizmet
ettiğimiz Araplar bizi emperyalist olarak suçlarken biz
onların kültürlerinin, dillerinin köleleri olduk. Bu
köleliğin yaşatılması için hep yozlaştırılan din
kullanıldı.
Böylece ne İslam’dan yararlanabildik ne de kendi
varlığımız ve kültürümüzden. Bu durum, dinî ve kutsal
duyguları sömürülerine araç yapmak isteyen zihniyetlerin
de işine geldiği için, onlar da Kur’an’ın büyük halk
kitlelerince okunmaması yolunda gayret sarf etmişlerdir.
DİL Mİ KUTSAL, MESAJ
MI?
Din meselesinin en
ciddi sorularından biri de budur. Dil mi kutsal, mesaj
mı?
Allah ile aldatanlar,
hesapları öyle elverdiği için, sürekli olarak dili
kutsal göstermiş, mesaja özgü kutsallık ve yüceliği
sürekli dile vermişlerdir.
Eğer dil kutsal
sayılırsa bu kutsallığa bağlı olarak o dilin toplumu,
ırkı, coğrafyası, kültürü art arda kutsallaştırılır. Ve
bunca kutsallığın altında dilin taşıdığı mesaj ezilir,
unutulur veya ikincil duruma düşer.
Dinî, Allah ile
aldatmanın aracı yapan zihniyetler, tarih boyunca hep
dili kutsal kıldılar. Mesaj hep ikinci plana itildi.
Bunun en görkemli örneği engizisyon papazlığının İncili
tercümeye izin vermemesidir.
İncil’in ne dediğini
anlamaya gelince, onun için kiliseye, ruhban sınıfına
başvurmak gerekiyordu. Ve işin püf noktası da buydu.
İncil’in ne dediğini merak edenler onu anlama yetenek ve
şansına sâhip bulunan ‘kutsal Tanrı adamları’na
başvuracak. İncil adına onları dinleyeceklerdi. Böyle
diyerek kitleleri yüzyıllarca dinlerinin kitabından
habersiz koyup papaz hegemonyasının tasarruf ve
tasallutuna mahkûm ettiler.
Çevirisi yapılmayan veya yapılamayan bir
kitabın, büyük Atatürk’ün söylediği gibi, ‘anlamı yok
demektir.’ Atatürk’ün bu tezi, İmamı Âzam’ın bu konudaki
teziyle tıpa tıp aynıdır. İmamı
Âzam’a göre de, Kur’an her dile çevrilir ve o
çevirilerle namaz kılınır. ÇünküKur’an esasında bir
mânâdır.
TEMEL İBADETİ
DIŞLAYARAK ALDATMA
Temel ibadet genel
anlamıyla okumak, özel anlamıyla ise Kur’an okumaktır.
Temel ibadet, önce
namaza hapsedildi, sonra Arapça ile eşitlendi, sonra da
namaz Arapça okuma şartına bağlanarak iş bitirildi.
Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak
her Müslüman için farzdır. Namazdan önce ve namazdan
daha önemli bir farzdır.
Allah’ın “Kur’an oku!” emri, “Namaz kıl!”
emrinden hem daha öncedir hem de daha önemli. Bu bir
yorum veya tevil değildir, Kur’an’ın açık beyanıdır.
Bir kere Kur’an’ın vahyedilen ilk
kelimesi Kur’an’ın ilk emridir ve şudur:
“Oku!”
İkincisi, “Kur’an’ı düşüne düşüne dikkatle oku!”emri,
iniş sırasıyla üçüncü sure olan Müzzemmil Suresi’nin 4.
ayetinde verilmiştir. Aynı emir, aynı surenin 20.
ayetinde bir kez daha tekrarlandıktan sonradır ki
“Namazı kılın!” emri gelmiştir.
Namaz kılmak ne ise
Kur’an okumak da odur, hâttâ Kur’an okumak namazdan,
namaz kılmaktan daha değerli ve daha erdiricidir. Şöyle
de diyebiliriz: Namaz kılmamak neyse Kur’an okumamak da
odur, hâttâ Kur’an okumamak daha da yıkıcıdır.
Sâdece Kur’an okuyup
namaz kılmayanın durumu, sâdece namaz kılıp Kur’an
okumayanın durumundan iyidir. Kur’an okumayı camiiçine
özgülemek, dışarıda Kur’an okumayı âdeta dışlamak da
Allah ile aldatanların yarattıkları olumsuzluklar
arasındadır.
Kur’an, okunacak
şeyleri toplayan kitap anlamındadır. Adı bu anlamda
olduğu içindir ki ilk emri de “Oku!” olmuştur. Ne yazık
ki, geleneksel müdahaleler bu ‘okunacak kitap’ı sarılıp
sarmalanarak duvara asılacak ve bazen de ‘üfürülecek
kitap’ haline getirdi.
KUR’AN KURSLARI İLE
ALDATMA
Kur’an’ı özgün
metniyle okuyup anlayacak ve bunu bir bilimsel meslek
olarak yürütecek insanların eğitileceği yer Kur’an kursu
değil, İmam-Hatip okulu ve ilahiyat fakültesidir.
Ana dilde ibadete karşı çıkan bir
zihniyetin ‘Kur’an kursu’ tabelası altında öğreteceği
asla Kur’an olamaz.
Onlar Kur’an’dan bir şey öğretmediler; Arap
alfabesindeki harflerin nasıl telaffuz edileceğini
öğrettiler. Kur’an mesajı nerede, harf telaffuzu
nerede...
Arap harflerini
telaffuz ettirme sektörü, Allah ile aldatmaya dayalı
saltanatın en güçlü sektörlerinden biridir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
CAMİLERE TASALLUTU
Alman İçişleri Bakanı
Schily şu beyanatı vermiştir: “Kin kusan vaizleri
susturmak için gerekirse camileri kapatabiliriz.”
(20 Kasım 2004 tarihli gazeteler)
Berlin polisinin
basında yayınlanan bir raporuna göre camilerde kara para
aklanıyor. Bu paraların büyük bir kısmı, camilere
yardım, camilerin inşası ve imarı adıyla verilerek
aklanıyor.
İslâm, bütün yeryüzünü mâbet, bütün meşru
fiilleri ibadet ilan eden bir dindir. Yalnız ibadet
yapılan yer anlamında bir mâbet fikrî Kur’an’a
aykırıdır.
Cami, içinde aynı zamanda ibadet de edilen bir mekandır.
Ama asla ibadete tahsis edilmiş bir mekân değildir.
Bu binalara dokunulmazlık sağlayan tabir
‘Allah’ın
evi’
tabiridir. Allah’ın evi sıfatını ancak yüce Tanrı
verebilir. O, bu sıfatı bir tek mekana vermiştir; Kabe;
Beytullah. Bunun dışında hiçbir mekân için Allah’ın evi
tabiri kullanılamaz; kullanılırsa küfür olur.
Bir defa, Allah’ın eviolmaz. Evi olan bir
varlık Allah olmaz.
Türkiye’de cami
artışı ile ahlâk ve erdem düşüşü at başı gitmektedir.
Camiler, Allah ile aldatanların tekrarladıkları gibi,
‘Allah’ın evi’ değil, birer toplantı yeridir.
Ünlü Müslüman düşünür Fransız Garaudy,
Suut Entegrizmi’ni eleştirdiği satırlarında ‘cami
üzerinden oynanan oyun’un maskesini de ustalıkla
düşürmektedir. Şöyle diyor:
“Dünyanın belli başlı camilerini idare etmek üzere
imamların tayini ve yönetimi buradan yapılır. İmamlar
farklı milletlerden olabilir, yeter ki, Suudi dogmatizm
ve cehaletinin kalıbına uygun dökülmüş olsunlar.”
“Toplumlar içine
âdeta paraşütle indirilen camiler, Müslümanları Suudi
modeli ruhsuz bir ibadet yaşantısı içinde
farklılıklarını işleyip durdukları, kendilerini tecrit
ettikleri ve güvenliksiz duyguları besledikleri bir
getto içine hapsetmektedir. Fransa, İtalya ve İspanya
gibi ülkelerde Müslüman cemaatlerin kendi imkanlarıyla
yapmak istedikleri mütevazı ibadet yerlerine izin
vermemek için bin türlü engel çıkartılırken, Suudi’nin
parasını ödediği dev camilere kolayca evet denmesi bir
hayli dikkat çekicidir.”
“Dinde baskı ve
zorlama yoktur.” (Bakara Suresi, 256) diyen bir
kitabın dininde resmî mâbet olmaz. Herkes ibadetini
istediği yerde ve kimsenin liderliğine muhtaç olmadan
yapabilir.
Müslüman
coğrafyaların kaderine egemen olma noktasına gelen
siyaset ve saltanat dinciliği (Siyasal İslam), camiyi
artık ‘dokunulmaz, eleştirilmez parti lokali’ olarak
kullanmanın rantını ve keyfini fark etmiş bulunuyor.
Varoluşçu felsefenin
teist (Allah’a inanan) kanadına babalık eden Kierkegaard
(ölm.1855), kiliseye gidenlerin önüne çıkar, onlara: “İsa’yı
seviyorsanız kiliseden, papazlardan uzak durun!”
dermiş. Ülkemdeki mabetlerin düşürüldüğü durumu
gördükçe, Kierkegaard’ı hemen her gün rahmetle anıyorum.
Dış ülkelerdeki Türk
semtlerinde görülen duruma gelinci, hemen her tefrika
ekibinin kendine has bir camii vardır ve bu camilerde
toplananların hiçbiri öteki camidekilere Müslüman
gözüyle bakmaz. Hepsi birbirinin gıybetini eder. Dahası,
her biri yaptığının cihat olduğunu söyler, Allah’a giden
tek yolun kendi yolları olduğunu iddia eder.
ALLAH İLE ALDATMANIN
BAŞ MAĞDURU: KADIN
Allah ile aldatma
zulmünün en ağırları kadın ve kadın hakları konusunda
işlenmektedir. İslâm dünyası bu bakımdan bir ‘cehennem
manzarası’ arz ediyor demek bir abartma olmaz.
İslâm dünyasında
kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına
yakını, vahiy kaynaklı tespitler değil, Hıristiyan
konsillerinin kararlarını andıran ulema fetvalarıdır.
İslâm fıkhının
kadınla ilgili sayfaları İslam tarihinin en kara, en
utanç verici sayfalarıdır.
İbnü’l-Kayyım gibi
bir büyük isim bile kadın konusunda saçmalamaktan
kurtulamamıştır. Önemli eserlerinden biri olan
Hadi’l-Ervah’ında, cennet sakinlerinin büyük kısmını
kadınların oluşturduğunu söylüyor. Bu rivayete göre,
cennette kadınların çoğunlukta olmasının sebebi, her
erkeğe en az iki hanım verilmesindenmiş.
Ünlü üstadımıza göre,
cennette ne kadar cinsel temasta bulunursanız bulunun,
yıkanmak gerekmezmiş. Orada meni, mezi türü akıntılar
yokmuş. Cehennem sakinlerinden çoğunluğunun kadın olması
ise tartışmasız ve yoruma ihtiyaç bırakmayan bir
gerçekmiş.
Kadın, fıkıh
tarihinin hemen hemen ortak kabulüyle, köpek ve domuzdan
daha aşağı görülmüştür. Hak mezhep diye anılan
mezheplerin en büyüğü sayılan Hanefilik’in kabulüne
göre, erkek ve kadınlara birlikte namaz kıldırmaya niyet
etmiş bir imamın arkasında namaz kılan cemaatte, bir
kadın, saflardan birinin ortasında namaz kılmaya kalksa
sağ, sol ve arkadan birer kişinin namazı bozulur.
Halbuki sözü edilen yerde bir köpek veya domuz dursa
kimsenin namazı bozulmaz.
TÜRBANIN ALLAH İLE
ALDATMA ARACI YAPILMASI
Geleneksel fıkha
göre, kadınlar hür ve cariye olarak iki kısma
ayrılmaktadır. Cariyelerin örtünmesi tıpkı erkeklerinki
gibidir. Yâni onlar edep yerlerini örttüklerinde örtünme
görevlerini yerine getirmiş olurlar. Dahası da var.
Cariyeler, örtünmeme serbestisine sâhip olarak
kalmazlar, örtünmemeleri şart koşulur. Hâttâ, namaz
kılarken bile, örneğin başlarını örtmelerine izin
verilmez.
Allah, kullarından
her sosyal sınıf için ayrı bir din göndermemiştir.
Örtünme, kadınların bir sınıfı için bir türlü, ötekisi
için başka bir türlü oluyorsa bir din emri olmaktan
çıkar, sosyolojik bir sınıf göstergesi olur.
Allah kullarına iki
tane din göndermemiştir ki, birine göre kadınlar
başlarını açmak, ötekine göre ise örtmek zorunda
olsunlar. Geleneksel fıkhın bu çelişkiyi çözecek hiçbir
söylemi yoktur. “ulema böyle buyurdu” diyerek
kenara çekilmektedir.
Şu bir gerçek ki
Kur’an’da kadının örtünmesiyle ilgili açık emirler
vardır. Ancak bu emirler, bugünkü İslam dünyasında,
özellikle Arap-Acem coğrafyalarda siyasal bir simgeye
dönüştürülen ve adına ‘tesettür’ denen uygulamanın
iddialarına asla destek vermez. Bu konuda özellikle,
Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin, ‘İlahi Hikmette Kadın’
adlı eserine bakılmasını öneririz.
Kur’an’ın örtünme
emri, abdest organlarını, o arada başı içermemektedir:
Yüz ve baş, kadın ve erkekte eşitliğin gösterge
bölgeleridir. Ve iki cinste de açık havaya maruz
bölgelerdir. Bunun için de iki cinste de abdestin ortak
organları arasındadır.
Başı açık olanlar köleler, işçiler ve
cariyelerdi; başı bağlı olanlar ise hür ve seçkin tabaka
idi. Fıkhın, kadınları hürler ve cariyeler diye ikiye
ayırmasının dayandığı mantık da budur; Kur’an’ın
herhangi bir ayeti değil. Günümüzde bâzı çevrelerin “Başörtüsü
özgürlüğün simgesidir”
söylemlerinin anlamı da bu olsa gerek.
Nûr 31. ayette vücup
ifâde eden bir emir vardır ve o da göğsün
kapatılmasıdır. Başın-saçların kapatılmasına ilişkin bir
emrin o ayetten çıkarılması zorlama ile bile mümkün
olmaz. Sünnetten de buna kanıt yoktur.
“Bu ayetten anlaşılır
ki kadının göğsü ve boynu avrettir, yabancı erkeklerin
görmesi caiz olmaz.”
Nûr 31’den açıkça
çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır.
Şunu da unutmamak
zorundayız: Abdest, vücudun açık havaya maruz
bölgelerine uygulanır. Eller-kollar, yüz, ayaklar ve baş
bu organlardır ve abdest bu organlara uygulanan bir
temizlik hareketidir. Asrısaadet’te, abdesti,
kadın-erkek herkes toplu halde aynı yerde, hâttâ aynı
kaptan alabilmekteydi. Bunun, örtünme emrinden önce
olduğu, sonradan kaldırıldığı yolunda en küçük bir beyan
yoktur. Olsaydı, özellikle kadını baskı altında tutmak
isteyenler, bunu anında kayıtlara geçirirlerdi.
Halid Fuat Âlem’in,
‘La legge del Corano non impone il velo’ (Kur’an yasası
türbanı dayatmaz) başlıklı yazısından birlikte okuyalım:
“Türban konusunda
dinci-İslamcı cephe yalan söylemekten, gerçeği
saptırmaktan başka bir şey yapmıyor. Her zaman olduğu
gibi. Türkiye’nin huzurunu kaçıran, ülkemizi ve
insanlarımızı büyük kaosa sürükleyen türban fesadını
Allah’ın buyruğu olarak yutturmak, fitnecilik
yapmaktır.”
“Pandora’nın kutusu artık açılmıştır,
yalanlar birer birer ortaya çıkacak, putlar birer birer
kırılacak ve kadınlarımız gerçekten özgürlüğe
kavuşacaklardır. Anlamı yoruma izin vermeyecek kadar
açık bir ayet konusunda iki Diyanet İşleri Başkanı
anlaşamıyorsa, o zaman, AKP iktidarının uşağı Hacivat
feylesofların iznine gerek
kalmadan, bu konuda herkes söz söyleme hakkına sâhip
olur.”
Özdemir İnce’nin bu
yazısının daha açık anlamı şudur:
Halkımızın ‘sıkma
baş’ diye tanıttığı bu ‘kapatma’, İslam ile değil,
Talmut Mûseviliği ve Pavlus Hıristiyanlığı ile izah
edilebilecek bir tavırdır. Bir rahibe kıyafetidir. İslâm
adına bir Hıristiyanlaşma eğilimidir.
İsa yaşadığı süre |