|
ÖNSÖZ
Kur’an, “Allah ile
aldatılmayın!” ihtarında bulunuyor. Neden? Çünkü
Allah ile aldatılanların en büyük sorunu,
aldatıldıklarının farkında olma imkanından büyük ölçüde
yoksun bulunmalarıdır. Çünkü derinden inandıkları ve
içtenlikle teslim oldukları bir değer kendilerinin
aleyhinde kullanılıyor. Bunu fark etmeleri kolay
değildir.
Allah ile
aldatılmanın yıkımına dikkat çeken Kur’an, bu tuzağa
düşülmemesi ve bu belanın aşılması için gerekli olan iki
hayati donanıma daha dikkat çekmiştir:
1. Aklın işletilmesi,
2. Takvanın yâni
dindarlığın insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan
çıkarılması.
Allah ile aldatma
zulmünün aşılması için sâdece temel çare değil, tek çare
aklı işletmektir. Çünkü aklın devrede olması ve
işletilmesi için laiklik temel şarttır. Aksi halde,
duygu egemen kılınmak, suretiyle din, aklın önünü kesme
aracı olarak kullanılır, yâni kitle Allah ile aldatılır.
Türk halkı, Allah ile aldatma
tezgahlarının ustalıkla işlettikleri bu ‘sevap’ oyunuyla
avunurken yaşadığı dinin Kur’an’la ilgisi büyük ölçüde
yok edilmiş, dinde Kur’an’ın yerini, Arap-Emevî saltanat
ideolojisinin kutsallaştırılmış sloganlarıyla İslam dışı
örflerin uydurmaları almıştır.
Bu durumda Kur’an’ın söyledikleri Türk halkının hayatına
din olarak nasıl girsin?!
Türk halkı, tıpkı
birçok Müslüman halk gibi, Ortadoğu despotizmlerinin
hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış buyrukları din
biliyor, onları yaşıyor.
Türk halkının en
büyük zaafı, dinini, uyanma ve sorgulama aracı olarak
değil de uyuma ve susma aracı olarak kullanmasıdır.
Bu kitap, Müslüman
Türk halkına Allah ile nasıl aldatıldığını, Kur’an
verilerine dayanarak anlatmak isteyen Kur’an mümini bir
Türk aydınının mütevazı bir hizmeti olarak kabul
edilmelidir.
Prof. Dr. Yaşar Nuri
Öztürk-İstanbul, 2008
GİRİŞ
NASIL BİR ZULÜM
KARŞISINDAYIZ!?
Kur’an, dindarlık
belge ve ifadelerinin insanlar arasında bir değer ölçüsü
olmasını yasaklamakta, dindarlığın (takvanın) sâdece
Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması
gerektiğini bildirmektedir. Takvanın kimde olduğunu da
sâdece ve sâdece Allah bilir. O halde, en masum
niyetlerle de olsa, dindarlığın bir ‘insanlar arası
değer belirleyici’ olarak öne çıkarılması, Kur’an’a göre
bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir.
“In God we trust!”
yâni “Allah’a güvenip dayanırız biz!”
ABD, parasının üstündeki bu ifadeyle
demek istemektedir ki, ben insanları, dünyayı,
sömürdüklerimi iki şeyle aldatırım:
Para, Tanrı.
Türkiye’de Allah ile
aldatma zulmü o kerteye gelmiştir ki, Emin Çölaşan
gibilere yıllarca hakaret yağdırmış bir ‘İslamcı’ yazar
(Mehmet Şevket Eygi) bile artık isyan etmiş ve Emin
Çölaşan’ın söylediklerinden daha ağırlarını söylemek
zorunda kalmıştır. Diyor ki M. Şevket Eygi:
“Sevgili din ve
iman kardeşlerim! Biz, 1950’lerden bu yana 40 bin cami
binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık.
Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar,
minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler,
Müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi
düşünmedik. 70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı
yaptırdık.
On binlerce camiye
kalorifer yaptırdık, pahalı klima cihazları taktık.
Camileri hoparlörlerle, ışıldaklarla, vantilatörlerle
doldurduk. Evet, son elli yıl içinde bunlara trilyonlar
harcadık.”
“Ramazanlarda
birtakım din cemaatleri beş yıldızlı lüks otellerde bin
kişilik ihtişamlı, israflı, gösterişli, günahlı iftarlar
veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize
uygun muydu?”
“Zengin olan
Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı.
Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık
yazlıklar, lüks limuzinler, israf, sefahat, rezalet
gırtlağa kadar çıktı.”
“Biz; bir sürü hizip,
fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle
çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen
on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim
ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık
içindedir.”
“Bizi mahvedenler,
militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü,
din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır...”
Şuraya aktardığım
satırlarının altına imza atmakta asla tereddüt
göstermeyeceğim Mehmet Şevket Eygi, biz bu gerçekleri
yıllar boyu dile getirirken, sırf nefsanî dürtülerle
bize karşı çıkanlardan biridir. Keşke bunları on yıl,
yirmi yıl önce yazmış olsaydı.
Tarihin en büyük
savaşları ‘Tanrı için’ tabelası altında yapılan
savaşlardır. Bunun anlamlarının ilki şudur: Kanı en
rahat ve en bol akıtmanın yolu onun Tanrı için aktığını
iddia etmek ve bu kanı akıtacakları bu iddiaya
inandırmaktır.
Allah ile aldatılan
toplumlarda, mutlu bir dünya için yeryüzünde Allah’ın
iyileri kullanması engellenir, mutsuz bir dünya için
kötülerin Allah’ı kullanması yürürlük kazanır.
Bu gerçeği iyi bilenlerden biri ve
Engizisyon kahrı çekmiş bir coğrafyanın çocuğu olan
İtalyan düşünür Giordano Bruno (ölm.1600) ne güzel
söylemiş: “Tanrı, iradesini
hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır;
yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim
kılmak için Allah’ı kullanırlar.”
Bu, şu demek: Din eksenli bir toplumda
kitle, ana başlık olarak
üç tip
insandan oluşuyor:
1. Allah ve din adına
hegemonya peşinde koşmadıkları halde sürekli iyilik ve
güzellik üretenler,
2. Tüm iddiaları
Allah adına olduğu halde sürekli kötülük ve haksızlık
üretenler,
3. Hiçbir şey
üretmeden yiyip içerek gün geçiren ot takımı.
Bruno bunları elbette
biliyordu. Kiliseyi ve din adamlarını eleştirdiği
gerekçesiyle Roma’da diri diri yakıldı. Onu yakan
zihniyetin çocukları ileriki zamanlarda küllerini
törenle gömerek adına anıt mezar yaptılar. Neye yarar!
Allah ile aldatılmayı
önlemenin tek çaresi Allah ile aldatmaya giden yolları
tıkamaktır. Bu ana çareyi biraz ayrıntılarsak karşımıza
şu üç alt başlık çıkar:
1. Dinin gerçeğini
öğrenmek, sahte dinî dinsizliklerin en kötüsü bilmek,
bildirmek.
2. Dinin saltanat ve
siyaset aracı yapılmasını durdurmak, yâni laikliği esas
almak,
3. Allah-insan arası
bir değer ölçüsü olması gereken dindarlığı insanlar
arası bir değer ölçüsü olmaktan çıkarmak.
KUR’AN’A GÖRE ALDATMA
VE ALDANMA
Kur’an’da, aldatışlar
ve aldanışlar arasında dikkat çekilenler küçükten büyüğe
doğru şöyle sıralanabilir:
1. Yaldızlı-süslü
laflarla aldatma-aldanma. (En’am, 112)
2. Beldelerde
egemenlik kurmak, gezip dolaşmakla aldatma-aldanma. (Âli
İmran, 196; Ğâfir, 4)
3. Dine sokulan
uydurma ve iftiralarla aldatma-aldanma. (Âli İmran, 24.
Enfal, 49)
4. Hurafeler,
uydurmalar, anlamını bilmeden okuyuşlarla
aldatma-aldanma. (Hadîd,14)
5. Sefil-rezil
yaşayışla aldatma-aldanma. (Âli İmran, 185; En’am, 70,
130; A’raf, 51; Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 20)
6. Allah ile
aldatma-aldanma. (Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 14)
En tehlikeli aldatış
şu ikisidir:
1.
Dünya nimetlerinin araç yapıldığı aldatış,
2.
Allah’ın araç
yapıldığı aldatış.
Araç kullanılarak
sergilenen aldatış ve aldanışın en yıkıcı ‘Allah ile
aldatma’dır. Kur’an şöyle uyarıyor:“Sakın, aldatıcı sizi
Allah ile aldatmasın!” (Lukman, 33; Fâtır, 5; Hadîd, 14)
ALLAH İLE ALDATMANIN
TEMEL ARACI:
ŞEYTAN EVLİYASI
Şeytanın kullandığı
insanlar Kur’an’da ‘şeytanın evliyası’ veya ‘şeytanın
orduları’ diye anılmaktadır.
1.Şeytan evliyası
Şeytan evliyası daha
çok korku salarak tökezletir. Bu korkuya karşılık
Allah’a sığınma ve Allah sevgisi öne çıkarılmıştır.
2.Şeytanın orduları
Ordular deyimi mutlak
bırakıldığına göre, şeytancılığın her türden ordusu
olduğunu düşünmek zorundayız. Bunlar; kan, zulüm ve
fesat orduları olabileceği gibi bilim, teknoloji,
strateji casusluğu yapan gizli ordular da olabilir.
Sömürgeci-emperyalist ülkelerin istihbarat örgütlerinin
bir kısmı, işte bu türden ordulardır. Ve bu ordular,
düzenli askeri ordulardan daha güçlü ve işlevseldir.
3.Hizbuşşeytan yâni
şeytanın özel ekibi
Hizbuşşeytan,
şeytanın, din içinde iş gören ekibi olup Kur’an’dan
uzaklaştırma, Kur’an’ı unutturma görevini yüklediği özel
timdir.
MÜRŞİT LAKAPLI
MÜŞRİKLER
(İdris Suretinde
İblisler)
Din dilinde şirk,
Allah’a, yâni tek olan Yaratıcı Kudret’e zatında (sayı
olarak) veya tasarrufunda (yapıp-etmelerinde) ortak
tanımaktır. Başka bir deyimle, şirk, Tanrı’nın ve
Tanrılığın özelliklerinden birini bir başkasına
tanımaktır. Bu, açık ve şuurlu olursa açık şirk, örtülü
ve şuursuzca olursa gizli şirk adını almaktadır. Ragıb
el-Isfahanî (ölm. 502/1108) bu noktada Büyük Şirk-Küçük
Şirk ayrımı yapar.
“Büyük şirk
Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki, inkarın ve
küfrün en büyüğüdür. Küçük şirk ise bâzı iş ve fiilleri
icra ederken Allah dışında kişilerin rızasını da hesaba
katmaktır. Riyakarlık, ikiyüzlülük bu cümledendir.”
Peygamber, ümmeti
adına şirkin en çok bu sinsi türünden korktuğunu
söylemiş ve bu şirk türünü tanıtırken şöyle buyurmuştur:
“Ümmetim adına en çok
korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim
söylediğim, onların Güneş’e, Ay’a, puta tapmaları
değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki
şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de
gizli şehvettir.” (İbn Mâce, zühd, 21)
Şunu asla
unutmamalıyız: Din adı altında dinsizliğin en
zehirlisini sahneleyenler, dine karşı olanlar değil,
dinin savunucusu olduğunu iddia eden Allah ile aldatma
sahtekarlarıdır. Birçok insanı dine-Allah’a düşman hale
getirenler de bunlardır.
Birlik ve
kucaklaşmaya giden yol, bilgi ve bilinçten geçer. Bu
yüzden, mürşit kılıklı müşriklerin belirgin
özelliklerinden biri de bilgi, bilinç ve düşünce
düşmanlığıdır.
Mürşit patentli
müşrikler yüzünden tam bir mahşer paniği yaşıyoruz.
Mürşit kisveli müşriklerin şaşmaz, değişmez bir tek
birlikteliği vardır: Siyaset ve saltanat çıkarları
uğruna, adına Siyasal İslam denen dinciliğin öncülüğünde
ve şemsiyesi altında toplanıp nimet ve imkanları
paylaşmak. Onlar paylaşırken ülke ve kitle çürüyüş ve
tükeniş sürecine girer.
ALLAH İLE ALDATMANIN
TEMEL DAYANAĞI:
DİNE YALAN SÖYLETMEK
İslam dünyası, o
arada Türkiye, İslam’a yalan söyletmenin ağır ve kahırlı
faturasını ödemektedir. Bulunduğumuz noktadaki zihin ve
ruh halimize bakılırsa bu fatura ödeme süreci daha uzun
süre devam edeceğe benziyor.
İslam dünyasının
durumu gerçekten çok kötüdür. Ve bu ‘çok kötü’nün en
kötü yanı da durumun kötü olduğunun henüz bilincinde
olmamamızdır.
Dinde olmayan birçok haram, sevap,
dokunulmaz alan, kural, ibadet icat edilmiştir.
‘Dindarlık’ yapay kutsallara saygıyla
eşitlenmiştir. Bu durumda, Allah ile aldatanların
anladığı anlamda ‘dindar’ olduğunuzda gerçek dinin
dışına çıkarsınız. Onların anladığı gibi ‘dindar’
olmadığınızda ise ‘dinsiz’ diye damgalanırsınız. Tezgah
işte böyle kurulmuştur.
Bugünkü İslam
dünyasında ibadetler imanın belirişi olmaktan çıkmış,
inadın tatminine dönüşmüştür. Bunun içindir ki cami
sayısı arttıkça dinden beklenen rahmet ve bereketin
paydası düşmektedir. Allah, İslam dünyasına, özellikle
Türkiye’ye, âdeta cami sayısıyla orantılı olarak tokat
atmaktadır.
Allah’tan başkasına teslim olmama
anlamına gelen İslam, Allah dışında her şeye ve herkese
teslimiyete dönüştü. Müslüman
kitleler, özgürlük pankartları taşıyan kölelere
dönüştürülmüştür.
Sahte dinin sömürüsü pahasına ‘dindar’
olmaktansa, dinsiz kalmayı tercih edin!
Çünkü bu takdirde hiç değilse gerçek dinî bulma ümidiniz
canlı kalır. Kimseye zor veya garip gelmesin, Kur’an’ın
yolu ve buyruğu budur.
Dinî sömürenlerin
Kur’an’dan duydukları rahatsızlık, dinsizliği
bömürenlerin duydukları rahatsızlıktan birkaç kat daha
fazladır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
SİVİL DESTEK KURULUŞLARI
“Beni bir kez
aldatırsan sana yazıklar olsun; beni iki kez aldatırsan
bana yazıklar olsun.”(Çinli bilge Sun Tzu)
Türk insanına yönelik
Allah ile aldatma faaliyetine alt yapı oluşturan ve
bunun için de sürekli dinci söylemler kullanan bâzı
dinci gruplar ve etki imkanları şöyledir:
Millî Görüş örgütü:
37 yayın, 330 dernek,
33 vakıf, 8 dershane, 48 şirket...
Fethullahçılar:
16 yayın, 23 dernek,
220 vakıf, 24 pansiyon, 570 dershane ve okul, 96
şirket...
Süleymancılar:
6 yayın, 2100 dernek,
14 vakıf, 1750 pansiyon ve kurs, 28 şirket...
Şiddetçi-radikal
örgütler:
89 yayın, 95 dernek,
19 vakıf...
Muhtelif dinci
gruplar:
100 küsur yayın, 100
küsur dernek, 50 küsur vakıf, muhtelif pansiyonlar ve
kurslar...
Toplam rakamlar:
170 yayın, 2570
dernek, 316 vakıf, 1780 pansiyon ve kurs, 580 dershane
ve okul ile yaklaşık yüz seksen şirket...
Ekleyelim ki, bu
tablo, 2003 yılı itibariyledir. Allah ile aldatmayı en
ileri boyutta kullanan AKP’nin iktidar dönemi olan son
birkaç yılı da dikkate alarak yeni bir değerlendirme
yaptığımızda burada verilen rakamların iki üç katına
çıktığını söylemek gerekir.
Bu sayılanlara
siyasal, dinsel, ekonomik hesaplarla destek veren
liberal patentli şirket, holding, basın kurumu gibi
odakları da eklemeliyiz.
Türkiye Diyanet
Teşkilatı’nın, 700 yüz civarındaki imam hatip okulunun
ve otuz civarındaki ilahiyat fakültesinin de büyük
ölçüde bu dinci anlayışın güdümünde olduğunu unutmamak
zorundayız. Dahası, yüz bin civarındaki cami de Allah
ile aldatma harekatında şöyle veya böyle, az veya çok
kullanılmaktadır.
Özetleyelim:
Türkiye’de bugün, Allah ile aldatma dinciliğinin
ulaştığı ekonomik güç, devletin gücünün çok üstünde
kabul edilmek gerekir. Bu gücün aşamayacağı tek ‘karşı
güç’ Türk ordusudur. Sebep, ordunun silahlı bir kuvvet
oluşudur. Eğer silahı kenara koyarak veya dikkate
almayarak düşünürseniz, Allah ile aldatan güç yâni dinci
siyaset ve saltanat, Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışmasız
en büyük gücü olarak kabul edilebilir.
Türkiye’de rejim,
kendisine açıkça kafa tutan bir karşı rejim oluşumuyla
yüz yüzedir. Resmî rejimin tek şansı ve avantajı
TSK’dır. ABD, AB ve içteki dinci gücün sürekli ve
sistemli bir biçimde TSK’ya vuruşunun hikmeti ve sebebi
üzerinde şimdi bir kez daha düşününüz.
Allah ile aldatmanın
ulaştığı bu korkunç güç, liberal, özgürlükçü, AB’ci,
ABD’ci adlarıyla anılan, esasında ise çıkarlarını vicdan
ve insanlık değerlerinin her zaman üstünde tutmuş olan
‘sözde Türk basını’ tarafından da desteklenmektedir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
HÜKÜM ODAKLARI
Dinde teşriî yetki
kullanma suçu, İslam dünyasında tarikatlar ve mezhepler
tarafından bilerek veya bilmeyerek asırlardır işleniyor.
Son zamanlarda buna, din üzerinden siyaset yapanların
‘dinî siyasal parti ile eşitleme’ zulümleri eklendi. Bu
zulüm, dinî kendisi ve partisiyle eşitleme ve kendisini
Allah’ın vekili, sözcüsü gibi ortaya sürme zulmüdür.
Dinci terörün başlangıç noktası da budur.
Önce, dindarlık,
birilerinin alâmeti fârikası ilan edildi. Ardından din
baronlukları, din dükalıkları, dokunulmaz-eleştirilmez
‘efendiler, üstadlar, mücahitler’ (!) ve daha neler
neler yaratıldı. Bunlara, sâdece ve sâdece
peygamberlerin kullanabileceği bir yetki, dinde sözcülük
hakkı verildi. Bunun ardından, bunların, halkı ‘iyi
dindar, zayıf dindar, günahkar, dinsiz, din düşmanı,
mürted’ gibi sınıflara ayırma hakkı kullanmalarına
seyirci kalındı.
Bu zihniyetin Allah
ile aldatan tezgahı şöyle işletiliyordu:
“İslam demek dinden
bizim anladığımız demektir. O halde bizim ak dediğimize
kara, iyi dediğimize kötü diyenler otomatik olarak İslam
dışıdır. Müslümanlık belgesi, bizim defterimize kayıtlı
olmanın ta kendisidir. Öteki yollar, İslam’a ve cennete
değil, patatese çıkar.”
Bu talihsiz mantık,
bir şer formülü olarak şöyle der:
“Müslüman vardır ve o
biziz; kâfir vardır ve o da bize karşı olanlardır. Ve
biz, bize karşı olanlara her şeyi yapma hakkına
sahibiz.”
Türkiye’de, siyasal
İslamcılığın devreye girdiği günden beri namaz artık bir
meydan malzemesine döndürülmüş, bütün ruhaniyeti,
erdiriciliği, saffet ve güzelliği yok edilmiştir.
Namaz,
bugün hâlâ insanları aldatmanın temel
araçlarından biri olarak insafsız ve acımasız bir
biçimde işletilmektedir.
Bu Kur’an dışı tahrip
oyunu, 2000’li yılların Türkiyesinde hem de TBMM çatısı
altında şu Kur’an ve akıl dışı talebin gündem
yapılmasına yol açmıştır:
“Millet, dindar
cumhurbaşkanı istiyor.”
Millet böyle bir şey
istemişse bu vahimdir, eğer istememiş de birileri onun
adına avukatlıkla söz söylüyorsa bu daha vahimdir. Din
adına dinsizlik yapılıyor.
Kur’an’ın insanlık
tarihinde yaptığı en büyük devrimlerden biri, belki de
birincisi, takvanın, insanlar arasında bir değer ve
üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarılmasıdır.
Tüm dinci zümreler,
az veya çok tekfir (başkalarını kafir ilan etme)
tezgahını mutlaka işletirler. Bu tezgah, dine karşı
olanların kâfir ilan edilmesi değildir; bu tezgah, dinci
(dindar değil) kesimin hesaplarına uymayanların din dışı
ilan edilip etkilerinin kırılması tezgâhıdır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
ÖNCÜLERİ: DİN SINIFI
Din temsilcilerinin
tarihsel kötülüklerinin eleştirilmesinin bir insanlık
görevi olduğu bugün artık herkesçe, hâttâ din
temsilcilerinin en önde gelenlerince kabul edilmektedir.
Bunun en tipik örneği Katolik aleminin başı Papa’nın
dünya önünde insanlıktan özür dileyen bildirgesidir.
Benzerlerini diğer din temsilcilerinden de beklediğimizi
ifâde ederek, bir basın organında ‘Papalığın Tarihsel
Özrü’ başlığıyla yayınlanan deklarasyonu buraya
alıyoruz:
“Papa 2. Paul ve
Vatikan’ın 7 kardinali kilisenin bir günahını dile
getirip insanlıktan özür diliyor.”
Bu
günahları şöyle sıralıyorlar:
1. Dinler arası
savaşlarla başka kök ve soydan gelen kitlelerin hakları
yaralanmış, onların kültür ve inançlarına saygısızlık
edilmiştir. Bu savaşların en büyüğü, kuşkusuz,
Müslümanlara karşı sürdürülen Haçlı Seferleri’dir.
Kudüs’e doğru yürürken her yâni yağmalamış, yakıp
yıkmışlardır.
2. Engizisyon
mahkemelerinde işkence ve katliamlar yapılmıştır.
3. Engizisyonun,
kilisenin bölünmesinde ve Protestanlığın ortaya
çıkmasında tarihsel bir günahı vardır.
4. Yahudilere karşı
sürekli düşmanca tavır sergilenerek de günah
işlenmiştir.
5. Amerika’nın
keşfinden sonra yerli halk arasında zorla misyonerlik
yürütülmüştür.
6. Kadınlara ve öteki
ırklara karşı eşit davranılmamıştır.
7. İnsan hakları
çiğnenmiştir.
“Papa, ayrıca,
Katolik kilisesinin ateistlere karşı tavrından dolayı da
özür dilemiştir. Papa, ateizmin de insanlar için bir
dinsel inanç gibi hak olduğunu kabul etmiştir.”
Bu günahlar ve itiraf
listesine, sanıyoruz, son papa 16. Benediktus’un, Hz.
Muhammed’le ilgili yaptığı ve o Yüce Peygamberi ‘Ken,
Şiddet ve şerrin yayıcısı’ olarak gösteren talihsiz
sözleri için de ayrı bir özür ve günah çıkarma
deklarasyonunun eklenmesi gerekir. İtiraf edelim ki,
İslam dünyasının da bu anlamda dileyeceği epey özür
vardır.
DİNCİYİ DİNDAR YERİNE
KOYMA ALDATMACASI
Toplumumuzun temel
sıkıntılarından biri de dindar-dinci ayrımında
kilitlenmiş bulunuyor.
Dincilik (veya
siyaset dinciliği); dinî, çıkar, koltuk, baskı,
egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası
bakımından ne dinî vardır ne de imanı. Onun dinî-imanı,
Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır.
Dincilik, tarihin en
verimli ama en zalim iş kollarından biridir. Dinci ise
bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır.
Nedir dindar ve nedir dinci?
Ana hatlarıyla görelim:
Dindar,
her şeyden önce, dinî Allah’a varmanın, O’nun
hoşnutluğunu kazanmanın, daha iyi ve daha yetkin insan
olmanın yolu ve kurumu bilen ve bu anlayışla yaşamaya
çalışan insandır. Bunun içindir ki, dindarın temel
meselesi daha iyiye ve daha güzele ulaşmaktır.
Dinci
için en büyük sıkıntı, dindarın varlığıdır.
Çünkü dindar, başkalarının mutlu olmasını, cennete
gitmesini sevinçle karşılamanın da dinin gereği olduğunu
söylemektedir. Bu söylem, dinciyi çok öfkelendirir.
Dindar için din, daha
çok sorumlu olmanın, daha çok paylaşmanın, daha çok
fedakarlığın yoludur. Dinci için ise din, başkalarından
daha çok almanın, başkalarını daha rahat itham etmenin
dokunulmaz ve eleştirilmez kurumudur. Bu yüzdendir ki,
dincinin elinde din bir ıstırap ve kahır kurumuna
dönüşür ve insan haklarını çiğnemenin kutsal aracı
yapılır.
Gıybet etmek,
Allah’ın kurallarına suç ve ayıp bulmak, en küçük bir
kızgınlık anında onları cehenneme göndermek dincinin
âdeta alameti farikasıdır.
Dindar,
‘yaratılanları Yaratan’dan ötürü’ sever; dinci ise
yaratılanları Yaratan’dan nefret ettirmek üzere rahatsız
eder. İslam’ın vicdan adamlarından biri olan Muhammed
İkbal (ölm. 1938), dinciden söz ederken onun sâdece
dünyayı değil, cehennemi bile berbat edebilecek bir
yaratık olduğuna dikkat çeker.
Dinci, çıkarına ters
düşen hiçbir şeye ve hiçbir kişiye vefa göstermez.
Dincinin yoksun
olduğu şeylerin başında ahde vefa gelmektedir. Bu
tespitin bir uzantısı olarak, dindar, kıymet bilir,
şükran bilir insandır. Dinci ise nankördür.
Emin olmayanın imanı olamaz.
Bu bizzat, Hz. Muhammed’in bir beyanıdır.
Yüzlerce günahınız olabilir, yine de
Müslüman olursunuz ama emin insan değilseniz, tüm
zamanınız namazla-niyazla geçse de Müslüman olamazsınız.
Çünkü emin olmamak, riyakar olmanın diğer adıdır. Riya
ise, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in açık beyanlarıyla
şirktir.
Günahtan korkma, şirkten kork. Çünkü
Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri
affedecektir. Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini
açıkça bildirmiştir.
Evet, günahtan değil, şirkten kork, yâni
olduğun gibi görenmemek veya göründüğün gibi olmamaktan
kork!
ALLAH İLE
ALDATILMAMIZ NE ZAMAN VE NASIL BAŞLADI?
Müslüman kitlelerin
Allah ile aldatılması, Emevi kralı Muaviye b.Ebî
Süfyan’ın, Hz. Ali’nin ordusunu aldatmak için Kur’an
sayfalarını mızrak uçlarına takıp “Aramızda bu kitap
hakem olsun!” diyerek sergilediği şeytanetle
başladı.
Allah ile aldatma, Anadolu insanı
özelinde İslam’ın Araplaştırılmasıyla başladı,
İslam’ın Türkmen yorumunda Allah ile aldatma asla
yoktur. Anadolu hümanizmine vücut veren İbn Arabî’de,
Hacı Bektaş’ta, Mevlana’da, Yunus’ta ve onların izinde
giden alıp-erenlerde Allah ile aldatma yoktur.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN ‘TAHAKKÜM TEOLOJİSİ’
Allah ile aldatanlar
dokunulmaz, eleştirilmez bir ‘tahakküm teolojisi’
oluşturmuşlardır.
21. yüzyıla egemen olacak din eksenli
kutuplaşmayı başlatmadan önce İslam’ı, dünya önünde
hiçbir itibara sâhip olmayan bir kabile dinine
döndürmeyi planladılar ve bunda büyük ölçüde başarılı
oldular.
Onun ardından, ‘Medeniyetler Çatışması’ adı altında bir
Haçlı-İslam savaşı başlattılar. Bu savaşta yenik düşecek
olan baştan belliydi: İslam dünyası.
Bu işin başını
birinci derecede İngilizler çekti. ‘Medeniyetler
Çatışması’ tezinin babası sanılan Huntington, esasında
bu fikrin öğrencisidir. Fikrin babasının, İngiliz
düşünür ve istihbaratçısı Toynbee (ölm.1975) olduğunu
unutmayalım. Huntington, Toynbee’nin resmen ve fiilen
öğrencisidir.
İngilizler, İslam’ı
İslam’la vurma siyasetinde en çok hilafeti kullandılar.
Çünkü çöküşün oradan geleceğini ve tek elden kontrol
için en emin aracın hilafet aldatmacası olduğunu
biliyorlardı.
Amerikalı yazar Dr. Gibbons diyor ki: “İngilizler,
dünyada toplu halde ne kadar Müslüman varsa kendi
hükümleri altında görmek isterler.”
Kendi başına kaldıklarında demokrasi
sözünü bile dinsizlikle eşanlamlı sayan dinci taife,
Haçlı emperyalistlerin fesadıyla o hale geliyorlar ki,
yıkmak istedikleri rejim ve yönetimlere saldırırken,
Haçlı öncülerinin öğrettikleri sloganı Kur’an ayeti gibi
tekrarlıyorlar: “Daha fazla
demokrasi isterük.”
“Demokrasi
istiyordunuz da yıllardır elinizin altında bulunan
Suutlara, Katar’a, Umman’a, Bahreyn’e neden demokrasi
getirmediniz de Irak’ı yerle bir etme pahasına demokrasi
istiyorsunuz?”
Haçlılar, önce
Müslüman’ı çağdışı hale getiriyor, ardından da “Böyle
olmaz; ben bunu düzelteceğim” diye muhtarlık yapmaya
başlıyorlar. Kural ve kader hep aynı: Muhtarlık
Haçlı’dan, finans ve hizmet Müslüman’dan.
ABD’nin Marshall
Yardımı, Müslümanı kendi yurdunda vurdu. Marshall
Yardımı’nın Köy Enstitüleri’ni kapatma şartına
bağlanması bile bizi yönetenleri uyandırmaya yetmedi.
Müslümanların kendi dinleriyle
vurulmalarının ve kendi dinlerini yanlış anlamalarının
yarattığı ıstıraplar, İslam düşmanlarının vücut verdiği
kahırlardan çok daha büyük olmaktadır.
Ve bu, asırlardır böyle olmaktadır.
Kur’an’ın son
vahyedilen ayeti (Mâide, 3), dinin adının Allah
tarafından İslam konduğunu, mükemmel hale getirildiğini,
tamamlandığını ve bunun ismi üzerinde de oynanmaması
gerektiğini söylüyor.
Şeriati bir devlet
şekli gibi sunuyorlar. Oysaki, Kur’an, ima yoluyla bile
bir devlet şekline temas etmiyor. Onu insan aklına
bırakmış. İslâm devleti tabiri, siyasal İslamcı
istismarın bir uydurmasıdır. Kur’an’da böyle bir tabir
yok. İslâm evrensel ve ölümsüz ilkeler bütününün adıdır.
O halde İslam’ın devleti olmaz, Müslümanların devletleri
olur. Gerçek bu olunca da onlarca, yüzlerce devlet şekli
bulunacaktır.
Ağzını açan herkesi,
Allah ile susturmaya kalkanlar, din elbisesini bütün
topluma tersine giydire giydire Müslümanları
felaketlerin kucağına ittiler. Elbise mükemmel elbise
ama giyen tersine giydiği için sahibini vezir etme
yerine rezil ediyor. Ve bu rezilliği gören gayrimüslim
kitleler İslam’dan da Müslüman’dan da nefret ediyor.
İnsanımızın Allah ile
aldatılıp saptırılmasında bir numaralı araç sahte
dindir. Bu aracın kullanımına son vermez isek
dirilişimiz mahşere kalır.
ALLAH İLE ALDATMA
ARACI OLARAK KORKU
Allah ile aldatma
odaklarının olmazsa olmaz dayanaklarından biri de dine
egemen kıldıkları korkudur.
Korkuyu egemen
kılmanın en kalıcı ve güvenli yolu ise Allah’ı korku
objesi haline getirmek ve bunu dinde ülkeleştirmektir.
Ve bu yapılmıştır. Hem de çok erken devirlerde.
Dil açısından “Takva,
bir şeyi kendisine sıkıntı ve zarar verecek şeyden
korumaktır.”
‘Korkulacak şeyden
sakınmak’ başkadır, ‘korkmak’ başkadır. Birinci anlamdan
yola çıktığınızda dine, Allah’a ve insana bakışınız
başka olur, ikinci anlamdan hareket ettiğinizde başka
olur. Birinci anlama göre Allah bir korku ve dehşet
objesidir, ikinci anlama göre ise bir sakındıran,
koruyan, acıyan ve uyaran kudrettir.
Dinî ve Allah’ı korku
aracı haline getiren geleneksel korkucu din anlayışı,
takva konusunda bilimsel açıdan da yanlışlar içindedir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
AFOROZ MEKANİZMASI
Allah ile aldatanlar,
eleştiri kabul etmez. Kabul ettiği anda kendini inkar
etmiş olur. İddiaları akıl ve din dışı da olsa o,
ısrarla dinin temsilcisi ve göstergesi olarak kendini
öne çıkarır. Dinin savunucusu da odur.
Allah ile aldatanları
eleştirdiğiniz anda din dışı ilan edilirsiniz. Din
dilinde buna ‘aforoz’ denir. İslâm’da din sınıfı
olmadığı için aforoz da yoktur. Ancak bu, işin nazari
yanıdır. Gerçekte İslam ülkelerinde aforozun en
kahırlısı işletilmektedir.
Aforozculuğun
kurumsallaşmasına çağımızda entegrizm denir. Ünlü
Fransız düşünür, siyaset ve bilim adamı Roger Garaudy,
İslam dünyasında entegrizmi en iyi niceleyen düşünce
adamı oldu.
AFOROZUN
KANSERLEŞMESİ: ENTEGRİZM
Entegrizm,
Garaudy’nin eserlerinden birinin adı.
Entegrizm,
Allah ile aldatanların tutuldukları temel
hastalıklardan da biri. Taassubun kanserleşmesi diye
tanıtabileceğimiz entegrizmin ne olduğunu ve Garaudy’nin
bu kanserin İslam dünyasında vücut verdiği belaları
nasıl fark edip nasıl ifadeye koyduğunu kısaca görelim.
Yobazlık, inat, dışa
kapalılık ve dar kafalılığın kanserleşmesi olarak
tanıtabileceğimiz entegrizm, Garaudy’ye göre bir
kültürel intihardır.
Şöyle diyor Garaudy:
“Suut idarecilerinin
ana meşgalesi, Batı’ya olan tam bağlılıklarını
gizlemektir. 1928’de krallığını kuracak olan Abdülaziz,
daha 1913’lerde iken Büyük Britanya siyasetinin izinden
gidecek, bunun karşılığı olarak da Büyük Britanya onu
gerektiğinde koruyacaktı. Biri için koruyucu olmaya,
diğeri için ise uslu olmaya dayalı bu ilişkiler 1927’de
Cidde Antlaşması ile yenilenir. İngiltere, taahhüdünde
durur; 1948 Katif silahlı ayaklanmasını ezer.”
“Bundan altmış sene
sonra, İran devrimi ertesinde, Reagan, ‘Suudi
Arabistan’ın yeni bir İran haline gelmesine asla müsaade
etmeyeceğiz’ beyanında bulunur. 1990Ağustosunda Suudi
yöneticileri, sömürgeciliğin hizmetinde olduklarını
tamamen açığa vururlar.”
“Halktan
kaynaklanmayan ve siyasal bir temeli olmayan bu rejim,
tam dört çeyrek asırdır, önceleri İngiliz ve bugün ise
Amerikan himayesi ile ayakta durabilmektedir.”
Hırsızın elini
keserek ‘şeriatı uyguluyor’ olduğunu sanmak, Suudi
Arabistan’a has bir durumdur.
Ürkütücü cezaların
Suudi buyurucuları sâdece ve sâdece küçük suçluları
yakaladıkları için sistemin ikiyüzlülüğü apaçık ortaya
çıkmaktadır. Zira, silâh siparişleri veya büyük işlerin
kotarılması için Batı’nın büyük firmalarından ‘masa
altından’ 500 milyon dolar alan ve gayri meşru yoldan
elde edilen bu servetleri ABD’de yapılan milyonlarca
dolarlık plasmanlarla gizleyen, Divone kumarhanelerinde
veya Marbella içki alemlerinde dağıtan prenslerin
ellerinin kesildiği bugüne kadar hiç görülmemiştir.
Garaudy’nin yakındığı
bu, ‘İslam’ı çürüten yozlaşma’, bugün artık tüm İslam
dünyasını sarmış bulunuyor.
Yakın tarihe değin,
Türkiye bir istisna idi. BOP operasyonlarıyla ve BOP
eşbaşkanı AKP’nin ABD ve AB güdümlü tahribatıyla o
istisnanın da işini bitirmek istiyorlar.
İMANA KİM ONAY
VERECEK?
İmana onay, din
meselesinin en hassas konusudur. Bu onay hakkını
Allah’ın dışında birilerine kullandırmaya kalktığınız
anda din adına en zehirli dinsizliği yapmaya
başlarsınız. Akıl almaz, sonu gelmez hatalar, zulümler
birbirini izler.
Bir düşünün, yıllar
ve yıllar, ‘Allahsız, komünist, münkir, din düşmanı’
damgası yemiş bir Nazım Hikmet, yıllar sonra
bakıyorsunuz, Bükreş’te bir gece, mihmandarından
kendisini camiye götürmesini istiyor.
Ünlü müzisyen Cem
Karaca’nın yıllar ve yıllar, Ermenilik, solculuk,
dinsizlik ve imansızlıkla suçlandığını yakından izledim.
8 Şubat 2004 günü
hayata gözlerini yumduğunda basın onun vasiyetini
açıkladı. Şunu vasiyet ediyordu rahmetli Cem:
“Namazımın
Üsküdar’daki Seyit Ahmet Camii’nde kılınmasını
istiyorum. Cenazemde alkış ve tören istemiyorum; sâdece
dinî vecibelerin icrasını istiyorum...”
peki, ona yıllarca
dinsiz-imansız damgası vuranlar yaptıklarının hesabını
kime, nasıl ödeyecekler?
Kur’an’ın dinî;
ruhbanlığı, din sınıfını, Allah ile kul arası aracılığı
kabul etmediğine göre, imana, sâdece Allah onay
verecektir.
Allah’a teslimiyet,
Allah katında Müslüman olmanız için yeterlidir ama,
Allah ile aldatan fesat dincileri için yeterli değildir.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN ŞİDDET TUTKUSU
Bugün dünyanın hemen
her yerinde, ‘terör’ kelimesi anılır anılmaz İslam ve
Müslümanlar akla geliyorsa bunun sebepsiz olduğu
söylenemez. Allah ile aldatanlardaki ‘şiddet zaaf ve
tutkusu’ kullanılarak Müslümanları şiddet ve kanın
cellatları gibi takdim ettiler ve bu takdimde ne yazık
ki başarılı oldular. Irak işgali bu gerekçeyle
yapıldı, bundan sonraki benzeri işgaller de yine bu
gerekçeyle yapılacaktır. Nitekim İran sıraya konmuş
bulunuyor.
Hiç kimse bir dine
girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de
baskı ve zorlamaya maruz bırakılamaz. Baskı ve zorlama,
ister içte olsun, ister dışta, bizatihi dinsizliktir.
Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?
Dinden çıkma
(irtidat) halinde de aynı ilke geçerlidir. Mürtedin
hesabı Allah tarafından ölüm sonrasında görülecektir.
(Kur’an, 2/217)
Hemen hemen bütün
siyasal İslamcı şiddet ve terör örgütlerini Batı
oluşturup teşkilatlandırdı; besledi, büyüttü ve bir
biçimde kullandı. Batı’nın beslediği şiddet ve terör
örgütleri denince herkesin aklına hemen Bin Ladin,
Taliban gibi isimler gelir.
İslâm hukukçusu
Abdülkadir Udeh, “Nas (tek ve kesin anlamlı Kur’an
ayeti) olmadan suç ve ceza olmaz ilkesi dinin temel
ilkelerindendir, ama kamu yararı bu ilkenin
esnetilmesini bazen gerekli kılar” diyor.
Bu yaklaşımı, ilke
olarak biz de kabul ederiz ama tarihe binlerce masumun
katlinin dayandırıldığı bir kavram olarak geçen
geleneksel ta’zirin, hukukun normal sayacağı esnemelerle
vücut bulduğunu söylemek inandırıcı olamaz.
‘İslami şiddet’in bir
tür sembolü gibi algılanan Taliban’ meselesine de kısaca
temas etmek isteriz.
11 Eylül Dehşeti’nin
ardından Türkiye’de herkes bir biçimde Taliban karşıtı
kesildi. Kimisi ayakları suya değdiği için, kimisi
Amerika’ya yaranmak için, kimisi de havaya uyup ‘çağdaş’
görünmek için.
Biz şuna inanıyoruz:
Sivas’taki diri diri insan yakma zulmü, özü bakımından
New York kulelerine dalışın yarattığı dehşetten asla
geri değildir. Sivas’ta sergilenen Neronizm’e çıt
çıkarmayan ‘uygar Batı’nın, 11 Eylül olayı üzerine
feryatlar koparması ise ibret vericidir!
Batı, İslam
meselesinde, modern-lâik çizgideki akılcı-evrensel
Müslümanları koruyup gözetmek yerine, kısa vadeli
politik çıkarları seçti ve farkında olmadan, gözünü
oyacak hurafeci-kinci ve kancı hizipleri destekledi.
Bunun elbette bir faturası olacaktı. Görünen o ki, bu
faturanın ödenme süreci, 11 Eylül günü başlamış
bulunuyor.
Irak’ın istilası, 11
Eylül’ü besleyen öfkeyi sindirmeyecek, tam aksine,
besleyip büyütecektir.
Avrupalı bizi,
“Kurbanlık hayvanları usulüne uygun kesmiyorsunuz,
hayvanlara eziyet ediyorsunuz!” diye yıllardır
yerden yere çalıyor. İkiyüzlü Avrupa! Sivas’ta, 38 insan
diri diri yakıldığında, ‘usulüne uygun kesilmeyen’
kurbanlık hayvanlar kadar ses çıkarmadın!
SEVGİYİ ÖLDÜRDÜLER
Sevgiyi, lâik
Müslümanlar değil, Allah ile aldatan dinciler öldürdü.
Çünkü, ideoloji adına lâik Müslümanlar değil, dinciler
cinayet işlemekte, diri diri insan yakmaktadırlar.
Rahmet, başta sevgi
olmak üzere merhamet ve şefkati de içeren çok şumullü
bir kelimedir.
Kur’an’a göre, Allah
esas niteliği itibariyle korkunun değil, sevginin
kaynağıdır.
Kur’an’a göre,
sevgide paylaşım vardır; sevginin esası paylaşımdır.
Merhamet, karşılıklı
bir faaliyet değildir. Merhamette esas faal olan taraf,
veren taraftır. Öteki taraf, sâdece alan, yararlanandır.
Kur’an,sevgiyle paylaşım arasında irtibat kurmak
suretiyle, sevginin merhametten farklı olarak yaratıcı
bir güç olduğuna vurgu yapmıştır.
“Allah, güzel düşünüp güzel işler
yapanları sever.”
(Örnek olarak bk. Kur’an; 2/195)
Paul Tillich’in ifadesiyle:
“Sevgi, imanın bir belirişi, bir
uygulanışıdır.”
Allah ile aldatanların din ve iman
zeminlerinde sevgiden eser bulunamaz.
Onların yüreğinde bunun yerini korku ve şiddet almıştır.
Laiklikten nefretleri de bunun içindir. Çünkü laiklik,
dinî kullanarak despotizm ve baskı uygulama imkanını
onların ellerinden almaktadır. Laiklik, aklı, eşitliği,
özgürlüğü öne çıkarmaktadır.
Bu konuda en isabetli tespitlerden birini
de, Türk basınının erdem ve efendilik timsali
kalemlerinden biri olan
Yılmaz Özdil
yapmıştır.
“Laiklerin tepkisi, sırf imam-hatip
bitirdi diye, kendini İslam’ın sahibi zennedenlere.
Laiklerin tepkisi, ağzından Allah’ı, Kur’an’ı düşürmeyip
elalemin karısına sulananlara; çocuk yaştaki kızlara
‘nikah’ kıyanlara. Laiklerin tepkisi, cemaat evlerinde
etek öpüp yaş gününde sosyete barlarında, hem de Kandil
Gecesi, gizlice kadeh tokuşturanlara.laiklerin tepkisi
‘dindarım’ ayaklarıyla milleti dolandırıp, Kabe
manzaralı ev alanlara. Laiklerin tepkisi bunlara. Düşün
dinimizin yakasından kardeşim, çekin elinizi!”
(Yılmaz Özdil, Hürriyet, 24 Nisan 2008)
ALLAH İLE ALDATMANIN
YOLUNU KESEN LİDER:
ATATÜRK
Atatürk, İslam’a
değil, İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak
kullanımına karşıydı.
Atatürk şu iki zümre
tarafından dine karşı gösterildi:
1. Dinin gerçeğine
karşı olanlar,
2. Dinin tümüne karşı
olanlar.
Bu ikizihniyet,
Türkiye’nin ve Türk insanının tarih sahnesinde güçlü
olmasını istemeyen dış unsurlar tarafından da sürekli
bir biçimde beslendi.
Atatürk’ün dine karşı
gösterilmesinin, içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası
açısından da çok tipik bir anlamı vardır. Gayet iyi
bilmekteyiz ki, İslam’ın gerçeği bugün Ortadoğu’daki
siyasal ve yönetimsel yapılanmalara izin vermez. Bunlara
Kur’an’dan onay alamazsınız. Çünkü Kur’an, yönetimde
bey’at (sosyal mukavele) ve şûra (yönetenlerle
yönetilenlerin karşılıklı denetimi) sistemi
getirmektedir. Bunun günümüz diliyle ifadesi
lâik-demokratik sistemdir.
Kur’an, krallık sistemlerini fesat ve
zulüm sistemleri olarak nitelendiriyor.
Bu demektir ki, Kur’an lâik bir yönetim sistemini öne
çıkarıyor.
Atatürk, Kur’an dışı
dinciliği ve hurafe tasallutunu yıktı. Dinî Kur’an’ın
dışına çekip örflere boğduranların bu yapılandan
rahatsız olması son derece doğaldır.
Atatürk; yıktığı hurafenin yerine, gerçek
dinî koymanın en hayatî, en ciddî adımını attı. İkinci
adımını da attı
ve ondan sonra da bu dünyaya veda etti. Ne yaptı
Atatürk? Burada, Elmalılı Tefsiri’ne dikkat çekmek
istiyorum.
Atatürk ve din
meselesinde Elmalılı Tefsiri en hayatî, en güvenilir, en
tartışmasız belgedir. Atatürk konusunun belki de en
hayatî belgesi Elmalılı Tefsiri’dir.
Elmalılı Tefsiri, akademik tarafı, ilmî
tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eseridir.
Atatürk olmasaydı o Tefsir olmayacaktı.
Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır (ölm. 1942), yüzyılımızın en büyük İslam
bilginlerinden biridir. Bana göre, Türk dilinde en
yetkin Kur’an mealini yapan bilgindir. Atatürk getiriyor
onu, Meclis kararıyla, “Kur’an’ı Türk diline tercüme
ve tefsir edeceksin” diyor.
Elmalılı’ya bu
tefsiri Atatürk yaptırıyor. Dokuz ciltlik dev bir Türkçe
tercüme ve tefsir Muhteşem ve muazzam bir eser. O günkü
yoksul Türkiye’de, on bin âdet bastırılıp dağıtıyor.
1935-1936 arası. Şimdi, bir tezvirat daha dolaştırıp
duruyorlar: Efendim, Atatürk bu işi Mehmet Akif’e
yaptıracaktı ama Akif kötü niyetleri fark etti, onun
için yaptığı tercümeyi yaktı veya birilerine yaktırdı.
Akif yapmadı,Elmalı
yaptı.
Akif üzerinden Atatürk düşmanlığını bir
kenara koyarsak burada görülmesi gereken gerçek şudur:
Akif ilahiyatçı değildi. Din
ilimlerini bilen bir bilgin değildi. O edipti, şairdi.
Birkaç ayeti çok güzel yapabilirdi ama bütün Kur’an’ı
tercüme ve tefsir Akif’in işi değildi. Tercüme ve
tefsiri yapmak üzere Kur’an’ın içine girince bu işi
yapamayacağını anladı. Yapsaydı ismini lekelerdi, büyük
hata olurdu. Çünkü ilmi ve birikimi bu işe yetmezdi.
Akif, haysiyetli bir mümin sıfatıyla bunu gördü ve
yaptığı bir kısım tercümeleri de işte bunun için imha
etti.
Büyük Atatürk; devlet
başkanı sıfatıyla, Elmalı Tefsiri’ni yaptırmakla
kalmamış, tarihe bir güzellik daha bırakmıştır. Bu
tefsirin telif ve basım harcamalarını bizzat kendi
parasıyla karşılamıştır. O da Atatürk’ün, tarihin
kulağına “Ben bu işe gönlümle de katılıyorum”anlamındaki
bir fısıldayışıdır.
Tefsir ortada. Ve biz soruyoruz:
Atatürk dine-İslam’a nasıl bakıyordu?
Cevap, tektir ve şudur: Elmalılı tefsiri nasıl bakıyorsa
öyle bakıyordu.
Kur’an’ın kapakları
arasındaki dinde-ki İslâm odur-çağı ve bizi rahatsız
edecek hiçbir şey yoktur.
Yobazlık, kendini
geliştirip büyütmek yerine, dinî yozlaştırıp küçültmeyi
yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur.
Atatürk, öz gönlünü
büyüten ve bu sayede İslam’ın büyüklüğünü kavrayabilen,
bakışlarını ona göre ayarlayan yâni İslam’ı gerçeğine
yakışır bir kıvamda kavrayabilen zihniyetin sembolüdür.
Yobaz ise bunun tam tersi bir zihniyeti temsil ediyor.
ALLAH İLE ALDATMANIN
EN ALDATICI MASKESİ:
MUHAFAZAKARLIK
‘Siyasal İslam’ın
Batı tarafından, özellikle Yahudi lobilerince konan yeni
‘tüp bebek adlar’ından biri de Muhafazakâr Demokrasi.
Türk anayasası, İslam
ve din sözcüklerinin siyasette amblem olarak
kullanılmasına izin vermediği için ‘muhafazakâr
demokrasi’ diyorlar. Bilenler biliyor ki, onların bu
sözden maksadı ‘muhafazakâr İslam’dır.
Muhafazakâr islâm, eğer Kur’an’a
sorarsanız, Kur’an İslamı’na karşı oluşturulan İslam
demektir.
Siyasal islâm’ın Yeşil Kuşak türünü,
görmüştük; şimdi de ılımlısı, muhafazakarı çıktı.
Muhafazakâr demokrasi
tabiri, Ortadoğu ve İslam konusunda yazan ve “Recep
Tayyip Erdoğan’ın İslamcılığı tam bizim istediğimiz
şeydir” diyen İsrailli diplomat Aron Liel’in icat
ettiği bir tabirdir. Muhafazakâr Demokrasi, siyasal
İslam’ın ABD-AB İsrail üçlüsünü rahatsız etmeyen şekli
demek.
‘Siyasal İslam’
nitelemesinde siyaset İslam’ın sıfatı yapılmaktadır.
Oysaki İslam Allah’ın dinî olarak tüm beşeri
nitelemelerden arınmıştır. Siyasal İslam, Arap İslamı,
Türk İslamı, Asya veya Avrupa İslamı gibi tamlama ve
nitelendirmeler, İslam’a tümden aykırıdır.İslam’ın
elbette ki birçok yorumu olur; ama İslam’ın adı
değiştirilemez. İslâm’ın Arap yorumu, Türk yorumu,
Avrupa yorumu, Japon yorumu... olur ve olacaktır. Ama
herhangi bir kelime İslam’a sıfat yapılamaz. Yapılırsa
dinin adı değişir. Böyle bir yetkiyi insanoğlu
kullanamayacağına göre, dinin adını değiştirme, dinin
inkarıyla eş anlamlıdır. Ve bunun içindir ki, meselâ,
ılımlı İslam bir dinsizlik veya irtidat dinidir.
Siyaset, insanın bir
tavrıdır. Bu anlamda Kur’an mümini de siyaset yapar. Ama
bunu yapma hakkı, o kişiye İslam’a sıfat ekleme yetkisi
vermez. İslâm İslam’dır. Sâdece ve saf olarak İslam’dır.
ALLAH İLE ALDATMANIN
ARAPÇILIK AYAĞI
Araplara ve onların
oluşturduğu Kur’an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve
yazma bilmeyen herkes ‘ümmî’ sayılır. Yâni böyle birisi
birkaç dili bilse, okuyup yazsa bile o ümmîdir. Yâni
okuma yazma bilmeyen biridir.
Arapların ve
Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki bu Kur’an,
akıl ve insanlık dışı iddia, ne yazık ki yüce Peygamber
alet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine göre,
mâdem ki Hz. Peygamber en son ve en büyük Peygamberdir,
o halde onun mensup olduğu ırk da en yüce ırktır.
Kur’an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü
ileri sürmeye asla izin vermez. Söz konusu ırktan bir
nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi
yapılamaz. Üstünlük, niyet ve gayret iledir. Kur’an’ın
beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk
yoktur.
Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük
vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm ırklardan bir veya
birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek
değildir.
Dine saygı ve bunun
oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne
basamak yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri
olduğunu da iddia etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in
açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği
toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi,
peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum
tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır.
(İbrahim, 4)
Bunun din bahsinde
zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine
göre daha kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan,
Allah’ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir.
Bizim peygamberimiz,
kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi
Hz. İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine
‘Araplaşmış Arap: Arab müsta’rebe’ derler) aldığı
tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak
Arapça konuşan insanlara iletti.
Tedebbür,
yâni okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde
derin derin düşünülmesi. Bu tedebbür kavramı Kur’an’ın
altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur’an’a
göre, Kur’an okumak, esas anlamıyla tedebbür
etmektir. Tedebbür yoksa Kur’an okumaktan söz etmek
mümkün değildir. Tedebbür için, okunan metnin dilini
bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir
Müslüman’ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için,
Kur’an’ı anladığı dildeki çevirisinden okuması
kaçınılmazdır. Kur’an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların
temel ibadetleri olan namazda da korunmasını
istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan
namaz kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini
anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır.
(Mâûn, 4-5)
O halde, namazlarında
Kur’an’dan bâzı bölümler veya ayetler okuyacak
kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur’an’ın
açık emridir.
Osmanlı İmparatorluğu
da, görünüşte Arapları yönetiminde tutmasına rağmen, bu
kutsallaştırılmış Arabizmin kültür hegemonyası altında,
farkında olmadan Arap esaretine girmiştir. Osmanlı,
kendine âdeta bir self-emperyalizm uygulamıştır.
Kendilerine kutsal ırk diye hizmet
ettiğimiz Araplar bizi emperyalist olarak suçlarken biz
onların kültürlerinin, dillerinin köleleri olduk. Bu
köleliğin yaşatılması için hep yozlaştırılan din
kullanıldı.
Böylece ne İslam’dan yararlanabildik ne de kendi
varlığımız ve kültürümüzden. Bu durum, dinî ve kutsal
duyguları sömürülerine araç yapmak isteyen zihniyetlerin
de işine geldiği için, onlar da Kur’an’ın büyük halk
kitlelerince okunmaması yolunda gayret sarf etmişlerdir.
DİL Mİ KUTSAL, MESAJ
MI?
Din meselesinin en
ciddi sorularından biri de budur. Dil mi kutsal, mesaj
mı?
Allah ile aldatanlar,
hesapları öyle elverdiği için, sürekli olarak dili
kutsal göstermiş, mesaja özgü kutsallık ve yüceliği
sürekli dile vermişlerdir.
Eğer dil kutsal
sayılırsa bu kutsallığa bağlı olarak o dilin toplumu,
ırkı, coğrafyası, kültürü art arda kutsallaştırılır. Ve
bunca kutsallığın altında dilin taşıdığı mesaj ezilir,
unutulur veya ikincil duruma düşer.
Dinî, Allah ile
aldatmanın aracı yapan zihniyetler, tarih boyunca hep
dili kutsal kıldılar. Mesaj hep ikinci plana itildi.
Bunun en görkemli örneği engizisyon papazlığının İncili
tercümeye izin vermemesidir.
İncil’in ne dediğini
anlamaya gelince, onun için kiliseye, ruhban sınıfına
başvurmak gerekiyordu. Ve işin püf noktası da buydu.
İncil’in ne dediğini merak edenler onu anlama yetenek ve
şansına sâhip bulunan ‘kutsal Tanrı adamları’na
başvuracak. İncil adına onları dinleyeceklerdi. Böyle
diyerek kitleleri yüzyıllarca dinlerinin kitabından
habersiz koyup papaz hegemonyasının tasarruf ve
tasallutuna mahkûm ettiler.
Çevirisi yapılmayan veya yapılamayan bir
kitabın, büyük Atatürk’ün söylediği gibi, ‘anlamı yok
demektir.’ Atatürk’ün bu tezi, İmamı Âzam’ın bu konudaki
teziyle tıpa tıp aynıdır. İmamı
Âzam’a göre de, Kur’an her dile çevrilir ve o
çevirilerle namaz kılınır. ÇünküKur’an esasında bir
mânâdır.
TEMEL İBADETİ
DIŞLAYARAK ALDATMA
Temel ibadet genel
anlamıyla okumak, özel anlamıyla ise Kur’an okumaktır.
Temel ibadet, önce
namaza hapsedildi, sonra Arapça ile eşitlendi, sonra da
namaz Arapça okuma şartına bağlanarak iş bitirildi.
Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak
her Müslüman için farzdır. Namazdan önce ve namazdan
daha önemli bir farzdır.
Allah’ın “Kur’an oku!” emri, “Namaz kıl!”
emrinden hem daha öncedir hem de daha önemli. Bu bir
yorum veya tevil değildir, Kur’an’ın açık beyanıdır.
Bir kere Kur’an’ın vahyedilen ilk
kelimesi Kur’an’ın ilk emridir ve şudur:
“Oku!”
İkincisi, “Kur’an’ı düşüne düşüne dikkatle oku!”emri,
iniş sırasıyla üçüncü sure olan Müzzemmil Suresi’nin 4.
ayetinde verilmiştir. Aynı emir, aynı surenin 20.
ayetinde bir kez daha tekrarlandıktan sonradır ki
“Namazı kılın!” emri gelmiştir.
Namaz kılmak ne ise
Kur’an okumak da odur, hâttâ Kur’an okumak namazdan,
namaz kılmaktan daha değerli ve daha erdiricidir. Şöyle
de diyebiliriz: Namaz kılmamak neyse Kur’an okumamak da
odur, hâttâ Kur’an okumamak daha da yıkıcıdır.
Sâdece Kur’an okuyup
namaz kılmayanın durumu, sâdece namaz kılıp Kur’an
okumayanın durumundan iyidir. Kur’an okumayı camiiçine
özgülemek, dışarıda Kur’an okumayı âdeta dışlamak da
Allah ile aldatanların yarattıkları olumsuzluklar
arasındadır.
Kur’an, okunacak
şeyleri toplayan kitap anlamındadır. Adı bu anlamda
olduğu içindir ki ilk emri de “Oku!” olmuştur. Ne yazık
ki, geleneksel müdahaleler bu ‘okunacak kitap’ı sarılıp
sarmalanarak duvara asılacak ve bazen de ‘üfürülecek
kitap’ haline getirdi.
KUR’AN KURSLARI İLE
ALDATMA
Kur’an’ı özgün
metniyle okuyup anlayacak ve bunu bir bilimsel meslek
olarak yürütecek insanların eğitileceği yer Kur’an kursu
değil, İmam-Hatip okulu ve ilahiyat fakültesidir.
Ana dilde ibadete karşı çıkan bir
zihniyetin ‘Kur’an kursu’ tabelası altında öğreteceği
asla Kur’an olamaz.
Onlar Kur’an’dan bir şey öğretmediler; Arap
alfabesindeki harflerin nasıl telaffuz edileceğini
öğrettiler. Kur’an mesajı nerede, harf telaffuzu
nerede...
Arap harflerini
telaffuz ettirme sektörü, Allah ile aldatmaya dayalı
saltanatın en güçlü sektörlerinden biridir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
CAMİLERE TASALLUTU
Alman İçişleri Bakanı
Schily şu beyanatı vermiştir: “Kin kusan vaizleri
susturmak için gerekirse camileri kapatabiliriz.”
(20 Kasım 2004 tarihli gazeteler)
Berlin polisinin
basında yayınlanan bir raporuna göre camilerde kara para
aklanıyor. Bu paraların büyük bir kısmı, camilere
yardım, camilerin inşası ve imarı adıyla verilerek
aklanıyor.
İslâm, bütün yeryüzünü mâbet, bütün meşru
fiilleri ibadet ilan eden bir dindir. Yalnız ibadet
yapılan yer anlamında bir mâbet fikrî Kur’an’a
aykırıdır.
Cami, içinde aynı zamanda ibadet de edilen bir mekandır.
Ama asla ibadete tahsis edilmiş bir mekân değildir.
Bu binalara dokunulmazlık sağlayan tabir
‘Allah’ın
evi’
tabiridir. Allah’ın evi sıfatını ancak yüce Tanrı
verebilir. O, bu sıfatı bir tek mekana vermiştir; Kabe;
Beytullah. Bunun dışında hiçbir mekân için Allah’ın evi
tabiri kullanılamaz; kullanılırsa küfür olur.
Bir defa, Allah’ın eviolmaz. Evi olan bir
varlık Allah olmaz.
Türkiye’de cami
artışı ile ahlâk ve erdem düşüşü at başı gitmektedir.
Camiler, Allah ile aldatanların tekrarladıkları gibi,
‘Allah’ın evi’ değil, birer toplantı yeridir.
Ünlü Müslüman düşünür Fransız Garaudy,
Suut Entegrizmi’ni eleştirdiği satırlarında ‘cami
üzerinden oynanan oyun’un maskesini de ustalıkla
düşürmektedir. Şöyle diyor:
“Dünyanın belli başlı camilerini idare etmek üzere
imamların tayini ve yönetimi buradan yapılır. İmamlar
farklı milletlerden olabilir, yeter ki, Suudi dogmatizm
ve cehaletinin kalıbına uygun dökülmüş olsunlar.”
“Toplumlar içine
âdeta paraşütle indirilen camiler, Müslümanları Suudi
modeli ruhsuz bir ibadet yaşantısı içinde
farklılıklarını işleyip durdukları, kendilerini tecrit
ettikleri ve güvenliksiz duyguları besledikleri bir
getto içine hapsetmektedir. Fransa, İtalya ve İspanya
gibi ülkelerde Müslüman cemaatlerin kendi imkanlarıyla
yapmak istedikleri mütevazı ibadet yerlerine izin
vermemek için bin türlü engel çıkartılırken, Suudi’nin
parasını ödediği dev camilere kolayca evet denmesi bir
hayli dikkat çekicidir.”
“Dinde baskı ve
zorlama yoktur.” (Bakara Suresi, 256) diyen bir
kitabın dininde resmî mâbet olmaz. Herkes ibadetini
istediği yerde ve kimsenin liderliğine muhtaç olmadan
yapabilir.
Müslüman
coğrafyaların kaderine egemen olma noktasına gelen
siyaset ve saltanat dinciliği (Siyasal İslam), camiyi
artık ‘dokunulmaz, eleştirilmez parti lokali’ olarak
kullanmanın rantını ve keyfini fark etmiş bulunuyor.
Varoluşçu felsefenin
teist (Allah’a inanan) kanadına babalık eden Kierkegaard
(ölm.1855), kiliseye gidenlerin önüne çıkar, onlara: “İsa’yı
seviyorsanız kiliseden, papazlardan uzak durun!”
dermiş. Ülkemdeki mabetlerin düşürüldüğü durumu
gördükçe, Kierkegaard’ı hemen her gün rahmetle anıyorum.
Dış ülkelerdeki Türk
semtlerinde görülen duruma gelinci, hemen her tefrika
ekibinin kendine has bir camii vardır ve bu camilerde
toplananların hiçbiri öteki camidekilere Müslüman
gözüyle bakmaz. Hepsi birbirinin gıybetini eder. Dahası,
her biri yaptığının cihat olduğunu söyler, Allah’a giden
tek yolun kendi yolları olduğunu iddia eder.
ALLAH İLE ALDATMANIN
BAŞ MAĞDURU: KADIN
Allah ile aldatma
zulmünün en ağırları kadın ve kadın hakları konusunda
işlenmektedir. İslâm dünyası bu bakımdan bir ‘cehennem
manzarası’ arz ediyor demek bir abartma olmaz.
İslâm dünyasında
kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına
yakını, vahiy kaynaklı tespitler değil, Hıristiyan
konsillerinin kararlarını andıran ulema fetvalarıdır.
İslâm fıkhının
kadınla ilgili sayfaları İslam tarihinin en kara, en
utanç verici sayfalarıdır.
İbnü’l-Kayyım gibi
bir büyük isim bile kadın konusunda saçmalamaktan
kurtulamamıştır. Önemli eserlerinden biri olan
Hadi’l-Ervah’ında, cennet sakinlerinin büyük kısmını
kadınların oluşturduğunu söylüyor. Bu rivayete göre,
cennette kadınların çoğunlukta olmasının sebebi, her
erkeğe en az iki hanım verilmesindenmiş.
Ünlü üstadımıza göre,
cennette ne kadar cinsel temasta bulunursanız bulunun,
yıkanmak gerekmezmiş. Orada meni, mezi türü akıntılar
yokmuş. Cehennem sakinlerinden çoğunluğunun kadın olması
ise tartışmasız ve yoruma ihtiyaç bırakmayan bir
gerçekmiş.
Kadın, fıkıh
tarihinin hemen hemen ortak kabulüyle, köpek ve domuzdan
daha aşağı görülmüştür. Hak mezhep diye anılan
mezheplerin en büyüğü sayılan Hanefilik’in kabulüne
göre, erkek ve kadınlara birlikte namaz kıldırmaya niyet
etmiş bir imamın arkasında namaz kılan cemaatte, bir
kadın, saflardan birinin ortasında namaz kılmaya kalksa
sağ, sol ve arkadan birer kişinin namazı bozulur.
Halbuki sözü edilen yerde bir köpek veya domuz dursa
kimsenin namazı bozulmaz.
TÜRBANIN ALLAH İLE
ALDATMA ARACI YAPILMASI
Geleneksel fıkha
göre, kadınlar hür ve cariye olarak iki kısma
ayrılmaktadır. Cariyelerin örtünmesi tıpkı erkeklerinki
gibidir. Yâni onlar edep yerlerini örttüklerinde örtünme
görevlerini yerine getirmiş olurlar. Dahası da var.
Cariyeler, örtünmeme serbestisine sâhip olarak
kalmazlar, örtünmemeleri şart koşulur. Hâttâ, namaz
kılarken bile, örneğin başlarını örtmelerine izin
verilmez.
Allah, kullarından
her sosyal sınıf için ayrı bir din göndermemiştir.
Örtünme, kadınların bir sınıfı için bir türlü, ötekisi
için başka bir türlü oluyorsa bir din emri olmaktan
çıkar, sosyolojik bir sınıf göstergesi olur.
Allah kullarına iki
tane din göndermemiştir ki, birine göre kadınlar
başlarını açmak, ötekine göre ise örtmek zorunda
olsunlar. Geleneksel fıkhın bu çelişkiyi çözecek hiçbir
söylemi yoktur. “ulema böyle buyurdu” diyerek
kenara çekilmektedir.
Şu bir gerçek ki
Kur’an’da kadının örtünmesiyle ilgili açık emirler
vardır. Ancak bu emirler, bugünkü İslam dünyasında,
özellikle Arap-Acem coğrafyalarda siyasal bir simgeye
dönüştürülen ve adına ‘tesettür’ denen uygulamanın
iddialarına asla destek vermez. Bu konuda özellikle,
Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin, ‘İlahi Hikmette Kadın’
adlı eserine bakılmasını öneririz.
Kur’an’ın örtünme
emri, abdest organlarını, o arada başı içermemektedir:
Yüz ve baş, kadın ve erkekte eşitliğin gösterge
bölgeleridir. Ve iki cinste de açık havaya maruz
bölgelerdir. Bunun için de iki cinste de abdestin ortak
organları arasındadır.
Başı açık olanlar köleler, işçiler ve
cariyelerdi; başı bağlı olanlar ise hür ve seçkin tabaka
idi. Fıkhın, kadınları hürler ve cariyeler diye ikiye
ayırmasının dayandığı mantık da budur; Kur’an’ın
herhangi bir ayeti değil. Günümüzde bâzı çevrelerin “Başörtüsü
özgürlüğün simgesidir”
söylemlerinin anlamı da bu olsa gerek.
Nûr 31. ayette vücup
ifâde eden bir emir vardır ve o da göğsün
kapatılmasıdır. Başın-saçların kapatılmasına ilişkin bir
emrin o ayetten çıkarılması zorlama ile bile mümkün
olmaz. Sünnetten de buna kanıt yoktur.
“Bu ayetten anlaşılır
ki kadının göğsü ve boynu avrettir, yabancı erkeklerin
görmesi caiz olmaz.”
Nûr 31’den açıkça
çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır.
Şunu da unutmamak
zorundayız: Abdest, vücudun açık havaya maruz
bölgelerine uygulanır. Eller-kollar, yüz, ayaklar ve baş
bu organlardır ve abdest bu organlara uygulanan bir
temizlik hareketidir. Asrısaadet’te, abdesti,
kadın-erkek herkes toplu halde aynı yerde, hâttâ aynı
kaptan alabilmekteydi. Bunun, örtünme emrinden önce
olduğu, sonradan kaldırıldığı yolunda en küçük bir beyan
yoktur. Olsaydı, özellikle kadını baskı altında tutmak
isteyenler, bunu anında kayıtlara geçirirlerdi.
Halid Fuat Âlem’in,
‘La legge del Corano non impone il velo’ (Kur’an yasası
türbanı dayatmaz) başlıklı yazısından birlikte okuyalım:
“Türban konusunda
dinci-İslamcı cephe yalan söylemekten, gerçeği
saptırmaktan başka bir şey yapmıyor. Her zaman olduğu
gibi. Türkiye’nin huzurunu kaçıran, ülkemizi ve
insanlarımızı büyük kaosa sürükleyen türban fesadını
Allah’ın buyruğu olarak yutturmak, fitnecilik
yapmaktır.”
“Pandora’nın kutusu artık açılmıştır,
yalanlar birer birer ortaya çıkacak, putlar birer birer
kırılacak ve kadınlarımız gerçekten özgürlüğe
kavuşacaklardır. Anlamı yoruma izin vermeyecek kadar
açık bir ayet konusunda iki Diyanet İşleri Başkanı
anlaşamıyorsa, o zaman, AKP iktidarının uşağı Hacivat
feylesofların iznine gerek
kalmadan, bu konuda herkes söz söyleme hakkına sâhip
olur.”
Özdemir İnce’nin bu
yazısının daha açık anlamı şudur:
Halkımızın ‘sıkma
baş’ diye tanıttığı bu ‘kapatma’, İslam ile değil,
Talmut Mûseviliği ve Pavlus Hıristiyanlığı ile izah
edilebilecek bir tavırdır. Bir rahibe kıyafetidir. İslâm
adına bir Hıristiyanlaşma eğilimidir.
İsa yaşadığı sürece
ona hep kötülük eden, ölümünden sonra ise İsa’nın dinine
girerek bu dinî teslise oturtmayı başaran Yahudi asıllı
Pavlus, kadının başkaları içinde konuşmasını bile
yasaklıyordu. İslâm dünyasına bulaştırdıkları rahibe
usulü baş kapatmayı da kadının ev dışına çıkmasını da
dinleştiren Pavlus’tur. Şöyle diyor:
“Kiliselerde kadınlar
sükût etsinler; çünkü onlara söz söylemek için izin
yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi tabi olsunlar.
Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına
sorsunlar.” (I. Korintoslular, 14/34-35)
Müslüman dünyanın
kadına bakışı, özellikle siyasal İslamcıların türban
anlayışı Pavlus paralelinde bir anlayıştır.
Kadının namaz
sırasında örtünmesi meselesine de değinmek gerekir. O
halde, namazda örtünme meselesini iki durumu birbirinden
ayırarak değerlendirmek zorundayız:
1. Namaz sırasında
yabancı erkeklerin (namahremlerin) kadını görmesinin söz
konusu olduğu durum: Bu durumda kadın örtünme şartlarına
uymuş olmalıdır.
2. Namaz sırasında
yabancı erkeklerin görmesi söz konusu olmayacak durum:
Bu durumda kadın namazını istediği giysi ile kılar.
Allah’a karşı örtünme söz konusu edilemez. Kadın,
evinde-odasında bir başına namaz kılacaksa neden
örtülere bürünsün!
Başın ve saçların
örtünmesi iddia ve talebi, Haçlı kurmay odakların
Müslüman dünyayı kendi içinde bölmek için kullandıkları
bir oyundur.
Örtünme adı altında
Müslüman kadının başını, rahibe usulü sarıp sarmalamanın
bir ayrımcılık unsuru olarak devreye sokulması, 1960’lı
yıllara gider. Fitne kotarımının patronu ABD,
destekçileri ise ABD’nin kullandığı ‘Allah ile aldatma
basını’ ve onun öncü kalemleridir. Bu öncü kalemlerin
başında hızlı ABD’ci Mehmet Şevket Eygi ile onun
gazetesinde istihdam ettiği Şule Yüksel vardır.
ABD, ektiği bu fitne
ve tefrika tohumlarının meyvelerini 1990’lı yılların
sonlarında, “Türban Misyoneri’ olarak
adlandırdığı Merve Kavakçı ile almayı denemiş, başarılı
olamamıştır.
Başarılı olamamıştır
ama Merve Kavakçı aracılığıyla, bu işe verdiği önemi ve
bu yolla Türkiye’ye darbe vurma iradesini ortaya koymayı
da ihmal etmemiştir. ABD’nin bu işler için kullanmak
üzere CIA’ya kurdurduğu ‘ABD Uluslararası Din Özgürlüğü
Komisyonu’ eliyle davet edilen Merve Kavakçı tam bir şov
aracı olarak eyalet eyalet dolaştırılmış, Türkiye
aleyhinde konuşturulup alkışlanmıştır.
Merve Kavakçı
üzerinden oynanan oyun bu kadarla da kalmamıştır:
Hazırlanan ve işletilen bir tezgahla, Birleşmiş
Milletler’de, ABD Kongresi’nde ve daha onlarca kurumda
konuşturulan Kavakçı, İngiltere tarafından da ele alınıp
Lordlar Kamarası’nda, Türkiye’de din özgürlüğü olmadığı’
yönünde bir konuşma yapmak üzere davet edilmiş ve bu
konuşmayı Lordlar Kamarası’nda 2 Kasım 2000 tarihinde
yapmıştır.
2008 yılındaki RT
Erdoğan kotarımlı AKP denemesi üçüncü denemeleri. ABD,
Bakalım bunda başarılı olabilecek mi?
Cumhuriyet
değerleriyle baştan beri kavgalı olduğu kanaati var olan
AKP iktidarı tarafından, Anayasa değişikliği ile
çözülmeye girişilince, çözülmek şöyle dursun ‘kördüğüm’
haline gelerek Türk halkının gırtlağını sıkmaya başladı.
RT Erdoğan’ın baş danışmanı olan Cüneyt Zapsu, türban
konusunu Türk siyaset ve medya tarihinde görülmemiş bir
üslupla değerlendirdi. Şunu söyledi: “Başörtüsünü
çıkar demek donunu çıkar demekten farksızdır”
(Hürriyet, 6 Mart 2008)
Bu söz, özellikle
başı açık Müslüman-Türk hanımları camiasınca “Yâni
biz donsuz mu sayılıyoruz?” kaygısına yol açtı.
Kısacası, AKP, ilk
gününden itibaren türban meselesini bir tahrik ve kaygı
unsuru olarak öne çıkarmış; konuya hep bu üslûp ve
zihniyetle yaklaşmıştır.
Tarih önündeki
görünen müsebbipler ise iktidar partisi olan AKP ile,
TBMM’ye girdiği günden beri ona koltuk değneği (tabir
halkındır) olan MHP’dir.
Türbanın bu şekilde
dayatılmasının, sonra da demin değindiğimiz ‘nifak
yöntemi’ ile çözülmeye çalışılmasının temelinde Allah
rızâsı ve din değil, siyasal çıkar ile erkek
hegemonyasını tehlikeye atmama kaygısı vardır.
Özetleyelim: Siyasal
İslam’ın savunduğu tesettür, İslami hassasiyetlere
değil, Hıristiyanî hassasiyetlere uygundur ve bu
şekliyle, bir Hıristiyanlaştırma temayülünün
göstergesidir. Zâten bu gösterge, bunun yıllarca siyasal
istismarını yapan AKP Genel Başkanı RT Erdoğan
tarafından da dolaylı bir biçimde ifâde edilmiştir.
Erdoğan, İspanya’da verdiği ünlü demecinde, bugünkü
türbanın bir siyasal simge olarak alınmasının kimseyi
ilgilendirmediğini ifâde ederek türban bayraktarlığı
yapan siyasetlerin esas niyetini ve arka planını ortaya
koymuştur.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN BAŞ PUTU: DÜNYALIK
İslam’ın Türkmen yorumunun yarattığı
Anadolu Hümanizmi ve onun aşılamamış lirizm ustası
Yunus’un hayat anlayışında insan, yalnız paylaştığı
şeylerin sahibidir; yığdığı şeylerin değil. O halde,
esas sâhip olan, paylaşandır, biriktiren değil...Paylaşabilen
sevebilendir ve sevebilmenin mutluluğunu tatmak,
paylaşabilmekle elde edilir.
Bugünkü dünyaya
bakarsanız, bu putun, tam materyalizm olan komünizmle,
pratik materyalizm olan kapitalizmde aynı kudret ve
saygınlık burcuna oturtulduğunu görürsünüz.
Kapitalist emperyalizmin kurnaz
çocuklarından İngiliz devlet adamı Churchill bu gerçeği
açıkça itiraf etmiştir. Şöyle diyor:
“Komünizm, sefaletlerin eşit paylaşımı,
kapitalizm ise nimetlerin adaletsiz paylaşımıdır.”
Hemen söyleyelim: Kur’an mal ve parayı
hayatın biricik veya egemen değeri sayanların dinî
olamayacağını açıkça söylemektedir. İslâm Peygamberi
tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir:
“Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır.
Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır.”
Mal putu ile din
istismarını birlikte kullanabilecek konuma gelmiş
kadroların ve siyasetlerin egemen olduğu bir toplum,
cehennemini daha bu dünyada kendi eliyle kurmuş
demektir. Allah ile aldatanların âdeta cenneti haline
gelmiş Türkiye, Allah ile aldatan dinci odakların
sermaye ve serveti de ellerine geçirdikleri bir ülke
olmuştur.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN KAMU HAKKI TALANI
24 Ağustos 2001
tarihli Star gazetesi köşe yazımdaki bir cümle Türk
ilahiyat literatüründe ilk kez telaffuz edilen çok
sarsıcı bir cümle idi.
“Hz. Peygamber,
kamunun haklarına, mallarına musallat olanların,
Kur’ansal deyimiyle, ‘gulûl suçu işleyenlerin’ cenaze
namazlarını kılmazdı. Bu Muhammedi tavır: Türkiye’yi
yönetenlere, siyasetçilerimize, kamu mevkilerinin su
başlarında bulunanlara, ibadetleri şov aracı yapanlara
ithaf olunur.”
Hz. Peygamber, kamu
malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların
cenaze namazını kılmamıştır. (Zâdü’l-Mead, Beyrut 1981
baskısı, 1/515, 3/107-108)
“Bir harp sonrasında
Hz. Peygamber’e: ‘Filanca, falanca şehit oldu’ diye
tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi:
‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu
cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından
çaldığı bir giysidir.’ Hz. Peygamber bunun ardında
Hattab oğlu Ömer’i çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey
Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız
ve yalnız müminler gidecektir.”
ALLAH İLE ALDATMANIN
TİCARET BİLANÇOSU
Alkolsüz kolonya
aldatmacası bu aldatmaların en iğrençlerinden biridir.
Alkolsüz kolonya dendiğinde, bunun arkasından
birilerinin yeni marka bir kolonya çıkacağını ve bunun
reklamını sıfır harcamayla din üzerinden yaptıklarını
herkes anladı ama kimse çıkıp sormadı veya söylemedi ki,
İslam, alkolün içilmesini, sâdece bunu yasaklıyor. İlaç,
temizleyici, deodorant, parfüm halinde kullanılan alkol
ile İslam’ın bir alıp vereceği yok. Ne demek alkolsüz
kolonya?!
Helal gıda kalpazanlığı
bir diğer aldatma şeklidir. İslâm fıkhına yalan
söyleterek “Hıristiyanların kestikleri etler yenmez”
sloganıyla Müslümanları aldatıp hijyen kurallarına
uymadan kesilmiş kaçak etleri “İslami kurallara göre
kesilmiş” veya ‘helal gıda’ teranesiyle hem de daha
yüksek rakamlarla satanlar Allah ile aldatmanın
sokakları dolduran simsarlarından sâdece bazılarıdır.
Oysaki, değil bir
mezhebin fetvası, bütün mezheplerin ittifakıyla,
Ehlikitap diye anılan Yahudi ve Hıristiyanların
kestikleri etler, hiçbir kayıt ve şart aranmaksızın
helaldir; yenir. Yeter ki kesilen hayvan eti yenen yâni
helal bir hayvan olsun.
Tarihin en büyük dinci soygunu
sayılan bir olayı bir kez daha
hatırlayalım: 26 Ocak 2004 tarihli Der Spiegel dergisi
Almanya’da yaşayan Müslüman Türk işçilerden 5 milyar
Euro tutarında bir şeriat vurgun yapıldığını
bildiriyordu. Der Spiegel’in haberindeki ayrıntıya göre,
Kombassan, Yimpaş ve Jet-Pa gibi, Allah ile aldatan
dinci şirketler “Faiz haramdır, paraları bize verin,
size kârdan pay verelim” diyerek Müslüman Türk
işçilerden akıl almaz meblağlarda paralar
toplamışlardır. Bırakın kârı, kendileri bile geri
ödenmeyen bu paraların ne olduğu Alman hükümetince de
araştırılıyor. Ve haberden bâzı satırlar:
“TBMM komisyonuna
bilgi veren İslami holding mağdurları, inanç sömürüsüyle
kandırıldıklarını söylediler. Mağdurlar şöyle konuştu:
‘bizle beraber camiye gelip namaz kıldılar. Aynı seccade
üzerinde oturduk, konuştuk. Bizi camide soydular.”
Cumhuriyet gazetesi,
1 Haziran 2005 tarihli nüshasında manşete şunu
çıkarıyordu:
“İşadamları da Soyuldu”
“ATO Başkanı Sinan Aygün, ‘İslami
Holding’ olarak adlandırılan kayıt dışı şirketlerde
batırılan kaynakların yeni bir bankerler krizine
dönüştüğünü söyledi.”
Ankara Ticaret Odası
Başkanı kaynaklı bu haberden bâzı satırlar aktaralım:
“İslami holding
tabirinin bizatihi kendisi bir aldatma ve cürümdür. Ne
demek İslami holding? İslami terör denince tepemiz
atıyor da İslami holding denince neden sesimiz çıkmıyor?
Hâlâ anlayamadık mı ki, İslami holding tabirinden
şikayeti olmayanların er geç varacakları yer İslami
terördür.”
Şunu sorabilme
noktasına bir türlü gelemedik: Ticareti ticaret gibi
neden yapmıyorsunuz da satımı hızlandırma aracı olarak
Allah’ı ve dinî kullanıyorsunuz!? Bu, dine ve insan
haysiyetine saygısızlık değil mi?
Endüstri Holding adlı
‘götürücü’ şirketinin genel koordinatörlüğünü yapmış bir
kişinin, Ramazan Arıkan’ın açıklamalarını Cumhuriyet
gazetesi bir ibret tablosu halinde önümüze koydu. Arıkan
şöyle diyor:
“Görev yaptığım endüstri Holding’de 11
bini aşkın ortaktan 550 milyon mark toplanmış. Şu anda
kasada para yok.”
(Cumhuriyet, 22-25 Ağustos 2003)
Allah ile aldatmanın
ticaret bilançosu konusunda tarihsel bir ibret tablosu,
dinci siyasetlerin tarihsel başbakanı Erdoğan’ın 28
Mayıs 2006 tarihli Berlin toplantısında yaşandı. Dinî
kullananlar tarafından, “Faizsiz kazanç vereceğiz”
vaadiyle soyulduklarını, 30 milyar Euro’nun üstünde bir
paranın ortadan yok olduğunu, bu dinci soyguncu
şirketlerin Recep Tayyip adını kullanarak güven
yarattıklarını söyleyerek yakınan ve yardım isteyen
vatandaşlara, “Parayı verirken bana mı sordunuz?”
demesinin yarattığı infial büyük oldu.
Allah ile aldatanlar
sayesinde dünya yeni bir tip tanıdı: Aldatılmış hain.
Bu paraları verenler, öyle sanıldığı ve
iddia edildiği gibi, saf duygularına yenik düşerek
aldanmadılar. Bunların büyük kısmı, bu paraları
vuranların yürüttükleri ‘Atatürk Cumhuriyet’ine hıyanet’
tezgahında yer almayı da istediler.
Paralar sâdece ‘faizsiz kazanç’ için
verilmedi: ‘Kafir Mustafa Kemal’in küfür devletini
yıkmaya yönelik cihatta yer almak için’ verildi.
Hiçbir kitle aldatılmak istemeden
aldatılamaz.
En azından uzun süre aldatılamaz. Kabala geleneğinde
ölümsüz bir deyiş vardır:
“Aldanmak
istenen aldanır.”
Aldatılmak hiçbir
toplumun kaderi değildir. Onu kendisinin kaderi yapan,
aldatılan toplumun kendisidir.
FAİZSİZ KAZANÇ
ALDATMACASI
Faiz diye tercüme
edilen sözcük riba sözcüğüdür. Riba sözcüğünün sâdece
faiz kelimesiyle sınırlanması doğru değildir. Riba
kavramının bugünkü banka faiziyle eşitlenmesi ise açık
bir saptırmadır.
Kur’an-ı Kerim’de 7 yerde geçen riba,
kelime anlamıyla, anamal ve anaparaya yapılan ilavedir.
Din dilinde bu, karşılıksız artış diye ifâde edilir.En
doğrusu, ribayı emek ve gayret karşılığı olmayan her
türlü artış diye anlamaktır.
Hz. Peygamber, ödünç
verilen şeylerin ayniyle iadeleri sırasında yapılacak
ilavelerin riba olduğunu belirtmiştir. Örneğin, bir
ölçek arpanın yerine bir buçuk ölçek, bir altının yerine
2 altın almak ribadır. Banknotlar ise, reel değerleri
olmadığından, meselâ 100 lira karşılığında 110 lira
almanın riba kavramı içine girip girmeyeceği
tartışılacaktır. Çünkü banknot, sâdece üzerine konan
nominal değerle bir anlam ifâde etmektedir.
O halde, bütünüyle
nominal değerler üzerinden işleyen banka faizlerinin ve
banka faizciliğinin, Kur’an’daki riba kavramı içine
girdiğini söylemek isâbetli olmayacaktır.
Gerçek şu ki, Kur’an,
riba yasağını, paranın ekonomide dolaşmasını sağlamak
için getirmiştir.
Şu bir gerçek ki,
Kur’an’ın getirdiği riba yasağının temel amacı,
ihtiyacını gidermek için borç almak zorunda kalan
yoksulun büsbütün mahvolmasını önlemek ve onu,
çaresizlerin kanını emen kodaman zümreye karşı
korumaktır.
Mısırlı bilgin Ebu
Zeyd, işin püf noktasını şöyle ifâde ediyor:
“Riba yasağı,
ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmak zorunda kalan
fakir kesimin istismar edilmesine karşı bir yasamadır.”
“Bugünkü bankalar
riba esasına göre işlememektedir; tam tersine, tasarruf
sahiplerine kâr payı (ribh) vermekte, borçlulardansa
getiri (faide) almaktadır. Dolayısıyla, modern
bankacılık sistemleriyle Kur’an’ın haram kıldığı ve
alanlar için şiddetli azap vaat ettiği riba arasında en
küçük bir ilişki söz konusu değildir.”
Günümüzde den
üzerinden reklâm yapıp kazanç sağlama yolunu tutan Allah
ile aldatma odakları, Kur’an’daki riba ile ilgisi
bulunmamasına rağmen, banka faizini ‘haram’ ilan
etmekte, öte yandan “Biz kârdan pay veriyoruz”
diyerek dindar halkın mevduatını toplayıp modern
bankacılığın en acımasızını yapmaktadırlar. Banka faizi
riba değildir demeleri halinde, Müslüman kitleyi
kendilerine çekmede bir özellikleri kalmayacağını
bildiklerinden din adına yalan söyleme yolunu tercih
ederek dinlerini ve ahiretlerini satarak dünyalık
devşirmektedirler.
ALLAH İLE ALDATMANIN
SOSYAL DEMOKRASİYE KARŞI KULLANILMASI
Sosyal demokrasi
Türkiye’de, üç karmaşanın (veya saplantının) gölgesi
altında bulunuyor. Bu üç karmaşa şu başlıklar altında
verilebilir:
1. Dinci karmaşa
(Allah ile aldatma veya siyaset dinciliği),
2. İdeolojik karmaşa
(solculuk),
3. Sömürgeci karmaşa
(küresel sömürü).
Bir zamanlar,
Türkiye’ye, Yeşil Kuşak islamı denen Amerikan marka bir
İslam ile kullanan ABD, bugün aynı oyunu Ilımlı İslam ve
BOP söylemiyle yürütüyor. Bu son oyunun önemli
sloganlarından biri de “Sosyal demokrasi bir sol
söylemidir” iddiası olmaktadır.
Bugün, okyanus ötesi
politikaların hizmetinde yol alan dinci aldatılmışlar,
Türkiye aleyhine sergiledikleri takkeli-sarıklı hıyaneti
“Sosyal demokrasi solculuktur” sloganıyla da
pazarlamaktadırlar. Arkalarındaki güç, Yeşil Kuşak’ın
arkasındaki gücün ta kendisidir.
Yeşil Kuşak İslamı
veya Ilımlı İslam şeytanlığına takılmadan baktığımızda
gerçeğin şu olduğunu anlamakta gecikmeyiz: Kur’ansal ve
Muhammedi çehresiyle, yâni özgün şekliyle İslam, tam
anlamıyla bir ‘sosyal demokrat din’ olarak önümüzdedir.
Önümüzdedir ama hayatımızda değildir. Hayatımızda
olmasına Haçlı odaklarla onların Müslüman
coğrafyalardaki hizmetkarları izin vermiyorlar.
Sosyal demokrasi
bugün artık bir ideolojik kavram değildir. Bir zamanlar
onu sol ideolojinin pankart yapmış olması, sosyal
demokrasi ile ilgili bugünkü gerçeği değiştirmez.
Bugünkü gerçek şudur:
Çağdaş, müreffeh Batı
ülkelerinin en “sosyalist” sayılanları ne kadar sosyal
demokrat iseler, en kapitalist sayılanları da aynı
derecede sosyal demokrattır. Finlandiya, Norveç, İsveç
nasıl sosyal demokratsa, Fransa, Almanya, İngiltere,
İsviçre de aynı şekilde ve aynı oranda sosyal
demokrattır. Bu ülkelerde kimsenin soldan, solculuktan
falan söz ettiği yok. Çağdaş devletin, olması
gerekenleri tespit edilmiş, durması gereken yeri
belirlenmiştir. Vazgeçilmez gerçek, sosyal demokrasidir.
Günümüz demokrasisi kendini artık ‘Marksist’ olarak
tanımlamıyor. Kökeni öyle olsa da öyle tanımlamıyor.
Çünkü o kabuktan kurtuldu, kabuğun içindeki özü aldı.
Bırakın Avrupa’yı, ABD ve Japonya’da bile sosyal
demokratların talepleri, projeleri, yöntemleri etkili
oldu, hayata yön verdi.
Hukuk ve refah
devletinin olmazsa olmazı sayılan sosyal demokrasi, iyi
niyetli kapitalizm ile iyi niyetli sosyalizmin
evliliğinden doğdu. Berlin Duvarı’nı yıkan da işte bu
evliliktir.
Artık şunu görmek
zorundayız: İnsanlık, bir ortak-evrensel refah modeline
ulaştı. Bugün, bir tek ilerlemiş ülke gösterilemez ki
sosyal demokrasiyi dışlamış olsun. Sosyal demokrat bir
siyaset ve yönetim, ideolojik açıdan solcu olabileceği
gibi sağcı da olabilir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
KÜRESEL-EMPERYALİST TEZGAHLARI
Müslümanı Allah ile
aldatmayı esas almış emperyalist oyunun üç tarihsel
tezgahına tanık olmaktayız:
1. Alman tezgahı (1.
Dünya Harbi’ne sokma oyunu),
2. AB tezgahı (Avrupa
Birliği’ne üyelik oyunu),
3. ABD tezgahı
(Ilımlı İslam ve Yeni Osmanlıcılık modeli diyerek
çökertme oyunu).
Müslümanı Allah ile
aldatmanın Alman tezgahı, Almanya’nın, kendisini, çöküş
sürecinin en ağır sancılarını yaşayan Osmanlı
İmparatorluğu ve ona bağlı milyonlarca Müslüman kitlenin
kurtarıcısı olarak propaganda etmesiyle başladı.
Esasında Almanların bu siyasetlerle ulaşmak istedikleri
iki ana hedef vardı:
1. İngilizlerin
kumandası altındaki Müslüman sömürgeleri, ‘Müslümanların
esas koruyucusu’ Almanya’nın yanına çekmek için
İngiltere’ye karşı kışkırtıp İngiliz egemenliğini
Almanlar lehine sarsmak,
2. Artmakta olan ve
artması için sürekli teşvik edilen Alman nüfusu,
bereketli Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yeni
yerler açmak.
Osmanlı ordusunun,
Prusyalı subaylarca eğitilmesiyle işe başlanır. Bunu,
silâh ticareti, demiryolu imtiyazları (Bağdat Demiryolu
gibi) izler. Alman malları, Osmanlı pazarında diğer
emperyalist ülke mallarını piyasadan sürer.
Almanların Yakın
Doğu’daki en büyük başarılarından biri de Osmanlı
ordusunu, Alman emperyalizminin vurucu güçlerinden biri
haline getirmeleridir.
1914 yılına
gelindiğinde, bizzat Almanların bile, başlattıkları
Birinci Dünya Harbi’ni kaybetmek üzere oldukları ortaya
çıktığı bir sırada, yine Allah ile aldatma tezgahı
çalıştırılarak Osmanlı Padişahı ve Halife olan, V.
Mehmet Reşat’a, Almanlar lehine ‘Cihad-ı Mukaddes’ veya
‘Cihad-ı Ekber’ ilan ettirildi ve şeyhülislam tarafından
askerlere okundu. Fetvayı dinleyen Osmanlı askerleri,
‘Hacı Wilhelm’in yaptırdığı Alman Çeşmesi’nden su içip
‘Hacı İmparator’a dua ettikten sonra, Alman emperyalizmi
uğruna Ruslarla savaşıp ölmek üzere, Sarıkamış cephesine
doğru yol aldılar. Ve 90 bini aşkını Allahu Ekber
Dağları’nda hayatlarını feda ettiler.
Yüz bin civarında
Türk askeri orada ne için öldü biliyor musunuz? Bir
zafer kazanmak için değil. Böyle bir zaferin söz konusu
olmayacağını asker olan herkes anlardı. Gerekçe, Polonya
Cephesi’nde Almanları sıkıştıran Rusların kuvvetlerini
bölüp Sakıramış’ın yaratacağı tedirginlikle Rus
askerinin bir kısmını Kafkas Cephesi’ne sevk ettirerek
Almanları rahatlatmaktı. Ölecek olan Türk askeriyse bu
gerekçe bile yeterdi. Tarih boyunca, Yemen’den Kore’ye
kadar hep böyle olmadı mı?
Bu bir yorum
değildir. 2 Ağustos 1914 Osmanlı-Alman gizli ittifak
antlaşmasına göre, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı Alman
general Bronsart von Schellendorff’a verilmişti.
Bu Haçlı general,
1936’da yayınladığı Sarıkamış anılarında şöyle diyordu:
“Türkiye’nin savaşa
ne zaman gireceğine Alman Genelkurmayı karar verdi.
Kafkasya’ya saldırılması fikrî de bizimdir. Amaç,
düşmanlarımızın ordu birliklerini buralara kaydırarak
birinci derecede önemli olan esas cephelerdeki Alman
ordularına karşı düşman baskısını azaltabilmekti. Süveyş
Kanalı’na yapılan harekat da aynı nedenle yapılmıştır.
Yoksa Türklerin Mısır’ı fethetmeleri için değil.”
Bugünün demokrasi ve
özgürlük öncüsü ABD’nin ikinci dünya savaşındaki
politikasının esası, bir yandan Hitler’i kullanarak
Rusya’yı çökertmek, öte yandan Rusya’yı kullanarak
Hitler’i yok etmek olmuştur. Parasının üstündeki
‘Allah’a güveniriz biz’ ifadesinin ABD’cesi işte budur.
Yâni “Allah’ı kullanarak kitleleri aldatırız biz.”
ALLAH İLE ALDATMANIN
VATİKAN TEZGAHI:
DİNLERARASI DİYALOG
İdeolojilerin çökmek
üzere olduğunu, dinlerin yeniden sahneye oturacağını, o
gün geldiğinde en şanslı dinin İslam olacağını, Batı’nın
büyük beyinlerinden Arnold J. Toynbee daha 1940’lı
yıllarda Batı stratejistlerine, siyasetçilere söylemiş,
tedbir almalarını istemişti.
Luther’e göre,
Kur’an,
Hıristiyanlığı yıkmak için şeytanın Muhammed’e öğrettiği
bir şer ürünüdür. Hz. Muhammed ise peygamber değil,
İsa-Mesih’in misyonunu baltalamak isteyen bir deccaldır.
Bugün, Büyük Ortadoğu
Projesi (BOP) ve Dinlerarası Diyalog projesi olarak
açıkça telaffuz edilen İslam ülkelerini sömürgeleştirme
projelerinin stratejileri 1950’li yıllardan itibaren
uygulamaya kondu.
Dinlerarası Diyalog, 1962-65 yılları
arasında geliştirilmiş bir Vatikan projesidir.
Bu projenin dinsel dayanağı olan ve 1965 yılında
aktedilen H. Vatikan Konsili, faaliyetine esas olan
Nostra Aetate unvanlı belgede Müslümanlara epey yer
ayırmıştır. Diyalog adlı misyonerlik faaliyetinin esas
hedefi Müslümanlardır. Nostra Aetate’nin Müslümanlara
ayrılan kısmında Hz. Muhammed’in nübüvveti kabul
edilmemiştir. En insaflı ve en ileri olanlarının
ağızlarının yarısıyla söyleyebildikleri şudur:
“Hz. Muhammed,
Tanrı’nın putperest Arapları İsa Mesih’e hazırlasın diye
gönderdiği pedagog eğitimcidir. Görevi böyle bir
hazırlamadır, peygamberlik değil. Ama bu görev de iyi
bir hizmettir, makbul bir hizmettir.”
Proje
Hıristiyanlarındır; Müslümandan istenen ise bu projeye
destek vermek, yâni AB-Vatikan tarafından belirlenen
hedeflere varmada hizmetçilik yapmak, dolgu maddesi
olarak kullanılmaktadır. Bizim ‘diyalog avukatları’
istedikleri kadar ‘diyalog yoluyla tebliğ yapacağız
desinler, Papa II. John Paul daha o günlerde şunu
açıklamıştır:
“Dinlerarası diyalog,
kilisenin Hıristiyanlaştırma yâni misyonerlik
faaliyetlerinin bir parçasıdır.”
Hem BOP’ta hem de
dinlerarası diyalogda rol alabileceklerin yumuşak
karınları bulunmuştur: Atatürk mirasından rahatsızlık.
Kur’an’ın tebliine
yol açmak için diyalogcu olduk diyorlar. Peki, Kur’ansal
tebliğ, Yahudi ve Hıristiyanlar dışında kimseye
uzanmıyor mu? Neden Budistler veya Hindularla
diyalogunuz yok?
Hâttâ, süper
Hıristiyan güçler dışında bir Hıristiyan ülke veya
kitleyle bile diyalogunuz yok! Varsa yoksa Vatikan ve
ABD. Orada sizi cezbeden ‘Allah rızâsı mı’ yoksa para ve
güç mü? Hangi Hıristiyan’la Diyalog Kuracağız?
Hz. İsa’nın vahyine
inanarak mümin olan Hıristiyanla mı, yoksa İsa’dan
yıllar sonra onun dinine girip bu dindeki tevhit
unsurlarını bir bir bertaraf ederek İsevi vahyi şirke
bulaştıran Pavlus Hıristiyanlığı ile mi?
Hz. İsa’nın tebliğ
ettiği dinde Hz. İsa beşerdir ve peygamberdir. Pavlus’un
oluşturduğu kilise Hıristiyanlığında ise Hz. İsa
Tanrı’dır. Bugünkü Hıristiyanlıkta peygamber,
Pavlus’tur. Pavlus, kendisini Rabbin elçisi diye
tanıtıyor. Kilisedeki sıfatı budur. Halbuki Kur’an’a
göre, ‘Rabbin elçisi’ sıfatı İsa’nın sıfatıdır.
Diyalogun temel hedefi Hıristiyanların
Müslümanlaşmasını önlemektir. Fakat Müslümanlar
zayıflayıp Hıristiyan dünyaya muhtaç hale gelince
diyalogda maksat değiştirildi. Müslümanların
Hıristiyanlaştırılması esas oldu.
Batı, İslam dünyasına yüzlerce ölüm
göstererek onun yüreğini korkuyla dolduruyor, ardından
da onu iki büyük ve ölümcül sıtmaya râzı ediyor. Bu
sıtmalardan biri AB-Vatikan patentli
‘Dinlerarası Diyalog’
sıtması, ikincisi ise ABD patentli
‘Ilımlı
İslam’
sıtmasıdır.
ABD’nin ‘dine dayalı
soğuk savaş siyasetleri’nin teorisyeni William Christian
Bullitt’tır.
Vatikan’ın 1960’larda başlattığı
‘Dinlerarası Diyalog’ projesini, siyaset alanında ilk
telaffuz eden de Bullitt olmuştur. Ona göre,
“dinlerarası diyalog, Sovyetler birliğine
karşı kullanılacak en önemli silahlardan biridir.”
Diyalogun başını
çeken CIA menşeli lider ise Evangelist papaz Frank
Buchman idi. Buchman, Allah ile aldatma lügatinin önemli
söylemlerinden birini kullanarak ünlü Şato’da topladığı
her dinden işbirlikçiyle Evangelist ABD egemenliğinin
programını yürütüyordu. Kullanılan başlık, ‘Moral
Rearmament’ (Yeniden mânevî silahlanma) idi.
Evangelist Şato
ayrıca, 1950’lerden başlayarak Türkiye’de bir dizi
‘Komünizmle Mücadele Derneği’ örgütleyecektir. Bu
derneklerin Allah ile aldatma tezgahının en yaman
kuruluşları arasında olduğunu en iyi bilenlerden biri de
bu satırların yazarıdır.
Arkasından 1951
yılından başlayarak aynı merkezden güdülen ve aynı amaca
hizmet eden ‘İlim Yayma Cemiyetleri’ kurulup
yaygınlaştırılacaktır.
İstanbul’da ‘Ekümenik
Patrikhane’ ad ve tabelasıyla bir Hıristiyan devletinin
kurulması gününün geldiği ilan edilmiştir. Yaşadığımız
günler, ‘Ekümenik Patrikhane’ye ‘ekümenya’ yâni toprak
hazırlamanın hızlandırıldığı günlerdir. Vakıflar
Yasası’nın, “Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit
edici niteliktedir” gerekçesiyle veto edilmesine
rağmen hiçbir yeri değiştirilmeden yeniden çıkarılması
rastlantı değildir.
ALLAH İLE
ALDATMANIN ABD TEZGAHI:ILIMLI
İSLAM
ABD’nin Türkiye’de
İslam meselesine el atmasının tarihi 1940’lara gider.
Atatürk ölür ölmez işe hemen el koydular ve 1940’ların
sonlarına doğru İnönü’nün mukavemetini kırdılar.
Türkiye’de ABD lehine ve Türkiye aleyhine
İslam-din tezgahı kurulmasına yâni ülkenin Allah ile
aldatılma sürecinin faal hale gelmesine ilk geçit veren,
İsmet İnönü’dür.
Cengiz Özakıncı şöyle bir değerlendirme
yapıyor:
“Atatürk döneminin
dinsiz, Tanrıtanımaz, kafir, komünist olduğu iddiası
Siyasal İslamcıların, ABD’nin Türkiye’ye girdiği yıl
başlattıkları ve bugüne kadar kesintisiz biçimde
sürdürdükleri yüz kızartıcı bir yalandı. Atatürk
döneminde din özgür fakat dinin siyasete alet edilmesi
yasaktı. Türkiye ABD güdümüne girince, siyasal
İslamcılık ve dinin siyasete, ticarete alet edilmesi
serbest bırakıldı. ‘Çocuklara okullarda din dersi
verilmiyordu, şimdi din dersleri koyacağız’ diyenler
yalan söylüyorlardı. Yapmak istedikleri, Atatürk
döneminde okutulan din dersi kitaplarını ortadan
kaldırıp yerine Amerika’nın ve Amerikan işbirlikçisi
Siyasal İslamcıların işine yarayacak biçimde yeniden
yazdırılacak başka din dersi kitapları koymaktı.”
“1948 yılında İsmet
İnönü’nün millî eğitim bakanı, ilkokullarda okutulmak
üzere Müslüman Çocuğunun Din Kitabı adıyla bir ders
kitabı yayınlayacak ve böylece ABD yardımlarını sürmesi
sağlanacaktır. Gelgelelim, bu kitap Atatürk döneminde
okutulan din dersi kitabının tersine, çocukları
tarikatların ve hurafelerin tutsağına dönüştürücü
nitelikte olduğu için şimşekleri üzerine çekti. Öyle ki
dönemin en katı İslamcı yayın organı olan Sebilürreşad
bile, CHP’nin yazdırdığı bu yeni kitabı tarikatçılıkla
suçluyordu. Amerika dinsel aydınlanma istemiyordu,
tersine, kendisine bağlı İslamcıların buyruklarına boyun
eğerek ABD’nin istediği her yere savaş için koşacak ve
niçin gidiyorum diye sormayacak kuşaklar
yetiştirilmesini istiyordu.” (Özakıncı, İblisin Kıblesi,
179, 182-183)
1950’li yıllarda ABD,
din istismarının şampiyonu olan Demokrat Parti ve
Menderes kadrosunu kullanarak İslam meselesine fiilen el
koymaya başladı.
ABD, Türkiye’deki
Amerikan okullarının 1930’lu yıllarda Atatürk tarafından
kapatılmasının intikamını, 1950’li yıllarda Atatürk’e
söven imamlar yetiştirilmesini destekleyerek alıyordu.
(Özakıncı, anılan eser, 33)
‘Din üzerinden
Amerikancılık’, 1960’lı yıllarda İslam’a hizmetle
Amerika’ya hizmeti eşitleyen’ ABD İslamcılarını
köşebaşlarına oturtmaya başlamıştı. Gerekçe hazırdı:
Komünizme karşı çıkmak, Allahsız Rusya tehdidini aşmak.
Bugün, iki binli
yıllardayız. Tarih ve Tanrı göstermiştir ki, Türkiye’nin
sıkıntı ve felaketlerine sebep olan esas ‘Allahsızlık’
Rusya’dan değil, ABD’den gelmiştir ve gelmeye devam
etmektedir.
Asırlardır, Hz. Muhammed’e ‘deccal’ diyen
Haçlı güçlerle, yıllardır Atatürk’e deccal diyen dinci
tahripçiler kol kola girmişlerdi. İkisi de ‘deccal’a
vuruyordu. Ama birilerinin
deccalı Muhammed Mustafa, ötekilerininki Mustafa
Kemal’di. Ne yazık ki, Muhammed Mustafa’nın iman
çocukları olduklarını iddia edenler, ona deccal
diyenlerle işbirliğinin farkında olmayan hainlerdi.
Tarih, ahmaklıkla hainliğin böylesine kesiştiği bir
örneğe daha önce tanık olmamıştır.
ABD doğrudan bir
şeriat devleti isteğinin işe yaramadığını görmüştü. Yeni
bir taktik özlemeye başladı. Ilımlı İslam bu yeni
taktiğin eseridir. Bu yeni dönemin Türkiye’deki toplum
mühendisi, CIA’nın kurmaylarından eski genel sekreter
Graham Fuller’dır. Ne var ki TSK, yine basiretini
işletti ve Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı,
Fuller’in Türkiye’de birtakım haltlar karıştırdığını
fark ederek bu adamı takibe aldırdı. ‘Ilımlı İslam’
tabiri, CIA’nın Orta Doğu masası şefi Graham Fuller’e
aittir.
‘Ilımlı’dan maksat,
hoşgörü ve insana saygı ise o, gerçek İslam’ın ta
kendisidir. Ona yeni bir ad bulma cüret ve kafirliğine
ne gerek var? Gerçek İslam’ın insandan hoşgörü veya
‘itidal’ (ılımlılık) dilenmeye ihtiyacı olmaz. Oluyorsa
ona ‘İslam’ denmez.
Neden Ilımlı
İslâm-Fanatik İslam söyleminde inat ve ısrar ediliyor?
İstendiği zaman okşanıp sömürülecek, istendiğinde
tokatlanıp itilecek ‘kimliksiz, sünepe, laçka, pelte,
olmazsa olmazları kesinleşmemiş’ bir sahte din yaratıp
mensuplarını gerektiği biçim ve kıvamda kullanmak. Ve
gerektiğinde birbirinin üstüne salıp birbirine
kırdırmak.
Batılı-Haçlı kurmaylar, Türkiye’yi İslâm
dünyasına ‘model’ göstermek üzere Ilımlı İslam ihanetini
pazarlarken dertleri Müslümanlar için model üretmek
değil, İslam dünyasında Atatürk sayesinde farklı hale
gelen Türkiye’nin bu farklılığını ortadan kaldırmaktır.
Model göstermek adı altında yapılmak istenen, bizi model
olmaktan çıkarmaktır.
Bizi model yapacak bir zihniyet, “Atatürk’ten
vazgeçin ki sizi içimize alalım” der mi? Derse biz
böyle bir zihniyetin namus ve iyi niyetine inanır mıyız?
ALLAH İLE
ALDATANLARIN KORKULU RÜYASI:
TÜRK ORDUSU
Devleti yönetme
mevkiinde olan sivillerin büyük çoğunluğu ne yazık ki,
hiçbir devlet adamlığı eğitimi almamış kişilerdir. Lise
mezunlarının, hâttâ gece lisesinden terk kişilerin ve
hâttâ ilkokul mezunlarının yer aldığı kabinelerimiz az
değildir. Bu insanların, devlet bürokrasisinden gelen
bazıları müstesna, devlet adamlığında, yönetsel
yetkinlikte, dünyayı ve bölgeyi tanıyıp değerlendirmede
affedilemez eksikleri, açıkları, yanlışları vardır.
Günübirlik iş yaparlar ve genellikle, iyi yetişmiş
rakiplerinin güdümüne girerler.
Bu zatların; siyaset,
hukuk gibi kısmen devlet adamlığı yetkinliği veren
disiplinlerden gelenleri de fazla değildir. Kurmaylık
eğitimi alanları ise hiç yoktur. MGK, işte bu noktada
bir boşluğu dolduruyor. MGK, devlet adamlığı,
jeopolitik, jeostrateji eğitimi almış yüksek rütbeli
kurmayların katkılarıyla, ülkenin meselelerini ülkenin
çıkarlarına uygun olarak rapora bağlıyor ve bir tavsiye
olarak ülke yönetiminin önüne koyuyor.
MGK’nın, Kopenhag
Kriterleri bahane edilerek budanması AB yasaları
açısından gerekli değildi. Çünkü benzeri güvenlik
birimleri AB ülkelerinde de vardır. Üstelik AB
ülkelerinde, Türkiye’nin boğuştuğu temel sıkıntıların
hemen hiçbiri de yoktur. Bütün bunlar bilindiği halde,
Türk Ordusu’ndan rahatsızlığı, ABD ve AB’den pek geri
kalmayan içteki dinci ekipler, MGK’yı budayıp kuşa
çevirmiş, arkasından da, “Gün bu gündür” zihniyetiyle
TSK’yı yıpratmaya devam etmişlerdir.
Türkiye’nin AB
serüveni, bir anlamda, Türk Ordusu’nun, AB’ye üyelik
nakaratıyla yıpratılma serüveni olarak anılabilir.
TSK’yı yıpratmada
kullanılan bir numaralı araç da yine dindir, Allah ile
aldatmadır.
Son yıllarda, bir
dinci ve ABD’ci cemaatin TSK’ya sızma yolunda ne oyunlar
çevirdiğini ve bu cemaatin Batılı güçler tarafından
nasıl desteklendiğini tam bu noktada bir kez daha
anımsayalım.
Sözün özü şudur: Türk
Ordusu, bin yılı aşkın bir zamandır Ehlisalip
(Hıristiyan emperyalist) güçlerin temel hücum hedefi ve
en korkulu rüyasıdır. Türk milletini Allah ile aldatan
dış güçler, son yüzyıl boyunca bir yandan Türk
Ordusu’nun gücünden yararlanmak için çırpınırken öte
yandan bu büyük gücü çökertmek için her türlü oyunu
sergilemişlerdir. Şöyle de denebilir:
Hıristiyan
emperyalizmi için Türk Silahlı Kuvvetleri, kendilerine
yaradığı, hizmet ettiği sürece ‘mucizevi bir güç’ olarak
yüceltilen, kendilerine engel olucu tavırları
sezildiğinde ise çökertilmesi için ne gerekiyorsa
yapılan bir kurumdur. Hangi yönden bakarsanız bakın,
Batı için Türk Ordusu ‘Türkiye’nin en değerli ihraç
malı’ ve ‘temel kudreti’ olarak görülmüştür. Bu temel
güç ya onlarla birlikte olur ya da çökertilir.
AB’ye üyelik ve BOP
sürecinde Türk Ordusu’nun, ‘en büyük engel’ olduğu
kanısına varıldığı için zayıflatılıp tasfiye edilmesi
gerektiğine karar verildi. Bu kararın uygulamaya konması
için Türkiye içinde Ordu’dan rahatsız olan ve onun
etkisizleştirilmesini isteyen bir iktidar lazımdı. O da
bulundu: AKP. AKP’nin bugün başbakan sıfatını taşıyan
2002 yılındaki yasaklı genel başkanı RT Erdoğan, ünlü
mektubunda Paul Wolfowich’ten Türk Ordusu ile kendisinin
arasını uyuşturmasını istemekteydi.
4 Temmuz 2003 günü, Kuzey Irak’ta
Süleymaniye kentinde askerlerimizin başına çuval geçiren
ABD güçlerinin savunmasını yapan Savunma Bakanı Donald
Rumsfeld, çuval olayının mazeretini bizzat RT Erdoğan’a
(başkasına değil) şöyle açıklamıştır:
“Askerinizin başına çuval geçirme olayı
hükümete karşı değil, hükümetin emrini dinlemeyen bâzı
unsurlara karşı yapılmıştır.”
Rumsfeld gibi kurt
bir politikacı, bu sözleriyle, Türk Ordusu’na
düşmanlığını açıkladığı kişiyi de memnun ettiğini
düşünmeseydi böyle bir açıklamayı yapar mıydı?
Soğuk savaştan sonra
esas alınan ‘dünya haritasının tek süper güce ve onun
gerçek stratejik müttefiki İsrail’e göre ayarlanması ve
uyarlanması’ siyasetleri, dünyada otuz-kırk yeni
devletin daha kurulmasını gerektiriyor. Bunlar, klâsik
devlet teorilerinin anladığı manada devletler
olmayacaktır. Bunlar, adına ‘devlet’ dedikleri birer
kabile veya şeflik halinde kurulacak ve tek süper gücün
veya onun destur verdiği diğer süper güçlerin güdümünde
olacaklardır.
BOP’un temel hedefi,
Ortadoğu’da İsrail’den daha büyük devlet bırakmamaktır.
1940’lardan beri
hedef budur. Bu hedef, 90’lı yılların başından itibaren
açıkça telaffuz edilmeye başlandı. 1991 yılı Haziran
ayında Almanya’nın Baden Baden bölgesinin Kara
Ormanları’nda, dünyaya yön vermesi düşünülen elitlerin
toplandığı ‘Bilderberg’ toplantısında dünyanın yüzlerce
değil, binlerce devlete bölünmesi gerektiği açıkça
gündem yapılmıştır. David Rockefeller şöyle konuştu:
“Dünyada bin devlet
oluşturduğumuzda dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı
olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık
dünya bankerleri ve entellektüelleri olan elitlerin
otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz
strateji budur.”
‘Osmanlıcılık ve
Halifecilik’ vaadi ve söylemi işte bunun için öne
çıkarılmıştır. Süper gücün planını hayata geçirecek
olan iktidar ise yine Allah ile aldatan bir iktidar
olmalıydı. O da bulunmuştur: AKP. Necmeddin Erbakan
yoklanmış ama onun emperyalizme geçit vermek niyeti
olmadığı görülmüştür. Erbakan, ‘öz evlatları’ eliyle
arkadan vurulup alaşağı edilerek yerine Recep Tayyip
AKP’si konmuştur.
Halifelik-Osmanlıcılık vaatlerinin ilk yararı, temel
direnç kaynağı olan Mustafa Kemal mirasının
çökertilmesidir.
ALLAH İLE ALDATMANIN
İSTANBUL’U
BİZANSLAŞTIRMA
OPERASYONU
“Dünya tek bir devlet
olsa, başkenti İstanbul olurdu” -Napolyon-
Müslüman İstanbul’u
‘Yeni Roma’ya veya ‘Hıristiyan Konstantinopolis’e
dönüştürme gayretlerinin sürüp giden kısa ama ibretlerle
dolu serüvenine bir göz atalım:
Sevr günlerinde ABD
Başkanı Wilson, Osmanlı padişahının İstanbul’dan
çıkarılmasını ve sâdece İstanbul’un değil, bütün
Trakya’nın Türklerden boşaltılmasını istemiştir. Bu
öneri üzerine İstanbul’a yeni bir ad konmuştu:
‘Uluslararası İstanbul Devleti’
İngiliz Başbakanı
Lloyd George, aynı konuyu gündeme getirirken Türkleri
‘bir veba ve bela’ olarak niteliyor, Avrupa
topraklarından mutlaka çıkarılmaları gerektiğini
söylüyordu. Bunu fırsatı ganimet bilen o günkü Patrik
Vekili Dorotheos, 14 Şubat 1920 günlü mektubuyla Lloyd
George’u destekliyor ve gerekenin yapılması için
ricalarını iletiyordu. (bk. Somuncuoğlu, İstanbul’da
Yeni Roma İmparatorluğu, 152)
Koca Osmanlı
İmparatorluğu’nu paylaşmakta zorluk çekmeyenler söz
İstanbul’a geldiğinde birbirine girmekteydi. Bunun için,
İstanbul’u ‘ortak bir Hıristiyan kenti’ yapmayı
yeğlediler. Bunun en kestirme ve kolay yolu ise
Patrikhane’yi ekümenikleştirerek Suriçi İstanbul’da bir
Hıristiyan din devleti kurmak olarak belirlendi.
ALLAH İLE ALDATMANIN
İNKAR CEPHESİ
Allah ile aldatmanın
iki cephesi var: İnkar ve istismar. Bu gerçek bizi iki
olgunun altını çizmeye itiyor:
1. Türkiye’de dinden
nefret edenlerin sataştıkları ve etkisiz kılmaya
çalıştıkları kişiler, dinî istismar edip nefret unsuru
haline getirenler değil, dinî her türlü istismar ve
rezilliğin üstüne çıkarıp sevgi ve saygı unsuru haline
getirenlerdir.
2. Türkiye’de din ve
mukaddesat sömürüsü yapanların sataştıkları ve etkisiz
kılmaya çalıştıkları kişiler, dinsizler-imansızlar,
allah ve Muhammed düşmanları değil, dinin Kur’ansal
yapısını ortaya koyan ve hurafeye karşı duran
kişilerdir.
Damat Ferit, Türk
Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış, bu savaşın öncülerini,
gazilerini, şehitlerini Haçlı işgalciler lehine
lanetlemiş, yok etmeye çalışmıştır. Damat Ferit bu
hâliyle aynı zamanda bir sembol olmuştur.
“Zaman değişti”
söylemine, bazıları ise sâdece “Değiştim” nutkuna
sığınmaktadır. Türk dilinde ‘değişmek’ sözü, bunlar
yüzünden ‘dönekleşmek’ anlamına gelir oldu.
Damat Ferit
edebiyatının (veya fesadının) temel nitelikleri şöyle
sıralanabilir:
1. Mandacılık:
Batı veya Doğu dünyasından bir ülkenin uydusu, uşağı,
hâttâ tutsağı olmayı isterler. Bağımsızlık bunları
ışığın yarasayı rahatsız ettiği gibi rahatsız eder.
2. Dışarıdan icazet ve destek:
İçerideki kurumlarla asla barışık değillerdir. Halkla da
barışık değillerdir. Halktan oy almak için Allah ile
veya güncel bâzı kavramlarla aldatmalar yapıp oyu
kaptıktan sonra halkı âdeta leş gibi görür, ayaklarıyla
bir kenara iterler. Esas hizmetleri, dışarıdan kotarılan
para ve güç odaklarıyla bunların bağlı olduğu dış
ülkeleredir. Özellikle Hıristiyan Batı ülkelerine.
KALDIKLARI YERDEN
DEVAM EDİYORLAR
İtalyan
gazeteci-yazar Marcello Foa (İl Giormale gazetesinden
naklen Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet gazetesi, 1 Eylül
2007) Türkiye’nin son günlerini değerlendirirken şunları
yazıyor:
“AKP görülmemiş bir
güç tekeline sâhip. Mutlak çoğunluk, Meclis Başkanlığı,
Cumhurbaşkanlığı ellerinde. Lâik değerlerin üç
direğinden biri (cumhurbaşkanlığı) yıkıldı. Aleni bir
İslamcı, cumhurbaşkanı oldu. Gül’ün bu ayrıcalığı,
‘nihai hedef’e varmak için kullanmayacağını düşünmek
safdilliktir.
Başlangıçta tepki
alan büyük jestler, deklarasyonlar yapılmayacak. Geçiş
yumuşak olacak. İzlenen çizginin başarısını gören Gül’ün
acelesi yok. Yürünen yolda devam etmek yeterli. Bir
sonraki hedef, kalan iki kaleye, anayasa Mahkemesi ile
Silahlı Kuvvetler’e nüfuz etmek olacak. Final belli.”
Türk düşmanlarından
biri olan amiral Calthorpe’un yardımcısı Amiral Webb,
İngiliz dışişleri bakanlığına yazdığı 19 Ocak 1919
tarihli raporda şöyle diyordu:
“Halife elimizin
altında bulunduğu sürece, İslam dünyasında bir denetleme
aracına sahibiz demektir. Halife-pâdişah (Vahdettin)
bizi buraya (İstanbul’a) yerleştirmek istiyor.”
İşte Haçlının halife isteminin arka
planı. Hıyanetin baş yılanı ve Allah’ı İngiltere’yle eş
değerde tutan Damat Ferit, aynı yılın 5 Mart’ında yüksek
komiserlik danışmanı Hohler’e şunu yazma alçaklığını
gösteriyordu: “Bütün umudumuz
Allah’ta ve İngiltere’de. İstediğiniz herkesi
tutuklamaya hazırım.”
1922 yılıHaziranında,
Kurtuluş’un gerçekleşme noktasına geldiğinin görüldüğü
günlerin İstanbul’unda Pera Palas’ta karargah kurmuş
Haçlı komutan Yüzbaşı Amstrong’a, Şehzade Sami eliyle
Pâdişah Vahdettin’in bir mesajı iletilir. ‘Türklerin
Padişahı ve Müslümanların Halifesi’ unvanını taşıyan
Vahdettin’in, Haçlı subaya tazarrunamesi şu utanç verici
satırlardan oluşuyor:
“Mustafa Kemal ve
arkadaşları ihtilalcidirler. Bunlar sizin ve benim
düşmanlarımdır. Asidirler. Türkiye’yi yalnız siz
kurtarabilirsiniz. Ben sizin dostunuzum. Ne isterseniz
size vermeye hazırım. Halbuki siz Ankara’dan bir şey
alamazsınız. İsterseniz saltanatı ve hilafeti
kurtarabilirsiniz. Bana yardım için 4 milyon sterlin
borç veriniz. Size mal vererek bu borcu öderim.
Ankara’yı tanımayın, barışı benimle yapın. Propaganda
yapmam için uçak, adamlarımı korumam için bir savaş
gemisi verin. Bursa’ya gider herkesi etrafıma toplarım.
Halk benim davetime koşar. Boğazları açık tutarım.
Halife olarak sizin lehinizde çalışırım. Çünkü siz
müminlerin savunucususunuz. Onlar da size bağlı uyruklar
olarak kalacaklardır. Ankaradakiler katil adamlardır.
Moskova’nın tesiri altındadırlar.”
LAİKLİĞE SALDIRIYI
KİM KOTARIYOR?
Laikliği tahrip
operasyonlarını bugün artık, bazılarının sandığı gibi
içteki dinci odaklar kotarmıyor. Böyle zannedenler
aldanış içindedirler.
Laikliğe saldırıyı
emperyalizmin Haçlı kurmayları kotarıyor. Müslüman’a
burada verilen rol, sâdece bu kotarımın piyonluğunu
üstlenmek ve Allah ile aldatma ihtiyacını gidermede
taşaronluk yapmaktır.
Batı’nın laiklik
üzerinden oynadığı oyunun arka planında, ekümenikliğini
sağlamaya çalıştıkları Patrikhane’ye destek var.
AB ve ABD kurmayları,
“Türkiye’de uygulanan laiklik dinsel özgürlüklerin
yeterince yaşanmasına engel oluşturuyor” demiyorlar
mı? Peki, bu noktada en büyük şikayet konusu olan
türban, mahkemeleriniz önüne geldiğinde neden ittifakla
‘yasak’ kararı verdiniz? Verdiniz, çünkü sizin derdiniz
Müslümanlar değil. Sizin derdiniz, ‘dinsel özgürlük
nağmeleri döktürerek Patrik-haneye ekümeniklik
kazandırıp Suriçi İstanbulda, Fatih’in kemikleri üstünde
bir Ortodoks din devleti kurmak ve bunun hizmetinde ajan
yetiştirmek üzere de Heybeliada’daki papaz mektebini
açtırmak.
Laiklik
düşmanlığından bizimkilere zerre kadar yarar gelmez.
Bunların bağırıp çağırmalarının tümü, Hıristiyan
emperyalizminin değirmenine su taşımaya yarıyor.
Laiklik konusunda
altı çizilmesi ve üzerinde ısrarla durulması gereken
gelişmelerden biri de İran eski Devlet Başkanı
Hatemi’nin, daha çok laiklik-İslam ilişkisi üzerinde
yoğunlaşan tarihi röportajı oldu. NTV’nin, bir programla
ekrana getirdiği Hatemi röportajı, bence son yılların en
önemli gelişmelerinden biridir.
İran gibi, laikliğin
baş düşmanı olarak gösterilen bir ülkenin devlet başkanı
Hatemi’nin, İslâm ile laikliğin bağdaştığını gösteren
konuşması söz konusuydu.
Bize göre,
Hatemi’nin, laiklikle ilgili tespitlerini açık
yüreklilikle ortaya koymak suretiyle gelenekçi İslam
coğrafyalarında yaptığı iş, Gorbaçov’un Rusya’da
yaptığının bir benzeridir. Hâttâ, sergilenen cesaret
dikkate alındığında Gorbaçov’un yaptığından daha da zor
bir iştir.
Siyaset dinciliğinin
pervasız borozanları, ufkunu asla kavrayamayacakları
Hatemi’ye daha o konuşmanın yayınlandığı gün saldırmaya
başladılar.
Hatemi’nin laiklikle
ilgili saptamaları, laikliğin beşiği bir ülkenin,
Fransa’nın devlet başkanı Chirac’ın, türban krizi
münasebetiyle yaptığı tarihsel laiklik konuşmasıyla da
ilginç paralellikler belirtiyor. Fransız Devlet Başkanı
Jacques Chirac, kısa bir özetini vereceğimiz tarihsel
konuşmasında laikliğin yerini, anlamını, önemini, biraz
da tanımını şu satırlarla belirtiyor:
“Anayasamızın temel
direği laikliktir. Laiklik ilkesi, saygı, diyalog ve
hoşgörü içinde beraberce yaşama isteğimizi ifâde
etmektedir. Laiklik bilinç özgürlüğünü garantiler.
İnanma veya inanmama özgürlüğünü korur. Her birimize,
inancını; huzurlu, özgür, diğer inançlar tarafından
baskı yapılması tehlikesi olmaksızın ifâde etme ve
uygulamayı sağlar.”
“Laiklik, farklı
dinlerin uyumlu birlikteliğini sağlayan kamu alanı
tarafsızlığıdır. Ortak kurallar tartışma konusu
yapılamaz.
“Laiklik ilkesinin sulandırılmış bir
algılanışının arkasına sığınan bâzı kimselerin,
cumhuriyetimizin, cinslerin eşitliği ve kadınların
saygınlığı gibi kazanımlarını ortadan kaldırmaya
çalışmalarını kabul edemeyiz.”
(Cumhuriyette Laiklik İlkesi başlıklı
konuşma, Elysee Sarayı, 17 Aralık 2003)
İran Devlet Başkanı Muhammed Hatemi,
İslam-laiklik uyuşumunu, hâttâ bir ölçüde İslam-laiklik
kucaklaşmasının kaçınılmazlığını şu sözlerle tarihin ve
insanlığın önüne koyuyor:
“İslam ile laiklik ve demokrasi kesinlikle uyuşur.
Demokrasi bir yoldur ve yönetimin halkın oylarına
dayanmasıdır.”
“Egemenliğin halkın
elinde olması gerekir. Halkın istediği gücü yönetime
getirmesi, istemediği zaman da onu zorbalıkla
karşılaşmadan yönetimden alması gerekir.”
“İslami değerlere
inanılabilir, ancak iktidarlar halkın isteklerine göre
hareket etmek zorundadır.”
“Laisizm, toplumun
hiçbir hedef ve yönü olmadığı anlamına gelmiyor; dinin
ve dinsel değerlerin kamu alanına girmemesi gerektiğini
söylüyor.”
“Batı’da laiklik dine
karşı olma anlamına gelmiyor. Toplum dinden yana
olabilir, dinsel değerlere sâhip olabilir; aynı zamanda
lâik de olabilir. Bu durumda laiklik, dine karşı
olmasa bile bizim ülkelerimizde yanlış anlaşılıyor.”
Hatemi’yi ve Chiac’ı
saygıyla selamlıyorum!
Allah ile
aldatanların ilk saldırı hedefleri ve din adına en çok
sövüp saydıkları değer, laikliktir. Neden? Çünkü
Müslüman dünya için uyanış, diriliş, demokrasi ve
özgürlüğün ilk şartı laikliktir. Allah ile aldatanlarsa
bunların hiçbirini istememektedir.
Allah ile
aldatanların Atatürk karşıtlığının sebebi de Atatürk’ün
asırlardır beklenen uyanışı getirmiş olmasıdır.
İslâm, gerçek kaynağı
Kur’andan bakıldığında, laiklikle en küçük bir çelişme
ve çekişmeye vücut vermemekte, hâttâ laikliği teşvik
eden bir yapıya sâhip bulunmaktadır.
Sözün burasında,
laikliği yanlış okumanın zararlarına ilk dikkat çeken
aydınlardan biri olan rahmetli Prof. Dr. Ahmet Taner
Kışlalı’nın bir yazısından üç dört paragrafı, onun aziz
hatırasına saygının bir ifadesi olarak buraya almak
istiyorum. Cumhuriyet gazetesinde 1998’de yazdığı
‘Atatürk ve Din’ başlıklı yazısında şu satırlar da var:
“Çok ilginç bir
şekilde, sağın ve solun yobazları, ‘Atatürk ve din’
konusundaki yorumda buluşuyorlar: ‘Laiklik Hıristiyanlık
ile bağdaşır, ama İslam ile bağdaşmaz...Atatürk dine
karşı idi...Herkesin yapması gereken temel bir tercih’
var. Ya dinî seçeceksiniz ya da laikliği!”
“Sağ yobazlara göre,
en büyük düşman laikler değil, ‘Ben Müslümanım ve aynı
zamanda da laiklikten yanayım’ diyenler. Sol yobazlara
göre de dinciler içtenlikli ve tutarlı. Ama hem dine
saygılı hem de lâik olduklarını öne sürenler, ya
içtenliksiz ya da tutarsız.”
ALLAH İLE ALDATMANIN
EMPERYALİZMLE İŞBİRLİĞİ
AKP döneminde Türkiye’yi örtülü bir manda
haline getiren onlarca icraat yapıldı;
Türkiye’nin onlarca temel stratejik kurumu yabancılara
satıldı. Bununla da yetinilmedi, Batılı güçlerin
dayatmasıyla, bir Vakıflar Yasası çıkarılarak
Türkiye’deki gayrimüslim azınlıkları birer dükalığa
dönüştürmenin yolu açıldı.
Allah ile aldatan ekiplerin bu kanun
karşısındaki suskunluğu, gazeteci-yazar Sabahattin
Önkibar’ın ‘Vakıflar Yasası’na Suskun Kalan İslamcı
Mandacılar!’ başlıklı yazısında çok sarsıcı veibret
verici cümlelerle irdelenmiş:
“Köşkün onayına sunulan yeni Vakıflar Yasası egemenlik
hakkının devridir. Sömürge yasasıdır. Lozan’ın
delinmesidir. Yeni bir Sevr’e kapı aralamadır.”
“Bu kanun ABD istedi
diye yapılmıştır. AB dayattı diye düzenlenmiştir.
Yunanistan sevinsin diye dayatılmıştır. Bu yasa ile
Hıristiyan vakıflar Türkiye’de bağımsız adacıklar
kuracaktır. Bu yasa ile İstanbul Suriçi bölge,
Ortodoksların Yeni Vatikan’ı olacaktır.”
“Olmaz, olamaz
demeyin, çıkarılan yasa ile böyle bir imtiyaz altın
tepside sunuluyor. Peki, AKP bunu bilmeden mi yapıyor!
Elbette biliyor ama çaresiz. AKP teslim alınmış durumda!
İktidarım sürsün diye Osmanlı’nın son dönemi misali
dayatılan her şeyi kabul ediyor. Tarih âdeta tekerrür
ediyor ve Osmanlı’nın batış günleri kare kare yeniden
sahneye konuyor. Oyun ve senaryolar aynı.”
Hal bu iken ve AKP
teslim alınmış iken kendine İslamcı diyen o sözde
mukaddesatçılar ne mi yapıyor? Varsa yoksa iktidar
olsunlar yeter. Onların mukaddesatı kendi çıkarları.
Onların kutsalı devletin kurumlarını işgal ideolojileri.
Batı, başkaları için
bir şeyi öne çıkarıyor, kendisi için başka bir şeyi.
Söylediği ile yaptığı sürekli farklı. Batı neden sürekli
‘küresellik’ diyor, neoliberalizm diyor, serbest piyasa
diyor, devletin küçülmesi diyor, merkezi otoritenin
zayıflatılmasını istiyor? Neden tüm bunları çağdaşlığın,
ilerlemenin, modernleşmenin alameti farikası sayıyor da
kendisi hiçbirini uygulamıyor? Örneğin, “Ulus devlet
dönemi bitti, ulus devlet bir geriliktir; ondan vazgeçin”
diyor ama kendisi ulus devlet anlayışını dibine kadar
uyguluyor.
Zulme hizmetçilik
yapanların aydınlıktan, ışıktan söz etmeleri cüretle
nasipsizliğin birleşiminden başka bir şey ifâde etmez,
2008 Mart ayında açılan AKP’yi kapatma davası ile ilgili
tartışmalar sırasında Allah ile aldatanların bu
cüret-nasipsizlik karmasını yaşadıklarına tanık olduk.
ABD ve AB zulüm kodamanlarının bu konuda onlara
verdikleri yoğun destek de ibretle kayda geçirilmesi
gereken bir başka kanıttır.
SİYASAL
İSLAM-EVANGELİZM BİRLİKTELİĞİ
Siyasal
İslam-Hıristiyan-Evangelism birlikteliği de diyebiliriz.
Ne ilginç kaderdir ki, yürüyüp giden Haçlı-Hilâl
savaşında iki taraf da Haçlı çıkarı için çalışıyor.
Peki, nasıl iştir bu? Şöyle bir iştir:
Günümüz dünyasında, siyasal İslam denen
‘İslam’ı kemirici illet’ ile Haçlı çıkarları akıl almaz
bir beraberlik kurmuş durumdalar.
Siyasal İslam, Haçlı hesapları için
çalışır hale getirilmiştir veya gelmiştir.
Gücü, parayı oyu,
sloganı, halkı kandırmada kullanılacak tüm unsurları
Müslümanlardan alan siyasal İslam, hizmeti Haçlılara
veriyor. Hem de kaşınızın üstünde gözünüz var demeden;
incinmesinler, gücenmesinler diye büyük özen göstererek.
Son ABD seçimlerinin ortaya koyduğu sonucun şu olduğunda
dünyanın ittifakı var:
Bush, İsa’nın
misyonunu hedefine taşıyan ve İsa’dan işaret alarak
hareket eden bir Evangelist kurmaydır. Bunun siyaset ve
diplomasi diline çevirisi şöyle olur:
Bush’un arkasındaki
güç, Evangelist köktendinciliğidir. O halde, Bush’un
kavgası, bu gücün kavga etmesi beklenen karşı güçtür. O
karşı gücün adı İslam’dır. Evangelizmin en büyük düşmanı
İslam’dır.
“Irak yeni bir
Vietnam mı?” diye soranlar var. Ne münasebet! Vietnam’da
köktendincilik savaşı yoktu. Oysaki Irak’taki savaş,
Haçlı köktendinciliğinin İslam’a karşı savaşıdır.
Petrol, ikinci sırada bir beklenti.
Fransız Devlet
Başkanı Jaques Chirac, Müslüman Türkiye’yi de kastederek
“Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız!” dedi.
Ben şahsen Bizans’ın
çocuğu değilim. Ama bu ülkede, kendini Bizans’ın çocuğu
sayanlar ve bundan gurur duyanlar olduğunu biliyorum.
ALLAH İLE
ALDATANLARIN
MUSTAFA KEMAL’E
NANKÖRLÜĞÜ
“Mısır’da on bir yıl
kaldım. Fakat on bir saat daha kalsaydım artık
çıldırırdım. Sana halisane bir fikrimi söyleyeyim mi:
İnsanlık da Türkiye’de, milliyetçilik de Türkiye’de,
Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik de Türkiye’de.
Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e
versin!” -Mehmet Akif Ersoy-
Mehmet Akif’in
Atatürk konusunda geldiği son nokta budur. Ona yakışan
bir idrakin getirdiği noktadır bu. Allah ile
aldatanların, Akif’i, Atatürk’e karşı gibi gösterme
gayretleri çok yoğun olmuştur. Bir yandan Akif aleyhine,
Çanakkale’de çarpışan Türk askerlerini Peygamberimizin
Bedir Harbi şehit ve gazilerine benzettiği için
‘İslamdışılık’ fetvası çıkaranlar, öte yandan onu
Atatürk’e karşı kullanabilmenin yolunu aramış ve bu
uğursuz çabalarına yine Akif’in dindarlığını alet
etmişlerdir.
Akif, Kurtuluş
Savaşı’nda gayretleriyle Atatürk’ün yanındaydı, İslam
konusunda da düşünceleriyle onun yanındadır. Bu gerçek
bugüne kadar layıkıyla ortaya konmamışsa bu, Allah ile
aldatanların oyunlarından çok kendilerini ‘Atatürkçü’
olarak tanıtanların lakaytlıkları yüzünden olmuştur.
Çünkü onlara göre de “Akif bir yobazdı.”
“Komünizm geliyor”
yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak
İslamı ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye
olarak kullanan Haçlı Batı, şimdi aynı şeyi ‘Ilımlı
İslam’ slogan ve projesiyle yapıyor. Tek fark,
Türkiye’nin bu kez, gayrı Müslimlere karşı değil,
doğrudan doğruya İslam alemine karşı kullanılmasıdır.
Neden bu ülke
sormuyor bu Ilımlı İslam denen uydurma dinin fesat
kodamanlarına:
“Bizi İslam dünyasına
model yapacaksanız bu modelin kaynağı olan mirasın
yaratıcısına neden savaş açmış durumdasınız? Neden
Atatürk’ten ve laiklikten vazgeçin diye avazınız çıktığı
kadar bağırıyorsunuz?”
İngiliz yazar Andrew
Mango oyunun belini kıran şu sözleri söylüyor:
“İslam
coğrafyasındaki ülkeler tabii ki lâik ve demokratik
Türkiye’den ders alabilirler. Ama bugünkü Türkiye yerine
1930’ların Türkiyesine bakarlarsa ve o Türkiye’nin bu
hale nasıl geldiğini incelerlerse. Bunu yaparlarsa
kendilerini düzeltecek daha birçok şey öğrenebilirler.”
ALLAH İLE
ALDATANLARIN
KURTULUŞ SAVAŞI’NI
KİRLETME OPERASYONU
Kurtuluş Savaşı, ABD
açısından, Huntington tezini yalanladığı için, AB
açısından da kendilerini tokatlayıp hayallerini yıktığı
için, kirletilmesi gereken bir ‘düşman olay’dır.
Bilindiği gibi, Huntington, daha doğrusu ABD,
medeniyetleri çatıştırmak ve Doğu’nun Batı uygarlığından
yararlanmasını engellemek peşindedir.
Huntington’a göre,
Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sâdece
Batı’nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu
değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan
yararlanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden
yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek
zorundadırlar. Bu değerleri Batı’ya fatura ödemeden
yararlanma alanına sokmak hiç kimsenin hakkı ve haddi
değildir. İslâm dünyası, Haçlı Batı’ya tüm servet ve
kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde vermiştir) bu
olgu ve iddia değişmez. Atatürk bu savı, bu inadı, bu
egoizmi kırmıştır. Şunu göstermiştir ki:
Evrensel bilim ve
fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk
bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’
tabirini gündeme getiriyor. Atatürk’e göre, biz esasında
Doğu maneviyatına bağlıyız.
Atatürk’ün
Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal
(Atatürk’le aynı yılda öldü), bu noktanın altını
çizerken şu yolda konuşuyor:
Batı’nın bugün sâhip bulunduğu ve
kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya
kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri
olan Müslüman ecdadımızın malını-mirasını geri almaktır.
Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken
aşağılık kompleksine düşmeye mecbur değiliz. O değerler,
temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı’ya
kaptırdığı değerlerdir. Bu
değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın
zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürk bunun
teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş
ve tam başarıyla uygulamıştır. Bu gün bu işi, bir ölçüde
Çin yapmaktadır. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders
gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi
tam göbekten yakalamıştır. Yakalamış ve getirisini elde
etmiştir. Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu
ispatlama noktasına gelerek, Atlantik İmparatorluğu’nu
bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve
unutulmaz öncüsüdür.
ALLAH İLE ALDATMANIN
BÖLÜCÜLÜĞE DESTEK
İÇİN KULLANILMASI
ABD, PKK başını
Türkiye’ye teslim etmekle birkaç kuşu birden vurmuştur:
1. Marksist bir örgüt
olan PKK’nın Marksist başını kopararak örgütü ABD’nin
kapitalist-emperyalist vadisine çekmiştir,
2. Öcalan’ı
Türkiye’ye teslim ederek Türkiye’nin ‘gönlünü almıştır’,
3 .Öcalan’ın idam
edilmemesini şart koşarak PKK ve onu seven Kürt
unsurların kalbinin kırılmasını önlemiştir.
4. Örgütü Marksist
karakterinden uzaklaştırarak dinî hassasiyeti olan Kürt
unsurların ona sıcak bakmasını sağlamıştır.
ABD, bir yandan
bunları yaparken, bir yandan da, PKK’nın dinle
irtibatının kurulmasından rahatsız olmayacak bir
iktidarın işbaşına getirilmesini sağlamış ve Allah ile
aldatmanın saltanat kurumu olan AKP siyaset dinciliğini,
Türkiye’deki işbirlikçilerinin de desteğiyle Cumhuriyet
Türkiyesi’nin yönetimine getirmiştir.
27 Mayıs 2008 günü, gazetelerin internet
sitelerine düşen şu haberle bir kez daha doğrulandı:
“APO talimat verdi: İlahiyat
akademisi kurun. İmralıdan terör örgütüne talimatlar
yağdıran Öcalan’dan son bomba: ‘Peygamberler şehri
Urfa’ya ilahiyat akademisi kurun! Urfa peygamberler
diyarıdır, halkı inançlıdır, din doğru öğrenilmelidir.
Bunun için bir ilahiyat akademisini oraya
kurabilmelidir. Ben de dinî ta Hz. İbrahim’den alıp
günümüze getiriyorum, çözümleme yapıyorum.” (Hürriyet
internet sitesi, 27 Mart 2008)
KURTULUŞ SAVAŞI’NIN
ŞARTLARI İÇİNDEYİZ!
Türkiye bugün
Kurtuluş Savaşı’nın şartları içindedir. Türkiye’nin
yarınları ve tarihsel misyonu için kotarılacak bugünkü
siyasetler, Kurtuluş Savaşı’nın bir devamı olmaları
gerektiğini unutamazlar. Unuturlarsa ‘Türkiye için
siyaset’ iddiaları bir yalandan ibaret kalır.
Bugünkü Türkiye’de
bilhassa aydın ve sanayici denen zümre, Batı’ya sığınmak
dışında bir çaremizin olmadığını, Batı’ya teslim
olmaksızın bizim adam olamayacağımızı,
kalkınamayacağımızı bağıra bağıra söylemiyorlar mı? Bu
zevat, AB’ye IMF’ye en küçük bir eleştiri getirenleri
çağdışı ilan etmiyorlar mı? Bugünün dinci iktidarı bile,
yıllarca sövdüğü bu Batılı odaklara, bugün iktidar ve
çıkar uğruna kurduğu işbirlikleri yüzünden bir tür
kurtarıcı şefaat kaynağı gibi bakmıyor mu?
Bu soruların tümünün
cevabı ‘Evet’tir. Bu demektir ki, bugünkü Türkiye,
bundan 80 küsur yıl önce verdiğimiz İstiklal Harbi’nin
şartları içindedir; hâttâ o şartlardan daha kötü şartlar
içindedir.
Onurlu bir kurtuluş
getirecek siyasetin ilk şartı millete yalan söylememek,
olup bitenleri, ne durumda olduğumuzu halka mertçe
bildirmek, kitleleri derin dip dalgalarının kabarmasıyla
ayağa kaldırmak ve milleti sahte refah ve rahatlık
vaatleriyle aldatıp oy almaya tenezzül etmemektir. Böyle
bir tenezzül en büyük alçaklıktır. Bu tenezzülden uzak
durarak siyaseten başarısız olmaksa, tarihin ve
Tanrı’nın taçlandıracağı en büyük onur ve ödül
olacaktır.
Türkiye’de bugün
belirgin biçimde dayatılan tek tez Allah ile aldatma
veya Siyasal İslam tezidir. Atatürk mirası, bütün
ihtişamına rağmen, bir tez olmaktan çıkarılmış
bulunuyor. İç ve dış hıyanetler, Türkiye’ye oynanan bu
oyunda ne yazık ki, başarılı olmuştur.
Kelimeleri özenle
seçerek söylüyorum, Türk siyasetinin, sırasıyla;
imansızlıkları, gafletleri, dalaletleri, nefsaniyetleri,
ciddiyetsizlikleri, tutarsızlıkları, kirlilikleri işi bu
noktaya getirdi. O halde, çözüm bu siyasetlerle olmaz.
Daha net söyleyelim:
Aydınlık ve kurtuluşu yeniden tez haline getirebilmek
için iki zihniyetin işe karıştırılmaması lazımdır:
1. İslam’ın
gerçeğinden rahatsız olan zihniyet,
2. İslam’ın tümünden
rahatsız olan zihniyet.
Çare, Muhammed ile
Mustafa’nın birlikteliğini, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda
olduğu gibi, kurmaktır.
ALLAH İLE ALDATMAK /
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
17. Baskı
Yeni Boyut: 43
Birinci Baskı: Nisan
2008 |