Kayıt için burayı tıklayın




HAMPSTEAD
İngiltere’ye ilk gidişim, 1997 Ocak ayına rastlamıştı. Hiç unutmam, ayın birinde Londra’da idik . Kuzeyde, vasatın üstü sayılabilecek bir yerleşim merkezinde, ana arterlere , alışveriş merkezlerine ve metroya yakın West Finchley denilen bir yerde kalmıştık.

Bu kez İngiltere’nin en  mutena semtlerinden biri olan Hampstead’de misafir olduk. Metroyo birkaç dakikalık bir yerde, arka tarafı Hampstead Heath Parkı’na bakan harika bir dairede misafir edildik.

Hamstead, anlatılan görüntüyle birlikte Londra'nın biraz uzağında kalmıştır.  Başkentin kuzeyindeki yüksek sırttan aşağı bakmaktadır ve George döneminden kalma bir köy görünümündedir. Hampstead'i Highgate'ten ayıran koruluk, modern yaşamın hay huyundan zaten uzak olan bölgeyi daha da yalıtarak çekiciliğini artırır. Büyüleyici kent sokaklarındaki gezinti ile koruluğun içinde yapılacak bir yürüyüş, unutulmayacak bir deneyimdir.

Hampstead Metro istasyonu, Northern Hattının Edgware kolu üzerindedir; Hapstead  Heath'te duran demiryolunun da bir hattı vardır. 24 no.lu otobüs her gün Trafalgar Square ve Tottenham Court Road üzerinden Victoria - Hampstead arasında çalışır.Biz otobüsten ziyade, metroyu tercih ettik.Böylece, zamandan kazanıyor hem de daha rahat bir yolculuk yapmış oluyorduk.

Kuzeyinde geniş bir koruluğun yer aldığı bir tepedeki Hampstead, taşıdığı köy havasıyla kent baskısından kurtulma hissini vermektedir. Bu özelliğiyle, George döneminden beri sanatçı ve yazarları kendine çekmiş, Londra'nın en gözde iskân bölgelerinden biri olmuştur. Malikânelerle kasaba evleri koruma altındadır  ve dar sokaklarda yapılacak bir gezinti, size huzur verecektir.Buna karşılık, alışveriş  yerine oldukça uzak bir mesafede sayılırdı.

Bölgede görmenizi tavsiye edeceğimiz bazı yerleri şöyle sıralayabiliriz:

Flask Walk ve Well Walk :
Ilginç dükkânların bulunduğu bu dar sokak, köyün meskun bir sokağına doğru genişler.

Burgh House :
1702'de yapılan, ama o tarihten sonra epey değişiklik gören bu evde, ilgi çekici bir yerel tarih müzesi ile aşağısındaki küçük bir bahçeye bakan bir cafe vardır.

Jack Straw's Castle:
Koruluğun ucundaki bu pub, adını 14. yüzyıldaki bir istasyondan almıştır.

Fenton House :
Yazın gelecek ziyaretçiler, koruluğun yanındaki karmaşık sokakların arasına gizlenmiş olan 17. yüzyılın sonlarından kalma bu evi ve duvarlarla çevrili enfes bahçesini mutlaka görmelidirler.

Church Row
Bu uzun evler, özgün ayrıntılara sahiptir. Londra'nın George dönemine ait bu en güzel sokağındaki şahane demir işlemeleri kaçırmayın.

Londra’da görülecek diğer önemli yerler de sırasıyla şöyle...

ROYAL, BOTANICAL GARDENS, KEW...
İster ağaçlar kış sisinde kaybolsun, isterse tomurcuklansın veya çiçek tarlaları arasındaki yollar Pazar gazetelerini okuyan yaz piknikçileri ile dolsun, Kew bahçeleri, büyüsünden hiçbir şey kaybetmez.

Royal Beginnings: 120 hektarlık bu bahçelerde 44.000 değişik bitki çeşidi  ve muhteşem yeşil evler vardır. Burası, dünyanın en önde gelen botanik araştırma sahalarından birisidir ve kuruluşu, oldukça mütevazi olmuştur.

III.George’un annesi Prenses Augusta, küçük Kew Sarayı’nın etrafında dört hektarlık bir alana ilk bitkileri 1759 yılında dikmiştir. Bu işte kendisine bahçıvan William Aiton ve botanist Lord Bute yardımcı olmuşlardır.

Mimar olan Sir William Chambers Pagoda’yı, Oranjeri’yi ve Ruined Archla birlikte mabedleri inşa etmiştir.

Daha sonra, Kral III.George, bahçeleri şimdiki genişliğine getirmiş ve Kaptan Cook ile birlikte seyahatlere katılan Sir Joseph Banks (1772-1819 arasındaki baş bahçıvan) dünyanın her tarafından getirilen bitki örneklerini dikmiştir.

Victorian Order:  1841 yılında bahçeler halka verildiği zaman, Sir William Hooker da yirmi dört  yıl sürecek olan Müdürlük görevine başladı.

Kendisi Ekonomik Botanik Departmanı’nı, müzeleri, otlar bölümünü ve kütüphaneyi kurdu. Bu arada W.A Ncsfield Gölü havuzu ve dört büyük vistayı inşa etti ; Pagoda Vista, Geniş Yürüyüş yolu (Broad Walk), Kutsal yürüyüş yeri (Holly Walk) ve Cedar Vista.

Yeşil Evler/ The greenhouses : Chamber’ın yaptığı Orangery, şimdi bahçelerin restaurantı ve satış mağazası...  Bitkilerle doldurulmuş yeşil evler sırasıyla Decimus Burton’un Palm House  (1844-8), Temperate House (1860-2 ) döneminde dünyanın en geniş yeşil evi ), Waterlilly House (1852) ve Princess of Wales cam serası (1987). 1990’da yapılan fuar  ‘’Evolution / Gelişim’’ 1950’ lerde inşa edilen Avustralya Evi’nde yer almıştır.

KENSINGTON SARAYI BAHÇELERİ (Kensington Palace Gardens) :

Astımdan muzdarip olması, Kral III. William’a insani bir boyut getirmiştir. Aynı zamanda modern çağın da şikâyeti olan astım yüzünden

Karanlık Whitehall Sarayı’ndan küçük Kensington Köyü’nün temiz havası içinde bir eve yerleşmiştir.  Bu kraliyet evinde halen yörenin izleri mevcuttur.

1689 yılında William kral olduğunda, eşi Mary ile birlikte bu yeri aldı. Burası hem Londra’nın sosyal hayatı hem de kırsal yaşam açısından mükemmel bir konumdaydı.  Satın aldıktan sonra, buraya Sir Christopher Wren ve Nicholas Hawksmoor’u eve yeni bir model vermek ve genişletmek üzere getirdiler; Christmasta eve yerleştiler.

Küçük odalarına rağmen burası favori bir kraliyet evi olmuştur. Kral I. George buraya kraliyetin ihtişamını Colon Campbell’e yaptırdığı merdivenler ve resmi odalarla getirmiştir. Bu bölümler William Kent tarafından çok şık bir şekilde dekore edilmiştir. Kraliçe Anne, Oranjeri’yi ilave etmiş (Mimar Hawksmoor, tahta oymacı Grinling Gibbons) ve

İlave olarak Kraliyet Hyde Parkı’nı yaptırmıştır. Aynı taktik II. George’un eşi Kraliçe Caroline tarafından da uygulanmış ve Round Pond (Yuvarlak Havuz) ile Long Water inşa ettirilmiştir. Böylece Kensington Bahçeleri tamamlanmıştır.  Bugün çok çeşitli ağaçlar GF Watts, Henry Moore, George Frampton gibi kişilerin heykellerinin arkasındaki fonu oluşturur.

Ayrıca masal kahramanı Peter Pan da Long Water’ın yanındadır.

24 Mayıs 1819’da çok özel bir çocuk, Kraliçe Victoria burada doğdu ve muhteşem Cupola Odası’nda vaftiz edildi. Çocukluğu, bu bahçelere bakan odalarda geçti. 20 Haziran 1837’ de burada kraliçe olacağını öğrendi.

Buckingham Sarayı’na geçtikten sonra, resmi bölümleri ve çocukluğunun geçtiği bu evin bahçelerini halkın ziyaretine açtı.

TABİAT TARİHİ MÜZESİ (NATURAL HISTORY  MUSEUM) :
İçeri girmeden önce, müze binasına bakınız. Sanki çizgili bir romanesk katedral gibidir ve içindekilere uyum sağlayan bir hayvanat bahçesi ile dekore edilmiştir.   

Halen nesli devam eden hayvanlar batı tarafında ve artık yok olanlar da doğuda bulunmaktadır.

Bir müzenin içinde iki müze: British Museum’un dışına taşan Lite Galerileri, Alfred Water’ın bal renkli ve mavi çizgilerden oluşan binasına taşınmıştır. Bunlar,dünya üzerindeki hayatın hikayesini anlatmaktadırlar.

Dünya Galerileri dünyanın kendi hikâyesini anlatırlar ve 300 milyon yıllık bir  fern bitkisi fosili ile işe başlarlar.

Yaşam Galerilerindeki Dinazorlar : Waterhouse katedralinin ortasında yüz elli milyon yıllık dev Diplodocus’un plastikten iskeleti bulunmaktadır (orijinali Pittsburgh / Pennsylvania / USA ‘da) Burayı çevreleyen girintilerde, galerilerde yapılacak keşiflerin ilk örnekleri bulunur; bir pigme şempanze iskeleti, 11.000 yıllık dev geyikler ve daha birçok şey vardır.

Çok renkli teşhir galerilerinin odak noktaları  dinazor dünyası, insan vücudu, memeliler, kuşlar, su altı dünyası, sürüngenler vs. dir. Her yıl 800.000 böcek cinsi ilave edilmektedir. Hepsinin hareket eden modelleri vardır ve pratik  oyunlar yapılabilmektedir.

Dünya Galerileri (The Earth Galleries) :  Buralarda gezegenimizin muhteşem bir keşfini yapmak mümkündür. Japon süpermarketi görüntüsü verilmiş bir yerde deprem tecrübesi yaşatılmaktadır. Huzursuz olan dünya yüzeyi üzerinde etkili tabii güçleri keşfedilmektedir. Bu arada dünyanın hazinelerinde yer kabuğunun altındaki yarı kıymetli taşları ve madenleri görmek mümkündür.

SCIENCE MUSEUM (Bilim Müzesi) :
Kendiniz bilim adamı olmasanız bile, bir uçağın nasıl uçtuğunu anlamak, Newton’un yansıtıcı teleskobunun nasıl çalıştığını veya bizim televizyonda uydu yayınını nasıl aldığımızı görmek, mutlaka çok hoş bir tecrübedir. Bu, bilimin mizahi şeklidir.

Endüstri ve bilim: 1857’ de açıldı. Bir zamanlar, Victoria ve Albert Müzesinin bir parçası idi. 1851’deki büyük fuarı takiben kurduğu Güney Kensington müzelerinden sonra, bu müze Prens Albert’in eğitim amaçlarına en uygun olanıydı. Tam ismi, Milli Bilim ve Endüstri Müzesi’dir. Bu yüzden, içindeki beş katta  altmıştan fazla koleksiyon vardır. Burada insan endüstrisinin hikâyesi, keşif ve icatları çok özel Georgia dönemi kabinlerinden, bir uydu yerleştirme aracına kadar çok değişik araç ve ürünlerle anlatılmaktadır.

Bilimden eğlence: İnsanlar burada yürür, güler ve gördüklerinden çok heyecan duyarlar. Her yaştan ziyaretçi, bazı hayati önemi olan günlük nesnelerin nasıl icat edildiğini ve kullanıma uygun şekilde nasıl geliştirildiğini görünce  çok heyecanlanırlar. Dönen tekerlek, buharlı motor, araba ve televizyon hayatımızı değiştirmiştir. Şu anda endüstri toplumu plastik olmadan bir şey yapamamaktadır. O halde, plastik nasıl yapılmaktadır?

Bilimin her türü : Galerilerde 18.yüzyıla ait çok güzel objeler sergilenmekte, diğer tarafta da bazı soyut kavramlar anlatılmaktadır. Bir uçuş laboratuarında bizzat kullanacağınız ekipmanlarla uçuşun ana prensipleri hakkında bilgi verilmektedir.  En üst katlarda bulunan The Wellcome Museum of the History of Medicine (İlaç Tarihi Müzesi) de tarih öncesi çağlara ait bir kemik ameliyatı ve de bir röntgen odası sergilenmektedir.

The Challenge of the Materials ve The Science of Sport (Maddedeki aşamalar ve Spor Bilimi), yeni galerilerdir. Bu arada belirtelim ki, Haziran 2000 civarında bilim ve ilaçla ilgili yepyeni bir bölüm açılacaktır.

VICTORIA & ALBERT Müzesi :
Bu müzenin muhteşemliğinin bir nedeni de her odada hep beklenmedik şeylerin karşınıza çıkmasıdır. Örneğin bir odada Fransız bir kanape, klasik heykellerin plastik örnekleri veyahut da çağdaş cam tasarımlarının seçkin örneklerini görebilirsiniz.

Güney Kensington Müzesi (South Kensington Museum) olarak çok optimist bir girişim ortaya konmuştur (V&A).  Prens Albert’in vizyonu tüm insanlara çeşitli sanat ve bilim objelerini sağlayarak onlara keşfetmek ve yaratıcılıklarını ortaya koymak için ilham vermekti. Burada ağırlık, daha çok ticari dizaynlara ve sanatçılığa verilmiştir.

1857’ de açıldığından beri koleksiyonu uluslararası düzeyde oluşmuş, ansiklopedilerde yer almıştır. Bugün için dünyanın en geniş dekoratif sanatlar müzesidir. 

Büyük, büyük, daha büyük…

Bu müze nerede ise yönetilemeyecek kadar büyümüştür.

Altı kattaki 145 galerinin kapladığı alan 11 km (7 mildir) . Buralardaki sergi malzemeleri ise bundan da fazladır:

Hindistan Departmanında bulunan 44.000 objeden ancak % 5‘i sergilenmektedir. Müzenin daha büyük objeleri arasında bir Londra evinin tüm ön cephesi, büyük odalar ve de Raphael’in çizgileri vardır.

Buna rağmen, çağdaş yapıtlar son derece enerjik bir şekilde satın alınmıştır.  Müzeye giren eşyanın % 60’ dan fazlası 20. yüzyıla aittir.

Burada hem zenginlikler hem de döküntü niteliğindeki malzemeler vardır.  V&A’ daki her obje kıymetli değildir, aralarında günlük şeyler de vardır. Yeni bir konunun sizi büyülemesi için fırsatlar ve özgün parçalar  mevcuttur; belki bir dantel parçası, demir işleri, fayanslar, Hint resimleri ve Japon kumaşları bu işi yapabilir…  V&A’ yi değerlendirmenin en güzel yolu ya favori bir parça seçip onun peşinden doğruca gitmek ya da bir saat kadar mutlu bir şekilde dolaşarak gözünüze çarpan objelerle kendinize bir göz ziyafeti çekmenizdir.  Yeni objeleri arayın: İngiliz Galerileri 2002 yılında yeniden açılacaktır; aynı zamanda Daniel Libeskind’s üzerinde çok tartışılan olan Spirali de açılabilir.

REGENT’s PARK:
Regent’s Park’ta şehirli bir kâşifin isteyeceği her şey vardır: çok geniş açık alanlar, kürek çekilebilecek bir göl, muhteşem bahçeler,  bol miktarda ördekler ve kuğular, çeşitli ideal piknik noktaları, tiyatro, müzik ve hayvanat bahçesindeki filleri ücretsiz seyir...

Prens’in Planı:  Regent’s Park,  kraliyetin kültürel aydınlatıcılığının, mimari tiyatronun, huzurlu vakitlerin ve çok büyük bir arazinin kullanıma açılması gibi faktörlerin fevkalade bir şekilde birleşmesinin sonucudur.

1811 yılında daha sonra IV. George olacak Prens Regent  ve mimarı John Nash, Londra’da Regency tarzı bir belkemiği  meydana getirdiler. Bu, St.James Park’ından başlayıp, Regent Street ve Portland Place’i takiben Regent’s Parkına uzanır.  Son derece geniş kapsamlı kazılar ve toprak doldurmaları sonucu bu parka inişli çıkışlı çim sahalar, göl, bahçe ve ağaçlar kazandırılmıştır.  Bunların hepsi de büyük teraslarla çevrelenmiştir ve buralarda, planlanan 56 villadan sekizi yer almıştır.

Asillerden halka ; asiller için dizayn edilmiş bir bahçeşehir şimdi Londra'nın en şık parklarından biridir ve 1835 yılından itibaren halka açılmıştır. Bu dönemde Regent Kanalı İngiltere’nin en işlek kanallarından biri idi. Londra halkı akın akın İngiltere’nin bu önemli kanalını, hayvanat bahçesini, İç Dairedeki Bahçeleri (daha sonra Queen Mary bahçeleri oldu) ve Avenue Bahçelerini  görmeye gittiler. Bu bahçeleri W.A. Nesfield 1864 yılında dizayn etmiştir.  197 hektarlık (487 acres) bu alan altın kubbeli Merkez Camisinden çıkan müslümanları içine çeker; bunun yanı sıra Açık Hava Tiyatrosunun destekçileri ve kriketçilere de buralarda rastlamak mümkündür.

LONDRA HAYVANAT BAHÇESİ:
Londra Hayvanat Bahçesine gittiğinizde mutlaka o kibar Asya Fillerini seyretmek için bir süre ayırın (önce Regent’s Park’ta daha sonra da hayvanat bahçesinin içinde).  Onların banyo yapışlarını, sırtlarına nasıl toprak attıklarını, yemek yiyişlerini, etrafta tembel tembel dolaşmalarını ve bakıcıları ile oynamalarını görün.

Londralılar için egzotik hayvanlar  : 1826’da Singapur Kolonisini  meydana getiren Sir Stamford Raffles dostu Sir Humphry Davy ile birlikte  Londra Zooloji Derneğini kurdu. Dört yıl sonra  da bahçelerinin 2 hektarlık bölümünü halka açtı ve çok başarılı oldu.  Derneğin kendi egzotik hayvan koleksiyonu –zebralar, maymunlar, kangurular ve ayılar- kısa zamanda Windsor Şatosundan  ve aşağı Londra’daki kraliyet hayvanat bahçesinden gelen destekle büyüdü.

Yıllar boyunca sıradışı hayvanlar : Yıllar geçtikçe  şempanze Tommy (1835 ve 1836) ve zürafalar, bunların arasına katılmıştır. Hatta zürafalar, bir zürafa desenli kumaş modası yaratmışlardır. Ayrıca Jumbo ve Alice isimli filler de ziyaretçiler arasında çok popülerdi. Bu arada dünyanın ilk kertenkele evi, akvaryum ve böcek evleri inşa edilmiştir.

Londra hayvanat bahçesi hem moderndir, hem de tüm dünyadaki hayvanat bahçesi tartışmalarını dikkâtle takip etmektedir; hayvan eğitimi ve muhafazasında, ayrıca bünyesinde barındırdığı Zooloji Enstitüsü ile dünyadaki örneklerinin en önde olanları arasındadır. Bu enstitüde araştırmalar yapılır ve saha çalışmalarına maddi destek sağlanır.  Hayvanat bahçesinin çocuklar için olan bölümünde evcil hayvanlar bulunmaktadır. Çocuklara onlara nasıl bakacaklarını öğreten bir de merkez vardır. Burada, geyikler serbestçe dolaşırken, arslanlar kükrerken ve kuşlar cıvıldarken çeşitli konuşmalar, gösteriler yapılır. Bu şekilde Hayatı Koruma Ağı ile ilgili merkez, dünyanın ne kadar hassas ve kırılgan olduğunu gösterir.

BUCKINGHAM PALACE:
Şu anda ziyarete açık olan Londra evlerinden en ilginci ve büyüleyici olanı, Kraliçe’nin yılın büyük bir kısmını geçirdiği kendi evidir. Bir kral veya kraliçenin kişisel sanat koleksiyonunu, resim odalarını ve atlarına takılan gemleri başka nerede görebilirsiniz?

İngiliz kralları yıllar boyunca Londra’nın Westminster’dan Whitehall’a Kensington ve St James’e kadar çeşitli yerlerinde ikamet etmişlerdir. Buckingham Sarayı bunların sonuncusudur.  1762’ de III. George özel bir malikâne olan Buckingham Evini yeni evlendiği eşi için aldı ve on yedi yaşındaki Kraliçe Charlotte, St. James Saray’ından ayrılarak buraya resmi kraliyet ikametgâhı olarak yerleşti.

Regent Prensi, en sonunda IV. George olarak Kral olunca , mimarı  Jon Nash ile birlikte burada büyük değişiklikler yaptılar. Bal rengi Bath taşı kullanarak Edward Blore’nin Kraliçe Viktorya için yaptığı ön cepheyi kapladılar. Bugün altı yüz  oda ve on altı  hektarlık (kırk acre) bahçesi vardır. Burada Kraliyete ait özel daireler, Kraliyet personeline ait ofisler, bir sinema salonu, yüzme havuzu, Kraliçe’nin yeşil parka bakan özel odaları bulunmaktadır.

Kraliçe II.Elizabeth evini açıyor … Kendisine dünyanın en güzel özel sanat koleksiyonu miras kalmıştır. Kraliçe’nin Galerisinde (ki 2003 yılındaki altın jübilesi için genişletilmektedir) sahip olduğu zenginliklerin bir kısmı sergilenmektedir.  Kraliyet çayırları üzerinde Nash’in inşa ettiği ahırlar ve depo odalarında  sanki bir masaldaki gibi pırıl pırıl parlayan saltanat arabaları, at koşumları ve Kraliyet törenlerinde kullanılan diğer malzemeler bulunmaktadır. Buckingham Sarayı’nın yaz açılışını kaçırmamanızı tavsiye ederiz. Bu dönemde ziyaretçiler, güzel resimler, altınlar, porselenler, halılar, kumaşlar ve de tabii ki taçlarla dolu muhteşem odalarda rahatlıkla dolaşabilirler.

St. JAMES Parkı :
St.James Parkına sadece bir sandviç yemek veya şezlonglara oturup müzik dinlemek için bile uğrasanız, karşınızdaki ördeklerle dolu gölün arkasında ve ağlayan söğüt ağaçlarının tepesinden bir saray triosu görebilirsiniz.

Kraliyet, gene kraliyet : Dokuz kraliyet parkından en eskisi ve özgünü olan St.James parkını Westminster Sarayı, St. James’s sarayı, Buckingham Sarayı ve Whitehall Sarayının kalıntıları çevreler.

Krallar ile çevresindeki kişiler, 1532’ de VIII. Henry’nin bu parkta bir geyik parkı ve daha sonra St.James Sarayı olacak bir av evi inşa etmesinden beri dolaşmaktadırlar.  I. James, içinde pelikanlar, timsahlar ve günde bir galon şarap içen bir filin bulunduğu hayvanat bahçesini kurmuştur.

Fransız Stili : II Charles, Paris yakınlarındaki Versay’dan etkilenerek parkı yeniden dizayn ettirip içinde yüzdüğü bir kanal yaptırdı. Bunlara ek olarak  Kuş Kafesi Yolunu (burada pek çok kuşu barındıran büyük kuş kafesleri vardı) ve de çakıl taşı döşeli ,  mell oynadığı kapalı alanı inşa ettirdi. Bu bir Fransız oyunudur ve krikete benzer. Daha sonra IV. George, Humphry Repton’un etkisi ve John Nash’in yardımı ile bahçenin keskin Fransız hatlarını İngiliz tarzına uyacak şekilde yumuşattı. Sonuçta burası, yedi  hektarlık (doksan üç acre), içinde çok dallı, tomurcuklu, yayvan bitkilerin, kıvrımlı patikaların bulunduğu, tüm romantiklerin favorisi olan bir park haline dönüştü.

Tabiatın egemenliği : Bu park, kuşlar için önemli bir göç hedefi ve yaşam noktasıdır.  İki adet full time çalışan ornitologist (kuşlar üzerinde çalışan bilim adamları) kırk beş türde, binden fazla kuşla ilgilenmektedirler. İncir ve söğüt ağaçlarının arasında Ördek adasında yaşayan pelikanları ararlar ki, bu gelenek Rus Sefirinin II. Charles’a pelikan hediye etmesiyle başlamıştır.

TATE  GALERİLERİ :
Galeri Müdürü tarafından yıllık Tate resimlerinin yeniden asılması, kış mevsiminin önemli aktivitelerindendir.   Genellikle tanıdık resimler, değişik yerlerde tekrar karşımıza çıkarlar ve bu arada görülecek hem İngiliz tarzında hem de modern  pek çok yeni resim karşımıza çıkar.

İkiye bir:  1897’de açılan Tate, ismini şeker milyoneri Henry Tate’den almıştır.  Bu şahıs tüm binayı inşa etmiş ve Viktorya dönemine ait kendi resimlerini buraya konmak üzere bağışlamıştır.  Bugün, içindeki İngiliz ve diğer uluslarası  sanat eserleri ikinci bir binaya taşmıştır.  İngiliz koleksiyonu Millbank’te kalmıştır. Uluslarası koleksiyon, Bankside Power Station’da sergilenmektedir. Burası Thames’in  öbür yakasında St.Paul Cathedrali’nin karşısında Giles Gilbert Scott tarafından değiştirilmiş bir yerdir. Yıllık olarak yapılan yeniden resim asılmaları her iki koleksiyonun da değişik yönlerini vurgular.

İngiliz Sanatı : 2002’ye kadar yeniden dekore edilecek salonlarda, Nicholas Milliard tarafından yapılmış I. Elizabeht’ in portresini ve Tate’e ait, en eski tarihli , John Botte tarafından 1545 yılında yapılmış olan Siyah Pelerinli adam isimli resmini görebilirsiniz.  Ayrıca Van Dyck, Hogarth, Gainsborough ve Reynolds tarafından yapılmış portreleri, Constables tarafından yapılan manzara  resimlerini ve 9 no.lu odada Pre-Raphaelite döneme ait resimleri görebilirsiniz.  Turner Koleksiyonu, James Stirling tarafından dizayn edilen Clore Galerisinde sergilenmektedir.

Uluslarası Modern Sanat: Empresyonist dönemden kalma parçalar, ışık dolu, muhteşem şehir manzarasına sahip olan  geniş galerileri doldurmaktadır.  Buralarda Monet, Matisse, Picasso’nun eserlerini  ve daha yakın dönemlere ait Marth Rothko ve Jasper John’un veya İngiliz santçılar David Hockney ve Peter Blake’in eserlerini görmek mümkündür. Dışarıda ise, yayalara ait Millennium Köprüsü, Londra’nın yeni bir yüzyıla ilk uzantısıdır.

WESTMINSTER ABBEY :
Buraya ulaşmak ciddi bir çaba ister; ancak bu eski rahip ve keşişlerin yaşadığı yere gitmek için en uygun zaman, sabah saat sekizdir. Bu saatte küçük St.Faith kilisesinde sabah duası vardır. Bunu dinledikten sonra,  koltuk gruplarının arasındaki sessiz boşlukta ve diğer kapalı bölümlerde, gürültülü tur grupları gelmeden önce dolaşabilirsiniz.

Burası Londra’nın gerçek çekirdeğidir.  II.asırda Edward the Confessor, St Peter’in mütevazi Benedictine mabedini yeniden inşa etmeye başladı.

Bu mabed 1065 yılında kurulmuştu. Burada 1066 yılının Christmas gününde taç giyen ilk kral William the Conqueror olmuştur. Onu takip   eden tüm krallar, buraya sürekli destek vermişlerdir. III. Henry,

kilisenin yeniden inşası için  Henry de Revns’i

görevlendirdi. Böylece, şimdiki Gotik kilise meydana geldi. Daha sonra

VII. Henry (1485-1509)  küçük Tudor kilisesini ve zarif  bir işçilikle havalandırma koridorunu inşa ettirdi. Birinci William’dan itibaren bütün krallar burada taç giydiler. Hatta 1533 yılında VIII. Henry’nin Roma’dan ayrılarak kendisini İngiliz Kilisesinin başı ilan etmesinden sonra bile bu gelenek devam etmiş ve II.George’a gelene kadar bütün krallar buraya gömülmüştür (daha sonra Windsor Kraliyet mensuplarının gömüldüğü yer olmuştur.)

Zenginlikler …

Westminster Abbey, baştan başa anıtlarla dolu olup çok popülerdir. Batı Kapısında Usta Henry’nin başarısını ve manzarayı zevkle seyredin. Daha sonra Viktorya-Gotik tarzı koro sahnesinden V. Henry’nin ölümünün ardından  rahiplerin kendisine dua etmeleri için yaptırdığı küçük mabedi seyredin.  Mabedleri gördükten sonra da kraliyet mezarlığını, Şair’in Köşesini (Poet’s Corner) izleyin ve diğer huzurlu bölümler için kendinize zaman ayırın.

PARLAMENTO (Parlamento Binaları)
Pek çok kişi için Big Ben, Londra’nın sembolüdür; onun kulesini, kocaman saat kadranını ve de bütün kuleye ismini vermiş olan her saat başı şimşek gibi sesini duyuran çanını herkes çok sever. Ayrıca, gece ışıklandırıldığında bütün kule, güven veren bir rehber gibi parlar ki, bu da insanların onu sevmeleri için başka bir nedendir.

Hanedanın ve Devletin güç evi…

William the Conqueror Westminster’ı  yönetim merkezi haline getirdi, böylece Londralı tüccarları daha kolay denetleyebilecekti (ayrıca Londra Kulesini de inşa ettirdi). Daha sonra burası İngiliz Hükümetinin, bunu takiben de tüm Britanya’nın dünyayı çevreleyen imparatorluğunun merkezi haline geldi.  Burası aynı zamanda VIII. Henry Whitehall’a taşınana kadar imparatorların resmi ikametgâhı idi.

Tüm Parlamentoların Anası… Burada I.Edward’ın modeline göre, 1295 yılında ilk parlamentonun temeli atılmıştır. Parlamentonun üyelerini de şehir halkı tarafından seçilmiş kişiler, lordlar ve din adamları teşkil etmekte idi. Daha sonra bu sistem Avam Kamarası (Parlamentonun seçilmiş üyeleri) ve Lordlar Kamarası (seçim yolu ile gelmeyen devletin ve kilisenin üst düzeydeki kişileri) şekline dönüştü.  VII. Henry’nin Reformist  Parlamentosu (1529-36),  parlamento üzerindeki kilise hakimiyetine son verdi ve Avam Kamarasını Lordlardan daha güçlü bir hâle getirdi.

5 Kasım 1605’de (Guy Fawke’nin gecesi olarak anılır) bu imparatorluk ve binası Parlamentoyu yok etmeyi hedefleyen katolik suikastini yaşadı.

1834 yılında ise, hemen hemen tüm binalar bir yangın sonucunda harap oldu. Daha sonra Charles Barry’nin planları ve A.W.Pugin’in detaylı dizaynı ile Victoria-Gotik tarzının en muhteşem eseri yaratıldı. Nehrin arkasında tüm cephe, yöneticilerin heykelleri ile donatıldı. Lordlar sol Avamlar da sağ tarafta yer aldılar. Şayet Parlamentoda bir oturum varsa Victoria kulesinde bir bayrak asılıdır veya oturum gece ise, Big Ben’in üstünde bir ışık görülür.

BANQUETING HOUSE Ziyafet Evi
I.Charles’ın St.James sarayından çıkıp babası tarafında inşa ettirilen ve kafasının kesileceği bu muhteşem salona sakin bir şekilde yürüyerek gelişini düşünmek insanın tüylerini ürpertir.  Buranın harika tavanı Charles için Peter Paul Rubens tarafından resimlendirilmiştir.

Burası Londra’daki en görkemli salondu. Ayrıca meşhur Whitehall Sarayından geriye kalan tek kısımdı ve Londra’nın beyaz Portland taşı ile kaplanmış ilk binası idi.  1619-1622 yılları arasında inşa edilen bu binanın dizaynı Inigo Jones tarafından yapılmıştı.  Burası, I. James’in  eski ve hoş olmayan bir şekilde ortaya yayılmış olan Tudor Sarayını 2000 odalık bir şaheserle değiştirme rüyasının başlangıcı idi.

Aslında inşa edilen sadece ziyafet salonu idi. Buranın altında, Kral küçük toplantılar yapar, üstte de abartılı törenler düzenlerdi.

Rubens’in Tavanı… Bu muhteşem tavan, James’in oğlu Charles tarafından yaptırılmıştır. 1634-1636 yılları arasında Antwerp’ te yaşayan en önemli barok sanatçı Peter Paul Rubens tarafından resimleri yapılmıştır.  Paneller aynı zamanda İskoçya’nın da VI. James’i olan birinci James’i kutlamak içindir. Dokuz adet resim, sembollerle İskoçya ve İngiltere’nin birleşmesini ve akıllıca bir yönetimin zevkli faydalarını gösterir. Bu iş karşılığında Rubens’e 3000 Sterlin ödendi ve şövalye ünvanı verildi.

Whitehall Sarayının ölümü…

Bu saray sahiplerine biraz da kötü şans getirmiştir. Cardinal Thomas Wolsey o denli gösterişli bir yaşam sürdü ki, sonunda VIII. Henry’ nin gözünden düştü. Henry, buraya taşınıp burasını kendisinin ve kendinden sonra gelecek kralların resmi ikametgâhı haline getirdi. İşte I. Charles’ın kafası burada kesilmiş ve III.William burada nemli nehir havasından kaynaklanan sağlık sorunları yaşamıştır.

1698’ de bir yangın Tudor binasını yok etmiş ve geriye sadece ziyafet salonu kalmıştır.

MİLLİ PORTRE GALERİSİ
Meşhur birinin nasıl göründüğü ve portresini ne şekilde yaptırmayı tercih ettiği her zaman merak konusu olmuştur.  Mesela, siz Francis Drake’ i  hiçbir zaman denizci üniforması yerine, kırmızı saray giysileri içinde göreceğinizi tahmin edemezsiniz.

1856 yılında başlatılan kayıtlara göre, muhteşem ve güzel İngiliz yaşamını yansıtan portreleri toplamak, böylece diğer kişilere de büyüklük konusunda ilham vermek amaçtı. Şimdi bu fevkalade zengin koleksiyon dünyada bulunan  aynı türdeki benzerleri arasında amacını en güzel ifade edendir. İçinde yağlı boya tablolar, suluboyalar, karikatürler, siluetler ve fotoğraflar bulunmaktadır.

Yukarıdan başlayın…  Galeriler en üst kattan başlayarak kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir. Buraya merdiven veya asansörle çıkmak mümkündür. VIII. Henry ve eşlerinden bazıları İngiliz tarihinin görsel bir ‘’Kim Kimdir?’’ kaydını başlatmışlardır. Burada mucitler, tüccarlar, mühendisler, kâşifler, imparatorluğu inşa edenler, modern politikacılar yer alır ve onlara her zaman gözlemcileri olan yazarlar eşlik eder.

Isambard K Brunei ve Edward Jonner da burada yer almıştır; tabii ki koloniciliği savunan Robert Clive ve Hintli Warren Hastings, ayrıca Winston Churchill ve Margaret Thatcher da buradadır.

Chaucer, başındaki geniş, yumuşak şapkasıyla, Kipling çalışma masasında otururken, A.A. Milne de Christopher Robin ve Winnie-the-Pooh dizinde otururken resmedilmişlerdir. Daha az bilinen kişilere ise biraz daha dikkâtle bakmak gerekir; mesela 18.yüzyılda yapılmış geniş Sharp ailesinin fotoğrafı gibi. Bu aile, o dönemde bir orkestra kurmuş ve her Pazar Fulham’da çalmayı âdet haline getirmişlerdi.

Burası aynı zamanda modern bir kayıt sistemidir. Başlangıçta, Viktorya dönemi mensupları, buraya dahil olmak için kişinin ölmüş olması gerektiği hususunda ısrarcı olmuşlardır, fakat artık o kural yıkılmıştır. Şimdi Kraliyete mensup Prensesi, Beatle Sir Paul McCartney’i, futbolcu Bobby Charlton’ı, Maggie Hambling’ in Stephen Vry’ ını ve Andy Warhol’un Joan Collins’ini görmek mümkündür.

NATIONAL GALLERY -MİLLİ GALERİ-
Cepheler çok heyecan verici olmamakla birlikte, burada çok düzgün bir koleksiyon vardır ve ücretsizdir. Böylece, biraz huzur bulmak için Leonardo da Vinci'nin Sainsbury Winy’deki resmine veya Rubens’in muhteşem Samson ve Delilah’ sının önüne gidebilirsiniz.   

Bu kaliteli koleksiyon 1824 yılında, sadece otuz sekiz  resimle başlamıştır. Şimdi ise, Milli Galeride yaklaşık iki bin resim vardır. William Wilkinsin’in neoklasik binasında ve 1991’ de açılan yeni Sainsbury ilave kanadında yaygın bir şekilde yer alırlar.  Giotto’dan Cezanne’a kadar Avrupa resminin son derece kaliteli  bir panoramasını yansıtırlar. Daha modern ve İngiliz resimleri, Tate Galerilerindedir.

Başlangıçtan beri serbest… Milli resimler için pek alışılagelmemekle birlikte, koleksiyonun çekirdeği kraliyet değil, John-Julius Angerstein isminde bir finansördür. Her zaman çocuklar dahil, ücretsiz olarak herkese açık olmuş (ücret almayı ilk British Museum başlatmıştır) ve çok geniş bir yelpazede  İngiliz resimlerini Avrupa çerçevesi içinde bünyesinde bulundurmuştur. Halen bu tarz muhafaza edilmektedir. Yeni gelenler arasında, klasiklerin ustası “Bakire ve Çocuk”  isimli tablo vardır.   

İlk Ziyaret...

Artistik panoramadan mümkün olduğu kadar faydalanabilmek için, neden kronolojik şekilde sıralanmış dört bölümden birini seçmeyesiniz?  Sainsbury Kanadını Duccio di Buoninscga, Jan van Evck, Pierro della Francesca ve diğer eski ressamların tabloları doldurur.

Batı kanadında 16. yüzyıl resimleri sergilenmektedir. Bunların arasında Michelangelo’nun meşhur Entombment isimli tablosu da vardır.   Kuzey kanadı ise, Van Dyck, Rubens, Rembrandt, Velazquez ve Hollanda ekolünün diğer ressamlarından oluşan 17. yüzyıl sanatçılarına tahsis edilmiştir. Son olarak, Kuzey kanadında Chardin’den başlayıp Gainsborough, Matisse  ve Picasso’ya uzanan tablolar yer alır…

COVENT GARDEN PIAZZA
Bu meydandan geçmek, her zaman için eğlenceli olmuştur. Belki St.Paul Katedrali önünde danseden bir palyaço ailesine rastlanabilir, tezgâhların üstünde neşe ile bağıran bir komiğe ve şehrin keyfini yaşamak için bir araya gelen insanları da görmek mümkündür.

Londra’nın ilk meydanı… Birinci Charles, şehir dışına doğru genişlemeye karşı idi, fakat Bedford Dükü Francis Russel, batıda çok özel bir araziye sahipti.  Tahminen 1630 yılında Dük, Krala inşaat izni için 2000 Sterlin ödedi ve Inigo Jones’u kullanarak Londra’nın ilk residansların bulunduğu meydanının planını yaptırdı.  Başarı hemen geldi ve burası Londra’nın seçkin bir özelliği haline dönüştü.

Covent Garden… Sosyete terk edince, buraya tavernalar, kumarhaneler ve hayat kadınları ile birlikte sebze hali yerleşti.  Fowler’ın Merkez Pazarı (1831) buraya,  Çiçek Pazarı,  Flower ve jubile bölümleri ile bir düzen getirdi ve 1974 yılına kadar burayı Londra’nın merkez sebze ve meyve pazarı haline dönüştürdü.  Halk bu alanı yıkılmaktan kurtardı. Bugün restore edilmiş bölümler ve yeniden inşa edilmiş Opera kompleksi bu meydanı tekrar ışıltıya boğdu.

Londra Ulaşım Müzesi…  
Burası dünyanın en geniş yerleşim alanlarındaki 800.000 km den (500.000 milden) fazla uzunluğu olan kamu ulaşım sisteminin hikayesini anlatır.  Basılacak pek çok düğme ve bir o kadar da vasıta vardır.  En ilgi çeken atraksiyon yeraltı simulatörüdür. Dokunmatik ekranlar, altı lisanda hizmet verirler, araçların üzerinde aktörler ve bir de dükkân vardır.

COURTAULD GALERİSİ
Bu lüks dekore edilmiş galerilerde Empresyonist eserler vardır. Mesela Renoir’ın La Loge, Manet’in  Follies-Bergere’ deki Bar, gibi resimlerinin yanı sıra Cezannea, Gaugins ve daha pek çokları vardır. Bu eserler aynı zamanda gri, bulutlarla kaplanmış Londra havası için mükemmel panzehirdir.

Bir kişinin vizyonu… 1921 yılında sanayici Samuel Courtauld, Fransız Empresyonist ve Post-Empresyonist tablolarını toplamaya başladı. On yıl sonra da Courtauld Sant Enstitüsünü kurdu. Bunun içinde Portman Meydanındaki Robert Adam tarafından dizayn edilmiş olan kendi malikanesini seçti. Umudu, sanat tarihi öğrencilerinin, ince bir mimari ve eşyaların bulunduğu ortamda, tablolar hakkında, bilgi alması idi.

Courtauld, Strand’daki yeni evinde bu amacına en güzel şekilde ulaşmış oldu.

Saray gibi bir ev…  Sir William Chambers’s resmi yönetim (1776-86) ofislerine sanki saraylardaki gibi üç sütunlu (triple arched ) bir bahçe kapısından geçerek gidilir. Öndeki büyük bahçe açık hava tiyatrosu olarak kullanılır. Nehrin kıyısına cephesi olan evlerde ise gümüş, altın ve mozaiklerden oluşan  Gilbert Koleksiyonu sergilenir. Sağa doğru mütevazi bir kapıdan içeri girildiğinde Courtauld Koleksiyonun on iki tane son derece gösterişli bir şekilde döşenip restore edilen odaya yerleştirildiği görülür. Burası bir zamanlar Kraliyet Akademisine ait idi.

Altı koleksiyon tek bir koleksiyon içinde toplanmış…    Courtauld’dan sonra başka beş koleksiyoner daha ellerindeki sanat eserlerini buraya bağışladılar.  Karcham Lordu Lee, eski İngiliz eserlerini,  sanat eleştirmeni Roger Fry ise kendi koleksiyonunu verdi.

Sir Robert Wing resimlerini (şimdi Witt kütüphanesi) bağışladı.  Mark Gambier-Parry Bequest koleksiyonunda İtalyan Rönesans dönemine ait paneller, Kont Antoine Seilern’e ait Prince Gate Kolleksiyonunda ise Rubens, Tiepolo ve Van Dyck gibi barok ressamların eserleri vardır.

Küçük, güzel odalar, ziyaretinize bir samimiyet ve sıcaklık katar.

SIR JOHN SAONE’nin MÜZESİ
Soane’nin iki evinin son derece gösterişli odalarında dolaşırken (biri yetmediği için bitişiğine bir tane daha inşa ettirdi ) ve üst kattaki sakin yazı odasında güçlü bir şekilde onun varlığını hissetmek mümkündür. Öyle ki orada karşınıza çıkıp sizi karşılasa bile şaşırmazsınız.

Mimar Soane… Bir hazine olan bu ev, Merkezi Londra’nın en geniş meydanı olan ağaçlıklı Lincoln’s Inn Fields meydanında yer alır. İşte burası, neo-klasik mimar Sir John Soane’nin yaşadığı yerdir. Önce 12 No.lu evi dizayn etti ve 1792’den itibaren orada yaşamaya başladı. Daha sonra bitişikteki 13 no.lu evi alıp yeniden çok akıllıca oranlanmış odalar halinde inşa etti .1813’ten, öldüğü yıl olan 1837’ye kadar burada yaşadı.  Bu dönemde Marylobone Caddesi üzerindeki Kutsal Üçgen dizaynını  (1824-8), hazinenin bazı bölümlerini ve Whitehall’u yaptı.  En önemli eseri, şimdi yok olan Bank of  England’dır. Yeniden yaratılan salonlar, bugün bankanın müzesini oluşturmaktadır.  Ayrıca 14 numarada Adam Çalışmaları için bir merkez olarak 2004 yılında açılacaktır.

Koleksiyoner Soane…  
Soane, çok hevesli bir koleksiyonerdi. Ona göre her bir sanat objesi, işi için bir ilham kaynağı idi. Bu yüzden bütün salonları görsel bir referans kütüphanesi olmuştu. Hogarth’ın yaptığı resimler, tabakalar halinde üst üste duvarlara konmuştu. O kadar çok heykel, resim ve antika vardır ki, çok dikkâtli bakmadığınız takdirde bir Watteau resmini, bir Yunan vazosunu veya daha değerli bir şeyi gözden kaçırmanız mümkündür.

Soane’nın hayaleti…
Sir John’un dizaynları koleksiyon tutkusu ile ilgili hikâyelerle birlikte her odayı  doldurmuştur. Mesela, Mısır’dan  bir lahit  geldiğinde, bunun şerefine üç gün süren bir davet vermiştir.

BRITISH MUSEUM
British Museum’da kendiniz karar verip dünyanın size göre yedi harikasını seçebilirsiniz.  Hintli Chola hanedanından gelen bronzlar, bir zamanlar bir Asur sarayını süsleyen arslanlarla dolu rölyefler herkesin listesinde olabilir.

Kurucusu Fizikçi… Sloane Meydanına adını veren Sir Hans Sloane çok revaçta Londralı bir fizikçi idi. İnsan bilgisinin tümüyle ilgilenir ve bitkilerden baskılara her şeyi koleksiyonu için büyük bir hevesle toplardı.  1752 yılında 92 yaşında öldüğünde 80.000 den fazla objeden oluşan koleksiyonunu milletine muhafaza edilecekleri devamlı bir yer sağlanması amacı ile bağışladı. Böylece British Museum başlatıldı. 1759 da bir 17. yüzyıl malikanesinde İngiltere’nin ilk halk müzesi olarak açıldı. Şimdi ise 5.5 hektarlık alanı ile en geniş müzesidir.

Büyüdükçe büyüdü… Sloane’nın koleksiyonuna pek çok yeni ilave oldu. Krallardan II. III. ve IV. George muhteşem hediyeler verdiler. Bunu diğerleri takip etti. Bütün bunlar Townley ve Elgin mermerleri ile birlikte binanın dışına taştı. Mimar Robert Smirke daha sonra oğlu Sydney tarafından 1857 yılında tamamlanacak olan yeni bir müze projesi yaptı.

Buna rağmen kazı ve sergilerden çıkan eserler gelmeye devam etti;böylece Milli Tarih koleksiyonları Güney Kensington’a gitti.  1998’ de British Library (İngiliz Kütüphanesinin de ) ayrılmasıyla merkezdeki büyük avlu yeniden geliştirildi ve Afrika koleksiyonları için Sainsbury galerileri inşa edildi.

British Museum’u iyice tanımak…  Great Russel sokağındaki ‘’bu eski meraklı dükkânını’’ keşfetmek için en iyi yöntem Büyük Avlu’dan bir plan alıp özel aktivitelerin neler olduğunu görmektir. Daha sonra  en fazla üç salon seçip bunları aramaya koyulmak en iyi yöntemdir.  Huzur ve sessizlik için erken gitmekte fayda vardır.

DICKENS’ın Evi
Charles Dickens’ın Londra’daki pek çok evinden ancak bu ev ayakta kalabilmiştir. Kendisi evlendikten sonra burada 1837 ve 1839 yılları arasında yaşadı. Ondan önce Hollborn’da Fnrnival’s Inn de yaşıyordu. Daha sonra ailesinin Devonshire Terrace’da  daha büyük bir eve geçme konusundaki ısrarı üzerine buradan ayrıldı.  Doughty Sokağındaki ev, tipik,düz cepheli  Regency terasıdır. Güzel ve geniş Georgia tarzı bir bulvarda yer alır. Yakındaki Bloomsbury Meydanında olduğu gibi  hammallar, hizmetliler ve servisler  için  her iki tarafında kapısı vardır.

Dickens Doughty Sokağında…
Dickens burada, ‘Pickwick Papers’ isimli kitabını tamamladı ve ‘Oliver Twist’ ile ‘Nicholas Nickleby’ isimli kitaplarını yazdı. Ayrıca, burada lakabı olan ‘’Boz’’ dan sıyrılarak edebi açıdan önem kazandı.

Dickens Fellowship… Dickens’ı sevenlerden oluşan bu dernek, evi 1924 yılında aldı ve çalışma odasını orijinal şekline göre dekore etti. Burada dünyanın en geniş kapsamlı Dickens Kütüphanesi ve onunla ilgili pek çok portre, mektup ve taslak  vardır.  Ayrıca Harlot Knight Brown’a ait ‘Phiz’ 

çizimlerini, yeni temin edilmiş yazı masası ve üç adet portreyi mutlaka görün.  Şayet Dickens’a iyice nüfuz etmek istiyorsanız, evi ziyaret edin sonra da rehberli bir yürüyüş turu alarak onun Londra’sının bir kısmın keşfedin.

ST. PAUL KATEDRALİ :
St. Paul’den içeri öğleden sonra girip ayini dinlerken, korodaki seslerin arasında mozaikleri seyretmek mutlak huzur ve güzellik dolu bir andır.

Wren’in Londrası… 1660’da monarşideki ‘restorasyon’dan sonra II. Charles döneminde sanata destek vermek bir patlama halinde ortaya çıktı. Daha sonra 1666 ‘da şehrin beşte dördü yangınla harap olunca, Christopher Wren, 1669’da, daha otuz yedi  yaşında  kralın gözlemci generali olarak görevlendirildi. En önemli eseri olan St.Paul’u şu anda yirmi üçü hâlâ ayakta olan, inşa ettiği elli bir yeni kilisenin kuleleri, kubbeleri çevrelemektedir.

Beşinci St. Paul… Bu katedral kilise, M.S 604 yılında Kent Kralı Ethelbert tarafından kurulmuştur. İlk dört kilise daha önce yandığı için Wren’in bu kiliseyi taştan yaptırdı ve özel bir kömür vergisi ödedi.  Burası sadece bir mimar tarafından yapılan ilk İngiliz katedrali idi.  Aynı zamanda bir kubbeli olan ve de İngiliz-Barok tarzında yapılmış tek katedraldir.     

Amiral Lord Nelson, Wellington Dükü, Sir Winston Churchill gibi şahısların cenaze törenleri burada yapılmıştır. İçerisi İngiltere’nin meşhur kişilerinin heykelleri ve anıtları ile doludur.

Büyük tırmanış…   
Yukarı ulaşmak üzere tırmanılması gereken 530 basamağı çıkmak için verilecek uğraş boşuna değildir.  Yayvan basamaklar sizi Galeriye Thornhill’in kubbede yapmış olduğu freskleri, Richmond ve Salvati’nin Viktorya tarzı mozaiklerini görmeye götürür.

Dışarıdaki taş galeride teleskoplar ve oturacak banklar vardır. Üst katta ise Altın Galeri yer alır. Kalabalıktan kaçmak için erken veya geç gidin.

Büyük St. Bartholomew :
Burada geçirilecek bir pazar günü, gerçekten hatırlamaya değer olacaktır.  Bir taraftan kamyonlar Smithfield’in et marketine gelirken, diğer taraftan siz çalan çanlara cevap verir ve büyük taş arkın altından geçerek  gizli bir ortaçağ dünyasına girip akşam ayininde söylenen ilahileri dinlersiniz.

Bir Kraliyet Palyaçosu…
I.Henry’nin palyaçosu Rahere, Roma’ya hacca giderken sıtmaya yakalandı ve tedavi oldu. Tedavi sırasında St. Bartholomew’in hayalini görüp bir yemin etti. Dönüşünde Kral ona St.Bartholomew hastanesi ve küçük manastırı kurmak için arazi verdi.

Burası Londra’nın ilk hastanesi ve o bölgedeki dört manastırdan birisidir.

Londra’nın en eski Kilisesi…
Rahere’nin 1123‘te inşa ettiği küçük manastır-kilise bugün Londra’nın  yaşamını devam ettirebilen en eski kilisesidir.  Şehrin 12. yüzyıldan kalma tek kilisesi ve aynı zamanda Romanesk mimari tarzına sahip en büyük binasıdır. Kalıntılar (kilisenin ortası ve yan boşlukları yok olmuştur) Londra’nın hemen hemen bir düzine olan muhteşem ortaçağ manastır / kiliseleri hakkında bir fikir verir.

Değişik bir dünyaya adım atmak… 
Kiliseye 13. Yüzyıla ait taş bir arkın altında yer  alan Tudor stili bir bahçe kapısından geçilerek girilir. Bu kapı bir zamanlar büyük manastır-kilisenin batı kanadına açılıyordu. Bugün, şimdiki batı kapısına kadar kilisenin tam orta boşluğu boyunca bir yol vardır. Burada koro, ambulatory ve Rahe tarafından yaptırılan Lady Chape yer alır. Çatıları bal rengi duvarlar ve yuvarlak büyük sütunlar üzerine kurulmuştur.  Minimal dekorasyon, etkiyi daha da güçlendirir. İki mezar yan yana biraz rahatsız bir şekilde durur.

Birisi kurucu Rahere (1143-1404), diğeri de harap eden Richard Rich’e aittir. Bu şahıs binayı VIII. Henry’den manastırlar kaldırıldıktan sonra satın almıştır.

Londra Müzesi :
Burayı ziyaret etmek demek, Londra’nın 2000 yıllık tarihine yelken açmak demektir. Ziyaret sırasında eski bir Roma ayakkabısını, Lord Mayor’un makam arabasını, eski bir dükkan tezgâhını görmek mümkündür. İnşaatı bile Londra’nın Batı Kapısında eski Roma kalesi üzerine yapılmıştır.

Londra için bir müze…  
Burası dünyanın en geniş ve kapsamlı şehir müzesidir. 1975 yılında Powell ve Mova tarafından yapılan bir binada açılmıştır. Koleksiyonda eski Guildhall  müzesinin şehre ait antikaları, Londra Müzesinin kostümleri ve diğer kültürel objeler bir arada bulunur.

1980’lerde Londra Şehrindeki çok sayıda inşaat ve yeniden yapılanma işleri eskinin muhafazası konusunda yeni bir anlayış doğurmuş ve koleksiyona arkeolojik kalıntıların çok miktarda gelmesini sağlamıştır.

Londra hakkında bir müze… Londra’nın hikâyesi uzundur ve biraz da akılları karıştırabilir.  Bina, Roma kalesinin müdafaa kulesindedir ve salonların yerleşimi kronolojik olarak yapılmıştır. Başlangıç prehistorik ve Roma devirleri ie yapılmıştır. (Bu arada gözetleme camından ikinci asırdan kalma savunma kalıntılarına bakmayı unutmayın.) Daha sonra ortaçağ, Tudor ve Stuart dönemleri gelir. Buradaki önemli bir husus 1666 yılındaki Büyük Londra Yangının tekrar canlandırılmasıdır.  George, Viktorya ve 20.yüzyıla ait odalar alt ve üst tabaka yaşamı kaynaştırır. Burada Newgate Hapishanesinden, Blitz Experience, Spitalfield ipeklerine lüks moda dükkanlarına kadar her şey vardır. En sonda ise ‘’Şimdiki Londra’’ isimli galeri vardır.

Londralılar ile ilgili bir müze…  
Bir şehri insanlar meydana getirir.  Bir odanın içinde dahi olsa esas hikayeyi Londra’lılar Roma devrinden kalma küpleri, Tudor dönemi deri giysileri veya Suffragette posterleri ile anlatmaktadırlar.

HM TOWER OF LONDON (Londra Kulesi)  
13. yüzyılın sonunda içinde I. Edward’ın yaşadığı bu ortaçağ sarayı Kuleyi bir Kraliyet sarayı ve görkemli kraliyet törenlerinin yapıldığı yer olarak canlı tutmaktadır. Bazıları ise burası Kraliyet mücevherlerinden bile daha ilginç bulur.

Bir Ortaçağ Kalesi …   
Londra Kulesi İngiltere’nin en güzel ortaçağ kalesidir.  William the Conqueror(1066-87) burayı bir güç gösterisi olarak başlattı ve I. Edward  (1272-1307) tamamladı.  William Caen’in, Romalılardan kalma  duvarlar içine inşa edilmiş bembeyaz taş kulesi, mükemmel savunma şekli idi. Yüksekliği 27metre (90ft), kalın duvarları da 4.5metre (15feet) idi. İçinde askerler, hizmetliler ve asiller için yerler vardı.  III. Henry,  iç duvarı, çukurları, kendi su  yolunu  ve de kraliyet hayvanat bahçesini yaptırmaya başladı. I. Edward İç Duvarı tamamladı, dış duvarı ve pek çok kule ile birlikte Traitor Kapısını inşa etti. Daha sonra kraliyete ait para imalathanesini ve Kraliyet mücevherlerini Westminster’den buraya taşıdı.

Görkem ve vahşet görüntüleri…
Burada yaşayan ilk kral Stephen’dır . (1135-54) I. James (1603-25) ise sonuncu kraldır. I. Edward buradan yürüyerek taç giymeye gitmiş ve VIII. Henry altın bir elbiseyle buradan çıkarak şehri dolaşmıştır.  Baronlar burada Kuleyi kuşatarak Kral olan John’a, Magan Carta’ya mührünü basmak için baskı yapmışlardır (1215). Gene burada amcaları III. Richard olarak  taç giyerken iki prens öldürülmüştür. 1485’ten beri Yeoman Warders veya ‘Beefeaters’ tarafından korunmaktadır.

Yedi Asırlık bir Tarih…
Bu kule hem bir saray, hem bir kale, hem de devlet hapishanesi ve idam yeri olmuştur. Görecek çok şey vardır. Erken gidip Kraliyet Mücevherleri ile Taç ve Elmas sergisini görün daha sonra da uzun rıhtımda bir mola verin...

Londra’ya gitiğinizde yukarıda bahsi geçen yerlerden hiç değilse bir kısmını görmenizi öneririm…

Ahmet F. Yüksel
& Tuncay Yılmaz
İstanbul - 04.4.2000

Kaynakça:
City Pack London

 


Üst Ana sayfa e-mail