Rölativite Teorisi
4. Bölüm

Evrensel bir gerçek olan rölativite teorisini göz önüne aldığımızda, sisteme dair önemli birçok soruyla karşı karşıya kalmaktayız. Mesela; her şeyin izafi  (göresel) yani birbirine göre mevcut olduğu bir evrende gerçek olan nedir? Mutlak olan nedir? Göresel gerçekliğin bir değeri var mıdır? Varsa ne kadardır? Bununla birlikte, maddenin varlığıyla yokluğunun bir olduğu hal hangisidir? Varlıkla yokluğun birleştiği nokta neresidir? Acaba kesinliği kanıtlanmış olan bu görüş ve sonuçları, her sahada bilimle uyuşum içinde ve evrensel olduğunu düşündüğümüz (ki öyledir) dinimiz ile ne kadar uyuşturabilmekteyiz? Yoksa kafamızda hayal ettiğimiz bir yaratıcının sistemiyle bizim tespit ettiğimiz sistem, düzen ayrı ayrı şeyler midir? Ayrıysa görünen sistemi oluşturan kimdir?..

Anlatageldiğimiz üzere izafiyet teorisi, “mutlak olan gerçek budur” demenin de yanlış olduğunu bize söylemektedir. Çünkü gerçeklik denilen şey onu tespit edene göre var olan bir olgudur. Bizim gerçek olarak kabul ettiklerimiz de beş duyumuza göre tespitlerimizdir ki bunun gibi her boyutun kendi algılayıcısına göre farklı farklı gerçeklikleri bulunmaktadır. Bu durum bizim üst boyutlara doğru genişleyen algı değişimi ya da ölümü tadışımızla bulunduğumuz boyutlarda karşılaşacağımız gerçekler için de aynen geçerlidir. Mesela; yaşamın gerçekleriyle, kabir içi yaşamın ya da mahşer, cehennem veya cennet boyutuna ait gerçekler hep ayrı ayrıdır. Bu nedenle bir tarafta algılanan gerçekler, diğer taraftan algılanan başka gerçeklerle uyuşmamaktadır. Üst boyuta ait gerçekler bizim bulunduğumuz bakış açısındaki gerçeklerle uyuşmadığı için de ya onları direkt reddetmekte ya da bunları kendi gerçeklerimiz açısından değerlendireceğimizden, anlatılmak istenen gerçeklerin farkına varamamaktayız. Bu yüzden demin de söylediğimiz gibi kabir, berzah, cehennem, cennet...vb. boyutlar ve bu boyutlarda yaşayan varlıklara  ait gerçekler, bildiğimiz türdeki somut gerçeklerden örnekler verilerek mecaz yollu benzetmeler, kıyaslamalar yapılmak suretiyle, tabanda o gerçeklere yaklaşım sağlanmaya çalışılmıştır ki, akıl idrak edemediğini, değerlendiremediğini inkar etmesin ve gelecekte karşılaşılacak tehlikelere karşı tedbirini alsın. Yoksa sembolik ve mecazi anlatımlar, gerçekten öyle oldukları için değil. Ayrıca, bu mecazlar da rastgele bir biçimde seçilmemiş, gerçeğe işaret edecek yönde biçimlendirilmiştir.

Kuantum fiziğine göre ışık hızına yakın hızlarda hareket eden parçacıklar, bizim açımızdan dalgasal özellikleri dolayısıyla tıpkı bir bulut gibi soyut bir biçimde algılanırlar. Bize göre hayaletimsi olan bu parçacıklar da bulunduğumuz uzay-zamanı ya da boyutumuzu benzer biçimde bulutumsu olarak görür ve buna göre davranışlarını sergilerler. Eğer biz bu parçacıklara eşdeğer hızlarla hareket etmiş olsaydık bu sefer onlarla aynı boyutu paylaşacağımızdan bu tanecikler artık bizler için soyut değil, somut olarak karşımıza çıkarlardı. Ya da tam tersi, onlar frenlenmiş olsalardı aynı zaman ve mekânı paylaşacağımızdan birbirimizi yine somut olarak algılardık. Bu nedenle bize göre madde ötesi (soyut) olarak görünen varlıklar, bizleri aynı şekilde metafiziksel varlıklar olarak algılamaktadırlar.

Tüm bunlardan sonra kendimize şu soruyu soralım: Acaba bizler gerçekten maddesel alemde mi yaşıyoruz?

Şimdi bunu irdelemeye çalışalım.

Bildiğimiz üzere, madde temelde elektromanyetik bir dalga titreşimi iken bu dalgalar tanecik boyutuna yoğunlaştıklarında maddesel dalga halinde yine bir titreşimden ibaret olurlar. Keza  bu özellik bu noktada kalmayıp maddeleşmenin her safhasında kendini göstererek  maddenin gerçekte her düzeyinde belli frekanslarda salınım yapan bir dalga yığını olduğunu bize göstermektedir. Dolayısıyla,  enerjinin de her boyutta çeşitli fazları, biçimleri bulunmaktadır. Böylece katı ya da sıvı fark etmez, bütün maddenin sürekliliği sadece görünümünden ibarettir.

Örneğin, bir atomu ele alırsak, somut olarak düşündüğümüz atom çekirdeği (ki bu nükleon ismiyle anılan proton ve nötronlardan teşekkül etmiş bir taneciktir) gerçekte belli bir mekanda sabit bir nokta biçiminde bulunmayıp belli frekanslarda titreşim hareketi yapan bir madde dalgası olarak karşımıza çıkar. Sadece çekirdek böyle değil çekirdeğin içindeki her bir proton ve nötron ile proton ve nötronları oluşturan kuarklar da belli frekanslarda titreşen dalgadırlar. Aynı şekilde elektronlar da belli yörüngelerde  bir dalga yumağı olarak bulutumsu bir halde bulunurlar. Böylece merkezinde bir tanecik ve onun etrafında belli yörüngelerde dolanan küre biçimli atomlar gerçekte hayaletimsi bir çekirdek üzerinde kat kat dizilmiş bulutumsu yörüngelerden ibaret soyut dalgasal bir yapıdan başka bir şey değildirler. Atomların çeşitli oran ve şekillerde birleşerek meydana getirdiği molekül zincirleri de moleküllerin belli frekanslarda salınımları dolayısıyla dalgasal harekette bulunurlar. Bu yüzden demin de belirttiğimiz gibi, madde olarak gördüğümüz tüm nesneler aslında farklı boyutlarında çeşitli frekanslarda titreşim yapmakta olan dalgalardan müteşekkil bir yapıdan başka bir şey değildir. Eğer tanecikler dalgasal özelliğe sahip olmasaydı maddi yapı hiçbir zaman ayakta duramazdı.

Peki bu maddesel nesneleri ve dünyayı bize var gösteren duyu organlarımız nasıl çalışmaktadır? Görme dediğimiz şey; cisimlerden yansıyan yada direkt onlardan gelen elektromanyetik dalgaların göz hücreleri vasıtasıyla: işitme dediğimiz olay sesin kaynağı olan nesnelerin havaya uyguladıkları basıncın tıpkı su dalgalarında olduğu gibi havada oluşturdukları moleküler titreşimlerinin kulaktaki hassas algılayıcılar tarafından, koku dediğimiz şey de; cisimlerden ayrılarak dalgasal bir hareketle burnumuza gelen çeşitli moleküllerin burada bulunan algılayıcılar tarafından biyo-elektrik dalgasal sinyallere çevrilip beynin ilgili bölümlerinde değerlendirilmesi sonucu oluşur. Keza, tat alma da böyledir. Dokunma duyusu ise; cisimlerdeki atomların dış yörüngelerindeki elektronları ile deri atomlarının dış yörüngedeki elektronların arasında var olan elektrostatik alanların neden olduğu itme sonucu, temas edilen yüzeyin deride bulunan sinir sistemi aracılığıyla algılanarak yine beyne  biyo-elektrik dalga mesajı olarak gönderilip aynı biçimde değerlendirilmesiyle oluşur. Dolayısıyla bizler her boyutuyla dalgasal bir sistemle çalışan bir evrende yaşamaktayız. Bununla birlikte hayvanların da duyu organları böyle çalışmaktadır. Ancak bazı hayvanlar bizim algılayamadığımız frekansları görebilmekte, duyabilmekte, hissedebilmekte, algılayabilmektedirler.

Madde olarak gördüğümüz nesnelerin çeşitli frekanslarda titreşim hareketi yapan yapılar olması nedeniyledir ki, opera sanatçıları uygun ses dalgaları ile cam, porselen...vb gibi eşyaların moleküllerinin salınım periyotlarına eş yönde bir salınım etkisi oluşturarak (madde dalgasıyla rezonansa girerek) bu cisimleri çatlatabilmekte, parçalayabilmektedirler. Yine bu yüzden aynı anda belli bir ritmik hareketle yürüyen askerlerin asma köprü veya benzeri yerlerin üzerinden geçtiklerinde de bu ritmik hareketlerini bozmaları istenir. Çünkü askerler gelişigüzel yürümedikleri taktirde, köprünün salınımı (osilasyonunu) artacağından köprünün çok fazla sallanmasına ve hatta yıkılmasına neden olurlar. Eğer bu köprüyü topla tüfekle yıkmaya çalışsaydık bunu o kadar çabuk ve basit bir şekilde gerçekleştiremeyecek, sadece köprüyü tahrip etmekle yetinecektik.

Aynı şekilde, yine çevremizde gördüğümüz masa, sandalye, bina,...vb nesnelerin çeşitli boyutlarda çeşitli frekanslarda titreşim yapan dalgasal yapılar olmaları dolayısıyla bu öz titreşimlerini artıracak yönde gönderilebilecek uygun elektromanyetik dalgalarla da cisimleri çatlatmak, deforme etmek, sarsmak yıkmak mümkündür. Bunu da bizim gibi normal insanlar değil Veli, Aziz olarak nitelendirilen insanlarla Cinler başarabilmektedirler.
Dokunmaktan bahsetmişken, aslında atom çekirdeği ile elektronlar arası mesafe o kadar fazladır ki, bunu boyutumuza oranlamış olsaydık bu uzunluk güneş ile dünya arası mesafeden bile en az on kat daha fazla olurdu. Atomdaki bu muazzam boşluğa rağmen, elimizi masaya koyduğumuzda elimizin masanın içinden geçmemesinin nedeni, elektronlar arası bu itim kuvvetidir. Bu itim sayesiyledir ki, yeryüzünde yürüyebiliyor, cisimleri tutup kaldırabiliyor, hareket ettirebiliyoruz. Orijinalde hiçbir sureti, şekli olmayan, ancak istediğinde bir şekle bürünebilen ve hatta bunu insanlara da gösterebilen Cinlerin Elektromanyetik yapıları dolayısıyla bu anlamda da mesela; transa geçmiş bir medyumun önündeki bir sehpayı, masayı...havaya kaldırabildikleri gibi, medyumları (insanları) da havaya kaldırabilmekte, havada asılı tutabilmekte, cisimleri hareket ettirip sarsabilmektedirler.

Devam edecek...

hologramk@yahoo.com
İstanbul - 09.03.2004
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail