9. Bölüm

Plakadaki girişim deseni ile algıladığımız boyut arasında aracılık yapan beynimiz, insanın isteklerini maddesel yapıdan açığa çıkartmak için var olduğu Kur’an’da “Gerçek ki, biz insanı en mükemmel bir şekilde yarattık”(95/4),”Sonra da O’nu (insanı), aşağıların aşağısına indirdik (maddesel kaydına soktuk”(95/4) şekliyle ifade edilirken, “Gökyüzündeki Babanız gibi kusursuz olun” diyen Hz İsa (as) da bu maddesel zindandan, kozadan benzer deyişle insanca düşünceden Allah gibi düşünmeye geçebilmenin, ancak beynin algıladığımız fiziksel gerçekliğinden aslı olan Gökyüzünün Krallığına  yani Evrensel Düşünsel boyutuna dönüşmesi ile mümkün olabileceğini belirtmektedir.

Bu durum, aynı zamanda hem şuursal hem de o boyut gereği fiziksel acı duyulacak azap ortamı, yani dışarıdan birinin insanların yaptıklarının karşılığını ödettiği, cezalandırdığı şeklinde algılanan,  ancak gerçekte Bilincin uzay-zamana kayıtlı olması ve insanın özelliklerini, isteklerini maddesel boyutuna aktaramaması sonucu (ki gerçekte azap ve acının kaynağı budur) kendini içinde bulduğu arınma boyutu olan cehennemi ve bu ortamdan geçişi temsil etmektedir. Çünkü, cennet boyutuna dönüşecek olan zihin tam arınmayı sağlayamaması nedeniyle bu parazitleri cehennem ortamında atacaktır. Bunu sağlarken  diğer taraftan mistik kaynaklarda da Allah’ın Rahmetinin cehennemliklere de ulaşarak o boyutun birimlerinin azap ve acılarının sona ereceği, sonunda cehennemin dibinde yeşil cır cır otunun biteceği şeklindeki mecazi bir ifadeyle, Nur boyutuna sıçrama yapamasalar da Nar boyutu içerisinde, o ortama adapte olup acısız, azapsız bir yaşama dönecekleri bildirilmektedir. Bu nedenle Kur’an’da cehennemde sonsuza dek kalınacağına ve bize göre sonsuz devirler boyunca  azap görüleceğine ait ayetler olmasına karşın, sonsuza dek acı çekeceklerine dair bir ayet yoktur. Bu ise Kur’an’da “Orada nice devirler kalırlar”(78/23)“Allah’ın Rahmeti gazabını geçmiştir” şekliyle ifade edilmiştir.*

Burada dikkât edilmesi gereken önemli bir nokta da, günümüzde birçok kişinin katıldığı gibi, ışınsal kökenli bilinçli varlıkların insanlara sadece vesvese verdiği, bunun dışında fiziksel, maddi bir etkinin olamayacağı, bu nedenle de Cinlerin insanları bu yönde etkileme güçlerinin bulunamayacağı ve cinlerin bu tür etkilerine maruz kalmış insanların psikolojik ya da tıbbi sorunları olduğu yönündeki görüşlerdir ki, bu da yazı dizimizde değindiğimiz bazı noktaların lamayacağı sorusunu doğurmaktadır.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, holografik bir sistemi anlatan kitap da holografik niteliğe sahiptir.Bu nedenle de ister Kur’an isterse hadisler olsun, bunlardan sadece birkaçına (boyutuna) bakarak yorum getirmek hata olacaktır. Bir ayet ya da söz, tüm ayet ve sözleri içerdiği için, ancak tüm bilgiyi göz önünde bulundurmak suretiyle bir anlam kazanacaktır. Bu nedenle günümüzde Dinin anlaşılamaması ve konulara eksik ya da uzaktan yakından ilgisi olmayan açıklamalar yapılmasının temel nedeninin bu olduğunu düşünmekteyim.

Tekrar konumuza dönersek, şeytani vasıflı cinlerin insanlara verdiği vesvese, ışınsal kökenli olmaları dolayısıyla gönderdikleri birtakım elektromanyetik dalgalarla, insan beyninin ilgili belli hücrelerini irrite etmesi gerçeğine dayanır. Bu nedenle insanlara (ve de maddeye) nüfuz edici özelliğe sahiptir. Zaten ayette de,cinler hakkında Semum ve Meariç kelimeleri kullanılmaktadır. Bunun anlamı; dumansız,zehirleyici ve tüm en ince gözeneklere, mesamata nüfuz edici diye belirtilen ateştir ki, bu günün bilimi ile ışın ya da dalgalar olarak açıklanmaktadır. Yani bir tür Radyasyon. Bildiğimiz gibi Radyasyonun da, maddesel yapımıza etkisi bulunmaktadır. Mesela genetik dizilimindeki atom ve moleküler bağları dolayısıyla hücresel yapıyı harap etmekte, bunun sonucu olarak da vücutta, yanma, yıpranma, tahrip ve kanser...vb  hastalıkları meydana getirmektedir (bkz.Radyasyon / Serter Saltık/Sufizm Ve İnsan/Fizik)Yani cinlerin gönderdiği Elektromanyetik türü Radyasyon, beyinde belli fikirlerin oluşmasını sağlayarak insanları yanlış yönlendirdiği gibi aynı radyasyon (beyini hologram plakası olarak düşünürsek,beyin  vasıtasıyla ya da çokluk boyutuna göre) direkt olarak fiziksel yapıyı yani vücudumuzu da etkileyebilmektedir.

Keza, cehennem alevleri**içinde Nar-ı Semum kelimesi kullanılmaktadır ki yine aynı anlamda, yani gözeneklere işleyen ışın, zehirleyici ve tahrip eden ateş anlamındadır.

Bildiğimiz gibi,Güneş Termonükleer reaksiyonları sonucu, arta kalan kütle miktarını E=m.c2 uyarınca enerji biçiminde tüm uzaya Radyasyon yayımlamakta idi.Fakat Dünyanın sahip olduğu manyetik alan ve Atmosfer tarafından bu ışınların bir kısmının geri yansıtılması bir kısmının da absorbe edilmesiyle, zararlı etkiler ortadan kalkarak bize ulaşması engellenmektedir. Ancak “Dünyanız içindekilerle beraber cehenneme atıldığı zaman, bir su damlası gibi buharlaşıp yok olacaktır.” “Şüphesiz ki cehennem herkesin güzergâhıdır” hadis ve ayetinde belirtildiği üzere ve “cehennemin gelip dünyanın her tarafından sardığı zaman” şeklinde ifade edilen, mahşer “An’ı” diye anlatılan bu devrede Arzın ve Göklerin, bulunduğu halden bir başka hale dönüşmesiyle birlikte, değişik ortam ve yaşam şekli içinde Dünya bir ovaymış gibi üzerinde, dünyada gelmiş geçmiş tüm insanların toplanıp Güneşin dünyayı tamamen yutmadan önce (ki güneş kırmızı dev haline gelip bu evreden sonra tekrar büzülerek,çevresindekilerle birlikte içe doğru çökecektir; fakat bu süreçler on- yüz milyonlarca yıl sürecektir) Sırat olarak ifade edilen bu kaçış yolundan geçme esnasında hem kurtulanların hem de içeri çekilecek olanların şu anki algıladığımız gaz boyutu ile değil, güneşin yine bir tür Radyasyon yani, şu anda yaşanmakta olan geçmiş ruhların ve cinlerin yaşamakta olduğu ikiz boyut itibariyle, yüksek ısıdaki radyasyonun fotonlarının Ruh beden yapıyı etkilemesi nedeniyle o boyutun gereği, holografik bedende bir yıpranma ve dolayısıyla bir acının varlığı söz konusu olacaktır.

Bununla birlikte manyetik yapının yok olmaması nedeniyle, bu yapının bulunduğu ortama göre yoğunluk kazanmasıyla meydana getirdiği terkip, çeşitli şekillerde deforme olmasına, zedelenmesine (tıpkı rüyadaki bedenimizin ölümü veya darbe alması gibi) karşın, tekrar eski halini alır.Bu nedenle cehennem boyutunda yer alan birimlerin binlerce defa öldüklerini sanmalarına karşın (ki bu ölüm kavramı Dünya hayatının getirdiği bir şartlanma idi) binlerce defa ölmeden yaşarlar.Hadiste ve ayette bu şu şekilde sembolik olarak ifade edilmiştir: “Onlar için sonsuz acıklı bir ızdırab vardır” “...Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, onların derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar...” (4/56)

Bununla birlikte; isimleri ve tanımları bize göre ifade edilmiş olan zebanilerin yine ayet ve hadislerde çok latif ve çok yüksek hareket yeteneklerine sahip olarak belirtilmelerine  karşın, çok güçlü ve bedenlerinin çok büyük olmaları, tamamıyla çekim etkisinin yol açtığı bir etkiden dolayıdır. Bu nedenle, ister insan ruhları, isterse de cinler, yerin neden olduğu çekimin, Güneşe kıyasla çok düşük düzeyde olan Dünyada meydana gelmesi dolayısıyla o ortamlarda Zebaniler karşısında çok zayıf ve güçsüz durumda kalarak bu varlıklardan büyük eziyet ve azap göreceklerdir. Bu sebeple, çeşitli hadislerde cehennem boyutuna gidenlerin bedenlerinin çok büyük oluşu ve orada ancak sürünerek hareket edebilmelerinin (ayrıca şuur planında da yeryüzünün neden olduğu çekimin bilgisinin yol açtığı şartlanma etkisiyle) bu çekim farkının sonucu olduğu görülür. Bunu biraz daha açarsak; güçlü çekim, Ruh bedeni ezerken o ortamda bulunabilmesi  için esnek olan bu bedenin, bu çekime karşı koyması gerekmektedir ki, bu durum  Ruh bedenin boyutlarının büyümesiyle gerçekleşmektedir. Keza zebanilerin bedenlerinin büyük olmasının nedeni de budur.

Bu olay Güneşin manyetik platformunda bu şekilde gerçekleşirken bu durumu daha iyi anlamamız için maddesel bedenimizi göz önünde bulundurarak Gravitasyonel çekim açısından irdelemeye çalışalım.

Bildiğimiz gibi,vücudumuzun yeryüzünde (kendi sınırları içerisinde) rahat hareket edebilmesi, gravitasyonel çekim ile bedenin maddesel kütlesi arasında kurduğu dengeyle sağlanmaktadır. Eğer biz  Ay’a gitmiş olsa idik, çekim etkisinin 1/6 olan ortamında Ayda yürüyen astronotlar gibi  havada sıçrayarak uzun mesafeler alabilirdik. Daha küçük maddesel ortamda ise belki de  yüzeyde durmak için büyük bir çaba harcamamız gerekecekti.Şimdi de örneğimizi tam tersinden alırsak, bu sefer de yeryüzünün altı katı olan bir gezegende, yürüyüşümüz zorlanırken, on-yüz...katı olan bir gezegende ise üzerimize etki eden ağırlıktan dolayı, yürüyemeyip sürünerek hareket etmek zorunda kalacaktık. Bu da bize çeşitli planetlerin uyguladıkları çekim etkisinin dünyamıza oranına göre yere ayaklarımızın basma ya da ayrılma durumunun şekilleneceğini gösterir. Bu nedenle eğer bundan sonraki yaşantımızın Ay ortamı gibi bir yerde olduğunu düşünürsek, yani o ortamda on-yüz binlerce yıl...kalsa idik, bundan sonraki (ya da hayat bu ortamlarda başlamış olsaydı) evrimleşmemiz bizi ayaklarımızı o ortama adapte etmek için cüssemizi büyütecek yönde olurken, yüksek çekim ortamında bunun tam tersine, rahat hareket edebilmemiz için evrimimiz, cüsse ve ağırlığımızı azaltacak yönde gerçekleşecekti. Dolayısıyla, bugün NASA, maddesel olarak olası Dünya dışı yaşam formlarının bulunması için yaptığı çalışmalarda, mümkün olabilecek canlı türlerinin şekil ve yapılarını ve de yaşam biçimlerinin nasıl olabileceğini düşünce deneyleri ile araştırırken, bu noktalara dikkât etmektedir. (Discovery Channal-Dünya Dışı Zeki Yaşamlar)

Dıştan bakış açısına göre, bunlar bu şekilde gerçekleşecek iken, içten dışa bakış açısına göre de, aslımızı bilememe değil, hatırlayamamamızın sonucu olarak, uzayımızı şeytanlardan koruyamamamızın neticesinde, şuursal, düşünsel arınmalar da söz konusu olacaktır. Yani, maddesel dünyamızda cennet, cehennem, kabir, berzah boyutu, cinler, melekler...vb yani sistemin kabul ya da hakkıyla idrak edilememesi dolayısıyla, gerçekte yine holografik olarak insanın kendi varlığındaki sayısız özelliklerini inkar etmesi ya da yeterince tanıyamaması neticesinde,bu boyutta yaptıklarının otomatik sonucunu bir sonraki boyut ve boyutlarda  Dünya hayatında elde ettiği idrak ve enerjinin yansıması olan algılayış ile o boyutlarda olaylarla karşılaşarak kendindeki özellikleri ortaya koyamamak ,kullanamamak ya da bunlara karşı alternatif üretim yapamamak yüzünden, bu durum her ne kadar kendisindeki projektenin bir ürünü olsa da, Azap ve Acının duyumsanmasına neden olacaktır.Tıpkı bu dünyada yaşantısının, birimin projektenin  neden olduğu bir boyut olmasına karşın, istediğini çeşitli olaylar karşısında ortaya koyamayıp şuursal ya da fiziksel acıları duyması gibi. Bu nedenle de terkipselliğin verdiği projekteden, evrensel mutlak anlamdaki projekteye ulaşmak dolayısıyla Terkipselliğin neden olduğu projektenin Teklik algısından, daha derin düzeyden projekteye dönüşmesi ile mutlak evrensel bazda Tek’liğin algılanması gerekmektedir.

Bu konu üzerinde durmamın nedeni, bundan önceki yazılarımızda da olduğu gibi, bundan sonra göreceğimiz, karşımıza çıkacak olan,birimlerin sahip olduğu Teklik  algılamalarının ve neden olduğu fenomenlerin her ne kadar İslam mistik anlayışı ile tabanda ortak görüşlere sahip olsa da, sistemin detayına ve derinliğine inildiğinde Resul ve Nebilerin getirdiklerine  göre yüzeysel kalıp, bir sonraki boyutlarda karşılaşacağımız sistemin acımasız çarklarına karşı korunma tedbirlerinin olmaması, ikinci olarak da, Resul ve Nebilerin açıkladığı sistemdeki kabir, berzah, cehennem...vb boyutlarının holografik anlayışa ters düşmeyip yine bu açıdan açıklanabilmiş olmasıdır. Şimdi bu konuyu biraz daha açarak, anlatılanları görmeye çalışalım.

Ünlü Fizikçi Sir James Jeans, “Enerjinin korunumu ilkesini anlatan termodinamiğin birinci yasası, bize‘enerjinin yok edilemez’ olduğunu; bir formdan başka bir forma dönüştüğünü ama, Evrenin toplam enerjisinin her zaman aynı kaldığını öğretir.Evrendeki bütün yaşamın kökeni olan enerji yok edilemez olduğundan, bu yaşamın hiç eksilmeden sonsuza kadar süreceği düşünülebilir” demektedir.

Günümüz bilim adamlarının hemen hemen birçoğu (ki bunlar modern bilimin kurucuları olan dev isimlerdir) bu görüşü desteklemekte olup Evrenin aslında Canlı ve Şuurlu bir enerji ve onu yöneten bir Bilinçten meydana gelmiş Tek bir yapı olduğunu, dolayısıyla ölümün yani yok oluşun asla söz konusu olamayacağını ve birimin maddesel dünyadan ayrıldıktan sonra bu enerji boyutunda yaşamına bir şekilde devam edeceğini en genel kapsamda (ki ayrıntılı bilgi söz konusu değildir) artık kabul etmektedir. Bundan daha önce farklı metotlarla o boyutları algılayan Budist, Hindu...vb felsefelerde de, her ne kadar Tek’lik bilinci deneyimlenerek algılansa  da, Boyutsal Holografik yanılgının varlığı dolayısıyla bu Tekillik algılaması, sistem içerisindeki detayı hem içsel hem de dışsal olarak ayrıntıya ait frekansların algılanmasına izin vermediğinden “Cehennem” (ve de bildiğimiz anlamda Ahiret) kavramı bir üstte anlattığımız düşünce sisteminde  olduğu gibi kabul edilememektedir.

Keza zekâ yönleri güçlü olduğu için Aklın özelliği olan derinlemesine bir algılamaya sahip olamayan Cinlerin de ölüm ötesi gerçekleri kolaylıkla kavrayamamaları nedeniyle (ki Akıl yönlü düşünen İnsanlardan aşağı seviyededirler) Spirtualizm adı verilen düşünce sistemine sahip birimlere verdikleri mesajlarda da yine Ahiret, Kabir, Cehennem...vb boyutların varlığı ret edilmektedir. Bu nedenle mutlak anlamdaki sistem tüm boyutlarıyla,  ancak Resul ve Nebilerin açıkladığı sistemin kabul edilmeyle algılanır hale gelerek hissedilip yaşantıya dökülmesiyle mümkündür ki, kendimizi hem şuursal hem de o boyutun gereği olan maddesel azap olarak algılanan ortamlardan kurtarabilelim.

Bununla birlikte bir başka yanılgı da, James Jeans, Einstein, Hawking...vb gibi bilim ve düşünce adamlarının yaratıcı kavramı hakkındaki söylemlerinde, bir tanrı kavramına asla yer vermedikleri ve bunun da bizim ötelerde varsaydığımız tanrı inancı ile bağdaşmadığı için onları ateist olarak nitelendirmemiz  ya da onların “yaratıcı güç” dediği şeyin bizim hayallerimizdeki tanrı ile aynı olduğunu düşünerek onları bu açıdan değerlendirmemizdir. Bu insanların düşünceleri iyice incelendiğinde  her ne kadar eksiklikler (özel anlamda aralarında farklılıklar) olsa da, inandıkları gerçeğin tabanda Mistik düşünce ile aynı olduğu görülecektir. Bu da onların sistemi algılamada Tanrısal anlayışa sahip birimlerin önünde yer aldıklarını bize gösterecektir. (Bkz. İnsan Ve Sırları I-II, Hz Muhammed Neyi Okudu/ Ruh,İnsan,Cin; Ahmed Hulusi)

(Devam edecek...)

İstanbul - 04.12.2001
http://sufizmveinsan.com

*Ünlü İslam Mistiği M. İ. Arabi, ünlü eseri Füsüsul Hikem’de yukarıda belirttiğimiz ayet ve hadisin yanında, Azabın, “Azb” kökünden  geldiğini, bunun da “tatlı” ve “şirin” anlamına geldiğini, dolayısıyla onların cehennem ortamında kalmalarının cennet nimetlerinden faydalanamamasından ileri geldiğini ve zamanla (ki bu bize göre sonsuz bir zaman süresidir) o ortama adapte olmalarıyla birlikte azabın ortadan kalkarak o boyutta alışkanlıklarından ileri gelen bir zevk duyacaklarını belirtmektedir.Tıpkı gübre böceğinin kendi hayat şartlarında mutlu yaşamasına karşın, gül kokusundan rahatsız olmaları gibi. Boyutsal Göreceliğin gereği de budur.

 

**Bu belirttiğimiz Güneşin Radyasyonu, şu anda algılamakta olduğumuz 800 yüz bin km.’ ye kadar yükselen dev alev dilimlerini meydana getirmektedir.Ve bazı dönemlerde de, termonükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyasyon bir plazma ve dolayısıyla manyetik bulutlar biçiminde dünyaya çarparak hem beyinsel hem de maddesel olarak elektrikle çalışan tüm sistemleri etkilemektedirler. (Bkz. Elektromanyetik Alanlar Ve biz/ Sufizm ve İnsan/Fizik)


Üst Ana sayfa e-mail