|
Kaderi algılama konusunda pek çok doküman var. Ayrıntılardan bir
tanesi ve belki de en önemlisi şudur:
O gün bir melek gelir;
“Cenine ecelini, rızkını, amelini ve said veya şaki”
olduğunu yazar.
Bu hadis inkâr götürmez bir gerçektir ve çok açıktır.
Ayrıca:
“Her şey kader iledir! Hatta acizlik ile zeka ve beceriklilik
bile!...Yahud Beceriklilik zeka ve acizlik bile..”
buyruğu ona yardımcı olarak her şeyi net bir biçimde
göstermektedir. (Bu arada Efendimizin (s.a.v) neden bir
şeyi iki kez değiştirerek söylediğini ve bunun ne anlama
geleceğinin yorumunu sizlere bırakıyorum.)
Kader olgusu
aslında varlığın
bölünmez parçalanmaz bir bütün olduğunu belirtmesi
bakımından oldukça ilginç konumlara neden oluyor.
Ama öncelik tümel iradeye işaret verilmesi.
Önem taşıyan yeri işte burasıdır.
Şayet iyi düşünülürse, bu açıklamalara istinaden
İrade-i cüziyye asla olamayacağına göre,
“fiili” ortaya koyanın ‘insan olmadığı’
gerçeğine ulaşılır.
Yeri gelmişken açıklamak zorundayım, bu arada; “insan neden bu
konuyu hemen hemen her devirde, özetle tarih boyu
anlayamıyor?”
Böyle bir soru olası.
Aslında bu soru yanlış.
“İnsanoğlunun varoluş felsefesindeki yeri nedir? Bu bilince
varabilecek mi?" denmesi daha makul olurdu.
Diğer yandan, Nokta ilminden haberdar olanlar; esmanın
çıkışı ile insanın vücut bulduğunu, aslında onun,
‘yoktan var olduğunu’ kabul ederler.
Haliyle, yok olan bir varlığın irade-i cüziyyesinin
bulunması söz konusu olamaaz..
Bu aşamada “savunduğumuz tezin aksi gibi görülen” bir
‘ayeti’ yorumlamak zorundayız.
Yoksa savunduğumuz felsefenin arkasında durmamış oluruz.
Kur’an’da “Allah insanlara
zulmetmez. Her birey kendi yaptığı çalışmanın
karşılığını alacaktır.” demektedir. Bu yaklaşım
irade-i cüziyyeyi kabul edenleri belki rahatlatmaya
yeterli olabilir.
Ancak, anlamı hiç de öyle değildir.
Burada Allah’ın zulmedici olmadığı, ama dilediğini yapma
hükmüne sahip olduğu belirtilmektedir.
Zulmetmek başka,
Dilediğini yapmak başka.
İkisi apayrı şeylerdir!
Açıklaması şudur; Allah dilediğini yapar ve yaptığından sual
olunmaz. Dolayısıyla ortada bir zulüm yoktur. ”…birey
kendi yaptığı çalışmasının karşılığını alacaktır.”
hükmüne gelince; Esmanın zuhuru-açığa çıkışı ile
var olan yapının, kendini bir "birim gibi kabul
edecek şekilde algılanması sonucu yaşanacak!" bir
durumu anlatır.
Burada
varlık-yokluk anlamında fahiş bir hata
bulunmaktadır.
Zira birimin kendine has bir yapısı yoktur. Varlığı
"esma bileşimine" dayandığına göre
yukarıda da belirttiğimiz gibi varlığı söz konusu bile
değildir. Beş duyuya "dayalı bir yaşamı tercih ettiği
içindir ki" kendini madde boyutunda bir bedende
bulmuş ve onu sahiplenmiş, birimleşmiştir.
Burada doğru bir değerlendirme işi bitirir.
Nitekim, Efendimizin (s.a.v) torunu Abdülkerim Ciyli
Hazretleri, “alemlerin aslı hayaldir” diyerek
bu noktaya ışık tutar.
Bütün iş, bu kırılma noktasını değerlendirmek, çok önemli kilidi
açmak, düğümü çözmektir. Ya insan kendini bir birey
olarak kabullenecek, hatalı bir kader algılamasına
mahkum olacak ya da içkinlikle hakikati bilip
gerçek manada kaderi yaşayacak ve “mukarrebun
zümresine” iltihak edecektir.
Kaç kere yazdık, kaç kez söyledik.
Yineleyelim:
Kâinatta en küçük bir ayrıntı yerini/karşılığını bulacaktır.
Bu yaklaşımlar "noktanın projeksiyonunda yer almış figürler"
olarak göze batar. Hayal kabul edilen
Efal boyutunun
gerekleridir. Ancak yine de “temel
eksende belirlenmiş” sabit değerleri, örneğin
said ve şaki oluşu değiştirmez.
Ayrıca, yukarıda işaret ettiğimiz gibi (hadisi kast
ediyorum) yinede “kader hükmüne göre yapılanmış”
unsurlar olarak göze çarpar.
Buradan yola çıkarak şunları söyleyebilmek mümkün:
Sistemin
değişebilirliği-değişmezliği kadere
tabidir.
Çünkü sonsuz denilen sistemlerin de bir kaderi vardır. |