|
Kur'an der ki: "Allah mühlet verir, ama asla ihmal
etmez." Buna göre, insanlara verilen bir irade ve
bu iradenin hikmetleri vardır.
Dünya hikmet yurdudur. Dolayısıyla insanoğlu için evreni
tanıma fırsatı başlamış olur.
İnsan o hikmet alanı içinde tercihlerini yapar.
Ama kalkıp da gerçeği yalan, yalanı doğru yerine koyup
"Biz istedik, böyle olacak!" mantığıyla kendisini
insan ötesi bir varlık gibi görmeye başlarsa, işte o
zaman hesabın adresi değişir.
İnsanları farklı kategorilere ayırmak bir haksızlıktır,
ama bu nokta itibariyle ikiye bölündüğünü söylemek,
“bilenler ve bilmeyenler” veya hikmeti
algılayanlar-algılayamayanlar şeklinde kabullenmek
ve bunu dinimizin gereği olarak yapmak söz
konusudur. Buraya
kadar açıklananlar tanrı kelimesi ile Allah kavramı
arasındaki farkı bulanların değerlendirebilecekleri bir
iştir.
“Allah istemedikçe, siz isteyemezsiniz”
(İnsan-30)
“Halbuki sizi de yapageldiğiniz şeyleri de Allah
yaratmıştır.”
(Saffat-96)
Bu ve benzeri pek çok ayetin hatta Kur’an’ın
tamamında tanrı kavramının geçmediği, onun yerine
kullanılan ilah kelimesinin tanrı mefhumu ile
uzaktan yakından bir alakasının bulunmadığını net bir
biçimde ortaya koymaktadır.
Esasen ‘tanrı’ sözcüğü, belirli süreç içinde
bizim işlerimize karışan, bazen mühlet verip
işler istediği gibi gitmeyince de hemen müdahale eden
bir yaratıcı hükmüne getirir ki böyle bir
varlık-tanrı-ilah hiçbir zaman olmamış, Allah
isminin vardığı mana ile uzaktan ve yakından bir
alâkası bulunmamıştır.
İfade ettiğimiz şeyler yukarıda bahsini ettiğimiz
Ayet-i Kerime’nin bünyesinde vardır. (Saffat/96)
Tanrı ve Allah kavramı arasındaki farkı ortaya koyan
tanıtım cümlelerini olabildiğince çoğaltabilir yazıyı
bunlarla doldurabiliriz. Ancak sanırım bu kadarı yeterli
olacaktır.
Şartlanmaların ve buna bağlı değer yargılarının sahip
olduğu düşünce özelliği ve delalet ne yazık ki
Kur’an’ı dosdoğru okuyamayan insanlar topluluğunu
oluşturmuştur.
Onlar akla ziyan bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın
kendilerine verdiği İrade-i cüziyeyi (!)
kabullenip işler hale dönüştürebilmek için her türlü
çabaya başvurarak, bu anlamsız idraki bilinçsizce ortaya
koymaktan çekinmediler.
Kayıtsız şartsız kendilerine itaat edilmek kaydıyla,
prensipleri kararları uygulama yoluna gittiler.
Bu dayatmada güya Kur’an’ı tanımlama ve
Hadisleri çok iyi bilme anlayışı yatmaktaydı.
İşin başından beri bizler iyi niyetle, bu cüz-i irade
masalına inanmış, her seferinde, gerek ayetleri
gerekse hadisleri bu çerçevede, bağlantılar
kurarak çözmeye çaba göstermişizdir.
Çünkü, inandığımız otoriteler o noktaya el atmış,
meseleleri çözmüştür.
Söylenenlere istinaden, iradenin varlığını bu şekilde
kabul ediyorduk. Ayrıca çoğunluk, her fırsatta bunun
böyle olduğunu dile getiriyordu. Bu kişiler, “varlık
bir bütündür tanrı yoktur, Allah vardır” diyenlere
sitem üstüne sitem ettiler.
Böylesine bir tanımlama ayrıca “Kelime-i Tevhidin”
yorumunun dahi yanlış yapıldığına işaretti.
Allah Rasulü’nün
“Allah var onunla birlikte başka bir şey yok”
sözü, dikkate bile alınmadı.
Ne var ki, bir türlü oturtulamayan sistem, içsellik bir
kenara, kendilerini dışa itiyor ve kişiselliği ön plana
çıkarıyordu.
Tanrı kavramı
ile Allah isminin birlikte anılamayacağını,
barınamayacağını düşünenler, meseleye ‘Tümel irade’
ve ‘Kader’ algılaması ile yaklaştı.
Ayetler ve Hadislerin
gerçek anlamı, düşünceleri değiştirmeye, ön plana almaya
yetti de arttı.
Böylece irade-i cüziyyeyi aklayabilmek için,
çürük elmalarını sahiplenme uğruna, gerçeğin yerini
bulmasını engelleyerek, sanki büyük “sorumluluk
taşımış” havalarına girenler feci halde yanıldı.
Bazı konular vardır unutulur gider. Ama kimi meseleler
de vardır, tarih boyu güncelliğini kaybetmez.
Bunun bir paradigması da ‘Kader’dir.
Kader
anlayışını unutturan, örten, erteleyen, aldatan birçok
nedeni sayabilmek mümkün.
O halde en önemlisi, bu kavramın şerhidir.
Kader
olgusunun bu karmaşıklığının üstesinden, sadece tekliği
yaşayabilen insanların gelebileceğini söyleyelim.
(Devam Edecek) |