Londra'da Sufi Düşünceler (2)

     Önceki yazımda genelde İslâmi toplumların konumları üzerinde durmuştum. Bu, işin kurumsal boyutu idi. Ancak bu makalemde, günümüzde biyolojik anlamdan sıyrılmış ve yepyeni veçheler kazanarak farklı modlara duyulan hisleri kapsayacak şekilde genişlemiş durumda olanlarla mütevazı paylaşımlarım olacak.

     Şimdi, izninizle orada düşündüklerime geçiyorum.

İnsan beyninde yaklaşık 50-100 milyar sinir hücresi/nöron bulunmaktadır. Yaklaşık 100 trilyon sinaptik bağlantı ile “elektriksel sinyal iletimi” yoluyla haberleşirler, kararlar alırlar. Beyin, kafatasının içinde yer alır. İçinde ve etrafında su dolaşır. Her hareketin beyinde mutlak bir kumanda merkezi vardır. Hormonal sistemin kontrol edildiği bölümler, duyu-yürüme ve ağrı merkezleri gibi... Kalpteki kan akışının dörtte birini beyin alır. Şayet beyin, kan geni akışına sahip olursa, kendini aslını tanıma imkânına kavuşur. Beynin sağ tarafında oluşan bir felç bedenin sol tarafını etkiler. Sağ elini kullanan insanlarda beynin sol bölgesi işler hale gelir. Beynin arka kısmı görme merkezi, ön bölüm kısa ve orta süreli hafızadır. Orta bölümde bulunan hipokampus ve amigdala uzun süreli hafıza bölümüdür.

[Nuh as. Kuran’da Hûd suresinin 56. ayetinde dillendirdiği  ... Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun "Bi"nasiyesinde (alnında olarak) tutmuş olmasın (Fâtır'ın beyni programlaması) (lafında kalanlara göre: Hükmüne boyun eğdirmek)…" uyarısını hatırlayın]

Beyin tümörünü hazırlayan faktörler radyasyonlardır. İyonize ışınların alınması kansere yol açar. İnsan organizmasının kontrol merkezi olarak beynin sağ bölümü bedenin sol tarafını, sol bölümü ise sağ tarafını yönlendirir.

Vehim değişik suretlerde kendini gösterir. İlk etapta onu tanımak imkânsızdır.

Sistemi okumak, araştırmak arınmakla mümkün olan bir şeydir. Aksi halde, insan farkında olmaksızın bu işin dedikodusunu yapar.

Birey de başarı, aynı zamanda boşluğu da getirir. Dikkat edilmezse sonuç felaket olur. Bu bir anlamda tehlike demektir. İnsan ne kadar başarılıysa boşluk da o ölçüde kendisini takip eder.

Arınmayan pozitife dahi yaklaşmamalıdır.

Keramet göstermek “farklı insan olmak” demek değildir. Evliyaların alt basamağında dahi bu illet vardır.

Önceliğin Allah olması gerekir. Yoksa bütün işler arap saçına döner. Bir insan Allah’tan başka bir şeye daha çok önem verirse o şey o kişinin başına musallat olur.

Bellek, batına işarettir. Bellekte mevcut olanın kâğıda dökülmüş hali, zahirdir.

Hz. Âdem’in yaşadığı, başına gelen olaylar, bir başka nebide yaşanmamış olabilir. Bunun örneği vardır. Ancak, adı takdirdir. İnanan kazanır, inkâr eden cehennemde yerini hazırlar.

Besmele, içselliğe işarettir.

Bir metni bütünüyle kayıt etmek veya içinden not almak, ancak belleğin çalışmasına yardımcı olmaktır. Zira insanların isim hafızası genelde zayıftır. Oysa görsel bellek bir kısım olayların daha iyi hatırlanmasına vesile olur.

Bir insanın dile getiremediği olaylar üçüncü şahsa ait gibi düşünülse de öyle değildir. Kendi zaaflarıdır.

Yapılamayanlar, yapılanları eğitir.

Bir insan doğası gereği yaptıklarını unutur, ama kendine yapılanları asla unutmaz. 

Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor:

     "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

     "Allah, düşük çocuğun baba ve annesini cehenneme sokacağı zaman, düşük çocuk Rabbi ile mücadele eder. Sonunda ona:

     "Ey Rabbine karşı gelen düşük, haydi ebeveynini cennete sok!" denilir.

     Bunun üzerine düşük çocuk, onları göbek bağı ile çekerek cennete sokar."

     Göbek bağı, anne yumurtası ve babanın sperminin oluşturduğu zigotun bölünerek ortaya çıkan hücrelerin farklılaşmasıyla oluşur

     Zigot gider, anne rahmine yapışır

     Zigot ana rahmine yapışamazsa düşer

     Yapıştıktan sonra düşük nedenleri çok- çok fazladır.

     Anne ve babanın genleri, göbek bağıdır. Bu tıbbi bilgilere istinaden, şunları söylemek mümkün: makul süre sonrası bilerek düşük yapmak, anne ve babanın cehennemde olduğuna işarettir. Çocuk da aynı şekilde cehennemdedir. Ancak, bu hadiste istenmeden yapılan bir düşükten bahsediliyor. Düşük çocuğun Rabbi ile diyolog girerek mücadele eder gibi görünmesi hususu tümüyle mecazidir. Zira o konumda bulunan bir bebekte bilinç henüz teşekkül etmemiştir. İşin aslı çocuk, genlerini anne ve babadan almaktadır.  Buna göre, anne ve baba cennetlik olduğu içindir ki çocuk kendisinde mevcut cennete gidecek gen yapısı ile tavırlarını ortaya koyacak ve sonsuza kadar yaşayacaktır.

Cenabı Hakk’ın yücelttiğini sonra batırması Rahman ismi cihetinden gelen bir rahmettir.

Hakikatinin esma mertebesi olduğuna iman etmişlere, bir anlamda “Aminu B’illahi” sırrına ermiş olanlara “mümin” denir. İşte Dua onların silahıdır.

Bilinçsizce yapılan iyilik, önünde sonunda yapana set çeker.

Allah’ın yeryüzündeki Halifesi öncelikli olarak Hz. Davut’tur. Zira, Hz Âdem tard muamelesi görmüş bir nebidir. Arada ayrıca velayet-kıdem farkı da vardır.

İstisnasız herkes için eşitlik–özgürlük talep edilirken bu dileklerin sistem açısından geçerli olabileceği acaba hiç düşünüldü mü?

     Örneğin insanoğlu, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gezegenlere gidebilir mi, buna gücü yeter miydi? Herkes bir Harun Reşit olabilir mi? Aynı idrak seviyesinde olsaydık Allah Rasulü, “Umarım makamı mahmudun sahibi ben olurum” der miydi? 

     O halde…

İnsanoğlu, sahip olduğu özgürlüğü ve ne yapacağını bilmemek arasında bocalar durur.

Travma geçirmiş bir beyin, benliğine hâkim olamaz.

Hayallerimiz beklentilerimizi karşılamaktan yoksundur. Çoğu kez insanı mahçup duruma düşürür.

Akıl üstün gelirse, beden pasifize olur.

Beşeri kimliğimiz algılamalar, tartışmalar ve toplumun yapısı üzerinde dolaşıp durur.

Nitelik nicelleştirilemez.

Sadakat emanetle imtahan edilir.

Kendisini çok sevenin, aynı düzeyde bir başkasını sevmesine imkân yoktur.

Huzur kendisi gibi olmayanı kabullenmekle yaşanır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik fark edilmesidir.

Bir başka makalede görüşmek üzere hoşça kalın.

Please select a language

 
 

 

 
| More
İstanbul - 14.03.2010
sufizmveinsan@gmail.com
sufafy@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com