|
erçek
olan, bugün içinde bulunduğumuz yaşam ise, acaba ölüm nedir!..
Bu konuyu hiç düşündünüz mü?..
Günlük yaşamın karmaşası içinde bazı nedenleri, olup bitenleri
idrak etmek hiç kolay olmamıştır. İnsanoğlunun kavrayamadığı
veya
benimsemekte zorlandığı bu acı şey, “ölüm”den
başkası değildir.
Zaten insanoğlu, bütün ürpertici görüntüsüne rağmen, ölümle
yüzleşmekten asla kaçamamıştır.
İnsan olarak savaşsız, mutlu bir dünya isterken ölümü de asla
unutmamalıyız!...
İslâma inananlar ölümü teslimiyetle karşılarlar. Ama bu uzun
süreli bir yas tutma anlamına gelmez. Hz.Muhammed
( s.a.v.) oğlunun ölümünde ağlarken önceden yaptığı
uyarılar neticesi kendisine kuşku ile bakan gözlere şu yanıtı
vermiştir. "Gözden ve kalpten gelen Allah'tan, elden ve
dilden gelen şeytandandır."
Ölüm; insanları birbirlerine yaklaştırır. Bu müessif olayda,
yakın ve uzak akrabalar, komşular, dargınlar bir araya gelir.
Düşman olanlar ise belirli bir süre için de olsa bu duygularını
örtbas etmeyi düşünürler.
Ölüm böylesi bir ortamda gücünü kullanır. İnsanlar ölümü
paylaşmaya bütün duyguları ve imkânları ile katılır. Ve bu günü
muhtemel bazı ihmallerinin telafisi için son fırsat olarak
değerlendirirler.
Ölümün varlığını, nevi şahsına münhasır eşsiz bir insan olarak
bilinen Hz. Ömer, kendine has bir üslup ile bizlere şöyle
aktarmıştır:
“Ölüm
yarın, belki yarından da yakın.! ”
Gerçekten de bu kavram, insan iradesinin
bireysel ve toplumsal durumu değiştirmeye gücünün ve umudunun
kalmadığının apaçık bir göstergesidir.
Hepimiz kaçınılmaz olan böylesi bir sona yaklaşıyoruz. Bu konum
tüyler ürpertici de olsa bir gerçektir. Sanki ölüm, hayatın
bedeli gibidir.
İnsan yaşamında, hücrelerindeki mevcut gen
kombinasyonları nesilden nesile aktarılır. Yeni gen
kombinasyonları olmasaydı, tür olarak bu gelişmeye asla
ulaşamazdık. Enteresan olanı şu ki; insan hayatı sona
ererken genlerin ölümsüz olduğunu söyleyebiliriz.
İnsan yapısının temelinde,
yaşam ile ölüm arasında hassas bir ilişki vardır. Aynaya
baktığımızda gördüğümüz, milyarlarca hücreden başka bir şey
değildir. Hücreler belirli yoğunluklarla, bedenin azalarını
oluşturur. Her bir azanın, örneğin bir mide veya kalbin kendine
has bir şuuru vardır. Ve her bir azada mevcut şuur, beyindeki
şuurla inanılmaz bir çabuklukla bütünleşir.
Yaşam boyunca hücreler yavaş yavaş ölür.
Onların nasıl yok olduğunu mikroskobun altında görebiliriz. Bu
noktayı dikkâte alabilen insanoğlu, bir sona ulaşacağının
farkında olmalı ve dünyevi düşüncelerden biraz olsun kendini
kurtarmayı becerebilmelidir.
Değerli
felsefeci N.Bentley’in
bu konuya uygun sözleri ise bakın ne kadar anlamlı:
“ Ufak tefek şeylerin önemi abartılmamalıdır.
Örneğin, yaşam ciddiye alınmayacak ölçüde kısadır.”
Ölüm bir son değil, dönüşümün bir parçasıdır; insanın diğer
canlılardan farklı düşünmesini sağlayan bir olgudur. Bu nedenle
insan, hikmet denilen her şeyin aslını hakikâtini bilme
koşullarını, yaratıcı aksiyon ve faaliyetini kaybetmemelidir.
Akıl ve zekâ, insana bunu hissettirir. İnsan, ölüm sonrasında
ise ebediyen ruhunun güzel bir yerde olmasını ister.
Allah Resulü Hz.
Muhammed’ in (
s.a.v.):
“Kıyametin kopmasına yarım saat kalsa, şayet
elinizde bir zeytin dalı olsa, yine de onu dikin.”
şeklindeki uyarısı, kadercilik anlayışının şiddetle terk
edilmesi ve bununla birlikte
ölüm saati belli bile olsa yaşamın asla bırakılmaması,
yapılması gerekenin mutlaka yerine getirilmesi
açısından fevkalade önemlidir.
Gaile-i Hayat içinde birbirimizin taşını yontarken, ölümü
unutmak, onu dikkâte almamak ve sonrasını düşünmemek gibi bir
saflık herhalde olmamalı. Kuran istisnasız herkesin ölümü
tadacağını vurguluyor. Bu işle göreveli melek Azrail (a.s).
İşin enteresan yanı bu meleğin ölüm denen şeyi asla tatmaması.
İstanbul
- 19.12.2002
afyuksel@hotmail.com
sufafy@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com
|