|
"Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ey Ali,
namazda (takılırsa) imamı açma!" (Hadis)
Burada, bir imamın arkasında namaz kılan Hz Ali’nin, onun
yanlışını düzeltmesi için yapacağı ikazın faydadan çok, zarar
getirebileceği ifade edilmektedir. Hz. Ali gibi çok
yüksek düzeyde potansiyele sahip birinin yapacağı bir müdahale,
imamın kontrolü kaybetmesine neden olabilir ve hatalarının
devamını da getirebilir. Cemaat içinde de iyi karşılanmaz.
Bu durum, imam için bir avantaj değil, ciddi diyebileceğimiz bir
dezavantaj oluşturur.
"(Ey
misafirler) Siz bir kavme misafir gittiğinizde size misafire
layık bir şeyi ikram ederlerse kabul edin. Bunu yapmazlarsa (siz
de mecbur olursanız) misafirin hakkını onlardan alın."
(Hadis)
Bu hadiste odak alınacak nokta, tahmin edebileceğiniz gibi,
ev sahibi olmaktadır. O, davet ettiği kimseye her şeyiyle
hizmet etmek, ikramda bulunmak durumundadır. Eğer, değer
verdiğiniz bir misafiri ağırlamak istiyorsanız, bunu bir görev
gibi kabul eder, kapıda karşılar, hatta varsa arabanızı gönderir
aldırırsınız. Bu, misafire karşı bir yükümlülük ve saygının bir
ifadesidir. Getirisi, hem maddi hem de ruhsal yönden fazla
olur. Ancak, bunlar yapılmıyor, eksik kalan yanlar oluyor,
gereken önem verilmiyorsa, misafir edilenin, eden üzerinde hakkı
kalır. Efendimiz (s.a.v.), (mecbur kalırsanız) bu hakkı
ondan isteyin demektedir. Bu arada, misafirin bu hakkı elde
edebilmesi için acele etmemesi, ‘bekle ve gör’ şeklinde
bir tutum içinde olması gerekiyor. ‘Mecbur kalma’ nın
anlamı kendine iyi misafirlik gösterilmediğinin hissedilmesidir.
Bu takdirde gereğini yerine getirebilir
Hacda,
vakfe anında Kul hakkı nedeniyle oluşan günahların silinmesi
mevzubahis midir?
Kul Hakkının nelere mal olduğu hususu İnsan ve Sırları
isimli kitabın ‘Kul Hakkı ve Gıybet olayına gelince’
bölümünde etraflıca incelenmiştir. Dileyen, bu bölümü tetkik
edebilir. Şimdi sorunun cevabına geçiyorum:
İslâm tarihinin bazen parlayan, sık sık da unutulan kritik
sorunlarından biri
‘kul hakkıdır’ diyebiliriz.
Evet, Hacda vakfe anında bulunulmuş ise üzerinizde kul hakkı
olan kimsenin günahları da afolur. Bu kural, çok kesindir. Onca
yıllık eğitime rağmen, akıl, fikir ve vicdanın sınırlarını
zorlayarak ‘Hayır! Affedilemez’ diyenler, süflilikten
öteye geçemezler, burada takılıp kalırlar.
"Her şey
çift yaratılmıştır. O çiftin biri, bir UÇ' tadır. Diğeri, öbür
UÇ' tadır”.
Tekin Seyri kitabında bahsi geçen bu cümleyi nasıl
değerlendirebiliriz?
Bu sözün kulağa biraz garip geldiğinin farkındayım. Konunun
biraz daha açılması gerekirdi, dediğinizi duyar gibiyim.
Değerli
okurlarım!
Önce, şu hususu belirtmekte yarar var:
Manevi düşünce zenginliğine sahip Allah ehlinin, zıtları
benimsemesi, var kabul ediş şekliyle mümkün olur. Dikkât edin,
“var kabul etme”
ibaresini kullanıyorum. Bu düşüncenin ikilikle uzaktan yakından
bir alâkası yoktur. Anlaşılacağı üzere konu, bütünüyle Tekin
seyrine dayanıyor. Tasavvufta bu olgu Cem-ül cem makamı
olarak tanımlanır. Yani fenadan sonra bekaya dönüş hali. Biz bu
noktayı esas alarak, zıtları ve uç noktaları analiz etmek
zorundayız.
Hatırlarsanız, evrende her canlının, bir anlamda organik ve
inorganik yapının, kendi boyutuna göre bir ruhu var. Bu, onun
ikizidir. Esasen, söz konusu enerji yapısı o nesneyi meydana
getirmiştir. Ama burada, bu anlamda bir çift yaratılma söz
konusu değildir.
Evrende var olan her şey, zıttı ile mevcuttur. İki uç
noktasının birbirine en zıt olan yanları olması gayet tabidir.
Örneğin,
Astroloji
yönünden
olayı incelersek, birbirine farklılık oluşturan ve uç gibi
nitelendirilecek yapıdaki burçların varlığına tanık oluruz.
Hasta bir kişinin başında sağlıklı bir insanın bulunması, sabit
duran bir nesneye karşı, hareket halinde olan diğeri, güzelin
karşısında çirkinin, acının karşısında tatlının bulunuşu da
zıtların tipik örneklerinden biridir... Bu olgular, birbirine
zıttır. Ve onların en uç noktalarının varlığı da söz konusudur.
Bir başka
şekliyle, zıt ve uç kavramına açıklık getirelim: Meselâ
‘sakinlik’ kavramını ele alalım. Sakin kavramına karşı onun
tam zıttı olan sert sözcüğü vardır. Burada
ortak ve benzer nokta, sakin
olma halidir. Az sakin olana göre hiç sakin
olmayan “sert”
olarak isimlenmiştir. İki ucun oluşmasına neden budur.
Bakın, bu
husus Tevrat’ ta nasıl anlatılmış:
“Ve kurt ile kuzu beraber oturacak ve kaplan oğlakla beraber
yatacak ve buzağı ile genç aslan ve besili sığır da bir arada
olacak ve onları küçük bir çocuk güdecek.” (Tevrat İşaya
11/6)
Buradan şu anlam çıkıyor: Kurt ve kuzu, kaplan ve oğlak,
esasen bir çift olarak yaratılmıştır. Ne var ki, karakter ve
yapılarındaki sakinlik oranı ile iki uçta yer almaktadırlar.
Hz. Musa’ya
vahiy yoluyla gelen bu hükme gündelik hayatımızda az da olsa
rastlamak olasıdır.
Bundan iki yıl önce, Kenya’nın Samburu Ulusal Park’ında
yaşayan yerlilerin taktıkları Kaminiak (kutlu) adıyla tüm
dünyada meşhur olan aslan, altı aylık geyik yavrusunu evlat
edinmiş.
Gebe kalmayan bu hayvanın davranışını ‘annelik iç güdüsüne’
bağlayan bilim adamlarına,” Hindistan’ın Antoli köyündeki
bir ineğe aşık olan leopara ne diyor acaba?” şeklinde bir soru
yöneltiyorlar.
Bu noktada bilim adamlarının paralelinde yer almak mantıklı.
Aksini iddia eden ve daha pratik düşünenlerin gerekçelerini
anlamakta güçlük çekilebilir. Çünkü istatistikler, özellikle uç
noktadaki yırtıcı hayvanlarla olan ilişkilerde ne gibi
talihsizliklerin yaşandığını ortaya koyuyor.
Bu yazılanların
eksikleri, hataları, hormonlu yanları olabilir, ama bizim var
oluş felsefemize göre değerlendirilmesi böyledir.
İstanbul
- 10.03.2005
afyuksel@hotmail.com
sufafy@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com
|