8. Bölüm


FASIL III
İSA ALEYHİSSELAMIN ŞERİATI

İsa aleyhisselâmın şeriatı, tevazu ve teşbih üzere kurulmuştur.

Tevazu üzere kurulmuş olması budurki cizyelerini reislerine kendi isteklerile kendi ellerile cötürüb vermelerini, ve birinin yanağına bir tokat vurulsa vurana mukabele etmeyib, diğer yanağını çevirmesini ve ondan kısas bile istememesini ümmetine şer' (usul) etti. Bu hususta onun beşerî oluşu validesi cihetinden olması sebebiledir. Çünkü kadın hakikaten erkeğin mâdûnundadır yani alt derecededir. Ve kadının erkeğe göre alt derecede olması hem hükmîdir ve hemde hissidir.

Hükmî olması: Sûre-i Nisada 34. âyet-i kerimede (erkekleri kadınlar üzerine tafdıl kıldık) keza sûre-i Bakara 228. âyet-i kerimede (hanımları üzerine mihr ve nafaka vesair cihetle rütbe-i ulyâ vardır...) keza sure-i nisada 11. âyeti kerimede (... sizden biri vefat edüb erkek ve kız evlâd bıraksa mirasda erkeğin hissesi iki kadın hissesi gibidir...) mealindeki âyet-i kerimelerde buyurulduğuna binâendir.

Hissi olması: Hâl-i mukarenette, karı koca yaklaşmalarında zahirdir. Zira erkek fail ve kadın mefûldür. Mef'ûliyet ise fâiliyetin altında olan bir mertebedir. Teşrih-âyân-i anatomi âlimleri tarafından erkeğin ve kadının bünyeleri hakkında yaptıkları tedkikat neticeleri bu hükmü izahetmişlerdir. Hükmen kadının erkek ile müsâvî tutulması fikrî, yaradılış ve tabiat kanunlarına aykırıdır. Buna rağmen bu hususun fi'len uygulanması insan cemiyetinin yıkılması ile neticelenir. Garb devletlerinin bu husustaki tatbikatı tedricen kendilerini inkıraza sevk'edeceğine şübhe yoktur. Onların ilim adamları şimdiden bu tehlikeyi hissetmişlerdir. Fakat başlanmış bir şeyi geri çevirmek pek kolay değildir.

Teşbih üzere olma ise: İncilin ibareleri teşbihli sözler ile nazil olmuştur ve ümmetide teşbihi hakikat olarak tevehhüm etmişlerdir. Nitekim İncil-i şerifin Besmelesi (Bismil-eb ve'l-ibn ver-Ruhulkudüs) sûretindedir. Bütün esma ve sıfatı cami' olan ALLAH "eb"tâbirile zikr edil miş, zira aeb" yani "baba" maddî varlıkda asi olduğu gibi Zatullfıh dahî bütün vücûd mertebelerinin aslıdır. Binaena leyh "eb" ALLAH mukabilidir. Ve Rahmaniye!; ise asıl esas olan Zâtullah'm ilk tecellisi olduğundan bu da "ibn" (oğul) mukabildir. Ruhü'l-kudüs ise Hazret-i Cibrildir. Cibril Rahmet-i rahîmiyenin tecellisinin mazharı olduğun dan bu da (Rahim) mukabilidir. Binaenaleyh İncilin (Bismi'l-eb ve'l-îbn-ve'r-Rûhü'İ-Kudüs) şeklinde teşbih ile vaki olan başlangıç sözü temâmîle (Bismillâhirrahmânirra hîm) in mânâsının mukabildir. Fakat nâsâra yani. Hazret-i İsa'nın ümmeti bu teşbihli sözü hakikat olarak tevehhüm ettiler. Ve bunun üzerine üç dane asi isbat ettiler. Zira UKNÜM, "asi" manasınadır; ekânîm ise uknûm'un cem'idir.

Nesârânım ekânîmı selâse dediği, usûlü selâse yani "üç usûl" manasınadır. Ve tabiidirki bu vehimden şirk ve küfür zahir oldu ve uknumdan birisi olan ALLAH'a "salisün se lâse" yani "üçün üçüncüsü" dediler. Nitekim âyet-î keri mede buyurulur (Nasârâdan, ALLAH hakikaten üç tanrı dan biridir diyenler, Allahü Tealâya Meryem İsa'yı da şe rik katanlar onları da tanrı tanıyanlar, kâfir olmuşlardır. Halbuki tek Tanrıdan başka hiç'bir Tanrı yoktur...) ve İsa aleyhisselâmı bir asi itibar edîb bâzıları "Allâhın oğlu" de diler. Ve Rûhü'l-kudsü dahi bir ayrı asi ittihaz eylediler ondan sonra da içinden çıkılmayacak izah ve tefsire kalkışdılar. Bunların mânâlarını ne kendileri anlayabildiler ne de başkalarına anlatamadılar. Çünkü vehim üzerinde yürüdüler.- "Vehim yolu" ise karanlık ve ufku görünmeyen dalâlet sahasıdır. İşte bu sebeplerden 'ekânîm-ı selâsenin adını sır koydular bu sırrın vehim olduğunu bir türlü anlayamadılar. Burada bir hakikat vardırki oda şudur: Her bir nebiye verilen risalet ilmi o nebînin ümmetinin istidadı üzerinedir. Onların istidadından ne noksan olur nede fazla olur. Eğer fazla olacak olsa ümmeti tekliflere takat getiremez, eğer noksan olsa ümmetinin hakları verilmemiş olur. Binaenaleyh Hazret-i İsa aleyhisselâmm ümmeti Hatemü'1-enbiyanın zuhuruna kadar Cenâb-ı İsa'nın mazhariyetinde müşterek idiler, yani onlarda da Bâtın isminin hükmü gâlib idi. Fakat hatemülenbiyanıh zuhurundan sonra gelen insanların isti'dadlan tebeddül etmeyen ve cümlesi ümme ti Muhammediyede .bulumuştur. Fakat bunlardan bir kısmı da'vele icabet etmeyen diğer bir kısmı ise halâ da'vei olunmaktadır. İşte bu isti'dat neticesidir ki Avrupalılar rahiblerin tahakkümünü devirüb kendilerine fen yolunu açmışlardır. Ve fende terakki ettikçe nasraniyetten yani hrıs tiyanlıktan uzaklaşmış olup fikren inkâr ettikleri Kur'an ile amel ve fi'lende tasdik etmektedirler. Çünkü Hristiyanların hiç birisi bir tokat yediği vakit diğer yanağını çevirmez, belkide şeriat-ı Muhammediye üzere kısas ister. Zira isti'dadlan ümmeti Muhammedin isti'dadı olduğun dan dolayı başka türlü yapamazlar. Nitekim Kuranı ke rimde buyurulan (Deki yer yüzünde gezib dolaşında Allah'ın yaratmağa nasıl başladığını görün...) mealindeki âyet ı-kerimenin emrine uyarak-ellerinde "kazma kürek olduğu halde dünyanın çeşidli yerlerinde gezib tedkikat ve araştır malar yaparak, yaradılış başlangıcını anlamağa ve bulmağa çalışırlar. İşte bunlar hep Kur'ana fi'len itaattir. Bu fi'lî itaat ise, ümmet-i Muhammediyenin isti'dâdını hâiz olduklarına ve bu istidadın haricine çıkamayacaklarına'açık delil olduğu halde, onlar bundan gafildirler. İncil ve şeriatı İseviye hakkında daha bir çok hakayık mevcûd isede bu risalenin hacmi müsâid değildir. Hakikati samimî olarak arayanlara bu kadar kifayet eder.

<devam edecek>

Ahmed Avni Konuk
İstanbul - 29.10.2002
 http://sufizmveinsan.com

 


Üst Ana sayfa e-mail