|
FASIL
III
İSA ALEYHİSSELAMIN ŞERİATI
İsa
aleyhisselâmın şeriatı, tevazu ve teşbih üzere kurulmuştur.
Tevazu
üzere kurulmuş olması budurki cizyelerini reislerine kendi
isteklerile kendi ellerile cötürüb vermelerini, ve birinin yanağına
bir tokat vurulsa vurana mukabele etmeyib, diğer yanağını çevirmesini
ve ondan kısas bile istememesini ümmetine şer' (usul) etti. Bu
hususta onun beşerî oluşu validesi cihetinden olması sebebiledir.
Çünkü kadın hakikaten erkeğin mâdûnundadır yani alt
derecededir. Ve kadının erkeğe göre alt derecede olması hem hükmîdir
ve hemde hissidir.
Hükmî
olması: Sûre-i Nisada 34. âyet-i kerimede (erkekleri kadınlar üzerine
tafdıl kıldık) keza sûre-i Bakara 228. âyet-i kerimede (hanımları
üzerine mihr ve nafaka vesair cihetle rütbe-i ulyâ vardır...) keza
sure-i nisada 11. âyeti kerimede (... sizden biri vefat edüb erkek
ve kız evlâd bıraksa mirasda erkeğin hissesi iki kadın hissesi
gibidir...) mealindeki âyet-i kerimelerde buyurulduğuna binâendir.
Hissi
olması: Hâl-i mukarenette, karı koca yaklaşmalarında zahirdir.
Zira erkek fail ve kadın mefûldür. Mef'ûliyet ise fâiliyetin altında
olan bir mertebedir. Teşrih-âyân-i anatomi âlimleri tarafından
erkeğin ve kadının bünyeleri hakkında yaptıkları tedkikat
neticeleri bu hükmü izahetmişlerdir. Hükmen kadının erkek ile müsâvî
tutulması fikrî, yaradılış ve tabiat kanunlarına aykırıdır.
Buna rağmen bu hususun fi'len uygulanması insan cemiyetinin yıkılması
ile neticelenir. Garb devletlerinin bu husustaki tatbikatı tedricen
kendilerini inkıraza sevk'edeceğine şübhe yoktur. Onların ilim
adamları şimdiden bu tehlikeyi hissetmişlerdir. Fakat başlanmış
bir şeyi geri çevirmek pek kolay değildir.
Teşbih
üzere olma ise: İncilin ibareleri teşbihli sözler ile nazil olmuştur
ve ümmetide teşbihi hakikat olarak tevehhüm etmişlerdir. Nitekim
İncil-i şerifin Besmelesi (Bismil-eb ve'l-ibn ver-Ruhulkudüs) sûretindedir.
Bütün esma ve sıfatı cami' olan ALLAH "eb"tâbirile zikr
edil miş, zira aeb" yani "baba" maddî varlıkda asi
olduğu gibi Zatullfıh dahî bütün vücûd mertebelerinin aslıdır.
Binaena leyh "eb" ALLAH mukabilidir. Ve Rahmaniye!; ise asıl
esas olan Zâtullah'm ilk tecellisi olduğundan bu da "ibn"
(oğul) mukabildir. Ruhü'l-kudüs ise Hazret-i Cibrildir. Cibril
Rahmet-i rahîmiyenin tecellisinin mazharı olduğun dan bu da (Rahim)
mukabilidir. Binaenaleyh İncilin (Bismi'l-eb ve'l-îbn-ve'r-Rûhü'İ-Kudüs)
şeklinde teşbih ile vaki olan başlangıç sözü temâmîle
(Bismillâhirrahmânirra hîm) in mânâsının mukabildir. Fakat nâsâra
yani. Hazret-i İsa'nın ümmeti bu teşbihli sözü hakikat olarak
tevehhüm ettiler.
Ve bunun üzerine üç dane asi isbat ettiler. Zira UKNÜM,
"asi" manasınadır; ekânîm ise uknûm'un cem'idir.
Nesârânım
ekânîmı selâse dediği, usûlü selâse yani "üç
usûl" manasınadır. Ve tabiidirki bu
vehimden şirk ve küfür zahir oldu ve uknumdan birisi olan ALLAH'a
"salisün se lâse" yani "üçün üçüncüsü"
dediler. Nitekim âyet-î keri mede buyurulur (Nasârâdan, ALLAH
hakikaten üç tanrı dan biridir diyenler, Allahü Tealâya Meryem İsa'yı
da şe rik katanlar onları da tanrı tanıyanlar, kâfir olmuşlardır.
Halbuki tek Tanrıdan başka hiç'bir Tanrı yoktur...) ve İsa
aleyhisselâmı bir asi itibar edîb bâzıları "Allâhın oğlu"
de diler. Ve Rûhü'l-kudsü dahi bir ayrı asi ittihaz eylediler
ondan sonra da içinden çıkılmayacak izah ve tefsire kalkışdılar.
Bunların mânâlarını ne kendileri anlayabildiler ne de başkalarına
anlatamadılar. Çünkü vehim üzerinde yürüdüler.- "Vehim
yolu" ise karanlık ve ufku görünmeyen dalâlet sahasıdır.
İşte bu sebeplerden 'ekânîm-ı selâsenin adını sır koydular bu
sırrın vehim olduğunu bir türlü anlayamadılar. Burada bir
hakikat vardırki oda şudur: Her bir nebiye verilen risalet ilmi o
nebînin ümmetinin istidadı üzerinedir.
Onların istidadından ne noksan olur nede fazla olur.
Eğer fazla olacak olsa ümmeti tekliflere takat getiremez, eğer
noksan olsa ümmetinin hakları verilmemiş olur. Binaenaleyh Hazret-i
İsa aleyhisselâmm ümmeti Hatemü'1-enbiyanın zuhuruna kadar Cenâb-ı
İsa'nın mazhariyetinde müşterek idiler, yani onlarda da Bâtın
isminin hükmü gâlib idi. Fakat hatemülenbiyanıh zuhurundan sonra
gelen insanların isti'dadlan tebeddül etmeyen ve cümlesi ümme ti
Muhammediyede .bulumuştur. Fakat bunlardan bir kısmı da'vele icabet
etmeyen diğer bir kısmı ise halâ da'vei olunmaktadır. İşte bu
isti'dat neticesidir ki Avrupalılar rahiblerin tahakkümünü devirüb
kendilerine fen yolunu açmışlardır. Ve fende terakki ettikçe
nasraniyetten yani hrıs tiyanlıktan uzaklaşmış olup fikren inkâr
ettikleri Kur'an ile amel ve fi'lende tasdik etmektedirler. Çünkü
Hristiyanların hiç birisi bir tokat yediği vakit diğer yanağını
çevirmez, belkide şeriat-ı Muhammediye üzere kısas ister. Zira
isti'dadlan ümmeti Muhammedin isti'dadı olduğun dan dolayı başka
türlü yapamazlar. Nitekim Kuranı ke rimde buyurulan (Deki yer yüzünde
gezib dolaşında Allah'ın yaratmağa nasıl başladığını görün...)
mealindeki âyet ı-kerimenin emrine uyarak-ellerinde "kazma kürek
olduğu halde dünyanın çeşidli yerlerinde gezib tedkikat ve araştır
malar yaparak, yaradılış başlangıcını anlamağa ve bulmağa çalışırlar.
İşte bunlar hep Kur'ana fi'len itaattir. Bu fi'lî itaat ise, ümmet-i
Muhammediyenin isti'dâdını hâiz olduklarına ve bu istidadın
haricine çıkamayacaklarına'açık delil olduğu halde, onlar bundan
gafildirler. İncil ve şeriatı İseviye hakkında daha bir çok
hakayık mevcûd isede bu risalenin hacmi müsâid değildir. Hakikati
samimî olarak arayanlara bu kadar kifayet eder.
<devam
edecek>
Ahmed
Avni Konuk
İstanbul
- 29.10.2002
http://sufizmveinsan.com
|